30 Nisan 2013 Salı

"Gocunmayın güzel beyler, hanımlar"

“Gocunmayın güzel beyler, hanımlar, alınıp incinmeyin; silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı.” Okuduklarınız Devrimci Yol’un hikâyesidir çünkü; daha önce Marks tarafından “icat” edildiği gibi yazayım: “Anlatılan senin hikayendir.”

Hikâyenin isimlerle, şahıslarla alâkası yoktur. Kimse alınganlık yapmasın yani; kimse savunmaya geçmesin; hikâyeyi anlatanlara “tu kaka” yapılmasın. Ortak günahların, ortak sevapların çocuklarıyız çünkü biz. Hiç kimse hikâyenin dışında bir başka gerçek varmış gibi göstermeye kalkmasın.  O günlerin doğrusu neydi? Stratejik önemi var mıydı alınan kararın bilemem. Bildiğim şudur: Bugünden geçmişe, kendi hayatımdan başkalarının hayatına dair ahkâm kesmenin ne menem bir bahtsızlık olduğunu bilirim.

Bilirim ve öyle okurum anı kitaplarını. Fırtına Günlerinden Notlar/Fatsa kitabını da öyle okurum. Ayhan Özden’in doğruları benim de doğrumdur; yanlışlarının altına imza atmaktan imtina etmem. Doğrularla övünmemenin işaret ettiği mütevazı halin ve yanlışları kabul etmenin getirdiği barışıklığın, bir başka büyük buluşmada işe yarayacağını düşünürüm. Aksi durumun tecrübeyle sabit olduğu üzere, yeni büyük buluşmanın baş engelleyicisi olduğuna inanırım.

Ayhan Özden sadece bir yazar değildir; sadece anılarını paylaşmamıştır bizlerle. O, eski tabirle vak'a nüvistir, tarih yazıcısıdır yani ama aynı zamanda yeni büyük buluşmanın özlemi içindedir ve bunun nasıl yaratılacağına dair emareleri, Fatsa’da yaşananlar ışığında bugüne aktarmakla mükellef saymıştır kendini. Ona “Doğrucu Davut” da denebilir denmesine ama isimlere, şahıslara, büyüklere, küçüklere takılıp kalmamış, sadece Fatsa Devrimci Yol davasına musallat olan itirafçılarla hesaplaşmıştır. İtirafçılığı mahkûm ederken bile kolaya kaçmamış, demiri kendilerine doğru bükecek büyüklüğü göstermiş, asıl derdinin yeni büyük buluşma olduğunu ilan etmiştir.

O vakit alınmayacağız, gocunmayacağız, gerçeği hesapsız-kitapsız okuyacağız.  Ölen arkadaşlarımızın hakkını verirken, “zamanında ölmeyi” beceremeyenlerin anlattıklarına sırtımızı dönmeyeceğiz.

“Ayhan Eskici, Sebahattin Demir, Ahmet Gürler ve Ahmet Sakin girdikleri çatışmada öldürülmüşlerdi. 15 Aralık 1980’de Kumru Erikçeli kırsalı 4 fidana mezar olmuştu. Onlar bu mücadelede Devrimci Yolculara yaraşır bir şekilde yaşadı ve mücadele ettiler, kendilerine yakışır bir dirençle de hayata veda ettiler.”

Bu satırları okuyup bir sonraki okumaya geçeceğiz. “Bizim zorumuza gidiyordu. Adeta isyan ediyorduk. Hele Ankara Merkezin hepsinin aynı anda yakalanması, Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi, bizde de şok etkisi yaratmıştı. Türkiye’nin her yerinde devrimci bir siyaseti hayata geçirmeye çalışan koskocaman bir teşkilat, nasıl olur da bu kadar kısa bir süre içerisinde hareket edemez hale gelirdi?”

Alınıp gocunmayacağız; bu satırların hüzünle bezenmiş çaresizliğin, duygulara yansımış hali olduğunu bileceğiz.

Ayhan Özden’in, sorulardan yola çıkarak yaptığı durum tespitini, örgütsel zafiyetin göstergesi sayacağız: “Mesela benim darbe öncesi Karadeniz’in küçük bir köyünde yakalanış hikayem ile koskoca bir hareketi idare eden lider kadronun, üstelik de darbe sonrasında, neredeyse benimle benzer biçimlerde yakalanmış olması, o dönemdeki halimiz hakkında yeterli ipucunu vermiyor mu? ‘Yağmur duasına çıkan imamın samimiyetini nasıl sorgularsınız?’ diye sormuşlar, ‘Yanına şemsiye alıp almamasından’ diye cevap vermişler. Bizimki de o hesap.”

O hesabın, hepimizin ortak hesabı olduğunu bilecek ve elimizi hiç tereddüt etmeden cebimize atacağız; hesaptan yırtmanın yol ve yöntemlerini aramaktan vazgeçeceğiz.

“Meğer örgüt değilmişiz” başlıklı bölümü ise herkes kendi meşrebine göre okuyacak. Hüzünlenenlere, mahcup olanlara, kızanlara, umursamayanlara, yüreği cız edenlere, göğsü sıkışanlara bu hakkı tanıyacağız. Kalbi bütün bu olup bitenleri kaldıramayan “Koca Reis”i, “Terzi Fikri”yi, Fikri Sönmez’i saygıyla, özlemle anacağız. O’nun kalbini durduran hayatı, hiç olmazsa bir parça kendimize dert edeceğiz.

“Bütün savunmalar, örgüt olduğumuz ve faşizme karşı mücadele ettiğimiz tezi üzerine kurulmaya çalışılıyordu. Ama ne olduysa, tam o esnada Ankara ‘merkezden’ bir haber geldi. Özetle diyordu ki, ‘Devrimci Yol diye bir örgüt yoktur. Devrimci Yol, Türkiye’nin o günkü koşullarını siyasal olarak değerlendiren bir dergiydi. Devrimci Yolcular da faşizme karşı kendiliğinden bu dergi etrafında bir araya gelen insanlardır. Faşist saldırılara karşı kendilerini savunmuşlar, bu esnada bir takım eylemler yapmışlardır.’ Böylece yapılacak savunmaların genel çerçevesi de çizilmiş oluyordu. Yani örgütsel bir savunma yapılmayacaktı. Bu aramızda çok ciddi bir tartışmaya yol açtı. Topluluğumuz tam anlamıyla her kafadan bir sesin çıktığı duruma gelmişti. Bütün bu tartışmalar bizi aşıyordu. Bir bakıyorsun yukarıdan talimat geliyor ve senin daha önce almış olduğun kararlar tamamen değişiyordu. Yani birileri sana talimat gönderdiğine göre bir örgüt olmalıydı. Ama talimat gönderenler ‘örgüt yok’ talimatı gönderiyordu. Yani dışa karşı ‘örgüt yok’tu, ama içeride basbayağı ‘var’dı. ‘Örgüt yok’ diyerek örgütlenilen dünyada başka bir örnek var mıdır bilemem.”

Bilenler bilmeyenlere anlatır elbette; bilenler susar, bilmeyenler sormaya devam ederse, büyük buluşma, büyük gecikmeye dönmeye başlamaz mı? Yoksa içinde yaşadığımız bu mu?

İçimizi acıtan bir alıntıyla bitirelim bu yazıyı: “Bu konuda ve diğer konuların hemen tümünde de tuhaf şeyler oluyordu. Kararlara ilişkin bir şey konuştuğunda birileri hemen tavır alıyordu. Daha ötesi Fatsa Devrimci Yol davası daha başlamadan giderek ‘birilerinin’ yönlendirmesine giriyordu. Mahkeme süreci, adeta daha sonra muazzam itiraflarda bulunacakların denetim ve önderliğine geçiyordu.”

“Gocunmayın güzel beyler, hanımlar, alınıp incinmeyin.” Fatsa Devrimci Yol davası, içinden çok sayıda itirafçının çıktığı bir dava olarak kayıtlara geçti. Dünyada bir başka örnek var mıdır, bilemiyorum.

Not: Bu yazı, Adana Devrimci Yol davası sanıklarından, Kırşehir Cezaevi firarilerinden Adem Kütük’ün ölümün ardından kaleme aldığım ve sendika.org’da yayımlanan yazıdaki, “Adem ve arkadaşlarının, 12 Eylül mahkemelerinde ‘siyasi savunma’ yapmak için nasıl istekli olduklarını ve ancak sonrasında nasıl çaresiz kaldıklarını, kalben ve ruhen nasıl yıprandıklarını hatırlayacağız.” şeklindeki satırlardan sonra, haddimi bildiren arkadaşlara ithaf olunmuştur.


4 Nisan 2013 Perşembe

Mehmet Hakkı Yazıcı vücuda geldi!



“Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız” isimli kitabın son dönemde sıkça karşılaştığımız sıradan bir anı aktarımı olduğu sanılmasın. Kitapla mucizevî bir olay vuku buldu; Mehmet Hakkı Yazıcı vücuda geldi

Meğer Mehmet Hakkı Yazıcı sahiciymiş, varmış, yaşıyormuş. Meğer Devrimci Yol dergisinin künye bölümünde yazılanlar doğruymuş; bizimkilerin savcıları, polisleri yanıltması mevzu bahis değilmiş.

Meğer İncesu’daki adres de gerçekmiş. Devrimci Yol’la ve şiirle haşir neşir olduğumuz günlerde, İncesu’nun önemi iki nedenleydi: İlk neden Ahmed Arif’in şiiriydi; hani o İncesu Deresi’ne “merhaba” dediği. “Merhaba”nın, selamlama olmaktan ziyade, “benden sana zarar gelmez” anlamında kullanıldığını bilir, İncesu Deresi’ne zarar vermediğimizi halkımıza anlatmak isterdik.  İkinci neden, Devrimci Yol dergisinin künyesinde yönetim yerinin karşısında yazan adresti: Hasan Ali Yücel Caddesi No: 39/D.

İncesu Deresi’nin ve Devrimci Yol’un bizler için ne anlama geldiğinin farkındaydık. Ne zaman İncesu’ya yolumuz düşse, müstehzi bir tebessümle, Devrimci Yol’un yönetim yerinin asıl bu adres değil, sokaklar, mahalleler, okullar, fabrikalar olduğunu hatırlar, Devrimci Yol’un kendisini İncesu Deresi’ni kurtarmak ve kurutanları alaşağı etmekle mükellef saydığını anlar ve siyaseten doğru yerde olduğumuza kanaat getirirdik.

Kurgumuz anlaşılabilirdi: İncesu Deresi’ni kurutanları alaşağı edeceğiz (devrim), İncesu Deresi’ni kurtaracağız (yaşanabilir bir ülke).

Meğer PK 383 Kızılay-Ankara işaretli kutu öyle gizemli bir şey değilmiş. Mehmet Hakkı Yazıcı belli aralıklarla Kızılay Postanesine uğrar, büyük bir merak ve heyecanla gelen mektupları alır ve iştahla okurmuş. İşlerin kızışmaya yüz tuttuğu günlerde PK 383’e ulaşmak meşakkatliymiş, tedirginlik vesilesiymiş, polise “enselenme” nedeniymiş. Nitekim bir keresinde öyle olmuş.

Bizim, yani yeniyetme solcuların, yeni kuşak Devrimci Yolcuların, devrimci hareketin her türlü tasarrufuna derin anlamlar yükleyen, bütün olup bitenlerin kimselerin aklına gelmeyecek zekice işler sanan gençlerin, o günlerde bütün bunları bilmesi mümkün mü?

Gençliğimize, cahilliğimize verin; Mehmet Hakkı Yazıcı’nın kanlı-canlı bir insan olduğunu bilemedik, şimdi nerededir, ne yapıyordur, ne yer ne içer, neden görünmez, adı neden geçmez hiçbir yerde sorgu sual edemedik; hâlâ politik iddiasını sürdürenler ve onların anlattıkları ile yetinmiş olmamızı gelişmemişliğimize, düşüncesizliğimize, özensizliğimize, kader-kıymet bilmezliğimize verin ve affedin.

Mehmet Hakkı Yazıcı’yı “Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız”la tanımış olmanın sebebiyet verdiği utancı anlamaya çalışın ve aslında, “koca sevdanın” böyle mütevazi, böyle kendiyle barışık insanlar sayesinde yaratıldığını ve ülkeye armağan edildiğini bilin.

Bizim neye ihtiyacımız olduğunu gösteriyor kitap. Bir başka tarih anlatımının elzem olduğu da muhakkak. Ancak o iş yapılana kadar anılarını aktaran her kim olursa olsun, bari demiri sadece kendine bükmesin, her şeyi kendiyle başlayıp bitirmesin, kendini her şeye muktedir görmesin, hiçbir arkadaşını rencide etmesin, kimseyi üzmesin, kırmasın, dökmesin.

Kitabın bir yerinde Mehmet Hakkı Yazıcı’nın dediği gibi, “Gerçek kahraman kitlelerdi. Kişilerin kahramanlık hikâyeleri üzerine politika yapılamazdı.” yaklaşımı tarih anlatımlarının belirleyicisi olsun.

Ancak hiç kimse de Mehmet Hakkı Yazıcı gibi yapmasın; kendini bizlerden mahrum etmesin.

Mehmet Hakkı Yazıcı’dan mahrum olmayanlardan Taner Akçam’ın kitaba yazdığı önsözle bitirelim bu af dileyen yazıyı: “Bakmayın siz anılarını yazdığına. Aslında yazarken de çok ketum davrandı. Söylenmesi gereken birçok şeyi söylemedi, detayları anlatmadı. Bilemiyorum, kendisini hâlâ polise ifade verir gibi hissediyor ve bu nedenle mümkün olduğu kadar az ve öz söylemeye dikkat ediyor ya da hâlâ o eski alçak gönüllülüğü… Yaptıklarına özel bir anlam verilmesini istemiyor.”


1 Nisan 2013 Pazartesi

“Şüphesiz en anlamlı şeydir susmak”


Başlığa çıkartılan Ahmet Telli’nin “Ters yüz edilen” isimli şiirinden bir dizedir.  “Susmak bir şeylerin anlatımıysa/şüphesiz en anlamlı şeydir susmak” der Ahmet Telli. Başka dizeleri de vardır şiirin: “İnsanın en görkemli yanı yaşamak ve susmak belki de.”

Yaşıyor ve susuyoruz. Susarak tanık oluyoruz, olup bitene. Dikkat edilsin, suskunlar çoğalıyor; yutkunanlar artıyor. Kimine zûl geliyor yaşananları yorumlamak, kimi haddini bildiği için dili lâl kesiliyor.  Ezberler bozuluyor, beklentiler karşılıksız kalıyor; büyük hayal kırıklığı, barışın elzem oluşu nedeniyle kabul edilebilir sayılıyor. İnsan hayatından daha değerli ne olabilir sorusu, susarak ve yutkunarak yaşayanlara vicdan azabı olarak dönüyor. Ahmet Türk’ün “Sosyalist dostlarımız, ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçırmayız” mealindeki sözleri vicdan azabını pekiştiriyor.

Susmak, anlamamak değildir, bu günlerde başarılması en zor iştir; tarih susanları cesurlar olarak yazacaktır. Evet doğru. Herkes aslında tarihe not düşüyor. Doğru, her konuşan bir bakıma kendi öyküsünü yazıyor. Evet, kaçınılmaz, Nazlı Ilıcak’ın konuştuğu bir zaman diliminde bize susmak düşüyor.

Kürtlere uygulanan “milli zulmün” destekçileri, uygulayıcıları konuşuyorsa, birilerinin susup beklemesi gerekir; susuyor ve bekliyoruz.

“Güçlüler haksızken, şimdi haklılar güçlendi ve işte o güçtür ki bugün bu müzakere sürecini sağlıyor. Yeni bir cumhuriyetin barışın cumhuriyeti olması için adım atılıyor.” diyorsa Ufuk Uras, şüphesiz en anlamlı şeydir susmak.

Şüphesiz en anlamlı şeydir susmak, Veysi Sarısözen, AKP’ye bölgesel güç olmak için Kürtlerle barışmasını öneriyorsa…

Susmak, en değerli siyasettir bugün. ‘Süreçte aktif pozisyon tutacağız’, ‘ileri inisiyatif alacağız’ diyen arkadaşlarımıza, susarak siyaset yapmalarını önermek dışında elimizden bir şey gelmiyor; sussunlar ve suskunluklarının nedenini açıklayarak tarihe not düşsünler. Hiç olmazsa, uygulamaya alınan büyük projenin sonuçlarının görünür olmasına kadar zaman kazanabilirler; siyaset bir bakıma zaman kazanma şansı vermez mi insana?

Suskunluğu tercih etmek, zamansız ve talihsiz bir metni, Nazlı Ilıcak’la, Nagehan Alçı’yla, Alper Görmüş’le, Mümtazer Türköne’yle, Ufuk Uras’la, Yasemin Çongar’la, Rasim Ozan Kütahyalı’yla birlikte imzalamaktan daha evla değil midir?  

Tıpkı şiirdeki gibi, yaşadığımız “ters yüz edilen” bir zamandır, ne yazık ki zaman herkesin kendi öyküsünü yazma telaşının tanığıdır; paniğe kapılanlar tarihsel bir yanılgıya imza atar, masumiyet sadece insan hayatına ve genç ömürlere yüklediğimiz kutsiyetle mana kazanır, ‘insanın en görkemli yanına’ sahip çıkanlar suskunluğu ve yutkunmayı tercih eder.

Susmayıp ne yapacağız? Boğazımız kaç boğum?

Sorular ardı sıra gelmelidir: Küçük savaşın bitirilmek istenmesi, hangi büyük savaşın kötü habercisidir?
“Barışa Omuz vermeye çağırıyoruz” başlıklı metnin imzacıları arasında bulunan Oral Çalışlar’ın İran, Suriye, Irak ve Lübnan’ın oluşturduğu “Şii Yayı”na karşı, AKP’nin yayın ortasında yer alan Kürtlerle ilişkisini yeniden belirleme zorunluluğundan söz etmesi, İsrail’in, Suriye sorunu nedeniyle Türkiye ile ilişkileri yeniden düzenleyecek adım niyetine Mavi Marmara katliamı için Türkiye’den özür dilediğini açıklaması, Abdullah Öcalan’ın, ‘Misak-ı Milli sınırlarına aykırı olarak parçalanmış topraklarda yaşayanlara çağrı yapması hangi barışa tekabül ediyor?

Abdullah Öcalan’ın,  en az Türkiye’deki Kürtler kadar nüfusa sahip Alevilerden söz etmemesi, İslam bayrağı altındaki bin yıllık yaşamdan dem vurması, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammet’in mesajlarındaki hakikatin hayata geçeceğini vurgulaması sadece bir tesadüften mi ibarettir?

Hürriyet gazetesi yazı işleri toplantısına katılan Süreyya Sırrı Önder’in, “Sayın Öcalan, Fethullah Gülen’e selamlarını gönderdi. Fethullah Gülen’in ‘Sulhta hayır vardır’ yaklaşımı benim de yaklaşımımdır, bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz, Muhterem Fethullah Gülen’e selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim.’ dedi” şeklindeki açıklaması karşısında dilimizi taammüden lâl etmekten başka yol var mı?

Tek yol bulunuyor: “40 yıldır Türk solunu sırtımda taşıyorum” diyen Abdullah Öcalan’ın sırtından inmeli, “sosyalist dostlarımız bize kızmasınlar” diyen Ahmet Türk’ün ve Öcalan’ın elini rahatlatmalıyız. Hem de bunu sessizce yapmalıyız.

Üniversite sınavını protesto eden liseli çocukların sırtına inen copların sesini, Ankara’nın orta yerinde okul bahçesine indirilen polis helikopterinin çıkardığı gürültüyü bastıracak oranda birikinceye kadar, “şüphesiz en anlamlı şeydir susmak.”