28 Haziran 2013 Cuma

Yılmaz Erdoğan, muktedire yaklaştıkça küçüleceğini bilmeli

Bu iki fotoğraf Milliyet gazetesinde aynı gün yayımlandı.

Bu iki fotoğrafa iyi bakın. Türkiye’de son dönemde yaşananları resmediyor ikisi de; toplumsal yarılmanın taraflarını görünür kılıyor. ‘Aynılar aynı yerde’ buluşuyor. Devrimciler cezaevine gönderiliyor, diğerleri devletlû tarafından ağırlanıyor.

Bir tarafta muktedire ve onun iktidarına kafa tutan, cesur gencecik bir çocuk var; ismi Sıla Uzunpınar. Üniversite öğrencisi. Halkevi üyesi. Dikmen’de Ahmet Arif Parkı’nda gözaltına alındı.

Gözaltına alınması sırasında arbede yaşandı. Dikmenliler vermek istemedi onu polislere; tıpkı mahallelerini korudukları gibi, tıpkı Ahmet Arif Parkı’ndaki çiçekleri korudukları gibi, tıpkı Dikmen semalarındaki kuşları, toprağındaki börtü böceği korudukları gibi, tıpkı hayatlarını, onurlarını korudukları gibi, tıpkı Ergun Atacan’ın*, Erdal Eren’in bıraktığı geleneği korudukları gibi korumak istediler Sıla’yı. Bir polis silah çekti, diğerleri yüklendi, almayı başardılar; Sıla’yı Dikmen’den koparttılar.

Fotoğrafa iyi bakın. Gencecik bir çocuk emniyetten adliyeye götürülürken polislerin arasında slogan atıyor. Slogan atmanın, basit bir bağırma olduğunu sanıyorsanız, aldanırsınız. Hayatı savunmaya devam edeceğini bildiriyor. Karşınızda eğilmeyeceğim, sizden korkmuyorum diyor. Dikmenlilerle kurduğu gönül bağının kesilmesinin mümkün olmadığını yüksek sesle beyan ediyor.

Bütün bunlar yürüyüşüne, yüzünün ifadesine yansıyor; yüz ifadesine dikkat edin.

Sonra tutuklanıyor. Ben bu satırları yazmaya başladığım sabah, Sıla şimdiden ne kadar süreceğini kestiremediğimiz cezaevi hayatının ilk gününe başlıyor.

Diğer fotoğrafa iyi bakın.

Yılmaz Erdoğan akil insanlar toplantısında başbakanla tokalaşıyor; yumuşak eller birbirini kavramış. Başbakan her zamanki gibi, onu anlatmaya hacet yok. Yılmaz Erdoğan, Tayyip Erdoğan’a müteşekkir, akil insanlar grubuna dahil edilmekten duyduğu mutluluğun aynen devam ettiğini karşısındakine hissettiriyor; ağırlanmaktan haz aldığını belli ediyor; ne de olsa bu işleri bilir; beden dili, yüz ifadesi erbabıdır.

Yılmaz Erdoğan’ın yüz ifadesine dikkat edin.

Karşılaşma anında ne demiş olabilirler birbirlerine? Merhaba demişler midir acaba? Yani, benden sana zarar gelmez anlamına gelen bir merhaba? Yılmaz Erdoğan başbakana “benden sana zarar gelmez” diyor kısacası. Bunun devletlû tarafından daha önce fark edildiğini ve bu yüzden ağırlandığını biliyor; huşu yüz ifadesine yansıyor. TDK huşuyu, “Tanrı’ya boyun eğme, gönlü korku ve saygı ile dolu olma” diye tanımlıyor; bizim “huşu” tespitimizin doğruluğu kanıtlanıyor.

Yılmaz Erdoğan korkuyor, boyun eğiyor; Sıla Uzunpınar korkmuyor, boyun eğmiyor.

Aslında iki fotoğraf arasında sonsuz farkı yukarıdaki tek satır özetliyor.

Fotoğrafa dikkatle bakın. Yılmaz Erdoğan’la Tayyip Erdoğan arasında bir zat-ı muhterem var. Gözlüklü, ince uzun; akil insan, KESK Başkanı Lami Özgen.

KESK’in, Taksim Gezi Parkı merkezli başlayan ve sonra özgürlük isyanına dönüşen süreçte neden bu kadar etkisiz kaldığına dair soruların yanıtı bu fotoğraftadır. Bir sendika başkanı, devletlûnun karşısında ceketinin önünü iliklemiş, hafifçe öne kaykılmış halde merasim halindeyse, başka bir neden aramaya gerek yoktur.

Gün Zileli, “Danışmanları, vekilleri, akilleri, Hepsi halka karşıdır” diyor demesine ama hiç olmazsa, biraz vicdani, biraz insani nedenlerle, Dikmenli akil insan Lami Özgen, Başbakanın karşına geçip, “Dikmen’de günlerdir terör estiriliyor; Dikmenli Sıla Uzunpınar darp edilerek gözaltına alınıyor, tutuklanıyor; bu şartlarda hangi barışı konuşabiliriz” diyemez miydi? Geç de olsa Murat Belge dedi, çıkmadı karşısına Başbakanın.

Denmiyor, denemiyor demek ki.

Yılmaz Erdoğan, “Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum” demişti bir şiirinde. Muktedire yaklaştıkça küçüleceğini de bilmeli artık.


* Bilmeyenler olabilir. Ergun Atacan için vakti zamanında Birgün gazetesinde çıkan yazım:

Ergun Atacan Çeşmesi

Ergun Atacan Ankara’da Dikmen semtinde yaşıyordu.  Dikmen yoksul Alevi halkın yoğun olarak yaşadığı bir semtti. Şimdilerde öyle değil ama, 1970’li yıllarda gecekonduya bürünmüştü ve “kurtarılmış mahaller” arasında sayılırdı. Kurtaranların başında geliyordu Ergun Atacan. O, tepeden tırnağa yoksulluktan müteşekkil mahallelinin umuduydu sanki. Ergun Atacan ve arkadaşları iktidara gelecek, açlık ortadan kalkacaktı. Ne yaz aylarının tozu ve sıcağı ne de kış aylarının çamuru, karı, soğuğu kalacaktı. Kendi çocuklarıydı hem Ergun; kendilerini iktidara yürür gibi görüyorlardı. Zaten Ergun ve arkadaşları da benzer şeyler fısıldıyorlardı kulaklarına. Gelecek güzel günlerin nesnesi değil öznesi olacaklardı. Pek bir şey anlamıyorlardı ama olsun ne de olsa Ergun onlardandı. Onların arasından çıkmıştı, eli kalem, dili bal tutmuştu. Cesaret faslında ise üstüne kimseyi tanımazlardı.

Mahallenin yüzü güneş yanığı, burnu sümüklü çocukları Ergunculuk oynarlardı, gecekonduların arasında. Halkın umudunu söndürmeyi, geleceğini karatmayı kendilerine asli görev seçenler, Ergun’u karanlık namlularına hedef olarak seçmekte gecikmediler.  Yoksulların bağrından söküp aldılar onu. Elbette yas tuttu Dikmen halkı ardından.  Elbette doğan çocuklarına onun ismini koydular. Ama tutup, serinlemek için uğrak verdikleri bir parka ve kana kana su içtikleri bir çeşmeye onun adını verdiler. Hayatlarından çıkmasını hiç istemediler sanki. Yıllar sonra, yani 12 Eylül’den sonra, “evleri yüksek kurduktan” sonra çeşme kurudu; parkın adı değiştirildi. Onun adını taşıyanlar kocaman delikanlı oldu. Yaşlılar terki diyar eyledi. Bir şiir kaldı geriye Ergun Atacan’dan. Şair Yaşar Miraç yazmıştı ardından, “Ergun Atacan Çeşmesi” isimli şiiri.  

Bir zamanlar bağ yeri
dikmenkeklikpınar dedikleri
Şimdi üç beş ağaç kalmış
cılız mı cılız kök salmış
Birkaç kavak birkaç incir
dallar yeşil yeşil sancır
Orda küçücük koyakta
bir yiğit var ayakta
Gölgesi uzaklarda
toprak olmuş yatıyor
Çeşmesi gece gündüz
ırmak olmuş akıyor
İki gündür olucuktan
dönülmez yolculuktan
Bozkır mavilerinin
kızıl tan yıldızınca 
Hey canım ışıl canım
yiğit yiğit bakıyor
Alnından gönüllüler
andı yankılanıyor
‘Bu gencecik yaşta biz
hiç yüzünden ölmedik
öldük yaşatmak için
yaşamak için öldük’
Yiğit yirmiüçünde
gece vurdular seni
yeşil gölgeler içre
kanlı buldular seni
Delikanlı halkını
bayrağını yaptın diye
Sinsi kurdu pusu kurdu
kavdı kurşunlar seni
Canım canım ata can
kırk yarandan aktı kan
Biter sandılar kanın
kanın su oldu aktı
Oğul bağında halkın
kanın bengi ırmaktı
Hey ergun, ata canım
Canım canım canım hey

kanın o güne aktı





19 Haziran 2013 Çarşamba

Mahir, Dikmen sokaklarında dalgalanıyorsa, devrim başlamıştır artık

Mahir, Dikmen sokaklarında. İsyanının başlangıcından bu yana insanların birbirine sorduğu “Bu iş nereye varacak, neler oluyor?” sorusu yanıtını çoktan buldu.

Dikmen’de yürüyen binlerin arasında turuncuya bezenmiş Mahir fotoğrafı dalgalanıyorsa bir başka sonuç aramaya gerek var mı? Devrim başlamıştır artık; olan olmuştur.

Hükümet istifa edecek mi, diktatör kaçacak mı? Kimsenin dert ettiği yok. Devrim zaten bir öfke patlaması değil midir? Yüzbinlerin hesapsız-kitapsız zulme karşı isyan etmesi başka nedir ki? Oyun biterse, başlayan devrimdir. Muktedirin oyunu bitmiş, Mahir sokaklarda boy göstermeye başlamıştır.

Yüzbinlerce insan büyük kentlerin meydanlarını, sokaklarını ele geçirmiş ve farklı sürelerle elinde tutmuştur. Kendiliğinden bir özgürleşme pratiği hayata geçmiş, muhatapları bu pratikten sonsuz mutlu olmuştur; komşuluk ilişkilerinin bile değiştiği gözlemlenmiştir. Birbirlerine selam vermeyenler, sokaklarda kol kola girmiştir.

Korku imparatorluğu sarsılmıştır; yönetemez durumdadır. Muktedirin ağzından dökülen şiddet dilinin ve bin türlü yalanın başka bir izahı yoktur. İktidar yalana ve faşizme başvurmaktadır.

Korku sınırının aşılması hangi ana işaret eder? Halk ne zaman gözünü budaktan esirgemekten vazgeçer? Halk ne zaman polis şiddetine aldırış etmez? Halk ne zaman ölüme, ölümcül darbelere, gaz bombalarına, biber gazına, kitleler halinde tutuklanmaya, iktidarın tehditlerine rağmen ısrarını ve inadını sürdürür? Çoluk/çocuk, genç/yaşlı, kadın/erkek hangi aşamada isyanın sıra neferi haline gelir? Uzun yıllardır devrimcilerle sınırlı polise militanca direnme geleneğinin, yeni ve sıradan insanlarla buluşmasına ne denir?

“Ey benim yedi başlı kartalım/ her başını/ bir dağ başlangıcında koyanım/ senin/ böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir/ bizim aşkımızı solduranların korkusu/ çünki elbette bir su/ kendi akacağı toprağın sertliğini bilir/ ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak/ artık ırmak mı ne denir/ işte devrim/ ona benzer bir akışın hızına denir.” Arkadaş Zekai Özger ne zaman yazmıştır bu şiiri, neden hâlâ hala yürürlüktedir bu dizeler.

Yanıtı Dikmen sokaklarındadır. Mahir, diri bir akarsu gibi Dikmen’de kıvrılan gövdenin içinde dalgalanmaktadır. Mahir’le yeni tanışanların sayısının Mahir’i bilenlerden çok olması, Mahir’in, Mahir’i yeni tanıyanların eline geçmesi devrimin çoğaldığını göstermektedir.

Kimin ne kadar kalabalık toplandığından ziyade, neyin değerli olduğu önemlidir; çünkü devrim, kitlelerin öz deneyimi ile icat ettiği ve güce rağmen hayata geçen şeyin adıdır.

Kazlıçeşme’de veya Sincan’da iktidarın olanakları ve kolaylaştırıcılığıyla bir araya gelen, polis denetim ve gözetimindeki kalabalıklar mı,   yoksa tomalara diklenen delikanlılar, genç kızlar mı? Hangisi değerlidir?

İktidar yanlısı gericilerle aramızdaki farkı anlamak için, şu soruya yanıt verilmelidir: Sincan mı değerlidir, yoksa Gazi Mahallesi mi? Sincan ile Gazi Mahallesi arasındaki fark, Gezi Parkı direnişi ile başlayan isyan ile devletin organize ettiği Sincan mitingi arasındaki farkla aynıdır. Bir yanda zalimin zulmüne karşı her dönem, her şart altında direnenler vardır, diğer tarafta muktedire teslim olanlar, muktediri temsil edenler. Bir tarafta Sincan’dan geçirilen tanklara karşı cılız ses bile çıkarmayan, bir çakıl taşı atamayan gericiler vardır, diğer tarafta ondan çok değil iki yıl önce Gazi Mahallesi’nde onlarca ölü ve yaralıya rağmen günlerce devlet terörüne direnenler.

Sincan’dan geçen tanklar AKP’ye iktidar yolunu nasıl açtıysa, AKP faşizmi tahkim mitingini Sincan’da gerçekleştirmiştir. Onların simgesi Sincan, bizimki ise Gazi’dir.

Asıl dikkat çekici, emperyalizme yaslanarak devleti dönüştürenleri demokrasi kahramanı ilan edenlerin, Mahir’in elden ele geçmesi karşısındaki şaşkınlığıdır.

Devrim, muktedirleri şaşkına çevirmekle kalmamış, solcu eskisi iktidar hempalarını da hizaya getirmiştir.
Aramızdaki fark budur işte. Dikmenliler turuncuya bezenmiş Mahir’lerle tomaların üzerine yürümekten imtina etmezken, solcu eskisi hempalar iktidarın sallandığını hissettikleri andan başlayarak, kestirmeden gemiden nasıl kaçacaklarını düşünmeye başlamışlardır.

Ve bir de buna inanmamız beklenmektedir. Onların “hazin” ve çaresiz hallerinin bizleri daha da öfkelendirdiği kesindir.

Öfkemiz bununla sınırlı değildir; yalnız buradaki öfke, hüznü de içermektedir. Solun geniş kesimleri, laiklik ve çağdaş yaşama dair hassasiyetlerin yadsınamaz bir ağırlığa sahip olduğu gerçeğini atlamıştır. Sol isyan günlerinde, Amerikancılıktan beslenen gericilikle mücadeleyi program düzeyinde ele almamış olmasının mecburi sonuçlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bir de üstüne üstlük, yıllardan bu yana, yukarıdan siyaset yapan, halkın yaşadığı sıcak sorunları mücadele programına dahil etmeyen, bu çerçevede mahallelerde ayağı olmayan sol parti ve çevrelerin sınıfta kaldığı tescillenmiştir. Sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve benzeri kurumların mevcut hallerinin sokağın ruhundan hayli uzakta olduğu isyan günlerinde daha da görünür hale geçmiş, kâğıt üzerindeki büyüklüğün gerçeği yansıtmadığı açığa çıkmıştır.

Sınıfta kalan bir başka kesim de Kürt hareketi olmuştur. İsyanın başladığı günlerde, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Gezi Parkı’nda yaşananları barış müzakerelerinin karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Tabanımız kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmaz.” demesi kimseyi şaşırtmamış, ancak bizleri üzmüştür. Günler sonra yapılan “inisiyatif alma” çağrısı ise bir başka hazin duruma yol açmış ve doğal olarak herhangi bir sonuç doğurmamıştır.

Devrim, sadece iktidarın Türkiye kurgusunu bozmakla kalmamış, hemen herkesin ve her kesimin hayatını alt üst etmiştir. Örneğin, haliyle gelecek sezon takımlarının şampiyon olmasını bekleyen taraftarların, Beşiktaş’ın puan kaybetmesi durumunda Çarşı’dan davulcu Vedat’ın üzülme ihtimalini düşünerek bir başka sonuç istememesi mümkün olmaktan çıkmıştır.

Mahir’in Dikmen’de boy göstermesiyle başlayan devrim, davulcu Vedat’ı üzmeyecek sonuçlar için uğur denemeleriyle devam edecektir.

Yaşasın devrim.

14 Haziran 2013 Cuma

Bütün iktidar Çarşı’ya ya da köyden esen fırtına

Yazının başlığı, “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganından esinlenmiştir; sosyalist demokrasinin nasıl olması gerektiğini ifade etmektedir; bir yönüyle, Sezar’ın hakkının Sezar’a verilme çağrısıdır.

Başlık, Türkiye’nin AKP’ye karşı direnişinde Sezar’ın hakkını teslim etmeye dönüktür. Ancak çağrı bununla sınırlı değildir; iktidar devrini de ifade etmektedir. Çağrı, iktidar devriyle sınırlı değildir; “anlı şanlı” partilerin, kurumların hemen hepsinin, solun büyük bir kesiminin kendine ayna tutmasını sağlama amacındadır. Nihayetinde, kendine ayna tutmayanlara, aynayı görmezden gelenlere, aynadaki görüntüyü anlamayanlara derstir; ders almayanların ise artık sokaklarda ve kalbimizde yeri olmayacağının tescillenmesidir.  Ya dünyanın merkezine koydukları hiyerarşik, bürokratik yapılarını ve tabi ki ruhlarını Çarşı’cılara teslim edecekler ya da iki haftadadır olan bitenden ders alıp hayatlarını buna uygun düzenleyecekler.

O halde ne duruyoruz? Bütün iktidar Çarşı’ya demekten bizi alıkoyan ne?

Elbette Çarşı bir simge; değerli, belirleyici; moral veren, yalnızlığı gideren; cesur,  ateşli ve bir o kadar da romantik; yani Taksim Gezi Parkı direnişine, İstanbul’dan, Ankara’dan, Adana’dan ve bilcümle kentten; Gazi’den, Dikmen’den, Akkapı’dan ve bilcümle mahalleden destek verenleri, polis şiddetine ve erkin kükremesine aldırmayanları, çoluk, çocuk, genç yaşlı sokağa dökülenleri, biber gazının üstüne yürüyenleri, korku sınırını aşanları, mizahı güce dönüştürenleri, biber kapsülü ve plastik mermiyle yaralananları, gözünü kaybedenleri, ölen arkadaşlarımızı simgelemektedir.

Bütün iktidar Çarşı’ya demek için daha neyi bekliyoruz?

Çarşı’nın bir simge olduğu kesindir. AKP’nin ötekileştiren, yok sayan, ezmeye çalışan, kendinden olmayanları aşağılayan, yaşam tarzına müdahale eden, toplumun dini kurallara göre yönetilmesi anlamına gelen uygulamalarından, söyleminden rahatsız olmuş ve sokağa çıkmıştır. Başka kimin sokakta olduğunu merak etmemiş, başkalarının derdine hürmet etmiş, kendi derdini ifade etmekten geri durmamış, geniş kitlelerin hassasiyetlerini sorgulamamış, kendi hassasiyetine değip değmediğini sual etmemiş, büyük kalkışmada yerini almak için şart koşmamıştır. Günün böyle bir gün olduğunu anlayacak zekâya, sorumluluğu idrak edecek toplumsallığa, okyanusta damla olacak rahatlığa, hesap-kitap yapmayacak samimiyete, temel çelişkinin diktatörlükle demokrasi, baş çelişkinin çağdaş yaşamla gericilik arasında yaşandığını anlayacak politik derinliğe sahip olduğunu göstermiştir.  Hele, trenin kaçtığını görüp de, ‘haydi inisiyatif almaya’ dememiş, ilk andan itibaren isyanın içinde olmuş, ‘ben buradaydım ama şu yoktu’ gibi bir çiğlik sergilememiş,  başka parti ve gruplara “gol atma” sevdasına düşmemiştir.

Sokağa taşan kitlelerin cesaretiyle, zekâsıyla, doğallığıyla dalga geçer gibi, bilinen, hatta hep bilinen, bürokratik, statükocu, dostlar alışverişte görsüncü, kendi söyleyip kendi dinleyen, kendi kürsüsünü oluşturup kendi üyelerine seslenen ve sonra sessizce olay yerini terk edenlerden olmamıştır. Ve hatta okyanusta dalga olmayı değil kendi havuzunu oluşturmayı yeğleyenlerin, havuzda boğulmasını biraz hüzünle ve daha çok öfkeyle seyretmiştir.

Çarşı, AKP rejiminden demokrasi çıkarmaya çalışan liberal andavallara, Başbakanı ve temsil ettiği ideolojiyi, "arkaik" solculardan daha kıymetli ilan eden “sol” liberallere, Meclis’te AKP’lilere şaklabanlık yapanlara, Başbakana hürmetle selam verenlere, kargadan başka kuş tanımayanlara, kendi sorunu dışındaki sorunları görmezden gelenlere, bir bahaneyle sokaklardan çekilenlere, ama hiçbir durumda inandırıcı olmayanlara, nemalandığı kurumların bürokratik etki alanının sınırlarında olup bitenleri izlemekle yetinenlere, zaten bundan başka da şansı olmayanlara okkalı bir yanıt vermekten geri durmamıştır.

Örgütsüzlüğe, sanki iyi bir şeymiş gibi kutsiyet atfedenler de yanıttan nasibini almıştır. Çünkü Çarşı, örgütlü olmanın ne anlama geldiğinin izahatını yapmış; zorlama, doğal olmayan, kitlelerle bağı bulunmayan, dar ve kendinden menkul örgütlenmelerin aslında sonuçlar itibariyle nasıl bir örgütsüzlük olduğunu görünür kılmıştır.  Diğer kentleri, diğer mahalleleri bilmem ama Dikmen’de Halkevcilerin iki hafta boyunca Dikmenlilerle kurduğu gönül bağından, keder ve kader ortaklığından söz ediyorum. Örgüt dediğimiz budur abiler: Gönül bağıdır.

Ankara’nın Polatlı’sında eskiden köyler arasında futbol turnuvası yapılırdı. O yılki turnuvada Şıhahmetli Köyü’nün takımı “yenilmez armada”ydı. Şıhahmetli bir Kürt köyüydü. Taraftar tribüne, “Köyden esen fırtına: Şıhahmetli Spor” pankartını açardı.

Çarşı, Türkiye’nin Şıhahmetli’si olmuştur; sokaklarda fırtına gibi esmiş, “yenilmez armada” olduğunu göstermiştir.

Şimdi Çarşı’dan ders alma zamanıdır; bakalım “hangi sol”, Türkiye’nin Şıhahmetli'si olacaktır.

Not: Fotoğraf Dikmen'den..