21 Temmuz 2016 Perşembe

Korkmayın, yılmayın, vazgeçmeyin; bu memleket bizim!

Çünkü onlar bunu bekliyor. Korkmamızı, yılmamızı, vazgeçmemizi; “bu memleket sizin” diyerek, terk-i diyar etmemizi.

Bu tarih de, bu memleket de bizim. Başka kimsenin olmadığı kadar hem de.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de katledildiğinden bu yana, 1954 TKP tutuklamalarından bu yana, “Biz ikinci milli kurtuluş savaşçılarıyız” diyen Deniz Gezmiş’ten, “Erleri çekin, rütbeliler gelsin” diyen Mahir Çayan’dan bu yana, yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’den, darağacında “Arkadaşlara selam söyleyin” diyen Necdet Adalı’dan bu yana bu tarih de, bu memleket de bizim.

Direnişlerinde biz varız bu memleketin, hüznünde biz. Bu memlekette ne kadar acı yaşatılmışsa, bu memlekette ne kadar direniş olduysa bizle başladı, bizle bitti; acıyı da zaferi de biz bahşettik kendimize. Kızıldere’den Nurhak’a, Mamak’tan Diyarbakır’a, Maraş’tan Madımak’a, 10 Ekim’den Güvenpark’a, Fatsa’dan Gezi’ye...

Ne tankımız, topumuz, uçağımız vardı bizim ne cemaati, sermayeyi, polisi, orduyu arkasına alarak efelenecek kadar zavallıydık ne de uluslararası güç savaşlarının arasında kendimize yer arayacak kadar bağımlıydık.

Azdık biliyoruz. Şimdi daha da azız. Lakin her ırkçı-gerici kalkışmada sokaklara dökülenlerin yollarının Tuzluçayır’dan, Armutlu’dan, Hopa’dan, Gazi’den, Alevi mahallelerden geçmesini tesadüf olarak görmüyoruz. Çünkü, cemaate, sermayeye, polise, orduya yaslananlar bu azlıktan bile korkuyor.

Tarih denilen şey bu işte. Nazım bu nedenle “Bu memleket bizim” demedi mi? “Dörtnala gelip uzak Asya’dan” demesini nasıl bildiyse, “Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere/ Koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere” demesini de bildi. Tarih böyle yazılıyor işte.

Acıdan, hüzünden, korkudan azade bir tarih değil bu. Umuttan, çareden, direnmeden azade hiç değil.

Açın bakın tarih sayfalarına, korkanlarla korkulanlar arasındaki çatışmadan ibaret olduğunu göreceksiniz. Az olduğu halde korkulan olmakla, az olandan korkmak nasıl bir duygudur?

15 Temmuz gecesi çatışanların, gözlerini kırpmadan birbirlerini öldürenlerin, sivillere ateş edenlerin, gariban askerin kafasını kesenlerin tarihte yerleri olmadığına emin olalım diye yazıyorum.

Emin olalım, insanlıktan nasibini almayanlar kazanamayacak.

Daha şimdiden kazananlar ve kaybedenler belli oldu. İçinizi rahat tutun; korkmayın, yılmayın, vazgeçmeyin.

Türkiye’ye bunu yapanlar kazanamayacak.

Darbeye ve diktatörlüğe el pençe durmayanlar şimdiden kazandı bile: Tuzluçayır, Armutlu, Gazi ve diğerleri...

Ne tankların paleti ne de hilafet bayraklarının gölgesi bağımsız, demokratik ve laik Türkiye özlemini bastıramayacak, emin olalım.

Bir Tuzluçayır daha, bir Armutlu daha, bir Hopa daha eklersek tarihe, emin olalım onlar kazanamayacak.

Yeter ki emin olalım ve yeter ki emin olmakla yetinmeyelim.



Not: Bu yazı darbeden sonra, OHAL ilan edilmesinden önce yazıldı.








7 Temmuz 2016 Perşembe

Solun haline bakıp efkârlanmak ya da devrimciliğin gereğini yapmak

Memleketin ve solun haldeki durumuna bakıp efkârlanıyoruz. Memleket bu kadar ateşe düşmemiş, sol bu denli çaresiz kalmamıştı. Efkârlanmamak elde değil. Yaşananlar canımızı acıtıyor; acıya katlanmaya çalışıyoruz sadece. Sadece ölenlerimizin peşinden ağıtlar yakıyor, kendimizin bile inanmadığı sözler veriyoruz.

Efkârlıyız. Çünkü arkadaşlarımızı, insanlarımızı birer ikişer-onar yüzer kaybediyoruz. Bir mitingde toplanıyoruz, bir otobüs durağında birikiyoruz, birileri gelip öldürüyor bizi; işe giderken, işten dönerken, servis aracı beklerken, Taksim’de aylak aylak gezerken birilerinin bizi öldürmeye karar verdiğini, fünyeyi çektiğinde anlıyoruz.

Efkârlıyız. Çünkü ne zaman, kimin tarafından öldürüleceğimizi bilmiyoruz; buna başkaları karar veriyor.

Efkârlıyız. “Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin” diyebilecek politik irademiz yok çünkü. Birileri tetiğe basıyor iş bitiyor, birileri bomba patlatıyor iş bitiyor.

Bakmayın basın açıklamalarındaki, sosyal medyadaki caka satmalara, aleni korkuyoruz. Siyasilere, katliamları kınamakla yetiniyorlar diye çemkiriyoruz ama farkımızın olmadığını akla dahi getirmiyoruz. Biz kınamaktan başka bir şey yapıyor muyuz ki?

Ali İsmail’i öldürdüler, Hasan Ferit Gedik’i öldürdüler, Nuh Köklü’yü öldürdüler, Bahadır Grammeşin’i öldürdüler; oruç tutmadığımız için sokaklarda linçe uğruyoruz, sokaklarda polis şiddetine maruz kalıyoruz; Aleviler, laikler uluorta yerde dayak yiyor; yalanın, sahtekârlığın bini bir paraya satılıyor, alıcı da buluyor. Biz kınamaktan, adliye önlerine birikmekten, basın açıklaması yapıp dağılmaktan, geceleri de sosyal medyada birbirimize caka satmaktan, “tt” olmaya çalışmaktan, olduktan sonra da huzur içerisinde yastığa başımızı koyup hülyalara dalmaktan başka ne yapıyoruz? Kapalı salon toplantılarından, devşirme kalabalıklardan, “ordusuz general”lerden, açıkçası kendimizi kandırmaktan bıkmadık mı?

Diğer yanağını dönen İsa gibi olduğumuzun farkına varmanın yarattığı güven kaybının, “saflarımızdaki hatalı eğilimler”den daha ağır sonuçlara yol açtığını göremiyoruz. Görüyoruz belki de, belli etmiyoruz. Belli etsek, “hadi o zaman, gereğini yerine getirmek için ne duruyorsun” demelerinden çekiniyoruz. Aleni maçamız yetmiyor.

Birileri burun mu kıvıracak, dudak mı bükecek, küçümseyecek mi, hakir mi görecek varsın görsün diyemiyoruz; diyenlere ise mahallenin delisi muamelesi yapmakta beis görmüyoruz. Hata yapmak istememenin bir şey yapmamaya tercih edilmesi, derin çaresizlik ve güven kaybından mı kaynaklanıyor? Yoksa yıllardır, düzen içi sınırlara hapsolmuş solculuk oynamaktan mı?

Bakmayın aklıselim durduğumuza, aleni aklımızı yitirecek noktaya sürükleniyoruz. Ölüm korkusunun paranoya halini alması an meselesidir; çizgiyi ne zaman geçtiğinin farkında bile olamaz insan.  

Efkârlıyız. Çünkü kendi kaderimizi kendimiz tayin etmiyoruz. Hayatımızı belirledikleri gibi şimdi de nasıl, nerede, ne şekilde öleceğimize karar veriyorlar.

Bu kadar efkâr yeter. Dizlerimizi döverek yaşamayı beceremeyiz, ah çekerek kötülükleri başımızdan savamayız. Biz dizlerimizi dövdükçe kafamıza inen sopaların şiddeti artıyor, biz ah çektikçe kötülükler etrafımızı daha bir kuşatıyor.

Ama bu kadar efkâr yeter hakikaten de. Efkâr ettiğimiz memleketin değil sadece, solun da halidir; solun efkârını dağıtmak memleketin de huzura ermesini sağlayacaktır. Sağlamayacağını düşünen varsa fena halde yanıldığını söylemeliyim.  70’li yıllarda, iç savaş ortamında, faşist terörün kol gezdiği, günde 10-15 kişinin öldürüldüğü, faşistlerin kitle katliamlarına kalkıştığı zaman diliminde yaratılan bir başka huzuru hatırlatmalıyım.

Huzuru ancak devrimciler sağlayabilir. Çünkü devrimcilik nasıl yaşayacağına ve nasıl öleceğine insanın kendisinin karar vermesidir. Çünkü devrimcilik dönemin gereğini yerine getirmekten ibarettir. Çünkü devrimcilik karşı devrimin saldırısına anladığı dilden yanıt verecek örgütlenmeyi yaratmak kadar sade ve anlaşılabilir bir şeydir.

Yapılan değerlendirmeler, politik analizler, öngörülü yaklaşımlar su götürmezdir. Her biri doğru ve değerlidir. Ama düşmanın kapıya dayanmasına kadardır, ondan sonrası yoktur.

Düşman kapıya dayanmıştır. Uyuyan, harekete geçen İslamcı terör gruplarının bir sonraki hedefinin ne olacağını bilemiyorsak ve ancak hedef vurulduğunda anlayacaksak, şimdi, şu an, hemen kapıdaki düşmanı bertaraf edecek politik-örgütsel bir hamle gerçekleştirilmelidir.

Buna muktedir olmadığımız sır değil. Yıllardır egemen sol zihniyetin tahakkümü altında, edilgen bir sol inşa edildiği de çok açık. Durum tespiti yapmak, durumu değiştirme iradesi gösterilmeyeceği anlamına gelmemeli. Yoksa çok öleceğiz, bu kesin.

Düşman kapıda; bırakalım yol açtığı acıları, yeni bir Suruç’u, yeni bir 10 Ekim’i Türkiye solunun kaldırabilmesi mümkün değildir. Tahkimatı buraya kuracağız o zaman; kendimize ve kitlelerin sola güvenini tesis edeceğiz öncelikle. Beceremezsek bunu, devşirme kalabalıkları, sosyal medya kahramanlarını bile bulamayacağımız bilinmelidir.

Hayata dönelim, ölmek ve efkârlanmak istemiyorsak hayata dönelim.

Hayat bize, ‘öz savunma hattını oluşturun’ diye emrediyor. Anadolu topraklarında, öz savunma hattının ne anlama geldiğini bilen sol bir damar mevcuttur; Devrimci Yol’dan mirastır bu bize.



Not: Bu yazı, 2 Temmuz 2016'da sendika10.org'da yayımlanmıştır.

24 Haziran 2016 Cuma

Berkin’in arkadaşları, Metin Lokumcu’nun talebeleri öğretiyor!

Berkin’in arkadaşlarının, Metin Lokumcu’nun talebelerinin sesine kulak vermezsek işimiz zor.

Gencecik delikanlılar ve genç kızlar laiklik istiyor. Lamı cimi yok; abuk sabuk tartışmaları ellerinin tersiyle iterek, olanca sahiciliği ve yalınlığıyla dertlerini anlatıyorlar. “Türkiye laik değil laik olacak”, “özgürlükçü laiklik” gibi sokaktaki insana değmeyen derin analizlere takılmadan, sosyalistlerin pek sevdiği ifadeyle, “somut durumun somut tahlilini” yaparak, gericiliğe sırtlarını, ilericiliğe, aydınlığa yani devrimciliğe yüzlerini dönüyorlar.

Ve kelimenin gerçek anlamıyla laiklik istiyorlar.

Somut durum şudur: Türkiye adım adım gericilik bataklığına çekilmektedir. Sosyo-kültürel ortam muhafazakarlığa, siyasal ortam ise Ortadoğululuğa teslim edilmek isteniyor; hem de faşizm marifetiyle.

Liseliler buna isyan ediyor; isyan nedeni simgesel ve tılsımlı bir kavramla özetleniyor: Laiklik.

Hani şu, Gökhan Bulut’un sendika10.org’daki yazısında “Devrim sorunundan, devrimin konusuna” dediği laiklik. Hatta memleket o hale geldi ki, “devrimin kendisi” diyebileceğimiz derecede önem arz eden laiklik.

Evet, liseliler, gerici eğitime ve istibdatçı okul yönetimlerine, yandaş müdürlere, eli sopalı öğretmenlere, ensarcılara baş kaldırıyor. Ayaklarını bastıkları zeminin sağlam olduğundan kuşku yok. Çünkü karşı karşıya kaldıkları sorunun kaynağının farkındalar ve çözümün tılsımlı kavramanı huzur içerisinde dile getiriyorlar: Laiklik.

Hani şu, Gezi’de yüz binleri sokağa döken laiklik.

Epeydir, mücadele programı oluşturmada ve hayata geçirmede hayli sıkıntılar içerisinde bulunan kesimlere, Gezi’nin öğretemediğini sanki bir kez daha öğretmek istiyor gibiler.

Tumturaklı sözlere, ağdalı yorumlara ihtiyaç yok. Gezi’de sokağa çıkan yüz binleri, yani Gezi Parkı direnişini, Gezi İsyanına çevirenleri getirin gözünüzün önüne; ellerindeki bayrakları, dillerindeki şarkıları, hemen herkesin katıldığı birleştirici sloganları,  kendilerine dert ettikleri konuları hatırlayın.

2013’teki “devrimin üç ayı”nda yaşananları unutmaya yüz tutmuş olanlar varsa aranızda ya da Gezi gerçeğini ısrarla yok saymaya çalışanlar, İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinin “Karanlığı yok etmek için okuduk” başlıklı bildirisini okusun.

Gürlek Nakipoğlu Anadolu Lisesi öğrencilerinin, “AKP'nin gerici-yandaş ve niteliksiz eğitim politikalarını reddediyoruz” diyen bildirisine göz atsın.

Ankara Atatürk Anadolu Lisesi öğrencilerinin,  “Gençliğin hiçbir zaman karanlığa teslim olmayacağını, eşit, bilimsel ve laik bir eğitim talebini her zaman yükselteceğini” ifade eden metnini ellerinin altında bulundursun.

Haydarpaşa lisesi öğrencilerinin, liselerinin tarihine atıfta bulunan metnini, sol tarih çalışmalarında referans alsın: “Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi değerlerin, aydınlıklara koşan devrimcilerin çıktığı bu okulda bize sadece karanlığa sırtımızı dönmek yetmez; borçtur aydınlık için savaşmak. Biz öğrenciyken, öğretmenken, işçiyken, avukatken, doktorken, mühendisken; bu ülkeyi sınıfsız, sınırsız, özgür bir yere dönüştürme gayesi ve bilinciyle yaşayacağız.”

Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi öğrencilerinin, “Bizler, ülkemizin geleceği, yarınların umudu olan liseliler, etrafımızı saran karanlığı önce okullarımızda yeneceğiz, daha sonra da ülkemizde” diyen kararlılığının nedenlerini anlamaya çalışsın.

Kurtuluş Lisesi öğrencilerinin, “Geçtiğimiz günler içerisinde okulumuzun ikinci katında bulunan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı panosunda yer alan “Yaşasın Laiklik” yazısı okul idaresi tarafından sendikaların sloganı olduğu gerekçesi ile kaldırıldı. Bizler gericiliğe karşı laikliği savunan liseliler olarak bu gerekçenin göstermelik olduğunun asıl kaldırılma sebebinin o malum partinin laiklik karşıtı eylemleri olduğunu ve okul idaresinin o malum partinin birer fertleri olduğunu biliyoruz” şeklindeki metinlerine tarihsel belge muamelesi yapsın.

Bakırköy Anadolu Lisesi öğrencilerinin, ‘karanlık zihniyetlere karşı aydınlık mücadelesini sürdüren yol arkadaşlarına’ yolladıkları selamı alacak birilerinin olduğunu bilsin.

Hacı Ömer Tarhan Anadolu Lisesi öğrencilerinin anti-emperyalist çağrına kulak kabartsın: “Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımızda, Sarıkamış’ta, Galatasaray Lisesi’nde biz yaşlardaki gençlerin- çocukların dişiyle, tırnağıyla, kanıyla emperyalistlere karşı verdiği mücadeleyle kurduğu bu ülke, AKP İktidarı tarafından emperyalistlere parsel parsel satılıyor ve ortaçağ bataklığına sürükleniyor.”

Gazi Anadolu Lisesi öğrencilerinin, “Farklı şehirlerde, farklı okullarda, farklı sıralarda okusak da yaşadıklarımız ortak. İşte bu nedenle çıkaracağımız ses de ortak olmalı. Selam olsun karanlığa arkasını dönüp güneşli yarınlara yürüyen bütün liselilere” satırlarındaki dayanışma çağrısına kulak versin.

Bornova Anadolu Lisesi öğrencilerinin “Gelin padişah yalakalarına hep birlikte sırtımızı dönelim.” deyişine bakarak safını belirlesin.

Demem o ki, herkes elindeki kitabı bıraksın. Herkes yeni bir okuma listesi ve mücadele programı çıkartsın.

Son olarak da Hopa Anadolu Lisesi öğrencilerinin, yani Metin Lokumcu öğretmenin talebelerinin yazdıklarını baksın. Çünkü demişler ki, “Cerattepe gibi doğanın yağmasına, geleceğine ve onuruna sahip çıkmayacak nesiller yetiştirmek istiyorlar. (…) Sizin yetiştirmek istediğiniz nesil değil sorgulayan, düşünen, biat etmeyen, gericiliğin karşısında bilimi ve laikliği savunan, bu ülkenin geleceğini bugünün liselerinden kuran nesil olacağız. Size ve gericiliğe her zaman sırtımızı dönüp, yüzümüzü Metin Lokumcu öğretmene çevirip aydınlığa ve özgürlüğe koşacağız.”

Lokumcu öğretmenin faşizme isyanı, Artvinlilerin, neoliberal yıkıma karşı sergilediği Cerattepe direnişi, “Karadeniz uşağı Amerikan uşağı olmayacak” sloganında simgeleşen antiemperyalizm, “liseli isyanının” politik dayanağını oluştur ki, laiklik olmadan Cerattepe direnişinin başarılamayacağı, Cerattepe direnişi başarılmadan laikliğin kazanılmayacağı ve laiklikle antiemperyalizmin kardeş olduğu tescil edilmiş olur.

Henüz ikna olmayan varsa, Hisar Okulları öğrencilerinin “Safları sıklaştırın çocuklar/ bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır” cümlesiyle sona eren bildirilerini okumasını ve tıpkı yasak bildiriler gibi kapı altlarından atmaya başlamasını salık veririm; laikliği militanca savunma zamanı gelmiştir çünkü.

Türkiyeli devrimciler, gericilik karşıtı ve laikliği savunan çığlığı duymazlıktan gelir ve liselilerin hassasiyet noktasında tahkimatını sağlamazsa, tıpkı Gezi İsyanındaki gibi büyük kalabalıkların dertlerini kendi derdi saymaz ve başka kulvarlara savrulursa, ittifak siyasetinde ve 20 yıldır sürdürdüğü hayatta köklü değişikliklere gitmezse, devrimin temel kabullerini etnik ve dinÎ saflaşmalara heba etmeye devam ederse, yeni bir Gezi İsyanı beklentisi, “Mehdi’yi bekleme” ruh halinden öteye geçemeyecektir.

Gezi İsyanına kalkışanların gericilikle sorunu vardı; liselilerin gericilikle dertleri var. Gezi İsyanının odak noktasında laiklik bulunuyordu; liseliler laiklik talebiyle yanıp tutuşuyor.

Gezi İsyancıları, sırtlarını gericilere dönmüş, göğsünü barikatlara yaslanmıştı. Liseliler sırtlarını gericilere döndü, yüzlerini aydınlığa, laikliğe çevirdi. İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinin yaktığı ateş, binlerce liseliyi yakmaya başladı.

Sosyalistlerin yüzünü nereye döneceği, hangi ateşi harlayacağı açık değil mi?




Not: Bu yazı, 21 Haziran 2016 tarihinde sendika10.org'da yayımlanmıştır.






29 Mayıs 2016 Pazar

Diyarbakır Cezaevi’nde bir Devrimci Yolcu

Bitirirken yazarım mutlaka. Ama başlarken de yazmak istiyorum. Aslında yazının olur olmaz yerine serpiştirebilirim. “Saygısızlık sayılmaz, kafana göre takıl” diyen olsa, hiç durmaz yazıyı tek satıra indiririm.

Hani Diyarbakır Cezaevi’nde, hani şu 5 No’lu dedikleri cehennemde, cehennem zebanilerine direnmenin yolu olarak gördüğü için ölmeyi seçen arkadaşımız var ya, Orhan Keskin.

“Ölmeyi seçmek” ne tuhaf bir cümle. “Ölmeye yatmak” denebilir mi? Ya gülmeye yatmak, sevişmeye yatmak?

Gülmek ve sevişmek çağındaki bir delikanlı neden öldürür kendini?

Ölmeden az önce neden, “Bana beyaz bir at getirin” diye sayıklar?

Şimdi şunu anlamak lazım o zaman: Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı’nda “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler” diye yazarken, hissetmiş olabilir mi, ölmek üzere olan iyi bir insanın düşünde, kendini ata binerken gördüğünü? Kendi de son nefesinde, aynı düşe dalmış olabilir mi? Mevzu bahis, Yaşar Kemal’se, neden olmasın?

Ya da, hani şu 12 Eylül faşizminin insanlık dışı işkenceleri uyguladığı Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ndeki ölüm orucunda hayatını kaybeden Devrimci Yolcu Orhan Keskin’in, ölüme an kala, Demirciler Çarşısı’nı aklına getirmesi, o güzelim atların hayalini kurması, aralarındaki beyaz ata bindiğini görmesi ihtimal dahilinde midir? Söz konusu, Orhan Keskin’se, neden olmasın?

Gerçek hangisi acaba? Belki ikisi de.

Şimdi serpiştirme vakti yazıya, o müthiş gerçeği: Orhan Keskin beyaz bir ata binip gitti, biz, demirin tuncuna insanın puştuna, kaldık. Sözün aslının böyle olmadığını biliyorum ama başka türlü içimdeki öfkeyi bastıramıyorum. Tekrar yazayım o zaman: “insanın puştuna kaldık.”

Nasıl öfkelenmez insan. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılan zulmü okudukça.

“Yaşamı ölecek kadar çok seviyorduk” cümlesi karşısında öfkelenmemek mümkün mü?

Bir anne, “Kaç mevsim, kaç yaz, kaç bahar eskittim. Ne acılarım dindi ne de sensizlik tükendi. Senden sonra dağıldığımız yerden toparlanamadık.” diyorsa, hangi duyguya teslim olur insan?

Sahi Diyarbakır 5 No’lu’da kaç arkadaşımız öldü, kaçı kendini yaktı, kaçı ölüm orucundan çıkamadı, kaçı sakat kaldı, kaçı kalıcı hastalığa yakalandı, kaçı psikolojik yıkıma uğradı?

Hangi birini sayacağız, hangi birini hatırlayacağız?

İnsan bu kadar acıyı, ağrıyı, hüznü kaldırabilir mi?

İyiler kaldıramadı işte. Öldüler, sakat kaldılar, unutamıyorlar.

Orhan Keskin iyi bir insan. Sadece insan olmanın gereğini yerine getirdiği için değil, aynı zamanda, Devrimci Yol’un onurunu korumak için direnmeyi seçtiği için. Orhan Keskin iyi bir insan, iyi bir Devrimci Yolcu.

Birlikte ölüm orucuna başladıkları ve ölene kadar her anına tanık Recep Maraşlı kitapta diyor ki, ‘Mamak Cezaevi’nde yaşananlara pek içerliyordu, ağrına gidiyordu’.

Zulüm ağrına gidiyorsa insanın, hayal kırıklığı belirleyici duygu haline gelmişse, işkenceler karşısında “yaşatır ölüm” kararına varmışsa; tıpkı Orhan Keskin gibi hayata, insana, devrimci harekete aşkla bağlıysa, bedeninden vazgeçilebilir.

Ah bir de, anne yüreği, kardeş yüreği, arkadaş yüreği olmasa! Ama var işte. Çocuğunun ölümünden sonra ‘hayal kuramaz, umut besleyemez’ bir anne, var işte.

Anne var, arkadaşlar var, devrimci hareket var;  yaşamak ve yaşatmak var. Şimdi kim itiraz edebilir, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde Orhan Keskin ve arkadaşları ölmeseydi, diğerleri yaşayabilir miydi?

“Bana Beyaz Bir At Getirin” kitabını okuyanlara sorun, Orhan Keskin “nasıl biriydi” diye. Yanıt tek olacaktır: Ölerek, yaşam armağan edecek kadar nezaket sahibiydi, ince fikirliydi, yufka yürekliydi.

Bir kitap düşünün, kitabın içinde yüzlerce kitap olsun, bir öykünün içinde yüzlerce öykü olsun. Orhan Keskin’in hayatını öğrenmek için elinize aldığınızda kitabı, O’nu anlatanların öykülerini de merak edin. Bir kitap düşünün, daha ilk sayfada kitap değil, yaşamakla karşı karşıya bulunduğunuzu fark edin.

Bir kitap düşünün, Devrimci Yol’un Kürt sorununa, o günkü ifadeyle; Milli Mesele’ye yaklaşımını, Devrimci Yol’un Kürt coğrafyasında örgütlenme düzeyini, bölgede kayda değer bir güç haline nasıl geldiğini öğrenmek, bilinmeyen bir tarihe hakim olmak, Devrimci Yol’un ismi bilinmedik fedakar, cefakar, inançlı kadrolarını tanımak için çevirdiğinizde sayfalarını, bir başka dünyaya alıp götürsün sizi.

Benden bu kadar, kitap üzerine daha fazla bir şey yazamam. Öfkeliyim çünkü.

Çünkü Orhan Keskin, beyaz bir ata binip gitti, biz, demirin tuncuna, insanın puştuna kaldık.



*Orhan Keskin/ Bana Beyaz Bir At Getirin. Azad Sağnıç/ Notebene Yayınları



Not: Bu yazı,23 Mayıs 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.









22 Mayıs 2016 Pazar

İzmir’in Terzi Fikri’si: Aydın Erten

Aslında başlık cahilliğimizin eseri. Çünkü Aydın Erten’i fazlaca tanımıyoruz. Terzi Fikri’ye kalplerimizin en yüksek mertebesinde yer açtığımız açık;Aydın Erten’i neden ihmal ettiğimiz ise ancak cahilliğimizle açıklanır.

Aydın Erten’in 1973 yılında İzmir Gültepe Belediye Başkanı olduğu düşünüldüğünde, 1979 yılında Fatsa Belediye Başkanı seçilen Fikri Sönmez’e ilham verdiği söylenebilir.

“İlham”, bilerek isteyerek tercih edilmiştir. Halka tutkuyla bağlı, hayatını şiir gibi naif ve kararlı yaşayan biri ancak ilham verebilir. Çünkü siyaset literatürü, bu bağı açıklamakta kifayetsiz kalabilir.

O halde, başlığı değiştirmek boynumuzun borcu olsun.

Fatsa’nın Aydın Erten’i:  Terzi Fikri!

Yeni başlığımız bu.

Şimdi başlığın altını doldurmaya geldi sıra. İşin zor kısmı da bu olsa gerek. Çünkü nasıl anlatılabilir, 1973 seçimlerinde sağın kalesi olarak bilinen Gültepe’de, Adalet Partisi’ne meydan okumak. Meydan okumanın, 68 kuşağı devrimci gençlerinin düzene meydan okuduğu o yılların ruh halinden, kendine güvenden, kazanma azminden ve hiç olmazsa “yolunda ölürüm” inanmışlığından bağımsız olmadığı aşikar. Çünkü O, devrimci 68’in tedrisatından geçmiş bir “aydınlanmacı” olarak, “6. Filo Defol” eylemlerine katılarak ABD emperyalizmine meydan okumuş, ABD askerlerini denize dökmüş, polis kurşunuyla katledilen Taylan Özgür’ün cenazesinde saf tutarak, gençlerin içindeki devrim ateşinin polis şiddetiyle söndürülemeyeceğini ilan etmiştir.

Gültepe’de, Adalet Partisi’nde simgeleşen Anadolu sağına meydan okumak da ne ki! O’nun için, deyim yerindeyse vaka-i adiye sayılır bir iş. Yoksul Gültepe halkına iki şeyi hissettirdi: Birincisi boğazından haram lokma geçmeyecek, ikincisi tıpkı Terzi Fikri’den yıllar sonra duyacağımız üzere, her şeyi halkı için yapacaktı. 1973 seçimlerinde Gültepe’ye bu iki tılsım değdi ve sağın kalesi zapt edildi.

Dürüstlük ve halkçılık yol göstericimiz ve AKP kalesini nasıl fethedeceğimize dair kafa yoran bizlerin kulağına küpe olsun!

Çünkü Aydın Erten’in kulağına küpe olan, yoksul Gültepe halkının sorunlarıydı. Sorunlar kulağına fısıldadı ve belediye başkanı olarak ön safa geçti. Türkiye Elektrik Kurumu Gültepe’ye elektrik direği bağlanması yönündeki talepleri duymazdan geliyordu. Zamane iktidarı, hep karanlıkta yaşasınlar istiyordu demek. “Aydınlanmacı” başkan, emretmiyor, emri yerine getirmekle mükellef sayıyordu kendini. Halk emretmiş, belediye başkanı ve işçiler sabaha kadar çalışarak elektrik direklerini dikmişti.

Tam da bu noktada, şair Cengiz Bektaş’ın “Kimin Bu Sokaklar, Alanlar, Kentler” kitabında anlattığı Londralı heykeltıraşın öyküsü geliyor akla. Hani, sokağına, mahalleliden habersiz elektrik direği dikilmesini protesto için, aynı direğe kendini zincirleyen heykeltıraşın öyküsü.

Kendini direğe zincirleyen heykeltıraşla, mahallesine elektrik direği diken belediye başkanı arasındaki bağ, sokağa, mahalleye, kente, yani hayata sahip çıkma duygusudur. Bu duygu halkçılığın ta kendisidir. Aydın Erten’in, halkın barınma sorununu çözmek için sosyal konutlar üretilmesi amacıyla halka karşılıksız arsa dağıtması, tefeciliğe, stokçuluğa karşı bayrak açması, bugün daha çok AKP’li belediyelerin sanki “icat” kendilerininmiş gibi caka sattığı halk ekmek uygulamasını başlatması, halkla kader birliği yapmanın ötesinde, devrim programının başköşesine oturtulacak değerdedir.

Bir belediye başkanı düşünün. Kendini bölgenin yoksul halkının sorunlarının çözümüne adamakla kalmıyor, Ege köylülerinin toprak işgallerine, Aliağa işçi direnişine katılıyor. Yetmiyor, Tariş direnişi günlerinde, işçilere kumanya dağıtıyor, Gültepe’de kurulan barikatlarda saf tutuyor.

Bugün, “nasıl bir sola ihtiyaç var” başlıklı tartışmalar, bir bakıma Aydın Erten’in, Terzi Fikri’nin o güzelim hatıralarına hakaret değil de, nedir?

“Boşuna mı çekildi bunca acılar?” Yani, her ikisi de boşuna mı yattı içerde? Sorunun yaralayıcı olduğu açık. Ama gerçek bu. 12 Eylülcüler, Aydın Erten’i hapse atmakta tereddüt göstermediler, peki bizim tereddütlü halimiz niye? Aydın Erten olmak için bizi ne tutuyor? Zaman mı değişti yoksa hani şu zamanın ruhu denilen “nane ruhu” farkında olmasak da bizi esir mi aldı? Gültepe hâlâ yoksul değil mi, barınma ve ekmek sorunu hâlâ yakıcılığını hissettirmiyor mu? Yoksulları siyasal İslam’ın girdabından kurtarmak, yani kendi ekmeğini yapar, kendi direğini diker hale getirmek için, bizim yapabileceğimiz şeyler yok mu? Çok mu zor Aydın Erten olmak, Terzi Fikri olmak?

Zor evet. Çünkü Aydın Erten’i, Terzi Fikri’yi yaratan politik atmosferin tersine bugün halkçılık, kadim yılların bir değeri olarak görülüyor. Bakın Karaoğlan Ecevit’li yıllara, bakın Devrimci Yol’lu yıllara, politik iradenin sonuç değiştirici etkisini görün.

Ne Aydın Erten ne de Fikri Sönmez kahramandı. Onlar sadece, solun o günlerdeki politik yönelimine uygun yaşadılar, sol için fedakârlık yapmaktan asla geri durmadılar. İyi, yufka yürekli, mütevazı, kalender, isyankâr olmaları ise halkçılığın, hangi politik kadroların marifetiyle hayata geçebileceğinin emaresiydi.

Şimdi, Aydın Erten’in adı, Konak Belediyesi’nin Çınartepe’de düzenlediği yeşil alanda yaşıyor. Tepeden sadece İzmir Körfezi’ne bakmıyor, “arkadaşlarımız bize bakıyor”daki gibi ruhi, vicdani, siyasi, felsefi nazar altında tutuyor bizi. Biz biliyoruz, “Gültepe semti burası/ İzmir’e tepeden bakar/ Ama İzmir uzakta/ En az masallar kadar.”

Masalı gerçek yapmak için; Aydın olunmalı, halkçı olunmalı!



Not: Bu yazı, 17 Mayıs 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.




8 Mayıs 2016 Pazar

Fatsa-Sur tartışması ve Deli Gaffar’ın nezaketi!

Seveni sevmeyeni vardır elbette. Hangimizin yok ki? Şahsına münhasırdır; görüşlerine katılmayanlarda bile merak uyandırması bu nedenledir. Uzun süre cemalini halktan gizlemiş, kim olduğuna dair tevatüre yol açmıştır. Bildiğim, ilk kez Halk TV’de görünmüş, yazılarıyla cemali arasında bağ kurmamızı kolaylaştırmıştır. Yine de denebilir ki, yazılardan karakter tahlili yapmanın hem yapan hem de yazan için yol açacağı hoş sürprizlerden bizi ve kendini mahrum bırakmıştır.

Kalemi sivridir, görüşleri serttir, her satırında kararlı olduğunu hissettirmektedir. Lakin bunları yaparken, nezaketinden asla vazgeçmemektedir. Bu daha çok “halkın dostları” için geçerlidir doğal olarak, özellikle hassasiyeti dahilindeki konulardaki muarızlarına karşı tavizsiz bir tavır sergilemekte, adeta dilin kemiği olmadığını kanıtlamaktadır. Zekasını ve nezaketini kullanma yeteneği, iyi yazar olduğunu göstermektedir.

Fatsa Belediye Başkanı Terzi Fikri’nin ölüm yıldönümü için kaleme aldığı, “Fatsa, Devrimci Yol, Özyönetim PKK…”* başlıklı yazısı bütün özelliklerinin toplamını resmetmektedir. Sadece yazısına değil, yazısına gelen tepkilerle ilgili beni haberdar edip şahsıma yönelik küfür ve hakaretler için özür dileme inceliğini göstermesinin taşıdığı değere bakarak söylüyorum bunu. Oldukça galiz küfürlere maruz kalan bir yazar olarak, kendinin dahli olmamasına rağmen, bir başkasının aynı muameleyle karşı kalmasının yarattığı mahcubiyeti paylaşması, benim açımdan yazısındaki yanlışlar ve doğrulardan daha değerlidir, hiç kuşkusuz.

Bu nedenle yazıyı, Deli Gaffar’ın yazısına yanıt niteliğinde değil, kamuya açık alanda, selam çakmak için kaleme alıyorum. Zekasına, nezaketine selam olsun!

Konuyla ilgili iki yazı yazdım peş peşe. İlkini “Fatsa sadece Fatsa değildi; Suriçi de sadece Suriçi  değildir” başlığıyla yayımladım. Deli Gaffar’ın temas ettiği gibi,  “kimi art niyetli kişilerin istismar malzemesi haline geldiği” için, “Devrimci Yol Güzellemesi” başlıklı ikinci bir yazı daha yazdım. Kimi politik yapıların konuyla ilgili polemiği devam ettirme girişimlerini görmezden geldim. Çünkü politik bir yapının bireylerle muhataplık ilişkisi kurmasını ve hatta devam ettirme ısrarını yadırgarım.

Deli Gaffar’ın yazısını ise yok saymam mümkün değil. Çünkü tartışmaya açtığı konunun muhatabı ilan edilmeyi adil bulmuyorum. Kaldı ki, benim temas ettiğim kadarıyla, konunun, Fatsa-Sur/Devrimci Yol-PKK karşılaştırmasına kadar genişletilmesinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Başkaları ne yazdı bilemiyorum, lakin tıpkı Deli Gafffar’ın, “Devrimci Yol’un Fatsa’sı ile PKK’nin özyönetim ilanları arasında kimi benzerlikler kurulabilir. Ancak bağlamdan ve zamandan bağımsız olarak kurulmaya çalışılan her bağlantı isabetsiz bir niyet bildiriminden öteye geçemez.” şeklindeki satırların yakın anlamlısına yazısında yer vermiş biri olarak, konuyla ilgili yazılar listesinde zorunlu yer almış olmak dışında, Deli Gaffar’ı hiddetlendirenler arasında bulunmama yol açan algıyı, Deli Gaffar’da da görmüş olmanın derin üzüntüsü dışında, kendimi tartışmaya oldukça uzak hissediyorum.

Neydi yakın anlamlısı? Şu satırlardı: “Fatsa’yı doğuran koşullar ve Fatsa’nın arkasındaki politik irade ile Sur’u yaratan koşullar ve arkasındaki politik iradenin farklı olduğunu söylemeye hacet duymam.”Yani Deli Gaffar’dan önce, “bağlamına” ve “zamanına” dikkat çekmiş olmak, kendime dert ettiğim konuyu bir kez daha hatırlatma hakkını doğurmaktadır.

Dert ettiğim konu şudur: Adınız, sanınınız ne olursa olsun; ister Devrimci Yol, ister PKK, ister Tamil Kaplanları, ister Aydınlık Yol, ister Hamas hiç fark etmez, yarattığınız değerlerin ne pahasına olursa olsun korunması ve yaşatılması asli hedefiniz olmalıdır. Bu, bir başkasının yaratılanın içeriğine dair itiraz ve eleştirilerinden bağımsızdır. Aynı şekilde, “hendek siyasetinin” bir süre sonra PKK tarafından, “devletin bu kadar sert saldıracağını tahmin etmemiştik” diyerek bir çeşit özeleştiriye tabi tutulması da bu gerçeği değiştirmez. PKK bir karar almış ve büyük bedeller ödeyerek hayata geçirmiştir. Devrimci Yol bu bedeli göze alamamıştır. Durum bu açıklıktadır.

Yani tartışma, Devrimci Yol ile PKK arasındaki ideolojik-politik yaklaşımların benzerliği ve farklılığı noktasında çıkmamış, yaratılan değere sahip çıkma niyet ve kararlılığına dikkat çekilmiştir. Deli Gaffar’ın, bu tartışmayı, Devrimci Yol ile PKK arasında, “devletle ilişkiler”, “şiddet kullanımı”, “sermayeyle ilişkiler” vb. konulara taşıması ve yazısını Fatsa-Sur karşılaştırması yapanları, sanki Sur’un arkasındaki siyasi iradenin taşıdığı özelliklere katılıyormuş algısı yaratacak şekilde kurgulaması pek doğru olmamış kanımca.

Şu nokta açıktır: Fatsa yenilmeseydi, 12 Eylülcüler elini kolunu sallayarak gelemezdi. Bu gerçek, Deli Gaffar’ın, “Fatsa, fiziksel olarak yenilmesine rağmen tarihsel olarak kazandı” şeklindeki sözlerine ne yazık ki ağır basmaktadır. Biri gerçek, diğeri biz solcuların tarihsel temennisidir.

Bizleri derinden üzen nokta şudur: Türkiye sol hareketi 12 Eylül’e karşı, o zamana kadarki iddiasına uygun bir direniş sergileyememiş, işkence ve cezaevi süreçlerinden pek hoş ayrılmamıştır. Farklı örnekler elbette yaşanmıştır, lakin burada vurgulanan ortalamadır.

12 Eylül sonrası solun yeniden ayağa kalkma girişimlerini ve bugün soldaki egemen anlayışı, bu gerçekten bağımsız ele alamamanın yarattığı iç sıkıntısını, “tarihsel zafere” atıfta bulunarak hafifletmek mümkün olsaydı keşke.


*deligaffar.com





27 Nisan 2016 Çarşamba

Devrimci Yol neydi; biz neyiz?

Yakın zaman önce Muhalefet.org sitesinde, 1977-1978 yıllarındaki Devrimci Yol mitinglerinin görüntüleri yayınlandı. Yaklaşık 40 sene olmuş, dile kolay. O görüntülerin bu zaman zarfında saklanması bile başlı başına bir iş. Saklayanlara da, yayınlayanlara da teşekkür etmeli.

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”den başka ne söylenebilir? Aslında var söylenmesi gereken bir şey daha. Necip Celal Andel'e ait bu şarkı sözünün sonraki dizeleri dökülebilir dudaklardan: “Bir an acı duyar insan belki/ Sevmişse eğer”

Sözcüklerle oynamaya gerek yok: Sevdik! Yoksa hasret, bu kadar acı verir mi insana? “Hasreti” çıkarın bu cümleden, yerine “yenilgi”yi koyun. Sonra yenilginin ağırlığını ölçün. Kaldı ki, 17-18 yaşlarında bir delikanlıya ağır gelen ayrılığın, aşkı yaratanların omuzlarına nasıl çöktüğünü de hissetmeye çalışın.

Zaman zaman “yeniden denemenin” gerekliliğini vurgulu hale getirmek için kullanılan “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” özlü sözüne kulaklarınızı kapatın. Biten her aşkın aslında yenilgi olduğunu, her yenilginin hayattan büyük bir parça koparttığını bilin.

Karşımızdaki, yani yüz yüze olduğumuz, yenilgiye uğrayan her devrimin, hayatın ne kadar eksildiğini resmetmesinden başka nedir ki? Bu yüzdendir biten aşkın, acı vermesi. Bu cümleden “aşk”ı çıkarın, “yenilgi”yi koyun. Sonra yenilginin ne menem bir şey olduğunu görün.

Kopan neydi hayatımızdan? Siyasal iktidarın kitlelerin zoruyla el değiştirmesi durumundan uzaklaşmak mıydı sadece? Sadece “beyaz orduların” ilelebet mağlup edilmesini ertelemek durumunda kalmak mıydı?

Sahi devrim neydi?

Sözcüklerle oynamaya gerek yok. Halk var o görüntülerde; yoksullar var, öfkeliler var, işçiler var, kadınlar var, gözünü budaktan sakınmayan militanlar var. “Devrime yürüyüş nasıl bir şeydir” sorusunun yanıtı var. Devrim böyle bir şeydir zaten.

Sahi yenilgi neye denir?

Sözcüklerle oynamaya gerek yok. Acımasız olacağız ve aynanın karşısına geçeceğiz; sorunun yanıtı oradadır.

Tam da şimdi, başlıktaki soruyu soracağız: Devrimci Yol neydi; biz neyiz?

Devrimci Yol, düzen dışı bir hareketti; biz, düzen içi kanallarda boğuşup duruyoruz.

Devrimci Yol, sistemin taşıyıcı ayaklarına yıkıcı darbe vurmaya hazırlanan bir hareketti; biz, temenniden öte geçemiyoruz.

Devrimci Yol, sistem kurumlarına meydan okuduğu için Devrimci Yol oldu; biz, sistem kurumlarından nemalanmayı tercih ediyoruz.

Devrimci Yol, egemen kültürle hesaplaşmanın bir ürünüydü; biz, egemen kültürü nam-ı hesabımızın kazanç hanesine yazıyoruz.

Devrimci Yol, egemenlik ilişkilerine rest çekmenin ifadesiydi; biz, “iktidar” olduğumuz kurumlarda “sıradan faşizmi” kendimize hak görüyoruz.

Devrimci Yol,  gelecek tasavvuruna uygun bir hayat tanzim etmişti kendine; biz, gelecek tasavvuruyla gerçek hayat arasında boğuluyoruz.

Devrimci Yol, boğazından haram lokma geçmeyenlerin yarattığı bir hareketti; biz, ne yazık ki bu konuda inandırıcılıktan hayli uzağız.

Devrimci Yol iç savaş günlerinde fedakâr, cefakâr militan kadroların omuzlarında yükseldi; biz,  pek de bedel istemeyen günlerin çocuklarıyız.

Devrimci Yol, yoksulların dayanışması ve yardımlaşmasıyla hayat buldu; biz, dayanışma duygumuzu çoktan yitirdik. Merak mı ediyorsunuz bunun ne anlama geldiğini? Birlikte hapis yattığınız, birlikte dayak yediğiniz eski bir yoldaşınıza işiniz düşsün de görün, yenilginin nasıl bir şey olduğunu.

Devrimci Yol ihtiyacı olanlara el uzattığı, yoksulların Hızır’ı olduğu için büyüdü; biz kendimiz haricinde birine faydamız olacak diye köşe bucak saklanıyoruz.

Devrimci Yol, dara düşenleri güldüren bir hareketti; biz, dara düşenleri hayal kırıklığına uğratıyoruz.

Devrimci Yol, illegalite fetişizmine düşmeden ama legalite batağına da saplanmadan bir hayat sürdü; biz, legalitenin esiri olduğumuz halde, sanki başka bir gerçek varmış gibi davranıyoruz.

Devrimci Yol, seçim-sandık ilişkisinin reddiyesiyle nam saldı; çünkü “halkın iktidarının kendi güçlü kollarında olduğuna” inandı; biz, seçim-sandık ilişkisinin kıskacına kendimizi hapsetmiş, halkın sandıkta teveccüh göstereceği günü bekliyoruz.

Devrimci Yol’un ideolojik-politik çerçevesiyle, bugünü karşılaştırma ihtiyacı dahi duymuyorum. Çünkü bilinir ki, eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Çünkü bir hareketin ideolojik-politik zemininin, her durum ve şart altında topyekûn yanlış ya da doğru olması mümkün değildir. Asıl iş, ruh halimizi değiştirmek, zaaflı yönlerimizi gidermek, arınmayı gerçekleştirmektir. “İhtiyaç duyduğumuz kudret”, o görüntülerde saklıdır; geleneğimiz yol göstermektedir. Devrimci Yol’un tarzını ve ruhunu içselleştirdikten sonra, umut da peşi sıra gelecektir. O zaman bir kez daha denememek için neden kalmayacaktır.

Acı mı duyuyoruz bütün bunlardan dolayı? Acı, hayallere dalmamıza baskın mı çıkıyor bazen? Bazen “hayali cihana değer” bile diyemiyor muyuz? Şarkıdaki gibi, “Anlar ki, geçenlerin/ Rüyaymış hepsi meğer” deyip susuyor muyuz?

Susmayalım. O müthiş tarihimize bakıp bir kez daha hatırlayalım: Devrim için tek yol, Devrimci Yol’dur çünkü.


 Not: Bu yazı, 18 Nisan 2016'da sendika10.org'da yayımlanmıştır.