30 Aralık 2013 Pazartesi

Yolları Akdeniz’e düştü

Yeğenimin ismi Necdet. Mehmet Necdet. Mehmet ismi faşistler tarafından katledilen amcasına ait. Necdet ise Necdet Erdoğan Bozkurt’tan geliyor. Kaç Necdet var böyle, kaç Soner? Eğer unutulmamak buysa, Dev Genç’li proleterlerin, unutulmazlar albümündeki yerleri ilelebet baki kalacaktır.

Baki kalanlardandır Necdet Erdoğan Bozkurt. Kahramanmaraş katliamını protesto gösterileri için İskenderun’a gitti, burada gözaltına alındı ve işkencede öldürüldü. Necdet yakalandığında Ankara’dan bir polis ekibinin sorguya katılmak için özel olarak İskenderun’a gittiği duyuldu. Kaçarken vurulduğu iddia edildi; resmi açıklama böyleydi. 1979’un son gecesi ağır yaralı olarak bir caddeye bırakıldı, hastanede son nefesini verdi. Nasıl kaçmaysa, ölümüne neden olan kurşun yakın mesafeden kalbine sıkılmıştı. Polis cenazesini arkadaşlarına vermedi. Ailesi daha sonra Nazilli’ye götürüp dedesinin yanına gömdü Necdet’i. Baba tören istemedi. Kim bilir, yalnız kalmak istemiştir oğluyla, olamaz mı.

Necdet 1954’ün 2 Mart’ında Sarıkamış’ta doğdu. Bursa Mustafakemalpaşa'da büyüdü. Şimdi Nazilli’de yatıyor. Abisi “yatıyor gibi yapıyor” demiş. O’nu ölüme yakıştıramaması bir yana, her zamanki muzipliğine de bağlıyor olabilir, 979’dan bu yana ortada görünmemesini.

Teknik Öğretmen’liydi Necdet. Ankara Dev Genç Başkanlığı yapmıştı; Ankara’da gençlik mücadelesinin öncülerindendi, mitinglerin ateşleyici hatiplerindendi. Öldürüldüğünde Dev Genç MYK üyesiydi. Ailenin küçük çocuğuydu; eğer bir abi kardeşinin ölümünden sonra “O benim arkadaşımdı, yoldaşımdı” diyorsa, başka bir ağırlığı olduğu kesindir aile içinde. Pek çok arkadaşımızı kaybettik yıllar içinde. Necdet de aramızdan erken ayrılanlardandı, ama eğer bir arkadaşı ardından, “O benim ustamdı”, diyorsa, “Umudumun eksilmeye yüz tuttuğunu hissettiğimde hâlâ Necdet’in gülen gözleri ve hiç eksilmeyen neşesi gelir aklıma” diyorsa, ortada başka bir şey var demektir. Dev Genç’liydi Necdet Erdoğan Bozkurt, hâlâ Dev Genç’li, sonsuza kadar öyle kalacak.

Soner miydi, İlhan mıydı yoksa lale mi

Bir takım elbise istiyordu ama ailenin ekonomik durumu uygun değildi. İlk takım elbisesi yıllar sonra alındı. Ortaokul öğrencisiydi. Sabah büyük bir neşeyle çıktı evden. Okuldan döndüğünde üstü başı bembeyazdı. Okul dönüşü kireç kuyusuna bir çocuğun düştüğünü görmüş ve kurtarmak için tereddüt etmeden girmişti kuyuya. Babası, “Başka kurtaracak kimse yok muydu” diye soramamıştı bile. Liseyi bitirir bitirmez evden ayrılmış, çalışmaya başlamıştı. Önce Çanakkale Seramik’te, sonra İstanbul Tuzla’da. Kimse, “nereye gidiyorsun” diyememişti. Uzun saçlı fotoğraflarını gönderiyordu ailesine, bir de üniversite sınavlarına hazırlandığı yazıyordu mektuplarında. Hem askeri okulu hem de Teknik Öğretmen’i kazanmıştı. Teknik Öğretmen’i tercih etmişti. Baba, askeri okula gitmesini istiyordu ama bunu söyleyememişti O’na. Bir motosikleti vardı; ismi ‘ulaş’tı. Ulaş’la Gelibolu’nun köylerini gezer, bildiri, dergi dağıtırdı. Baba Töb Der’liydi; öğretmen örgütlülüğü içinde bulunan bir babanın oğlu da Soner gibi olurdu. Niye solcu olduğunu, kimse sual etmedi bu yüzden.

Teknik Öğretmen işgal altındaydı. Öğrencilerin büyük kısmı okula gidemiyordu. Bir grup devrimcinin unutulmaz direnişi başlamıştı. Kimsenin telkiniyle olmadı, Soner’in direnişe katılması. Tek Der başkanlığına getirildiğinde, ‘Soner değil, bir başkası olsun’ diyen çıkmadı. Teknik Öğretmen’de bayrağı teslim etme zamanını kendi belirledi, tıpkı Devrimci Yol’a ‘yatay geçişte’ olduğu gibi. Gençlik mücadelesinin içinde değildi artık. Memlekette işler kızışıyor, gençlik içinde sivrilen isimler farklı görevlerle memleket sathına yayılıyordu. Soner Ankara’nın doğu bölgesinin sorumluluğuna talip oldu önce, önemli görevler üstlendi. 1979 Ağustos’unda ise yolu Akdeniz’e uzandı. 12 Eylül döneminde işkencede öldürülen Behçet Dinlerer, o günlerde Adana sorumlusuydu ve bir çatışmada yaralandığı için kenti terk etmek durumda kalmıştı. Soner, Behçet’ten sonra kentin sorumluluğuna getirildi. Adanalıların Yusuf Hoca’sı kısa sürede inisiyatifi eline aldı. İşgal kırmanın hüneri Adana’da sergilenecekti. Nitekim öyle oldu. Adana’nın belalı mahalleri birer birer düşmeye başladı. Faşistlerin imdadına 12 Eylül yetişti. Kentte barınmak zorlaşınca kırsala çekilme kararı alındı.

Ölüm burada yakaladı Dev Genç’in proleteri Soner İlhan’ı. Uzun ve badireli bir yolculuktan sonra İskenderun civarındaki taşocaklarına ulaşmışlardı. Ayakta duramayacak kadar yorgundu hepsi. Diğerleri uyudu; nöbeti Soner tutacaktı. Uyandıklarında öğlen olmak üzereydi. O an fark ettiler çevrelerinin kuşatılmış olduğunu. Jandarma teslim ol çağrısı yapıyor bir taraftan da çemberi daraltıyordu. Daha fazla yaklaşmalarını önlemek için grup ateşe başladı. Sesler kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. 19 Mart 1981’i gösteriyordu tarih. İlk düşen Soner oldu; yakışanı yaptı kendisine.

Zor işlerin adamı

1981’in Ocak ayıydı. Devrimci Yol’a dönük operasyonlar her geçen gün ağırlığını hissettiriyordu. Hareketin Malatya civarındaki kadroları bir karakol baskını yapacaklar, dikkatleri kendi üzerlerine çekecekler, böylelikle farklı bölgelerdeki kadroları rahatlatacaklardı. Eylem planı hazırdı. O, son bir kez kendi gözleriyle bölgeyi görmek istedi. Üzerinde kadife pantolonu, paltosu, kışlık mekap ayakkabısı, balıkçı yaka kazağı vardı. Demek ki polisler kuşkulandılar görüntüsünden. Durmasını istediler ama O durmadı. Silahını çekip çatışma durumu aldı; silahı tutukluk yaptı. Polislerin yaylım ateşiyle can verdi. Üzerinde kimliği yoktu. Uzun süre kim olduğu anlaşılamadı. Sonradan açığa çıktı, Dev Genç’in proleterlerinden Veli Eskili olduğu.

1955 yılında Konya’da doğdu Veli Eskili. Yolu Erkek Teknik’e düştü. Stajını (!) burada yaptı. Nerede bir sorun varsa, orada olurdu. Ankara’da, Çorum’da, Antalya’da, Adana’da… Devrimci hareketin ihtiyacı yaşayacağı kenti belirliyordu. Antalya’da bir kaza sonucu başından yaralandı. Sahte kimlikle ameliyat oldu. Kısmi felç tehlikesi vardı. Konuşamıyor, bir kolu tam tutmuyordu. Kendi kendine aylarca süren egzersizler yaptı, sonunda bertaraf etti felç tehlikesini. Tam iyileşmeden yeniden döndü görev başına. Bir ara Suriye’ye gidip geldi. Adana bir eylem sonrası yakalandı. Sahte kimlikle yargılandı. Arkadaşlarının zarar görmemesi için eylemi üstlendi. Ailesi bile sahte kimlikle ziyaretine geliyordu. 1980 yılında cezaevinden firar etti ve doğruca Malatya’ya gitti. 12 Eylül’ü burada karşıladı. 12 Eylül’e karşı kırsal alanda direnişi örgütlemek için kollarını sıvadı. Okumayı pek sevdiği söylenmezdi. Kavga adamıydı Veli Eskili, zor işlerin adamı.

Not: Dev Genç’in proleterleri yazısı nedeniyle epeyce “eline sağlık” mesajı, telefonu aldım. ‘Yazana değil, yazdırana’ bakmalı. Daha çok yazdıranlar aradı. Asıl onların eline sağlık. Benimki sadece hafıza tazelemek faslına dahil bir çaba. Yazıda kimi eksiklikler olduğu, özelikle, okuldaki faşist işgalin kırılma sürecinin biraz hızlı geçildiği söylendi. Teknik Öğretmen deneyiminin her anı ayrı bir yazı konusu olabilir, farkındayım. Kahramanlık, cesaret ve inanmışlık öyküsünü konu eden her yazı doğal olarak ‘sanki bir şeyler eksik’ hissini uyandırıyor. Bu not vesilesiyle; Teknik Öğretmen deneyiminin yaratıcıları Ali Başpınar, Sedat Kesim, Mehmet Korkusuz, Ziya Uncu, Erdinç Obuz’un isimlerini zikretmem gerekiyor.

Not: Bu yazı 15 Ağustos 2006 tarihli Birgün gazetesinde yayımlandı.

inonualpat@gmail.com

Dev Genç’in proleterleri


Geçen sene temmuz ayında Birgün gazetesinde bir ilan çıktı. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. “Dev Genç’in proleterleri buluşuyor” şeklinde bir başlıkla verilmişti ilan. Buluşup, hasret giderecekti eski arkadaşlar. Bu sene bir kez daha yaptılar aynı şeyi. Gelenekselleştirmeyi düşünüyorlar bu yemek işini. Buluşanlar, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun öğrencileriydi. Ankara’yı bilenler hatırlayacaktır; Beşevler’deydi okul. Ankara’daki en katmerli faşist işgali buradaydı. Merak ettim, açıp sordum. Nedir bu Dev Genç’in proleterleri, kim, niye taktı bu ismi size? Özgür Şahin’le konuştum, anlattıklarına bakılırsa, ‘Dev Genç’in proleterleri’ ifadesi hafif kalır. Yapılan aleni ‘Donkişotluk’. Bu tanım bana ait değil, küçümseme hiç değil.

Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nda okuyan bilcümle solcular oturur ve okula nasıl gideceklerini, faşist işgali nasıl kıracaklarını düşünür, tartışırlar. Pek çok grup, bunun olamayacağı, işgalin kırılamayacağı yönünde görüş belirtir. Dev Genç’lilerin görüşü ise farklıdır. ETYÖO dahil, tüm Beşevler’de işgalin kırılıp kırılmayacağını, faşistlerin durumu değil, devrimcilerin ne kadar kararlı olup olmadığı belli edecektir. Dev Genç’liler okula toplu halde gidip gelme karar alır.  İşte “Donkişot” tanımı bu tartışmalar sırasında diğer gruplar tarafından Dev Genç’lilere yakıştırılır. Alınmak bir tarafa, Donkişot olarak anılmak hoşlarına gider, Dev Genç’lilerin. Saf, temiz, korkusuz, güçlü ordularla tek başına savaşan, başarmanın istemekten geçtiğini bilen ve bunun için cesaretle adım atan Donkişot’tan ne farkları vardır. Erkek Teknik’te işgal kırmak Donkişotluksa, buna itirazları yoktur.

Dev Genç'liler yeldeğirmenlerine karşı

İlk harekete geçtiklerinde, yani okula, Emek Mahallesi’nde birleşerek toplu olarak gidip gelmeye başladıklarında sayıları 50–60 civarındadır. O kadar gencin başına ne iş gelebilir ki, diyen çıkabilir. Ama işler o kadar basit değildir. Geçecekleri bölge Beşevler’dir, girecekleri okul, Erkek Teknik’tir. Zor bir işe kalkışmıştır devrimciler, ne de olsa serde Donkişotluk vardır. Her sokak başında, her caddede, her kavşakta, her okul önünde saldırıya uğrarlar. Her allahın günü böyle giderler okula. Okul çok geniş bir alana yayılmıştır, birbirinden bağımsız binalardan oluşmaktadır. Bunun anlamı açık; 60 kişi en az beş gruba ayrılacaktır. Faşistler devrimcilerin restini görmüş, mevcut güçlerine taşıma gruplarla güç katmıştır. Faşistler açısından simgesel bir önemi vardır bölgenin. Okulun içinde faşistler adeta cirit atmaktadır; bina başına düşen Dev Genç’li sayısı ise bir elin parmaklarını geçmemektedir. Sanırım, şimdilerde sık sık duyduğumuz ‘eşit olmayan güç kullanımı’ tabiri ilk kez Erkek Teknik’te kullanılmış olabilir.

Bu eşitsizliği yaratan, yalnızca faşistlerin sayıca çok olması değildi. Faşist işgallerin üç önemli sacayağı vardı; işgaller, polis ve idare desteğiyle sürüyordu. Devrimciler saldırıya uğrar, gözaltına alınan yine onlar olur, soruşturma onlar için açılırdı. Abarttığım sanılmasın, bir gün okula gitmenin bedeli onlarca yaralı, bir o kadar gözaltı olurdu. Devrimciler didik didik aranarak okula alınır, ama silahlı saldırıya uğrardı. Hep böyle devam ettiği sanılmasın; bu oranda bir inanmışlık ve gözükaralığın karşılığı olacaktı elbet. Altmış, yüz oldu bir ay sonra, yüzün dört yüze yaklaşması çok da uzun sürmedi. Bir grup Donkişot’un dayağı, ölümü göze alan kararlılığı eğik başların yukarı kalkmasını sağladı. Sessiz çoğunluk, susturulmuş kalabalık devrimcilerden yana saf tutmaya başladı. İki ay olmamıştı ki okula toplu halde gelip giden grubun sayısı bine dayandı. Bu sefer faşistler yalnızlığa itildiler, tecrit oldular. Okulu kapalı tutmak için akla hayale gelmeyecek yol ve yöntemler kullandılar. Erkek Teknik faşistlerin kalesi olmaktan çıkmıştı. Bu dönemde silahlı saldırılar kitle katliamına dönüştü.

Erkek Teknik’li Dev Genç’lilerin ünleri yalnızca Beşevler bölgesiyle sınırlı değildi. Ankara’da hangi okulda sıkıntı yaşanıyorsa, orada biterlerdi. Beşevler’de rüştlerini ispat etmişlerdi bir kere; ne demiş şair, “Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz.” Biraz da bunun için çıkmıştı isimleri Dev Genç’in proleterlerine.

Zafer Boz öldürülüyor

Devrimciler yine Emek Mahallesi’nde toplanmıştı, okula gideceklerdi. Tarih 5 Nisan 1978’di. Faşistler otomatik silahlarla saldırıya geçti grubun üstüne. Zafer Boz bu saldırıda hayatını kaybetti, onlarca insan yaraladı. Olay sonrası grup polisle çatışarak Hacettepe’ye, oradan da Cebeci’ye geldi. Ankara’da saldırıyı protesto için onlarca okulda eylem yapıldı; binler sokağa çıktı.  Polis cenazeyi kaçırmıştı, Ankara’da tören yapılmasını istemiyordu. Ailesinin girişimleriyle cenaze ertesi gün polisin elinden alındı. Zafer Boz Bartınlıydı. Bartın’da binlerce insanın katıldığı bir tören düzenlendi. Yapılan konuşmalarda, Zafer’in katledilmesi zaferimizi engellemeyecek denildi.

Zafer Boz’un annesi bir mektup kaleme aldı oğlunun öldürülmesinin ardından. Mektup Devrimci Yol dergisinde yayınlandı. “Sevgili evlâtlarım” diye başlıyordu mektup ve şöyle devam ediyordu: “Hepinize devrimci mücadele yolunda başarılar temenni ederim. Şunu bilmelisiniz ki evlatlarım, ben yalnız Zafer'in değil hepinizin annesiyim. Ana yüreği istemiyor ki; siz ölesiniz. Devrim yolunda verdiğiniz bu kararlı mücadele halkımız ve güzel vatanımızın mutluluğu için olduğunu ben ve benim gibi anneleriniz kavramış bulunmakta ve kavramaktadır. Zafer, bu halk ve vatan uğruna halkların Devrimci Yol'unda mücadele verirken halk düşmanı faşist katiller tarafından öldürüldü. Üzülmemek elde değil. Bir anne olarak acımız sonsuz. Ancak analar doğurup faşizm öldürürken, evlat acısı ancak faşizmin yok olmasıyla ve kadın-erkek omuz omuza mücadele etmekle sona erecektir. Evlatlarım çok diyecek şeylerim var ama sizi fazla üzmek istemiyorum. Hepinizi sevgiyle selamlar, gözlerinizden öperim.”

Dev Genç’in proleterlerinden biriydi Zafer Boz. Haftaya diğer proleterleri hatırlatacağım.

Not: Bu yazı, 6 Ağustos 2006 Birgün'de yayımlandı.

inonualpat@gmail.com

24 Aralık 2013 Salı

Devrimciler büyük defteri kapatana kadar ilk taşı kim atacak?

Gerçek anlamında kullanıldığında devrimcilerin eli taşa değil, zina suçlamasıyla ceza verilmek istenen kadına uzanacaktır; bu yolla korumak mümkün değilse, İsa’nın ince zekâsı devreye girecektir ki, devrimciler bu işin erbabıdır. Değil bir kadını katledilmekten kurtarmak; insan hakları, kadın özgürlüğü, toplumsal adalet ve eşitlik için bedenler siper, ömürler feda edilmiştir.

“Aranızda günahsız olan ilk taşı atsın” diye buyurduğunda İsa, metafor yine devrimcileri işaret edecektir. Devrimciler hesapsız, kitapsız, beklentisiz fedakârlığın, boğazından haram lokma geçmeden yaşamanın mahiridir. Bunun vazifeli gibi yapıldığı da sanılmasın; “eşyanın tabiatı” denen şey, devrimcilerin akçeli işlerden uzak tasavvuru ve iktidarın kirlettiğine dair gerçektir.

İktidar böyle bir şeydir. Aksi bir örnek varsa, tez zamanda ayrıntılarıyla ortaya dökülmelidir.

Sanılmasın ki bu tespit sadece siyasal iktidar için geçerlidir. Yönetme ve hükmetmenin olduğu her yer kirlidir; ne yazık ki böyledir. Hele bir de akçeli işlere uygun bir zemin varsa; siyasal partiler, kamu kurumları, belediyeler, sendikalar, spor kulüpleri sıradadır.

Canımızı feci acıtmaktadır ancak “solun” iktidar olduğu kurumlar da kirlilikten nasibini almıştır. Yöneten-yönetilen ilişkisinin kaçınılmaz sonucudur bu.

Hatırlıyorum; Meksika’da rüşvetçi bir emniyet müdürünün evi, ibreti âlem için müze haline getirilmişti. Türkiye’de bu işe kalkışırsak, ortalığın müzeden geçilemeyeceğini biliyoruz. Elimizi vicdanımıza koyalım, hangi kurumu, hangi muktedirin evini “es” geçeriz. Bir elin parmaklarını geçer mi müzeye dönüştürülmeyen mekân sayısı.

“Solcuların” nam-ı hesabına kaç “dönüşüm” düşer? Boğaz dokuz boğumdur; yutkunalım ve yanıtı öyle verelim. Yalnız, bu vesileyle inandırıcılığımızın sorgulanacağını unutmayalım. Sorgulamanın sadece akçeli işlerle sınırlı yapılmaması, solun “iktidar” olduğu kurumlarda hâkim ilişkinin teste tabi tutulması, iktidardan edinilecek manevi hazzın da değerlendirmeye alınmasının artık kendini dayattığını bilelim.

CHP’nin, İSKİ skandalının töhmetinden kendini hâlâ kurtaramaması,  tam da bu gerçekliğe temas etmektedir. İSKİ kepazeliği sol tarihte bir ilktir; bu tek yolsuzluk “solcular beceriksizdir ama temizdir” inanışını yok etmeye yetmiştir. Külliyen sola karşı olanlar da bile görülen, solcuların “harama el uzatmayacağına” dönük kabul tuz buz olmuştur.

O günden sonra işimizin daha zorlaştığı açık; hem becerikli hem de temiz olduğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz!

Türkiye sağının tarihi aynı zamanda yolsuzluğun, suiistimalin, kayırmacılığın, kamu kaynaklarından nemalanmanın, halkın parasıyla zenginleşmenin tarihidir. 1950 seçimlerinden bu yana ağırlıkla sağ iktidar olmuştur çünkü; suyun başını sağ kadrolar tutmuştur. İktidarın kısa süreli el değiştirdiği koalisyon dönemlerinde ya da sosyal demokrat partinin yerel iktidar deneyimleri toplumdaki algıyı değiştirmemiş, “bal tutan parmağını yalar” deyişi, İSKİ’den sonra neredeyse toplumsal mutabakat noktası olarak kabul edilmiştir.

Son bir haftadır yaşadıklarımız, sadece malumun bir başka sebeple ilan edilmesini sağladı ancak beraberinde hiç kimsenin “mücbir sebep” yazarak büyük defteri kapatamayacağını da açığa çıkardı.

Bize düşen, AKP ve cemaatin ve dahi bütün iktidar sahiplerinin büyük defteri, birbirlerinin pisliğini ortaya dökerek kapatmaya çalışmasının nafile bir çaba olduğunu ilan etmektir.  

İktidar olmanın yaratığı kaçınılmaz pisliği devrimcilerin temizleyeceğine dair iddia ile iktidarı korumanın kaçınılmaz faşizmine karşı direniş, yoksulların “mücbir sebebi” olarak tarihe geçecek, devrimciler büyük defteri ancak o zaman kapatacaktır.

İlan ediyoruz: Yoksulların mücbir sebebi, devrimin ta kendisi olacaktır.

Bu pisliği devrimciler temizleyecektir. Devrimciler büyük defteri kapatana kadar, asalakların birbirine düşmesinde sakınca yoktur.

inonualpat@gmail.com

30 Kasım 2013 Cumartesi

Yolu ABD’ye düşenlerin devrimciliği

Öyle zamanlardan geçiyoruz ki, nezaket sınırlarında kalmak da zor, yaşanan onca abuk sabukluğu görmezden gelmek de.

Farkında olmamak mümkün değil; solculuğa halel getirecek, sosyalist olmanın temel kabullerini yok sayacak manevraların tartışılması, gündeme getirilmesi istenmiyor. Bu hassasiyetler çerçevesinde kaleme alınan yazılardan sonra gelen tepkiler bu doğrultuda. Herhangi bir politik odağın temsilcileri istediğini yapacak, istediği gibi konuşacak, kendi hedefleri doğrultusunda taktik girişimlerde bulunacak, kendi sorunlarından menkul stratejik yönelim belirleyecek ve siz bütün bunları yaşanmamış sayacaksınız.

Sorun şu: Türkiye’de egemenlerin, sağcıların, darbecilerin, gericilerin, iktidar sahiplerinin ABD’yle kurdukları ilişki normal karşılanır, sınıflarının ve konumlanışlarının doğası gereği gibi değerlendirilir; yaklaşım, zaten onların Amerikancı olduğu gerçeğiyle süslenerek paylaşılır. Örneğin; Başbakanın ve AKP heyetinin yılda birkaç kez ABD’yi ziyaret etmesi bu çerçevede ele alınır, “efendi-köle” metaforu sol cenahtan kimsenin itiraz etmeyeceği bir açıklıkta ifade edilir.

Ancak CHP ya da BDP heyetlerinin yılda birkaç kez ABD’ye gidip geldiğini hatırlatır ve bu tuhaflığı sorgulamaya kalkarsanız, ensenizde boza pişirilmesine hazır olmanız gerekir. Yeni yetme solcular tahmin edemeyeceğiniz sertlikte size çemkirecektir.

İnternet arama motorlarından herhangi birini açın bakın; son yirmi yıldır kimler, hangi siyasi partiler,  ABD ziyareti gerçekleştirmiş, heyetler kimlerden oluşmuştur? ABD’ye giden heyetlerin programlarına göz atın, döndüklerinde düzenlenen basın toplantılarında sarf edilen cümlelere dikkat edin.

Ne yazık ve ne acı ki, “Amerikan mandacılığı” iliklerimize kadar işlemiştir; bırakalım yılların Amerikancılarını sosyal demokrat parti de, Kürt hareketi de, yine ne acı ki ABD’yi icazet makamı gibi görmekte, ABD’siz iktidara gelinemeyeceğine, ABD’yi ikna etmeden hedefe ulaşılamayacağına dair kabul, siyasetlerini belirlemektedir.

Amerika emperyalizmin ne menem bir şey olduğu üzerinde durmak gerekmez; tereciye tere satmanın gereği yok. ABD’de kimlerle, hangi lobilerle nelerin görüşüldüğü, hangi sözlerin alınıp verildiğini, Amerikalılara verilen garantileri ise hayal gücümüze ve tarihsel gerçeklere bırakıyoruz.

Bakın, CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu ABD gezisi sonrası düzenlediği basın toplantısında, “Bizde anti Amerikancılık yok” diyebiliyor. Yahu bu sözü “eskiden” söylese adamı sokağa çıkarmazlardı. Şimdi birkaç “arkaik” solcu, çatlak ses çıkarıyor, hepsi bu.

ABD’yle ilişki kurmak sıradanlaştırılıyor, olağanlaştırılıyor, aksi düşünülmez hale getiriliyor.

Onlar alıştırıyor, biz kabulleniyoruz. Oysa CHP ya da BDP heyetinin ABD’ye “bir dizi” görüşmek yapmak amacıyla gittiğini duyduğumuzda, hani şu ünlü “sol memenin altındaki cevahirin” sıkışması, canımızın yanması gerekmez mi?

Birkaç ay önce CHP’li bir heyet ABD’ye gitmişti, şimdi de Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ABD yolcusu. BDP heyetlerinin ziyaret sıkılığının CHP’lilerden daha az olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

İktidar olmanın ve Kürt sorununu çözmenin yolu ABD’den geçiyorsa, buna inananlar, bunu uygulayanlar kamuoyunun önüne çıksın ve bunu alenen ifade etsin ki biz de susup oturalım. Ancak ondan sonra da kimse çıkıp bize solculuk dersi vermeye kalkmasın. Hele kimse kalkıp, diplomasi mavalları okumasın!

Dikkat edelim, yurtdışı ziyaretlerin klişe cümlesi şudur: “Heyet bir dizi temasta bulunacak.”

Türkiye solu tarihi, ABD’lilerle nasıl temas sağlandığının bir başka belgesidir ki, bu belge binlerce genç devrimcinin hayatları pahasına yazılmıştır.

6. Filo’nun denize dökülmesi bu tarihin onurlu yapraklarındandır; Commer’in arabasının yakılması da.
Mahir’in sözleri, Deniz’in darağacında haykırışı antiemperyalizme dair temel kabuller anlamında bizleri aydınlatmaya devam etmektedir.

“Devrimci Kemal” sloganlarını ve “Mahir’in emaneti” üzerine tartışmaları bir kenara bırakıyor, yolu ABD’ye düşenlerin devrimciliğini ve Mahir’le ilintisini tartışmaktan imtina ettiğimizi ilan ediyoruz.

inonualpat@gmail.com

13 Kasım 2013 Çarşamba

Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü ve "samanlık"

Şu samanlık mevzusu bıktırdı artık. Ne zaman Ertuğrul Kürkçü bir polemik başlatsa, tartışılır kimi açıklamalarda bulunsa ya da medyada sık görünse bazıları inceden inceye, olmadı Doğu Perinçek’in bugünkü Aydınlık gazetesinde yaptığı gibi açıktan, samanlığı hatırlatıyor. Bu konudaki laf dokundurmalarının bini bir para.

Aydınlık’taki köşesinde Doğu Perinçek, Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) eleştiriyor. Eleştirmesi doğal; yazısında bazı doğru vurgulardan da söz edilebilir. Ancak mevzu bahis yazının içeriği değil. ABD’nin Kürt siyasetiyle kurduğu ilişki eleştirilirken, “ABD Ertuğrul Kürkçüleri biz kez daha samanlıktan çıkarmaya hazırlanıyor” denmesi sorun. Doğu Perinçek’le sınırlı değil bu acımasızlık; ne zaman Ertuğrul Kürkçü’nün adı geçse, müstehzi gülümsemenin nedeni budur.

Yapılan doğru mu, değil. Hatta çok kötü bir şey; acımasızlığın, insani ve politik kabalığın daniskası.

Herkesin malumu. Yine de bilmeyenler olabilir diyerek, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de neler yaşandığını hatırlayalım. İdamla yargılanan THKO’lular Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı kurtarmak için THKP-C ve THKO ortaklaşa bir eylem düzenleyerek,  Ünye’de bulunan NATO üssünde görevli iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni kaçırdı. Kaçırılanlar, Deniz ve arkadaşlarının serbest bırakılması için ellerinde koz olacaktı. Yolları Tokat Niksar’ın Kızıldere Köyü’ne düştü. Bir evde sıkıştırıldılar. 12 Martçı faşistlerin pazarlık yapma gibi bir niyeti yoktu. 68 kuşağının devrimci önderleri çemberdeydi, değil üç teknisyen, ‘Henry Kissinger bile olsa ellerinde’ sonuç değişmezdi, devrimciler katledilecekti. Mahir Çayan görüşmek için çatıya çıktı, yanında Saffet Alp, Cihan Alptekin ve Ertuğrul Kürkçü vardı. Ancak dışarıdakilerin görüşmeye niyeti yoktu, çatıda görüldükleri an binlerce mermi boşaldı üstlerine. İlk Mahir Çayan vuruldu, çatışma başladı, silahların cazırtısı dakikalarca sürdü. Silahlar sustuğunda Mahir Çayan, Saffet Alp, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Hüdai Arıkan, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt ölmüştü. Evde bir gencin daha olduğu sonradan anlaşıldı, ertesi gün evde yapılan aramada Ertuğrul Kürkçü sağ yakalandı. Grubun bulunduğu eve bitişik samanlığa saklanmıştı Ertuğrul Kürkçü. Kürkçü 14 yıl cezaevinde kaldı.

Ertuğrul Kürkçü 1948 doğumluydu; yani yaşı 24’tü. Mahir Çayan 26 yaşındaydı. Saffet Alp 23, Hüdai Arıkan 26,  Sinan Kazım Özüdoğru 23, Sabahattin Kurt 23, Ömer Ayna 20, Nihat Yılmaz 25, Ahmet Atasoy 26, Ertan Saruhan 30, Cihan Alptekin 25 yaşındaydı. Yaşları 20 ile 30 arasında bulunan 11 gencin üzerine devlet tankıyla, topuyla saldırdı ve biri hariç yok etti hepsini.

O birine şimdi biz, tankla, topla değil ama pespayeliğimizle, kahvehane muhabbetlerimizle saldırıyor ve adeta ölmediği için cezalandırmaya, canını acıtmaya çalışıyoruz. Politika tartışacağımız yerde, en hassas noktaya, belki de en insani duyguya yüklenmeyi marifet sayıyoruz.

O vahşi saldırı karşısında korkmuş olabileceğini aklımıza getirmiyoruz. Getiriyoruz belki de, ancak politik muarızımız olduğu için belli etmiyoruz.

Diyelim ki öyle oldu, Ertuğrul Kürkçü korktu ve samanlığa saklandı. Biz ne yapardık o an? Elimizi vicdanımıza götürüp 24 yaşındaki delikanlının yerine koyalım kendimizi; 24 yaşındaki korkularımızı, beceriksizliklerimizi, beklentilerimizi hatırlayalım; bıyıklarımızın henüz çıkmaya başladığı günlere gidelim; yaşlandıkça yaşamaya nasıl da bağlandığımızı düşünelim. Biz biz olalım, bir başkasının hayatı üzerinden ahkâm kesmeyelim.

Ertuğrul Kürkçü’nün ondan sonra politik anlamda nasıl farklılaştığını görüp eleştirelim, Mahir Çayan’ın ideolojik-politik çizgisinden uzaklaştığına dair sert cümleler kuralım, bugünkü görüşlerini yerle yeksan etmek için varımızı yoğumuzu ortaya dökelim, Kürt hareketinin yönelimlerine ve Türkiye solunu HDP projesi bağlamında egemenliği altına alma girişimine seyirci kalmayalım, Abdullah Öcalan’ın Mahir’in emanetini HDP’ye verdiği, Kürkçü dahil Mahir’i her yönden terk etmiş HDP’li kadroların emanetin teslim alındığı şeklindeki beyanatlarına gülüp geçelim ancak oturduğumuz yerden insan-korku ilişkisini yok saymaya kalkmayalım.

Bilinir ki hepimizi mahcup edecek örnekler vardır hayatımızda. Yakın tarihi baz alırsak, 70’li yılların iç savaş günlerinde, 12 Eylül’ün açık faşizm ortamında kaç arkadaşımızı kaybettik, kaç arkadaşımız kucağımızda son nefesini verdi, kaç arkadaşımız işkencede kaldı, idam edildi? Ölmeyenler neden ölmedi, ölmeyenler ne yaptı sonradan, “samanlık anısı” yaşayanlarımız yok mu aramızda?

Ne korkunun kaynağı tektir ne de korku karşısında insanların tavrı aynıdır.

Hatırlayalım, 1981 yılında idam edilerek öldürülen Mustafa Özenç, “Sen de korkarsın küçüğüm, sen/ Her şeyden önce insansın çünkü” dememiş miydi?

Korkacak kadar insan, korktuğunu yazacak kadar cesurdu Mustafa Özenç. Biz, Ertuğrul Kürkçü’ye değil sadece, ihtimal korktuğu için saklanan 24 yaşındaki delikanlıya bu kötülüğü yapmayalım.

Biraz naif, biraz insan olmak bu kadar zor mu?

inonualpat@gmail.com

6 Kasım 2013 Çarşamba

Antiemperyalist ve seküler olmayan sol, sol değildir

Kürt hareketine “takmış” değiliz. Bizim açımızdan Kürt hareketi memleketteki bütün “kötülüklerin” müsebbibi değildir, bütün “iyiliklerin” taşıyıcısı olmadığı gibi.

Kürt hareketinin bulunduğu noktayı, geldiği de denebilir, sadece bir kayıp olarak değerlendiriyoruz ve içimiz acıyor.

Nihayetinde ulusal bir hareketle karşı karşıya bulunuyoruz. Pragmatik yaklaşımları, stratejik hedefleri, hedefe ulaşmak için her yolu mubah görme hali, ittifak arayışları,  taktiksel atakları, bölgesel güç dengelerini gözeterek geliştirilen siyasetler, içimize sinmese de, empati yapmaya, kabul edilebilir görmeye müsaittir.

Bilinir ki PKK ne ilk gerilla hareketidir ne de son olacaktır. Kürt hareketi ne ilk ulusal nitelikli harekettir ne de son olacaktır.

Bizler açısından ulusal hareketi değerlendirmede temel kıstaslardan biri, antiemperyalist hassasiyete sahip olup olmadığıdır; üzülerek ifade edebiliriz ki bu, içimizi acıtan yöne işaret etmektedir. Kürt hareketinin bir bütün olarak emperyalizmden azade olduğu iddiası gerçeklikle örtüşmemektedir.

Bizler açısından bir başka değerli kıstas, Kürt hareketinin seküler olup olmadığı ile ilgilidir. Bu açıdan bakıldığında Kürt hareketinin hızla sekülerizmden uzaklaştığını, bu sorunu kendine dert etmediğini ve yer yer dini kabulleri referans aldığını söyleyebiliriz. 1984 yılını başlangıç sayarsak, harekette görülen farklılaşma, bizlerin yorumuna hacet bırakmayacak açıklıktadır.

Türkiye gibi, İslami, yarı İslami, toplumsal yaşamın dini kurallara göre düzenlediği pek çok komşuya sahip bir ülkede, Kürt hareketinin, Şafak Pavey’in Meclis kürsüsünden Türkiye'yi tanımlarken söylediği üzere, “adeta tek taş pırlanta” misali seküler özellikler taşıması, nasıl ki iç rahatlatıcı bir unsur olarak değerlendirilmeyi hak ediyorsa, son birkaç yıldır kör gözlerin bile görebileceği değişim aynı derecede moral bozucu etki yaratmakta, seküler “cephenin” büyük ortağını kaybediyor olduğunu hissettirmektedir.

Evet, Kürt hareketini kaybediyoruz. İçimizin acısı bundandır. Bencillik sayılabilir bu ruh hali, itirazımız olmaz.

Ancak bütün bunları yok saymak da olmaz. Ne yani, Türkiye’nin en güçlü, en kitlesel muhalif hareketinin antiemperyalist hassasiyet taşımamasını, sekülerizmden uzaklaşmasını kendimize dert etmeyecek miyiz?

Bilinir ki bu derdi biz icat etmedik.

Hatırlayalım, Kürt hareketinin farklılaştığı, eğilimlerinin değiştiği iddiasını dayanaklı kılan gelişmeleri. Burada uzun uzun aktarmayacağız elbette, gereği de yok zaten.

Sivil Cuma’ları, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) İnanç Komiteleri’ni, Kürdistan İslam Kongresi’ni,  Abdullah Öcalan’ın,  ünlü mektubunda İslam bayrağı altındaki bin yıllık yaşama dair yaptığı vurguyu, Hz. Muhammet, Hz. İsa ve Hz. Musa’nın mesajlarındaki hakikatlerin hayata geçmesi ve İslam kongresi toplanması doğrultusundaki çağrıyı hatırlayalım.

Abdullah Öcalan’ın Fettullah Gülen’e gönderdiği selamı, “Sayın Öcalan, Fethullah Gülen’e selamlarını gönderdi. Fethullah Gülen’in ‘Sulhta hayır vardır’ yaklaşımı benim de yaklaşımımdır, bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz, Muhterem Fethullah Gülen’e selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim” şeklinde kamuoyuyla paylaşan Sırrı Süreyya Önder’in, bir süre sonra Fettullah Gülen’e geçmiş olsun dileklerini ilettiğini, yine Sırrı Süreya Önder’in, Said-i Nursi’nin Türk-Kürt kardeşliğinin sağlanması bağlamında öncü olarak kabul edilebileceğine dair beyanatını da hatırlayalım.

Kamu kurumlarında ve Meclis’te türban yasağının kaldırılmasıyla ilgili Hükümeti destekleyen açıklamaları hiç ama hiç unutmayalım. Bunları yaparken, ülkenin adım adım muhafazakârlaştırılması, gericileştirilmesi anlamı taşıyan uygulamalar karşısında Kürt hareketinin suskunluğunu da hatırlanacaklar listesine ekleyelim.

Bu derdi biz yaratmadık. Kürt hareketinin değişme eğilim ve yönünü dert ettik sadece kendimize.

“İyi de sana ne bundan” diyen çıkabilir. Bize değen noktalardan birinin, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kurulması olduğunu itiraf etmeliyim. Oğuzhan Müftüoğlu’nun dediği gibi, “Kürt hareketinin patronajı altındaki” yeni oluşumun, tıpkı vakti zamanının ÖDP’si gibi memleketteki sol algıya vereceği zararı şimdiden kestirmek mümkün.

Çünkü antiemperyalist ve seküler yönü olmayan bir sol, sol değildir.

inonualpat@gmail.com

5 Kasım 2013 Salı

Gerici kalkışmanın vebali kimin üzerinde?

Yurt gazetesi yazarlarından Fatih Yaşlı, son günlerde yaşadıklarımızı özetledi; aslında bizi nelerin beklediğini iki satırda ifade etti. Dedi ki, “Resmen ilan edilmiş bir yasa olmayacak şeriat, gündelik yaşamın kılcal damarlarına kadar sızan pratiklerle tecrübe edeceğiz onu.”

“Demokratikleşme” paketinde “resmen ilan” yerine geçecek düzenlemeler yok değil ama Fatih Yaşlı’nın hangi tehlikeye işaret ettiği, Başbakan’ın, AKP’li kadrolarla Kızılcahamam’da yaptığı toplantıdaki konuşmada açığa çıktı. Başbakan, “Kız-erkek aynı evde kalanlar var, denetim yapacağız, anlayışımıza ters” diyerek kılcal damarların harekete geçme potansiyeli taşıdığını gösterdi.

Kılcal damarlardaki hareketin zincirleme olarak kimi, kimleri tetikleyeceğini tahmin etmek zor değil; mahalle baskısı denen faşizanlığın kelimenin gerçek anlamıyla görünür hale geçeceğinden de hiç şüphe yok. Kaldı ki Başbakan ertesi gün yaptığı açıklamada, “valiliklerimizle, emniyet teşkilatlarımızla bu tür ihbarları değerlendirip üzerine gidiyoruz” diyerek, öğrenci evlerine bir gece vakti yapılacak baskınların haberini de vermiş oldu.

Öğrenci evlerini, evlere giren çıkanları mahallelilerin gözetleyeceğini, polis ihbar hattının bu yönde telefonlara maruz kalacağını söylemeye hacet var mı bilemiyorum. İslami yaşam tarzına uyulup uyulmadığını ve özellikle kadınların kılık kıyafetini denetleyen İran’daki Besic milislerine özenenler çıkar mı aralarından, bekleyip göreceğiz. Gezi Parkı eylemliliği sürecindeki “palalıları” hatırlayacak olursak, gericiliğin milis gücü yaratma noktasında zorlanacağını söylemek mümkün değil.

“Bekleyip göreceğiz.”

Beklerken, Bahman Nirumand’ın, 1988 yılında Türkçeye çevrilen “İran’da Soluyor Çiçekler” kitabını yeniden elimize alacağız. İran İslam devriminden sonra Humeyni’nin “kadınların İslam ahlakına uymaları ve giyimlerine dikkat etmeleri gerektiği” yönündeki konuşmalarının sokağa nasıl yansıdığını öğreneceğiz. İslam ahlakına uyma çağrısının bir süre sonra yasal ve anayasal dayanağa kavuşturulduğunu bileceğiz. Kadın milislerin sokaklarda dağıttığı bildirideki şu satırları unutmayacağız: “Müslüman bacılarımız İslam giyimini, ahlaksızlığa karşı verilen kavganın bir barikatı, iffetlerinin bir kalesi olarak görüyorlar.”

“Bekleyip göreceğiz.”

Beklerken, kitabın sayfalarını çevirmeye devam edeceğiz. Sayfalarda, Humeyni’nin kendisiyle görüşmek isteyen Halkın Fedaileri’ni “Komünistleri ve Allahsızları huzura kabul etmeyeceğini” ifade ederek geri çevirdiği ve akabinde solculara karşı büyük yok etme operasyonu başlatıldığı gerçeği karşımıza çıkacak. Çok değil, o operasyondan kısa bir süre önce Humeyni’nin Paris’te yaptığı ünlü “balkon” konuşmasında, ‘Şah’ın devrilmesinden sonra muhalefet örgütlerinin de toplumda bir yeri olacağını, Komünistlerin düşündüğünü söyleme ve örgütlenme hakkının bulunacağını’ söylediğini hatırlayacağız.

“Bekleyip göreceğiz.”

Beklerken, AKP liderlerinin bu yöndeki konuşmalarını hatırlayacağız. Özellikle bizdeki “balkon” konuşmalarında bazılarımızın gözlerini kamaştıran demokrasi havariliğinden, “erkekli-kızlı” evlere müdahale kapısını aralayan süreci gözlerimizin önüne getireceğiz; karşımızda toplumsal yaşamın dini esaslara göre düzenlenmesi anlamına gelen yasal değişiklikler ve Başbakan ile diğer AKP’lilerin uyarılarını bulacağız.

Bu yazı bir bakıma beklemeyelim; bekleyip görmeyelim derdindedir. Aksi durumda iş işten geçmiş olacaktır.
Bu yazı bir bakıma, türbandan hareketle özgürlük tartışması yapan bazı aklıevvellerin kendilerine gelme ihtimalini sorgulama derdi taşımaktadır.

Soru sormaktır yazının amacı:

“Türban özgürlüktür, memnuniyetle karşıladık” diyenler, dini referanslara yaslanarak toplantı çağrısı yapanlar, daha önce değil türban Meclis’e girdikten sonra esen rüzgârlara kapılıp türbanlı kadınları milletvekili yapacaklarından söz edenler, iktidara şirin görünmek için dini vecibeleri yerine getirdiğini kanıtlamaya çalışanlar, gericiliği meşrulaştıracak adımlara ses çıkarmayanlar, İslam’la gericiliğin aynı şey olmadığını kanıtlama telaşına kapılanlar, “erkekli-kızlı” evlere polis baskını olduğunda bu gençlerin yüzüne bakabilecekler midir?

Fatih Yaşlı, yazının başlangıcındaki cümlesiyle kendi tarihine not düşmüştür. Bu yazı da benim tarihime düşülen not olsun. Elbette farkındayız; konjonktür farklıdır, ülkelerin kendilerine has özellikleri vardır. İran’la Türkiye aynı kaderi paylaşmayacak olabilir. Derdimizin salt türban olduğu da sanılmasın. Ancak karşı karşıya kalmamız olası kötülüklerin vebali, gericiliği tehlike olarak görmeyen, gericilikle hesaplaşmayı programatik düzeyde ele almayan ve İslam’la sağlanacak ilişkiyi kitle çizgisinin gereği gibi değerlendirenlerin üzerinde olacaktır.



8 Ekim 2013 Salı

İyi ki doğdun Che

Bizim gençlerin çıkardığı Refleks dergisine, Mahir’in ölüm yıldönümü dolayısıyla kısacık bir şeyler yazmıştım. Yazının başlığı “İyi ki doğdun Mahir”di.

Keramet Mahir’de; yani yıllar sonra, “iyi ki doğdun” dedirtecek bir ömür sürmekte; iyi ki doğdun dedirtecek gibi ölebilmekte.

Yaşamı ve ölümüyle öğretenlere, ne demeli başka? Yaşamı üzerine onca söz söylemekten, ölümü için ağıtlar yakmaktan daha anlamlı olmaz mı? İyi ki doğdun demek; daha evla değil mi?

Bir nişane yerine geçebilir, doğum günlerini hatırlamak; nasıl yaşamak gerektiğini öğretenlerin.
 
Fark etmez; bizim buralarda Mahir olur, “kesik damarlarla” anılan kıtada ise Che. Bizimki 15 Mart’ta doğar, diğeri 14 Haziran’da. İkisinin de şiire uzanır elleri.

Bizimki, Cevahir’i kalbine gömerek gittiği Ada’dan seslenir: “Ben ne şuralıyım, ne buralı/ Adalıyım, Adalı/ Adam ormanlıktır/ Dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı/ Bütün Ada'mı kaplar/ Erdemin güneşi yirmi dört saat/ Aydınlatır Ada'mı/ Biz Ada sakinleri/ Bilmeyiz karanlığı/ Ben Adalı'yım ey kahpe hücre Adalı/ Doğru ya, sen nereden bileceksin Ada'mı/ Asırlık, feodal-militarist hücre/ Ya sen, öküze benzemek için kasılan, şişen haset Kurbağa, hilkat garibesi/ Bilir misin Ada'mı” Bizimki 30 Mart’ta öldürülmüştür. Başka şansı olmasına rağmen, Mahir olmayı seçmiştir.

Mayıs, Haziran’a dönmüştür artık. 8 Ekim’de ölen Che, 14 Haziran’da doğmuştur. Veda Şarkısı da dahil olmak üzere pek çok şiir yazmıştır. Veda edilmeyecek tek şeyin devrim olduğunun farkındadır. Başka şansı olmasına rağmen Che olmayı seçmiştir. “Biliyorum ki tertemiz değerlerin kokusu/ bereketli kanatlarla dolduracak beynimi/ biliyorum ki hayata geçmesi mümkün olmayan fikirleri barındırmak gibi zevkleri bırakacağım/ biliyorum ki ölümüne çarpışma günü/ halk çocukları benimle omuz omuza verecek/ halkın savaştığı amacın kesin zaferini göremezsem eğer/ fikri en yüksek geleceğe götürmek için/ mücadele verdiğimdendir/ eski kabuğun tüylerini yolarken/ doğan umudun kesinliğiyle biliyorum bunları”

Yazının başlığını taşıyorum buraya. İyi ki doğdun Che. İyi ki doğdun ve iyi ki Che oldun. Bir başkasının hayatı üzerine ahkâm kesmek, ona ömür biçmek pek bencilce, pek insafsızca biliyorum ama yine de söylemeden geçemiyor insan; iyi ki öldün Che; salt ölümünle değil, genç ömrünle öğreterek senden sonrakilere.

Bu cesareti Sunay Akın’da aldığımı söylemeliyim. Bakın Sunay Akın “Dr. Che” şiirinde bir başka insanın yaşamıyla ilgili ne yazmış: “Dünya böylesine güzel/ olur muydu yine/ diplomasını çerçeveleyip/ para kazanma derdine/ düşseydi Dr. Che/ yüreğini dağlara asmak yerine”

Sanırım bu hakkı Sunay Akın’a, bana ve O’nun doğumuna, yaşamına ve ölümüne ilişkin fikir yürüten herkese veren bizzat kendisidir; bu yüzden Che olmaktan başka şansı kalmamıştır.

Şan, şöhret, istikbal, iktidar, para, pul peşinde koşanlara duyurulur: Che, diplomasını ve iktidarı elinin tersiyle ittiği için Che olmuştur.

Mahir ve Che şairdir. Aslında devrimin şairlerin omuzlarına yüklenen bir görev olduğuna dair iddianın dayanağı, Mahir ve Che’nin şair olmasıdır. Bir de, tarihe “şairler devrimi” olarak geçen Nikaragua’daki Sandinist harekettir.

Che’nin doğum gününü hatırlatan bu yazıyı, O’nun birkaç dizesiyle nihayete erdirelim. Mahir’in Cevahir’in ardından yazdığı dizelerle, Che’nin Castro’ya dair yazdıkları arasındaki örtüşme, şairler devriminin duygu yükünü hissettirmektedir bizlere. “Haydi gidelim/ ateşli peygamberi şafağın/ gizli patikalardan ulaşalım/ o yeşil timsahı kurtarmaya, aşkla sevdiğin/ Haydi gidelim/ isyankar ve marslı yıldızlarla dolu/ cepheyle aşağılanmayı bozguna uğratarak/ zafere erişmeye ya da ölümle buluşmaya yemin edelim/ Duyulduğunda ilk atış sesi ve uyandığında/ çalılıklar bakirelere yaraşan bir şaşkınlıkla/ orada, yanı başında/ olgun savaşçılar olarak/ bulacaksın bizi”

Not: 2008'den kalma bir Birgün yazısı.








1 Ekim 2013 Salı

Kürtlerin üç harfi ve katledilen üç isimli devrimci: Hasan Ferit Gedik

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, “demokratikleşme” paketini memnuniyet verici bulduklarını söylemiş. Emperyalizm memnunsa, buna bir mim koyalım; her neyi tartışacaksak, bu noktayı es geçmeyelim.

Emperyalizmi memnun eden bir dizi düzenlemenin bizleri memnun etmesi mümkün mü? Eğer antiemperyalist hassasiyetlerimizi yitirmediysek, mümkün değil. Her zaman ve hep böyle olmadı mı? Onlar gülerse biz ağlarız, onların ağladığı anlarda biz mutluluktan havalara uçarız. Dünyanın düzeni böyle kurulmuştur; biz yıkana kadar da böyle gidecektir.

Bir farkla: ABD sözcüsü Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlayacak düzenlemenin pakette yer almamasına üzülmüş, küçücük bir hayal kırıklığı yani. Yani ABD, “yetmez ama evet” demiş paketle ilgili. Avrupa Birliği de olumlu bulduğunu ifade etmiş. Birgün gazetesi haber yapmış: işverenler de “yetmez ama evet” kıvamında açıklamalarda bulunmuş.

Kürt siyasetçilerinin açıklamalarına bakılırsa, onlar da “yetmez ama evet” safında. Onların hayal kırıklığı ABD sözcüsünden biraz daha derin. “Kürtlere statü, Öcalan’a özgürlük” şeklinde formüle edilen stratejik hedefle ilgili düzenlemeler pakette yer almadı; hayal kırıklığı ondan; “yetmez” denen kısım o. “Evet” faslını sağlayan ise üç harf, ant, seçim barajı, partilere hazine yardımı gibi düzenlemeler.

“Devrimci Müslümanlar” da, kamuda türban yasağının kalkmış olmasından pek mutlu. Twitre hesabında, “Başörtüsü yasağının kaldırılması, demokratik bir adımdır, kazanımdır. Cemevlerinin halen ibadethane sayılmaması, otoriterizm, faşizmdir”  mealinde bir şeyler yazmışlar. Halleri tam da, “elinde çekiç olan her şeyi çivi sanır” faslına uygun.

‘Peki niye orduda, emniyette, yargıda türban yok’ diyerek, safları kalabalıklaştıran sağcı “yetmez ama evet”çileri de kayda geçelim.

Paketin açıklandığı günün akşamı soluğu Bugün Tv’de alan ve “yeni paketler için mücadeleye devam” diyen Ufuk Uras’ı, “arkadaşlar devrim başlıyor” şeklinde yazan Markar Esayan’ı unutmak olmaz.

Tüm yaşananları milli-gayri milli çelişkisi üzerinden açıklamaya kalkıp, pozisyon almaya çalışanlar da Türkiye sağının temel referansları doğrultusunda sağlanan gerici ittifaka toslamıştır.

Emperyalizm, gericiliğin üzerinde yükselerek, ona cevaz vererek tahkimatını sağlamaya çalışmaktadır.
 
Sanki aksi mümkünmüş gibi “dağ fare bile doğurmadı” şeklindeki, özünde beklentiyi ifade eden açıklamaların anlamsızlığını bir kenara bırakalım. Açıklamanın yapıldığı salonu dolduran lacivert takım elbiseli, bazlama suratlı, Amerikancı, sağcı, gerici kadrolardan demokratikleşme bekleyen varsa “bizden uzak Allaha yakın” olsunlar. Bu sözüm, “yetmez ama evet”in bütün renklerinedir.

İstanbul’da arkadaşımız Hasan Ferit Gedik’in çeteler tarafından katledildiği gün, Süryanilerin üç dönüm arazisini, Kürtlerin üç harfini demokratikleşme adına tartıştık ya, işimiz zor.

Türkiye sağının simgesel isimlerinin zikredilmesiyle başlayan bir konuşmanın ülkeyi demokrasiye taşımasını bekleyecek kadar saf mıyız yahu? O kadrolar ki, yaşadığımız bütün kötülüklerin müsebbibidir. Türkiye gericiliğinin, ırkçılığının, şovenizminin temsiliyeti bu kadrolardadır; darbelere, katliamlara, devrimcileri ezen uygulamalara, Kürt ve Alevi kıyımına vesile olan onlardır.

“Demokrasi” paketindeki maddelerin tek tek neye yol açacağından bağımsızdır bu satırlar. Sağcılar hazırlıyor, Amerikalılar gülüyorsa, biz ağlayacağız demektir; hepsi bu.

Hepsi bu; dün açıklanan paketle gericilik şaha kalkmıştır, Türkiye gericiliğin kıskacına alınmıştır. Toplumsal yaşam dini referanslar ve gericilik temelinde daha pervasızca düzenlenecektir. Kamuda türban yasağının kaldırılması etrafında örülen paket, bu niyetin somut göstergesidir.

Mücadele programının başköşesine gericiliği yerleştirmeyen, gericilikle hesaplaşmayan solun kazanma, hadi çıtayı geri çekelim, direnme şansı yoktur.


13 Eylül 2013 Cuma

Asıl soru, sol kulvarı kimin dolduracağıdır

"Eğer tribünden sahaya inmezseniz, korkarım biri çıkar, düdüğü çalar, 'oyun bitti, herkes evine' der." Yanılmıyorsam Bülent Ecevit 12 Eylül'e az bir zaman kala sarf etmişti bu sözü. 

"Angaralı akademisyen" yazımla ilgili tefrikalarını sürdürüyor; varsın biraz daha oyalansın. Onun ifadesiyle ben ‘tribünlere oynamaya devam edeyim.’  Gezi direnişi biraz da tribünlerin sahaya inmesi değil miydi? Şimdi asıl soru, sol kulvarı kimin dolduracağıdır; zaten tartışmanın nedeni de bu. 

İmdada Enver Gökçe’nin dizeleri yetişsin. 

Panzerler
Üstümüze
Kalkar
Armut
Çiçeğindeyiz
Meğer
Sokakta
Düşenler
Var
Ve
Okulda
Gösteride
İşkencede
Ve
Mağarada
Kışta
Karda
Kıyamette
Silahlı
Silahsız
Ve
Yalnız

10 Eylül 2013 Salı

Halkevleri “büyük adam olamayan ama hayallerini satmayanların” örgütüdür

Belli ki yarın bir gün karşımıza akademisyen olarak çıkacak yüksek lisans öğrencisi Tahsin Başkavak kardeşimiz, sendika.org’da yayımlanan “Ankara’daki turuncu bayrakların esbab-ı mucibesi” başlıklı yazıma yine sendik.org’da “Angaralı bebeler derken” başlıklı yazıyla yanıt verdi.

Yazıyı, Dikmen’de polis saldırısının gece yarısı gibi nihayete ermesinden sonra eve girdiğimde okudum. O hâletiruhiye içinde yenilir-yutulur şeyler yazma ihtimalim hayli yüksekti; bağrıma taş bastım ve sabaha bıraktım. Acele etmek lazımdı; en az belgesel için Tuzluçayır’da gözlem yapmakla meşgul kardeşimiz kadar hızlı olmalıydım.

Sabah işe geldiğimde ise bambaşka bir acıyla karşılaştım. Hatay’da bir arkadaşımızı polis katletmişti; Halkevi üyesi Ahmet Atakan’ın başına gaz kapsülü isabet etmişti.

Ahmet’in katledilişi açıkçası ne yazma ihtiyacı bıraktı ne de yazıya dair niyetlendiğim kurguya sadık kalmam mümkündü.

Kızgınlık, öfke, yer yer çaresizliğe gark olmuş bir durumda, bu genç kardeşimizi yanıtlamaktan, birkaç notu paylaşmak dışında imtina ediyorum.

İlk notum şudur: “Angaralı bebeler” Gezi direnişinin katılımcılarındandır. Direniş onlarla başlayıp bitmediği gibi, onları yok sayarak da değerlendirilemez. Akademik olmak yolunda ilerleyen kardeşimizin bunu fark etmesi lazımdı.

İkinci notum şudur: Birkaç gündür Tuzluçayır’da gözlem yapmak, ömrü hayatını Ankara’nın gecekondu mahallelerinde geçirmiş,   yeniyetmelik, delikanlılık zamanlarında yoksul mahallelerde örgütlü faaliyetlerde bulunmuş, onlarla kader ve keder birliği yapmış, Tuzluçayırlılarla, Dikmenlilerle, Seyranlılarla Mamak Cezaevi’nde aynı koğuşu paylaşmış, onların dünyasına vakıf olmuş, özlemlerini, beklentilerini, politik düzeylerini aynı yatağı paylaşarak hissetmiş, birlikte işkence görmüş, dayak yemiş birine ahkâm kesme hakkı doğurmaz.

Üçüncü notum şudur: Sanıyorum, artık şu “Angaralı akademisyenler”, Kürt hareketinin Gezi parkı isyanında yer aldığına dair yanılsamayı bir kenara bıraksalar kendi ruh halleri açısından fena olmayacak. Yoklardı, bunu bizzat kendileri ifade etti. Bundan sonra olup olmayacakları, “barış sürecinin” akıbetine bağlı olarak değişecek. Hesapları başka çünkü. Olmayan bir şeyi oldurmak, akademisyenlere değil, Allaha mahsustur.

Dördüncü notum şudur: Onca ukala tespitin yer aldığı yazının satır aralarından yazarın bir konuda sıkıntısı olduğu anlaşılıyor. Hangi vurgu rahatsız etmiş tam çözemedim, Mustafa Kemal sevgisi mi, Müslüm Gürses tutkusu mu ya da ellerindeki turuncu bayraklar mı? Yoksa direniş günlerinde görünür hale geçen “Angaralı bebelerle” ilgili kendi halindeki bir yazıya bu denli çabuk ve siyaset sosyolojisinin terminolojisiyle yanıt verilmezdi. Var bir sıkıntısı abimizin ama çözmedim.

Beşinci notum şudur: Gün Zileli, direniş anekdotlarını aktardığı yazıların birinde, barikatta canhıraş direnen genç bir çocuktan bahseder. Çocuğa kendini tanıtır, haliyle çocuk için Gün Zileli ismi bir şey ifade etmez. Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından olduğunu belirtir. Çocuk, “Tamam onu tanıyorum, asılmıştı” mealinde bir şey söyler. Olay budur; direniş günleri yılların Gün Zileli’si ile Deniz’in sadece adını duyan bebeleri yan yana getirmiştir.

Altıncı notum şudur: Bu notu ben değil, dün Hatay’da öldürülen Ahmet Atakan paylaşmış olsun. Basında yer alan fotoğrafında Ahmet’in kendinden bir parça hissederek önünde poz verdiği duvar yazısı, bu saçma sapan polemiğe yanıt içeriyor aslında. Yazı şöyle: “Ne oldu lan… Büyük adam olamadıysak, hayallerimizi satmadık ya..”

Ahmet kardeşimiz devam etsin nota. Facebook sayfasında şöyle yazmış Ahmet: “Gecenin bu saatinde aliyi ailesini abdullahı ailesini düşünüyorum çünkü yüreğim yanıyor, karşı gelemiyorum fitnecinin fesatçının karşısında dimdik duruyorum çünkü benim vicdanım şeref dolu yüreğim delikanlı.. Utanması gereken sahip çıkmayanlardır..” Üniversiteli sosyalist soslu kardeşimizin jargonuyla nasıl değerlendirilmeli bu isyankâr cümleler, bilemedim.

Son notum şudur: Halkevleri biraz da “büyük adam olamayan ama hayallerini satmayan”, “fitnecinin fesadın karşısında dimdik duran” bebelerin örgütüdür.






8 Eylül 2013 Pazar

Ankara'daki turuncu bayrakların "esbab-ı mucibe"si


Geçtiğimiz Haziran ayı boyunca süren ve bugünlerde yeniden uç vermeye başlayan direnişle ilgili en anlamlı, hedefli ve sahici analizi Yasin Durak Birikim dergisi için yapmıştı; doğruya doğru, ondan daha süslü sözlerle, derin analizlerle örülen yazıları okuduk ama onun kadar içten, samimi yazıya denk gelmedik.

Mevzu bahis “Angaralı bebeler”di çünkü. Yasin Durak bize bu bebeleri hatırlattı.

Dikmen’dekiler, Tuzluçayır’dakiler bunlardır. Polisin tarifsiz saldırısı karşısında öyle kolay geri çekilmezler.  Geri çekilmeyi de, yeniden bir araya gelmeyi de “delikanlılığın ruhuna” uygun yaparlar. Olur da mahalleden "takıldıkları" kızlar oradaysa, ertesi gün yüzüne nasıl bakılacağı kestirilemediğinden tomalara direnirler. Gaz kapsüllerini tekmelerler, gazdan, her nasıl oluyorsa daha az etkilenirler, dar bir sokağa girdiğinde toma sıkıştırmak için canhıraş peşinden koştururlar sonra yine racona ters olmayacak “olgunlukta” kaçarlar.

Çoğu işsizdir; hasbelkader lise bitirilmiştir. Üniversite hayatlarında yoktur; sorulduğunda ya hayat üniversitesi mezunu olduğu söylerler ya da kaldırım mühendisliği. Günün hangi saatinde olursa olsun kaldırımlarda, parkların kuytu köşelerinde karşınıza çıkarlar. Ağırlıkla çekirdek çitlerler, kaldırımlarda zaman geçirirler, ucuz satılan kaçak sigaralardan içerler, o bile olmaz çoğu zaman yanlarında. Giyimlerinden tanırsınız onları; metro altı dükkanlardan ya da sosyete pazarından ucuz yollu alınmış kot giyerler; pantolonlarının belleri düşüktür, ayaklarında çakma nike olur. Saçları abartılı jölelidir, yaka bağır açıktır. Üstü açılmadık küfürleri duyarsınız yanlarından geçerken, açıkçası doğrudan bakmaktan imtina edersiniz. “Ne bakıyon la” dedikleri an, durumdan sıyrılmak sizin yeteneğinize kalmıştır.

Şanslılarının altlarında doğan-şahin türü arabalar olur. Haziran direnişi günlerinde Dikmen Caddesi üzerinde arabalarıyla her türlü akrobatik hareketi yaptılar da birinin burnu bile kanamadı. Arabalarına takla attıramadılar ama arabalarını tomaların önüne sürmeyi bildiler; abilere, ablalara ve daha çok da mahalleli kızlara caka sattılar.  Yakışıyor muydu, vallahi öyleydi. Hatta küfür bile yakışıyordu ağızlarına. Bir başkasının galiz bulacağı küfürler, ortalığın savaş alanını andırdığı gecenin bir vakti, atılan sloganların tuzu-biberi yerine geçiyordu. Sadece barikatın karşı tarafında duranlar değil, direnişe geç gelen bir arkadaşları bile küfürden nasibini alıyordu. Ne de olsa yaşanılan, “seni geç geldiğin için eleştiriyorum Ali arkadaş” denecek bir an değildi. Bas küfrü, kalabalıklaşsın barikatın arkası.

Kara yağızdırlar, gözleri pektir, kaybedecek şeyleri azdır. Mustafa Kemal’i, Deniz Gezmiş’i, bir de Ahmet Kaya’yı severler. Solcu olmaları bu nedenledir. Müslüm Gürses’in yeri ayrıdır, polis mahalleyi terk edip parkların kuytularına çekildiklerinde, “Müslüm Baba” lazım olacaktır. Başka mahallelere, AVM’lere pek gitmezler, giderlerse maraza çıkartmak niyetleri vardır. Rahat edemezler oralarda, eh AVM’deki kızlar da pek bakmaz onlara. Mahallelerini bu nedenle severler, polisin mahalleye destursuz girmesine tepki gösterirler; ne de olsa mahallenin namusu onlardan sorulur.

Dikmen'de, Tuzluçayır'da direnen "Angaralı bebeler"dir. Eğer siyasetinizin ruhu, dili bu bebelere değmiyorsa, bu bebelerle aynı sokakta oturmuyorsanız, aynı parkın izbe köşelerini zula niyetine kullanmıyorsanız, aynı zeminde bulunmuyorsanız, Ankaragücü size onlardan farklı çağrışımlar yapıyorsa, onlarla daha önce tanışmamışsanız, onlarla karşılaştığınızda yolunuzu değiştiriyorsanız, ana-avrat küfürlerini duyunca yanlarından uzaklaşıyorsanız, Dikmen'de, Tuzluçayır'da polisin sert müdahalesine nasıl direnildiğini de anlamanız mümkün değildir. Bu bebelere, yani Ankara’nın yoksullarına değen sol, Gezi Parkı direnişi süresince kendini görünür kılmıştır. Kalabalıkların ortasında bir tane bayrak sallamaktan söz etmiyorum; yoksullarla kader birliği yapılıp yapılmadığına dikkat çekiyorum.

Halkevleri biraz da “Angaralı bebelerin” örgütüdür. Dikmen'deki, Tuzluçayır'daki turuncu bayrakların "esbab-ı mucibe"si budur.



7 Eylül 2013 Cumartesi

Sokaklarını yiğitçe savunanlara

Kaç saat vuruştuk
Kaç yüzyıl saat
Sayımızın azlığına
Düşmanın çokluğuna bakmadan
Kan tutmuş üçbin düşmana
Üçyüz yurtsever

Bu satırlar sokaklarını yiğitçe savunanlara adanmıştır.

Bu yazı Arkadaş Zekai Özger’in “Adak” şiirinden esinlenmiştir. Çünkü şiir, yurtlarını yiğitçe savunanlara dairdir. Çünkü yurtlarını yiğitçe savunanların, yıllar sonra sokaklarını yiğitçe savunacak olanlara vasiyeti vardır.

Arkadaş Özger, şiiri Ocak 1971′de yazmıştır; ondan sonraki zamanlarda, yurdunu, okulunu, sokağını, mahallesini, ülkesini ve bütün bir hayatı savunma durumunda kalacaklara rehber olmasını istemiştir.
Olmuştur da; devrimciler ne zaman sokağından, ülkesinden çıkartılmak istenmişse; kaç kez kendinden kat be kat büyük güçlerle karşı karşıya kalmışsa, sokaklarını yiğitçe savunanlara adanan şiir gelmiştir akla.

“Devrim andının” başlangıcına “Sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan” cümlesinin dahil edilmesine sebeptir, SBF yurdundaki direniş. Çünkü Arkadaş Zekai Özger sonrasında şiirine almıştır, devrimle matematiğin ve bilcümle bilim dalının çelişkili olduğunu kanıtlayan denklemi. Çünkü devrim bütün bilimlerin üstündedir, hepsinin toplamı ve aynı zamanda reddidir; kendi inanışı ve aklı vardır.

Doğrudur; devrimciler ‘aklını peynir ekmekle yemiş’tir. Bu, inancı özümsemek, devrimi içselleştirmek değil de nedir? Üç yüz gencin üç bin polise direnmesi başka nasıl açıklanabilir? Genç kızlar ve delikanlılar çırılçıplaktır; karşılarındaki üç bin polis ise panzerlidir, tazyikli suludur, kalkanlıdır, silahlıdır, çelik yeleklidir. Genç kız ve delikanlılar kalplerinin sesine uyduğu için saftadır. Üç bin polis seçmecedir; boyuna, posuna bakarak alınmıştır oraya.

Olanı biteni, güçler dengesi ile açıklamaya kalkanların bütün ezberi bozulmuştur.

Arkadaş Zekai Özger ezber bozucuların safındadır; yurtlarını yiğitçe savunanların arasındadır. O gün Cumhuriyet yurduna saldıran üç bin tam teçhizatlı polise direnen üç yüz gençten biridir. SBF yurdundaki olaylar sırasında başına darbe almış, dayanılmaz baş ağrıları çekmeye başlamış, ağrılar ölene kadar peşini bırakmamıştır. Zafer Çarşısı’ndan Seyranbağları’ndaki evine yürüyerek giderken Konur Sokak ile Meşrutiyet Caddesi’nin birleştiği köşede yığılıp kalmış ve burada son nefesini vermiştir.

2-3 Haziran günlerinde, ‘yedikleri al alma, içtikleri nar suyu, her biri bir çiçek’ üç yüz insan Kızılay’ı, Konur’u, Yüksel’i, Meşrutiyet’i; sokaklarını yiğitçe savundu. Çünkü Arkadaş Özger’in mirası buydu; çünkü Arkadaş’ın, “Adak”ı “Açıncaya kadar güzel çiçek” dizesiyle sona eriyordu.

2-3 Haziran’da Ankara’da güzel çiçek bir kez daha açtı.

Son ev, son sokak, son şehir, son ülke, son hayat kalsa bile; son nefesin verildiğine, göz kapağının bir daha açılmamacasına kapandığına aldırış etmeden, hem de sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan…

Ama kul aşkına söylemeli
İyi direndik düşmana
Üçyüz açılmış çiçek aşkına
İyi dayandık üçbin düşmana

Not: Bu yazı kaleme alınalı dört yıl kadar olmuş. 100. Yıl'daki direniş hatırlattı bana.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Taylan Tanay işten atıldı: Yuh olsun bize!

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25. maddesi der ki, “süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir”. “İşçinin gözaltına alınması veya tutuklanması” hallerden biri olarak sayılır Kanun’da.

Hemen yazalım, Kanun zorunluluktan söz etmez. Yani işçi tutuklandığı için işyerine gelemiyorsa, işverenin işçinin sözleşmesini feshetme hakkı vardır, ancak zorunluluk yoktur. “Feshedebilir” sözcüğünün anlamı budur.

Kanun bu kadar açıkken, bir işveren tutuklandığı için işyerine gelemeyen bir işçinin iş akdini feshediyorsa, başka bir kaynağa başvurmak gerekmektedir.

Devrimci sendikal anlayış der ki, devrimci bir sendika, düzenin kanunlarının daha çok işveren lehine ve işçi aleyhine düzenlendiğini bilir, bunu iddia eder, bu adaletsizliği ortadan kaldırmak mücadele programının değişmezlerindendir.

Devrimci bir sendika, işine geldiğinde, İş Kanunu’nun bile gerisine düşerek bir çalışanının iş akdini feshediyorsa, yapacak bir şey yoktur, bir başka kaynağa başvurmak gerekmektedir.

Devrimci dayanışma ruhu der ki, düzenin cenderesindeki muhalif kurumlar arasında eşitlik ve kardeşlik temelinde bir dayanışma ilişkisi yaratılmalıdır. Politik anlamda başka başka hassasiyetlere sahip olunsa da, faşizmin saldırısı kurumları birbirine yakınlaştırır, destek ilişkisi geliştirilir, zor durumda olana omuz verilir.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu üyesi Genel İş, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Avukat Taylan Tanay’ı işe gelmediği gerekçesine dayanarak işten atıyorsa, Çağdaş Hukukçular Derneği’ne düzenlenen AKP operasyonu amacına ulaşmış, muhalif kurumlar arasındaki dayanışma ilişkisi yerle yeksan olmuş demektir. O halde bize düşen bir başka kaynağa bakmaktır.

Vicdan der ki, insan tutukluyken bireysel anlamda çaresizdir. Desteğe ihtiyacı vardır. Tutuklu insanın çoluğu çocuğu, annesi babası olabilir. Ne yer ne içerler dert etmelidir dışarıdakiler. Bırakalım olanı gasp etmeyi, fazlası gelir mi elden diye harekete geçirilir çeper-çevre ilişkileri.

AKP’nin komplosuyla gözaltına alınıp tutuklanan Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay en çaresiz olduğu dönemde, yani içerideyken, Genel İş Sendikası tarafından işten atılıyor, bakmakla yükümlü olduğu insanlar büyük maddi sıkıntıyla karşı karşıya bırakılıyorsa, hakikaten yapacak bir şey yoktur, bize düşen bir başka kaynağa başvurmaktır.

İnsan der ki, siz hiç cezaevine düştünüz mü, görüş günü beklediniz mi, görüşçülerinizin adınıza para yatırıp yatırmayacağının kaygısını yaşadınız mı, görüşe gelirken dolmuş parasını denkleştirip denkleştiremediklerini dert ettiniz mi; sahi siz yoksulluk, işsizlik nedir bilir misiniz?

Soruların yanıtı yoktur, başvuracak başka kaynak kalmamıştır. Çünkü o, değiştirmeye “and” içtiğimiz burjuva kanunların bile gerisine düşülmüştür. Bırakalım siyaseti miyaseti, insan bu kadar acımasız, kötü olabilir mi, anlamakta zorlanıyoruz.

DİSK Genel İş’in, tutuklu avukat Taylan Tanay’ı işten atması, bu vahim durum karşısındaki suskunluk AKP’nin nihai zaferini ilan ettiğine delalettir.

Yuh olsun bize!

Taylan Tanay’ın DİSK Başkanı Kani Beko’ya yazdığı mektubun son satırlarını aktarmakla yetinip sonlandıralım yazıyı: “Benim/bizim işçi sınıfıyla DİSK ile olan bağımız o feshettiğiniz iş akdine dayanarak kurulmadığı için ben sadece işimi kaybettim. Oysa siz tarihinizi, sınıfınızı...”


28 Ağustos 2013 Çarşamba

"Çölün dibine kadar yolunuz var"

Yukarıdaki başlık bana ait değil. Birinci Körfez Savaşı günleriydi. Aylık olarak yayımlanan Demokrat dergisi savaş karşıtı bir dosyayla çıkmıştı okuyucunun karşına. Yazı kimin imzasını taşıyordu şimdi hatırlamam mümkün değil ama başlığı böyle atılmıştı. Başlıktan da anlaşılacağı üzere kızgın bir yazıydı; nasıl kızgın olunmaz ki, Türkiye adım adım savaşa sürükleniyordu.

AKP’nin öncül saydığı Cumhurbaşkanı Özal, bir koyup üç alma hesabı içindeydi. Bir koyup üç almak için Türkiye’yi savaşa sokmak istiyordu. Hiçbir şey umurunda değildi; savaş, acı, gözyaşı, ölüm, yıkım, düşmanlık… Dini imanı para olanlar, insan hayatını önemser mi? Ne de olsa kendileri askere gitmeyecek, savaşa katılmayacaktı; ölenler, öldürenler başkasının çocukları olacaktı. İlla ki gençler ölecekti; Türkiyeli, Iraklı, ABD’li…

Bugünden bakıldığında öyle kolay olduğu sanılmasın; Ankara’da, Abdi İpekçi Parkı’nda barış için insan zinciri oluşturulmuştu. 1990 ya da 1991 yılıydı, yaz aylarından biriydi; yüz kişi kadardık parkta. Yüzlerce çevik kuvvet polisi vardı etrafımızda, o zamanlar daha toma icat olunmamıştı.

12 Eylül’ün olanca ağırlığı ile hükmünü sürdürdüğü zaman diliminde kendimizi var ettiğimiz ender kurumlardan biriydi İnsan Hakları Derneği; biz de orada toplanıp gitmiştik parka. Savaşa karşı çıkıyor, Özal'ın emperyalizmin koçbaşı olmak için can attığını, canları hiçe saydığını düşünüyor, bu nedenle olana bitene karşı çıkıyorduk. Açıkçası elimiz rahattı; o yıllarda İHD’de ağırlıkla 12 Eylül faşizminin mağdur ettiği sosyalistler vardı. Bölgeyi ateşe atacak bir savaşın yaratacağı kaostan medet ummuyor, Saddam’ın yıkılmasının stratejik hedefleri yakın kılacağına dair hesap yapmıyorduk. İşin doğrusu stratejik hesabımız arasında emperyalizmin tetiklediği bir savaş yoktu; kelimenin gerçek anlamıyla, barış ve insan hakları savunucularıydık.

Birinci Körfez Savaşı sonrası hayatımıza dahil olan 36. enlem, bilmem kaçıncı boylam türü adres bildirimlerinin coğrafi bilgi sistemlerine dahil terimler olmadığını, Türkleri, Kürtleri, Suriyelileri, Nusayrileri, Iraklıları, İranlıları, Mısırlıları ve dahi bütün Ortadoğu halklarını ateşe atacak işaret fişeği sayıldığını sonradan öğrendik. Elbette emperyalizmin ne menem bir şey olduğunu biliyorduk ama savaştan medet umma halini havsalamız almıyordu.

Hepsini sonradan öğrendik; Afganistan ve Irak'ı kapsayan savaş tamtamları bütün bir bölgede duyulacak, Körfez ülkeleri savaşa dolaylı dolaysız katılacak, Kuzey Afrika ülkeleri yeni düzenlemeden payını alacak, sıra Suriye’ye gelecek, sonraki durak İran olacaktı. Kürtlerin stratejik bir öneme sahip olacağını dair tezler ise bizim açımızdan, bu kadarı da olmaz kıvamındaydı.

Hepsi oldu oysa. Denildiği gibi, savaş tamtamları Suriye için çalmaya başladı. İç savaşla sonuç alamayacağını anlayan Amerika ve şürekâsı Suriye’ye saldırmaya hazırlanıyor. Belli ki, Libya’da yaşananın bir benzeri hayata geçirilmeye çalışılacak.

AKP aynı öncülü gibi, “bire üç” hesap peşinde. Göz göre göre bu ülkeyi savaşa sokacaklar ya da en iyi ihtimalle ABD’nin biçtiği sınırlarda savaşa dahil edecekler. Bundan sonra başımıza gelecekleri ABD tayin edecek; üsleri açmakla mı yetineceğiz, Türkiyeli gençleri Suriyeli gençleri öldürmek için cepheye mi süreceğiz?

Savaşın nasıl bir felaket olduğunu yazmaya gerek var mı? İki Dünya Savaşı ve çok sayıda bölgesel savaş yaşamış yer kürede savaşın kötülüğü üzerine söz söylemek tuhaf kaçmaz mı?

O nedenle tıpkı Demokrat yazarı gibi kızgınlıkla; savaş isteyenlere, savaştan medet umanlara, gençleri ölüme sürükleyenlere, hâlâ stratejik hesap peşinde koşanlara “çölün dibine kadar yolunuz var” diyelim.  Ama’sız, fakat’sız antiemperyalist olalım, savaşa karşı çıkalım.

Savaşta ağlayacakların, savaş öncesi ağlayanları unutmamasını temenni edelim. Bir başka büyük acının meşruluğunu sağlamak için gözyaşı bile dökülebileceğini görelim.

Başbakanı, döktüğü gözyaşlarını hep hatırlayalım.

Zeynep Tanbay'ın 25 Ağustos 2009 tarihli Taraf gazetesinde “Tayyip Erdoğan'a teşekkür ederim” başlığı ile yayımlanan şu satırları hiç ama hiç unutmayalım: “Barak Obama’nın Amerikan Başkanı seçilmesi sonrasında yaptığı o muhteşem konuşmayı ertesi gün gazetede okurken gözyaşlarına boğulduğumu hatırladım. Sadece, en sonunda Amerika'nın siyah bir başkanı olması değildi o anki heyecanım. Bir siyasetçinin değil, bir “insan”ın konuşması olduğu içindi. Bu kadar insanca bir konuşmayı, Amerika'nın siyah başkanının yapmasıydı ve çok uzun yıllardır biz normal insanlardan esirgenmiş bir duygu ve gerçeklik taşımasıydı o konuşmanın. Yıllardır Bush’un tüm dünyada estirdiği negatif söylemin, nefret ve savaş siyaseti karşısına, tertemiz, kirlenmemiş, tüm içtenliği ve samimiyetiyle barışın sesini getiren bir “insan” çıkmıştı ortaya. Ve bu insan Amerika'nın Başkanı olmuştu. Heyecanımın ve mutluluk gözyaşlarımın arkasında, o an hissetmediğim ama, daha sonra fark ettiğim başka bir neden daha vardı: bu muhteşem konuşmada benim de bir payım vardı! Evet, benim. Dünyanın bu köşesinde, İstanbul’da yaşayan, yurttaş Zeynep’in!”

O vakit bir kez daha yazalım: Obama’ya ağlayanlar, Erdoğan'ın gözyaşlarına aldananlar, karşı karşıya kaldığımız kötülükte pay sahibi olanlar “çölün dibine kadar yolunuz var.”


20 Ağustos 2013 Salı

Bir evden iki âkil çıkar mı?

Bir evden iki âkil çıkar mı? Çıkar. AKP çıkartır. Nitekim çıkarttı da. Biri Yılmaz Erdoğan, diğeri Muhsin Kızılkaya. Vakti zamanında, Ankara günlerinde aynı evi paylaşan iki arkadaş AKP’nin âkili oluverdiler.

Hayli zaman oldu Muhsin Kızılkaya’nın “Yılmaz” kitabını okuyalı; ayrıntılarını hatırlamıyorum. Kızılkaya, Erdoğan’ın hayatını anlatıyordu; bildiğimiz bir biyografi çalışması. Muhsin “arkadaş”, Yılmaz “kardeşimizin” hayatını şimdi anlatmaya kalksa, kadim dostluğa dayanarak 2013’te biyografi yazsa karşımıza nasıl bir metin çıkar? Bekâr evlerinde başlayan, öğrencilik, parasızlık halleriyle devam eden, siyasette, edebiyatta, sanatta var olmaya çabalayan iki arkadaşın âkil rütbesine terfi etmesi, muhaliflikten muteberliğe geçmesi kekremsi bir tada yol açar mı okuyucuda bilemeyiz. Bildiğimiz şudur: Kitabın son sayfası aynı duygularla kapatılmayacaktır. Para, pul, şan, şöhret, objektiflerin önü, spot ışıklarının altı, “devlet sanatçısı” ve “devlet kürdü” olma hali; kitabın son bölümünde ister istemez bunlar yer alacaktır.

İkisi de hak ettikleri yerdedir, bunu tartışmak bize düşmez. Bedeli var mıdır bunun? Yorum yapacağız elbette ancak istenen bedel, bizden ziyade onun sorunudur.

Yılmaz Erdoğan’ın hayatı ve yetenekleri kamuoyunun malumudur; ilgi alanımıza giren siyasetin dışındadır. Devlet onun popüler kimliğinden yararlanmak istemiştir sadece. O da ellerini, Başbakanın elleriyle kavuşturmakta beis görmemiştir. “Yuh” der geçeriz; konuyu Sermiyan Midyat’a, Şebnem Sönmez’e havale ederiz.

Diğerinin söyledikleriyle ilgili, aslında saçmalıklarıyla demek daha doğru, itiraz hakkımızı ise bu yazı vesilesiyle kullanmak isteriz.

Az önce, bedeli var mıdır, diye sormuştuk. Muhsin Kızılkaya’nın tv ekranlarındaki hemen bütün tartışma programlarının vazgeçilmezi olmasının bir bedelinin olmaması mümkün mü? Can Dündar’a bile tahammül edemeyen bir âlem kapılarını Kızılkaya’ya açmıştır. AKP’nin Kürt politikasını, açılım sürecini hararetle desteklemesi onu yeni ekran yüzü haline getirmiş, “âkil”liği kabul etmesiyle de “resmi” statüye kavuşmuştur. Gariban bir öğrenci zamanla yandaş medya figürü haline gelmiştir.

Bunu nasıl başarmıştır Kızılkaya? Yanıtı, dünkü Birgün gazetesinde Atilla Aşut’un köşesindedir. Aşut’tan okuyalım: “Muhsin Kızılkaya, Başbakan’dan “âkil” sertifikası alınca, beyazcamda daha sık görünmeye başladı. Geçenlerde yine bir televizyon kanalında, “âkil adam” sıfatıyla aydınlatma görevi yapıyordu. Bir ara 12 Eylül’de Kürtlere yapılan baskılardan söz ederken, muhatabının ‘Yalnız Kürtlere yapılmadı, solcular da o dönemde çok baskı gördü” sözüne öyle bir karşılık verdi ki, şaştım kaldım! Belki inanmayacaksınız ama, ‘Solcuların dili yasaklandı mı?’ diye sordu Kızılkaya.”

Bu yanıt karşısında tepki tektir, soru tektir. Anlaşılan o ki, Attila Aşut da refleksle sormuştur. “Nasıl yani?”
Gerçekten de nasıl yani? Ne demek şimdi bu?

Attila Aşut, kendi ilgi alanına giren kısmını yorumluyor ve diyor ki, “Solcu dediğin tek bir ulusun ya da budunun üyesi değil ki ortak dili olsun. Solcuların anadili hangisidir? Ural-Altay dil ailesine mi girer, Hint-Avrupa öbeğine mi?”

Attila abimiz kendini paralamasın hiç; lisaniyatın temelini anlatmaya kalkmasın. Karşımızda çok konuşan, çok saçmalayan biri vardır; asıl amacı göze girmek, bir sonraki “resmi” görevi garantilemektir. Arada bir de solculara iki çift laf edildi mi, yüzlere müstehzi bir ifade oturacaktır.

Kızılkaya bu denli cahil değildir tahminen. Anlatılmak istenen şudur: Acıların büyüğünü Kürtler ve İslamcılar çekmiştir.

Acıları karşılaştırmak bize yakışmaz, bu sığlığa düşmeyiz düşmesine ama gerçekleri hatırlatmaktan da geri kalmayız. 12 Eylül’de yüzbinlerce devrimcinin gözaltına alınması, işkenceden geçirilmesi, yüzlercesinin işkencede katledilmesi, dağlarda, pusularda, kuşatılmış evlerde yüzlercesinin öldürülmesi, onlarcasının idam edilmesi, binlerce insanın yargılanması, senelerce tutuklu kalması, cezaevlerinin adeta bir işkence merkezi gibi çalışması, kitapların, gazetelerin yasaklanması, insanların işsiz bırakılması, onbinlercesinin mecburi mülteciliği seçmesi, parlamentonun, partilerin, sendikaların, derneklerin kapatılması unutturulmak istenmektedir.

Solcuların dili yok mudur, vardır elbette. O dil, sınıfsal farklılıklara, ezen-ezilen ilişkisine, emperyalist sömürüye, bağımsızlığa, özgürlüğe, eşitliğe dikkat çekmektedir. O dil, bırakalım yasaklanmasını, 12 Eylül işkencelerinde kopartılmıştır; yok öyle mecazi anlamda falan da değil, düpedüz, kelimenin gerçek anlamıyla.

Sırada, 28 Şubat’ın, 12 Eylül’den daha ağır sonuçlara yol açtığına dair iddia vardır ki, yandaş medya konuklarının bu iddiayı dile getirmesi an meselesidir. İlk dile getirene devlet nişanesi verilecektir.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

İyi ki doğdun Mahir

30 Mart’ın yıldönümü;
yani Mahir’in, Hüdai’nin, Saffet’in, Ömer’in, Sinan’ın, Ahmet’in, Ertan’ın, Sabahattin’in, Nihat’ın, Cihan’ın katledilmelerinin sene-i devriyesi…
yani senin yaşında on gencin bilerek, isteyerek
yani senin yaşında, yani kuşatılmış, yani kaçma şansları olmayan, yani kaçmayı düşünmeyen,
yani solun makus talihini yenme kararının, dayanışmanın, kader birliği yapmanın, arkadaş için seve seve ölümü göze almanın tescil edildiği,
yani geçmişi olmasa bile geleceği kazanmanın,
yani unutulmamanın, yani rehber olmanın, şiir gibi yaşayıp, ilk önce kimin öleceğine dair yarışın, ölmenin ama ölümü kutsamamanın, kazanılacak dünyanın,
yani mutlak galibiyetin, “ölü mü denir şimdi onlara”yı doğrulamanın.

Bütün bunların yıldönümüydü.  Yıldönümü, yeni yıl, yeni dünya ve tartışmasız doğum günüydü; Mahir’in, Hüdai’nin, Saffet’in, Ömer’in, Sinan’ın, Ahmet’in, Ertan’ın, Sabahattin’in, Nihat’ın, Cihan’ın doğum günü.

‘Birlikte doğanların, birlikte öleceğine’ dair efsanenin, aslında gerçek olduğunun kanıtlandığı gündü.

Sevgili Nisan,

Şimdi, ‘iyi ki doğdun Mahir’ demek zamanı. Eskilerden çok eskilerden; yirmi sene öncesi yazdığım bu şiiri doğum günü hediyesi olarak sana gönderiyorum. Aynı gün doğanlar, aynı gün ölenler, senin yaşında olanlar…

I

Kuşatılmışım bir öğle vakti
Kaçınılmaz, ölüm hoş gelmiş
Kır çiçekleri duyun beni
Haber salın güvercin kanatlarıyla
Bilsinler
İlk ben düşmüşüm.

Anam başını kaldırır yattığı yerden
Onurumuz bu, beni kardeşler omuzlar
İnsan aşabilmeli ömrünü
Hayat sen celladım olsan da benim
İnatla sürdürüm ateş gecelerini
Bıyıklarımdan kıvılcımlar çakar
Alaca bir resmim asılır sabaha
Pusatlanmış bedenimin her karışı
Anam yıllar sonra kucaklar beni.

Bir derenin kenarında uyuya kalmışım
Düşümde karlar yağmış
Üşümüşüm
İlk ben düşmüşüm.

II

Hayata dönüyorum, yankılanırken
kerpiç damlarda çocuk çığlıkları
Kanla yazıyorum adını.

Onurumuz bu, unutmak yok
Adalıya çıktı adımız
Çağır beni yanına
Çağır beni
Çağır
Çağır
Sana ben de ölürüm.

Not: Bugün Mahir'in doğum günü. Vakti zamanında, Refleks dergisinde, "Nisan'a Mektuplar" adı altında yayımlanmış yazılarımdan. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Adalet karardı; peki ya vicdanlar


Adalet karardı, yok oldu. Zaten aksi mümkün mü? Adalet eğer muktedirin iktidarını tahkim aracı olarak kullanılıyorsa, aksi mümkün değildir zaten. Var mı farklı bir duruma şahit olan? TKP tevkifatlarından tutun bir çırpıda bugüne kadar gelin, yargı, iktidara muhalif her kim varsa, onları sindirme, yok etme, olmadı cezaevine çürütme amacına hizmet etmiştir; Musolini’den devralınan, günümüze ağır ceza mahkemelerinin hukuk anlayışıyla devam eden sistem, her zaman egemenlerden yana olmuştur, halka karşıdır, muhaliflerin hiçbir şansı yoktur.

Ergenekon sanıklarının da şansı yoktu, nitekim bugün açıklanan kararla bu tescillenmiş oldu.

Hukukçu değiliz, sadece vicdan sahibi insanlarız. Haksızlığı kendimize dert ediyoruz. 

Hukukçu olmadığımız için, ne idüğü belirsiz olan Danıştay saldırısı ve ancak ilkokul müsamerelerinde görülecek türden Cumhuriyet gazetesi bombalanması ile verilen asırlık cezalar arasındaki hukuk-mantık ilişki üzerine ve başkaca bir “terör” eylemi olmadığı faslına fazlaca kafa yormuyoruz. Yargılama usullerinden de bihaberiz. Savunma hakkının gasp edildiği, savunma tanıklarının dinlenmediği, son savunma için yeteri kadar zaman verilmediği, ilgili, ilgisiz insanların aynı örgüt faaliyetinden suçlandığı, bilinen ifadeyle; “beş benzemezin aynı torbaya atılarak” örgüt yaratıldığı ve benzeri iddialarla ilgili yorum yapmaktan imtina ediyoruz.

Geriye darbeye niyet edilmesi kalıyor ki, bu da, yaşananların politik operasyon olduğuna dair tartışmayı alevlendiriyor. Darbenin nasıl yapıldığını bilen, nasıl uygulandığını yaşayarak gören bir kuşak olarak, darbeyi başaranların cumhurbaşkanı olduğu, başaramayanların böylesi bir muameleye maruz kaldığı gerçeğini hatırlatmakla yetiniyoruz. Ama aynı zamanda, generallerin, ABD’siz, TÜSİAD’sız bir darbenin olabileceğine kanaat getirecek kadar ülkenin sosyo-ekonomik gerçeğinden uzak oluşlarına bakıp şaşırıyoruz.

Şaşkınlığımız bununla kalmıyor. Ne yazık ki insanların zalim, kötü, acımasız olabileceğini görüyoruz. Türkiye siyasi tarihi düşünüldüğünde, belki de en çok empatiye ihtiyacı olan biz solcuların, Kürtlerin, empatiden bu kadar uzak oluşlarını anlamakta zorlanıyoruz. 

Hukuki, politik tartışmaların bir an için dışına çıkıp, örneğin Mustafa Balbay’ın eşinin, çocuklarının ruh halini, “içimin yağı eridi” diyenlerin akıllarına getirmeyişini anlamakta zorlanıyoruz. "Perinçek'e ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca 34 yıl hapis. Herif öldükten sonra, ben hala sağsam, 34 yılı da yatması için ısrar edeceğim!"(*) diyebilen birinin kendisini “solcu” görmesi ağrımıza gidiyor. Solcu olmanın öncelikle insan olabilmekten geçtiğini hatırlatmaktan ayrıca utanç duyuyoruz. 

Biz ne zaman bu kadar zalim olduk?

Biz ne zaman bu denli kör olduk?

Ne zaman, Veli Küçük’le Yalçın Küçük’ü aynılaştıracak kadar aymazlaştık.

Kaldı ki hepimiz farkındayız, Veli Küçük, faili meçhul cinayetlerden yargılanmadı; AKP iktidarına karşı kumpastan ceza aldı. Doğu Perinçek’in hiçbir görüşüne katılmayabilirsiniz; size göre “ulusalcı”, “nasyonal sosyalist”, “Kürt düşmanı” falan olabilir. Perinçek bir yazardır; günlük gazetede görüşlerini açıklar, kamyonla kitap yazmıştır, makalelerinin haddi hesabı yoktur. Bir yazar 117 yıl hapis cezası alacak ne yapmış olabilir? Kitle katliamı mı, soykırım mı? Örneğin KCK davalarında yargılanan BDP’li belediye başkanları, il-ilçe başkanları bizim için düşünce suçlusudur, legal kurumlarda politika yapmaktadırlar. Ama Perinçek, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek ölene kadar içeride kalmalıdır. Biraz empati lütfen!

Ne yapalım, politik muarızlarımızı hapishaneye mi tıkalım? 

Yılların kaşar sağcıları, haninin liberalleri bile Ergenekon davasındaki abuk-subukluğu kabul ederken, özellikle de politikacı-yazar, gazetecilerle diğerlerinin aynılaştırılmasına, hiç olmazsa tv ekranlarından itiraz ediyorken, Aydınlık gazetesi genel yayın yönetmeni Deniz Yıldırım için “oh olsun” demek hangi sol vicdanla bağdaşmaktadır?

Sol, bu toplumun vicdanı olmuştur. Sol, bu toplumun aklı olmuştur. 

Sol akıl bize, Ergenekon operasyonlarının eski devlet kadrolarının tasfiyesi olduğunu söylemektedir; AKP, tasfiye sürecine politik muarızlarını da katarak, iktidarını sağlamlaştırmak istemiştir. Sol akıl bize, son iki ayda dört gencin ölümüne, onlarcasının yaralanmasına neden olmuş bir siyasi iktidarın, demokratik olamayacağına, böyle bir niyeti de bulunmadığına işaret etmektedir.  

Sol vicdan bize önce insan olmayı emretmektedir. Sol vicdan bize, Mustafa Balbay’a verilen cezaya bakıp, içi “cız” etmeyen bizden değildir, diyor. 

Veli Küçük(**), asit kuyularından yargılanana kadar bu faslı kapatalım lütfen; akılsızlarla ve vicdansızlarla bir şey tartışmak mümkün değil çünkü. 

*      Roni Marguiles’in ceza sonrası attığı twitlerden
**  Veli Küçük bir simge elbette. Türkiye faili meçhul katliamlar, cinayetler ülkesidir aynı zamanda. Gezi Parkı eylemlerinde dört insanın faili meçhul cinayete kurban gittiği düşünülürse, tarzın değişmediği anlaşılacaktır. 


31 Temmuz 2013 Çarşamba

Süreyya Sırrı’ya neden oy vermeliyiz


Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’a Çankayalılar tarafından verilen destek artmış. Altı ay önce yapılan bir araştırmada Tanık’ın desteği 46,5 iken, Gezi Parkı eylemleri devam ederken yapılan araştırmada desteğin 51,5’e çıktığı görülmüş. Buna karşın, Ankara Yenimahalle’nin CHP’li Belediye Başkanı Fethi Yaşar’a verilen destek ise azalmış. Çankaya ve Yenimahalle’nin profilini, kültürel-siyasal ortalamasını ve Gezi Parkı eylemlerine katılım oranlarını düşününce, sonucun siyaset sosyolojisi açısından değerlendirmesini yapan mutlaka çıkacak, desteği artan değil ama azalan durumdan vazife çıkarıp gerekli tedbirleri alacaktır.  Gezi Parkı direnişinin bu sonuçlar üzerinde birebir etkisi olduğunu varsayarsak, her iki başkanın da gerekli mesajı alması kaçınılmazdır. Hakkını yemeyelim; Yenimahalle Belediyesi, Güvenpark’ta polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün adını bir parka vermiş, en azından Ethem’in ailesine bir jest yapmıştı.

Demek jest yeterli görülmüyor; insanlar belediye başkanlarıyla aynı havayı solumak istiyor. 

Önümüzdeki yerel seçimlerde Çankaya Belediye Başkanlığı için oyumu kime vereceğimi bugünden açıklayabilirim; benim açımdan bir sakıncası yok; oyumdan mahrum kalacaklar dert etsin kendine.

Ethem Sarısülük’ün cenazesine gitmek için Kızılay Güvenpark’ta toplanan kalabalığa polis saldırmış, ortalık ana baba gününe dönmüş, tazyikli sudan, gazdan göz gözü görmez olmuştu. Çok değil, saldırıdan birkaç dakika önce Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık oradaydı; muhtemelen sıkılan ilk gazdan en az “seçmenleri” kadar etkilenmişti. Yani benimle aynı havayı solmuştu. Kararımı o an verdim aslında; belediye başkanlığında benimle aynı havayı soluyan biri oturmalıydı.

Sahi biz Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez’i neden çok sevdik? Fatsa’yı birlikte yarattığı arkadaşlarıyla aynı havayı soludu Fikri Sönmez. Bine yakın Fatsalı’nın yargılandığı Fatsa Devrimci Yol davasının tutuklu sanıkları arasındaydı; aynı koğuşu ve aynı kaderi paylaştı.

Bu yüzden istediğiniz kadar önemli işlere imza atın, park bahçe açın, yolları asfaltlayın, çöpleri toplayın, demokratik teamülleri hayata geçirin, hepsi nafiledir; birlikte yola çıktığınız arkadaşlarınızdan ayrı düşmüşseniz eğer.

Belki de bu yüzden Dikmenliler, gecenin bir yarısında tomalarla karşı karşıya dururken barikatın bizden yana tarafında geçerek hatırı sayılır bir zaman bekleyen CHP milletvekili Kamer Genç’e, yine bir başka gece polis saldırısı sonrası tarumar olan caddede Dikmenlilerle kader birliği yapan CHP milletvekili Levent Gök’e hiç tereddütsüz oy verecektir.

Yine belki de bu yüzden, bir başka gece yine Dikmen’de barikata arabasıyla yaklaşıp “ben CHP İzmir milletvekili bilmem kim, şu yöne gitmem gerekiyor ama gidemiyorum, bir el atsanız ya da bir başka yol tarif etseniz” diyen zat-ı muhtereme oy vermeye kimse yanaşmayacaktır. Dikmenliler kiminle aynı havayı soluduğuna bakacaktır. Doğruya doğru; bu psikolojik bir haldir, siyasetin doğrularıyla, ayrıntı sayılabilecek tartışmalarla, genel kabullerle ilgisi yoktur.

Siyasetin doğrusu, taktisyenliğin gereği örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinde AKP’yi yakalama şansı olan CHP adayına oy vermektir. Çünkü AKP’nin büyük düşüşünün başlangıcı olacaktır, İstanbul’u kaybetmeleri. Şimdi sormak gerekir: Gezi direnişi boyunca İstanbul caddelerini, meydanlarını, parklarını dolduran, doldurmaya devam eden yüz binler kime oy verecektir? Aynı havayı soludukları Süreyya Sırrı Önder’e mi, Mustafa Sarıgül’e mi?

Yine aynı kalabalıklar, yine aynı nedenle, Süreyya Sırrı Önder’e oy verirken, Selahattin Demirtaş’tan, Sırrı Sakık’tan oylarını esirgeyecektir. Onlardan esirgedikleri oylarını, aynı havayı soludukları Gürsel Tekin’e, Sezgin Tanrıkulu’na vermek için sandık başına gidecektir.

Toma denen savaş aracına su vermeyerek gönülleri fetheden Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ı da kimse ihmal etmeyecektir.

Şair Cengiz Bektaş, “Kimin Bu Sokaklar, Alanlar, Kentler” isimli kitabında Londralı bir yontucudan söz eder. Yontucu, oturduğu sokağa dikilen elektrik direğini protesto eder, kendini direğe zincirler. Sorulduğunda, “Ben yontucuyum, sanatçıyım, bu sokakta oturuyorum, benim sokağıma bu çirkin elektrik direğini dikmeye kimin hakkı var?” der. Bunun üzerine direkler değiştirilir.  Öyküye devam eder Bektaş; bizde böyle bir olay olup olmayacağını sorar okuyucuya, yanıtı kendi verir: “Bizde böyle bir şey olmaz. Polisten ötürü değil; sokağına benim sokağım diyebilen, onun için savaşan yontucu olmadığı için.” Yanıtı budur şairin ve fena halde yanıldığı yıllar sonra Gezi Parkı direnişinde açığa çıkar; Türkiye’de sokağına, parkına, hayatına sahip çıkan yontucular vardır.

Süreyya Sırrı bir yontucudur; Bülent Tanık da öyle. Madem önümüzde yerel seçimler var, yazalım isimlerini defterimize, yontucu olanların, olmayanların.

Yontucular, aynı havayı soluduklarımız, kepçelerin önünde duranlar, gaza maruz kalanlar, kuğulara hayat verenler, ağaçları koruyanlar görev başına!












18 Temmuz 2013 Perşembe

Doğu Perinçek’in Gezi direnişine öfkesi ya da Gezi isyanı tek harfli bir alfabe değildir

Bu satırlar tarihe not düşmek amacındadır; tarih kendinden menkul bu satırlara bakılarak yazılmaz elbet; olsa olsa kendi kişisel tarihimize dönük bir müdahaledir. ‘Yazmasam çatlarım’ ruh halini de yabana atmamakta fayda vardır.

En kötüsü karşıtına benzemektir; dramatiktir, hazindir; inandırıcılığın, ikna ediciliğin kaybedilmesini bırakalım bir yana, intihar olduğundan hiç kuşku yoktur. Karşıtlık üzerinden kendini tanımlamanın kolaycılığı geride kalmış ve asıl sınav başlamıştır. Soru açıktır: Demokrasiden nasibine düşen nedir? Gelecek yanıt umurumuzda değildir. Çünkü bizim yanıtımız açıktır: Tayyip Erdoğan ne kadar nasiplenmişse demokratik kültürden, Doğu Perinçek de o kadar nasiplenmiştir. Bakılmasın çelişkilerinin uzlaşmaz gibi göründüğüne, ikisi de aynı tarza sahiptir, ikisi de aynı kaynaktan beslenmektedir.

Aslında yazının başlığı, “Tayyip’le Doğu arasındaki yedi benzerlik” olabilirdi. Diğer altısına bakarız ama ilk benzerliğin sert, faşizan, ayrıştıran, ötekileştiren, kendinden olmayana hakaret eden jargon olacağı kesindir.

Tayyip Erdoğan Gezi Parkı isyancılarına “çapulcu” demişti. Aklınca kötüleyecek, itibarsızlaştıracaktı üç-beş ağaca, memlekete ve dahi hayata sahip çıkanları. Tuttu mu bu benzetme, tuttu. Çapulcu sözcüğü bir fenomene dönüştü. Pişman mıdır bu sözcüğü sarf ettiğine başbakan, eminiz ki öyledir. Kendinden olmayanlara duyduğu nefret söyletmiştir; aynı nefret, kitlesel başkaldırı başbakanın fiyakasını bozduğunda özür dilemesini de engellemiştir. Demokrasiden nasiplenmemiştir çünkü. Yalana başvurması bundandır; bayrak yaktılar, camide içki içtiler demiştir, faiz lobisinden, darbe heveslilerinden, uyuşturucu baronlarından dem vurmuştur. Bunları söylemiş, köşesine çekilmiş ve karşıtlarının kendine benzemesini beklemeye başlamıştır.

Beklentisine ilk karşılık Kürt hareketinin kimi sözcülerinden gelmiş, sokağa taşan yüz binler ulusalcılıkla, faşistlikle, darbecilikle suçlanmış, bir başka senaryonun sahnelendiği iddiası kamuoyu önünde dile getirilmiştir. Bazı sol partilerin de buna benzer gerekçelerle alanlardan çekildiği, kendilerine yakın sendikaların, kurumların eylemleri dışında pek de ortalıkta olmadığı, direniş günlerinde hayli silik bir pozisyonda kaldığı görülmüştür; başkaca bir şanslarının olup olmadığı ayrı mevzudur.

Asıl bombayı, Tayyip Erdoğan’ın “en” karşıtı gibi duran Doğu Perinçek patlatmış, Başbakanın beklentisinin dayanaksız olmadığını kanıtlamıştır.

Başbakan Gezi Parkı’na AVM yapılmasına karşı çıkarak sokaklara dökülenlere çapulcu demişti de kıyamet kopmuştu; ona yön veren kendi ideolojik-politik hassasiyetleriydi. Doğu Perinçek, kendi ideolojik-politik hassasiyetleriyle örtüşmeyenlere “başıbozuklar” dedi.   Bunun karşılığında kıyamet kopmasını falan beklemiyoruz. Sadece, karşıtına benzemenin hazin sonunu görmek isteyenlere, Doğu Perinçek’in hayatını izlemelerini salık vermekle yetiniyoruz.

Perinçek’in içinde Erdoğan saklıdır; Türkiye solunun yakinen bildiği bu gerçeklik, Aydınlık gazetesinin 10 Temmuz günlü nüshasında bütün aleniliği ile sergilenmiştir. Perinçek, İstanbul’un “kozmopolit” olan ve olmayan ilçelerinden söz etmektedir. “kozmopolit” ilçelerdeki direnişçiler Perinçek’i rahatsız etmiştir. Bu ilçeler karşısına “kozmopolit olmayan” ilçeleri dizmiştir. Bu yaklaşım, başbakanın “yüzde elli” tehdidi ile aynıdır. Nedir Perinçek’in kıstası: Etnik kökene vurgu yaptığı açıktır; etnik kökene sosyalist solu da eklediği anlaşılmaktadır. Durun daha kötüsü geliyor; “Halk hareketi, kozmopolit etkilerden arınmaktadır” diyerek bir tür etnik, politik temizlikten söz etmektedir. Durumdan vazife çıkaran yeni eli palalılar sahne alırsa yakın zamanda, bunun sorumlusu hiç kuşku yok ki Perinçek olacaktır. Bir benzerlik daha kendiliğinden ortaya çıkıverdi: Toplumsal gerginliği ve çatışmayı kışkırtan ve buradan hareketle tahkimat sağlamaya çalışan bir anlayışla karşı karşıya bulunuyoruz; hem de iki karşıttan aynı jargonla.

Burada duracağını sanıyorsanız aldanırsınız. “Mustafa Kemal’in yurttaşlarıyız” diyen CHP’yi bile “mahkûm” etmekten geri durmamaktadır Perinçek. Ona göre, yurttaş değil, asker olmak gerekmektedir. Kim okumuştu Ziya Gökalp’in şiirini: “Camiler kışlamız, minareler süngümüz.”

Bundan sonraki satırlarda asıl “pişti” faslı başlıyor. Lice’de karakol yapılmasına karşı çıkan insanların üzerine askerler ateş açtığında, Başbakan, olayların arkasında uyuşturucu baronlarının olduğunu söyleyerek, askerlerin halkın üzerine ateş açmasını haklı çıkarmaya çalışmıştı. Bakın Doğu ne diyor bu mevzuyla ilgili: “Sol maskeli bazı başıbozuklar, Türk bayrağına ‘pis paçavra’ diyorlar. Lice’de Mustafa Kemal’in askerlerinin karakoluna saldırı düzenleyen uyuşturucu baronlarıyla dayanışma halindeler.”

Bir taşla iki kuş, hatta üç kuş birden. Solcular başıbozuktur, bayrağa hakaret ediliyor ve Lice’dekiler uyuşturucu baronudur. “Başbakanın eli kalem tutsa, benzer bir yazı kaleme almaz” diyenler bir adım öne çıksın.

İbretlik gerçekten de, “Yoğurtçu Parkı ve Kadıköy Meydanı” başlıklı yazı.  Hangi satırına ne tür yanıt vermek gerekir, şaşırıyor insan; Bolca tehdit, had bildirme, manipülasyon, dezenformasyon, çokça kızgın, sert ve öfkeli sözcükle örülmüş yazıya ne demeli bilemedim.

Bizlerin Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve Haziran ayı boyunca süren, şimdilerde de Park forumlarıyla bir başka boyutta geçen süreçten çıkardığımız şudur:

Gezi Parkı isyanı, tek harfli bir alfabe değildir.

Kitlelerin büyük direnişini, son seçimde binde üç oy alan partiler kendi hanelerine yazmaya kalkarsa, durumları trajikomik olmaktan öteye geçemez.

Gezi Parkı isyanı, farklı hassasiyetlere sahip olan, farklı nedenlerle sokağa çıkan ve birbirlerinin farklılığına saygı duyan insanların omuzlarında yükselmiştir; isyanı asıl anlamlı kılan bu olmuştur.

Ona darbeci, buna başıbozuk, şuna ulusalcı, bir başkasına alkolik, ötekine bayrak, berikine din düşmanı diyenlerin, yalandan, çarpıtmadan medet umanların, had bildiriminde bulunanların, kendi hassasiyetlerini işin odağına almaya çalışanların, alamadığı oranda da saldırganlaşanların isyanda yeri yoktur; zaten isyan onlara karşıdır.

İsyanı olduğu gibi okuyanların, kitlelerdeki özgürleşme talebini görenlerin, kitlelerin ezber bozan dalgalanışına tanık olanların, kendi küçük teknelerine hapsolmayıp onlarca dalgadan biri olmaya çalışanların kim olduğunu merak edenler, devletin kimi ve neden cezaevine attığına, faturayı kime kesmeye çalıştığına bakmalı.

Gezi direnişini, devrimcileri hapsederek bitiremeyeceğini anlayanların imdadına Doğu Perinçek yetişmiştir. Bu yazı asıl olarak buna dairdir.

Not: Fotoğraf Adana direnişindendir. Tomaya ve onca polise meydan okuyan 13-14 yaşlarında bir çocuktur. Çocuğun ruhunda abuk sabuk ezberler yoktur; neyse odur.