31 Temmuz 2013 Çarşamba

Süreyya Sırrı’ya neden oy vermeliyiz


Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’a Çankayalılar tarafından verilen destek artmış. Altı ay önce yapılan bir araştırmada Tanık’ın desteği 46,5 iken, Gezi Parkı eylemleri devam ederken yapılan araştırmada desteğin 51,5’e çıktığı görülmüş. Buna karşın, Ankara Yenimahalle’nin CHP’li Belediye Başkanı Fethi Yaşar’a verilen destek ise azalmış. Çankaya ve Yenimahalle’nin profilini, kültürel-siyasal ortalamasını ve Gezi Parkı eylemlerine katılım oranlarını düşününce, sonucun siyaset sosyolojisi açısından değerlendirmesini yapan mutlaka çıkacak, desteği artan değil ama azalan durumdan vazife çıkarıp gerekli tedbirleri alacaktır.  Gezi Parkı direnişinin bu sonuçlar üzerinde birebir etkisi olduğunu varsayarsak, her iki başkanın da gerekli mesajı alması kaçınılmazdır. Hakkını yemeyelim; Yenimahalle Belediyesi, Güvenpark’ta polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün adını bir parka vermiş, en azından Ethem’in ailesine bir jest yapmıştı.

Demek jest yeterli görülmüyor; insanlar belediye başkanlarıyla aynı havayı solumak istiyor. 

Önümüzdeki yerel seçimlerde Çankaya Belediye Başkanlığı için oyumu kime vereceğimi bugünden açıklayabilirim; benim açımdan bir sakıncası yok; oyumdan mahrum kalacaklar dert etsin kendine.

Ethem Sarısülük’ün cenazesine gitmek için Kızılay Güvenpark’ta toplanan kalabalığa polis saldırmış, ortalık ana baba gününe dönmüş, tazyikli sudan, gazdan göz gözü görmez olmuştu. Çok değil, saldırıdan birkaç dakika önce Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık oradaydı; muhtemelen sıkılan ilk gazdan en az “seçmenleri” kadar etkilenmişti. Yani benimle aynı havayı solmuştu. Kararımı o an verdim aslında; belediye başkanlığında benimle aynı havayı soluyan biri oturmalıydı.

Sahi biz Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez’i neden çok sevdik? Fatsa’yı birlikte yarattığı arkadaşlarıyla aynı havayı soludu Fikri Sönmez. Bine yakın Fatsalı’nın yargılandığı Fatsa Devrimci Yol davasının tutuklu sanıkları arasındaydı; aynı koğuşu ve aynı kaderi paylaştı.

Bu yüzden istediğiniz kadar önemli işlere imza atın, park bahçe açın, yolları asfaltlayın, çöpleri toplayın, demokratik teamülleri hayata geçirin, hepsi nafiledir; birlikte yola çıktığınız arkadaşlarınızdan ayrı düşmüşseniz eğer.

Belki de bu yüzden Dikmenliler, gecenin bir yarısında tomalarla karşı karşıya dururken barikatın bizden yana tarafında geçerek hatırı sayılır bir zaman bekleyen CHP milletvekili Kamer Genç’e, yine bir başka gece polis saldırısı sonrası tarumar olan caddede Dikmenlilerle kader birliği yapan CHP milletvekili Levent Gök’e hiç tereddütsüz oy verecektir.

Yine belki de bu yüzden, bir başka gece yine Dikmen’de barikata arabasıyla yaklaşıp “ben CHP İzmir milletvekili bilmem kim, şu yöne gitmem gerekiyor ama gidemiyorum, bir el atsanız ya da bir başka yol tarif etseniz” diyen zat-ı muhtereme oy vermeye kimse yanaşmayacaktır. Dikmenliler kiminle aynı havayı soluduğuna bakacaktır. Doğruya doğru; bu psikolojik bir haldir, siyasetin doğrularıyla, ayrıntı sayılabilecek tartışmalarla, genel kabullerle ilgisi yoktur.

Siyasetin doğrusu, taktisyenliğin gereği örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinde AKP’yi yakalama şansı olan CHP adayına oy vermektir. Çünkü AKP’nin büyük düşüşünün başlangıcı olacaktır, İstanbul’u kaybetmeleri. Şimdi sormak gerekir: Gezi direnişi boyunca İstanbul caddelerini, meydanlarını, parklarını dolduran, doldurmaya devam eden yüz binler kime oy verecektir? Aynı havayı soludukları Süreyya Sırrı Önder’e mi, Mustafa Sarıgül’e mi?

Yine aynı kalabalıklar, yine aynı nedenle, Süreyya Sırrı Önder’e oy verirken, Selahattin Demirtaş’tan, Sırrı Sakık’tan oylarını esirgeyecektir. Onlardan esirgedikleri oylarını, aynı havayı soludukları Gürsel Tekin’e, Sezgin Tanrıkulu’na vermek için sandık başına gidecektir.

Toma denen savaş aracına su vermeyerek gönülleri fetheden Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ı da kimse ihmal etmeyecektir.

Şair Cengiz Bektaş, “Kimin Bu Sokaklar, Alanlar, Kentler” isimli kitabında Londralı bir yontucudan söz eder. Yontucu, oturduğu sokağa dikilen elektrik direğini protesto eder, kendini direğe zincirler. Sorulduğunda, “Ben yontucuyum, sanatçıyım, bu sokakta oturuyorum, benim sokağıma bu çirkin elektrik direğini dikmeye kimin hakkı var?” der. Bunun üzerine direkler değiştirilir.  Öyküye devam eder Bektaş; bizde böyle bir olay olup olmayacağını sorar okuyucuya, yanıtı kendi verir: “Bizde böyle bir şey olmaz. Polisten ötürü değil; sokağına benim sokağım diyebilen, onun için savaşan yontucu olmadığı için.” Yanıtı budur şairin ve fena halde yanıldığı yıllar sonra Gezi Parkı direnişinde açığa çıkar; Türkiye’de sokağına, parkına, hayatına sahip çıkan yontucular vardır.

Süreyya Sırrı bir yontucudur; Bülent Tanık da öyle. Madem önümüzde yerel seçimler var, yazalım isimlerini defterimize, yontucu olanların, olmayanların.

Yontucular, aynı havayı soluduklarımız, kepçelerin önünde duranlar, gaza maruz kalanlar, kuğulara hayat verenler, ağaçları koruyanlar görev başına!












18 Temmuz 2013 Perşembe

Doğu Perinçek’in Gezi direnişine öfkesi ya da Gezi isyanı tek harfli bir alfabe değildir

Bu satırlar tarihe not düşmek amacındadır; tarih kendinden menkul bu satırlara bakılarak yazılmaz elbet; olsa olsa kendi kişisel tarihimize dönük bir müdahaledir. ‘Yazmasam çatlarım’ ruh halini de yabana atmamakta fayda vardır.

En kötüsü karşıtına benzemektir; dramatiktir, hazindir; inandırıcılığın, ikna ediciliğin kaybedilmesini bırakalım bir yana, intihar olduğundan hiç kuşku yoktur. Karşıtlık üzerinden kendini tanımlamanın kolaycılığı geride kalmış ve asıl sınav başlamıştır. Soru açıktır: Demokrasiden nasibine düşen nedir? Gelecek yanıt umurumuzda değildir. Çünkü bizim yanıtımız açıktır: Tayyip Erdoğan ne kadar nasiplenmişse demokratik kültürden, Doğu Perinçek de o kadar nasiplenmiştir. Bakılmasın çelişkilerinin uzlaşmaz gibi göründüğüne, ikisi de aynı tarza sahiptir, ikisi de aynı kaynaktan beslenmektedir.

Aslında yazının başlığı, “Tayyip’le Doğu arasındaki yedi benzerlik” olabilirdi. Diğer altısına bakarız ama ilk benzerliğin sert, faşizan, ayrıştıran, ötekileştiren, kendinden olmayana hakaret eden jargon olacağı kesindir.

Tayyip Erdoğan Gezi Parkı isyancılarına “çapulcu” demişti. Aklınca kötüleyecek, itibarsızlaştıracaktı üç-beş ağaca, memlekete ve dahi hayata sahip çıkanları. Tuttu mu bu benzetme, tuttu. Çapulcu sözcüğü bir fenomene dönüştü. Pişman mıdır bu sözcüğü sarf ettiğine başbakan, eminiz ki öyledir. Kendinden olmayanlara duyduğu nefret söyletmiştir; aynı nefret, kitlesel başkaldırı başbakanın fiyakasını bozduğunda özür dilemesini de engellemiştir. Demokrasiden nasiplenmemiştir çünkü. Yalana başvurması bundandır; bayrak yaktılar, camide içki içtiler demiştir, faiz lobisinden, darbe heveslilerinden, uyuşturucu baronlarından dem vurmuştur. Bunları söylemiş, köşesine çekilmiş ve karşıtlarının kendine benzemesini beklemeye başlamıştır.

Beklentisine ilk karşılık Kürt hareketinin kimi sözcülerinden gelmiş, sokağa taşan yüz binler ulusalcılıkla, faşistlikle, darbecilikle suçlanmış, bir başka senaryonun sahnelendiği iddiası kamuoyu önünde dile getirilmiştir. Bazı sol partilerin de buna benzer gerekçelerle alanlardan çekildiği, kendilerine yakın sendikaların, kurumların eylemleri dışında pek de ortalıkta olmadığı, direniş günlerinde hayli silik bir pozisyonda kaldığı görülmüştür; başkaca bir şanslarının olup olmadığı ayrı mevzudur.

Asıl bombayı, Tayyip Erdoğan’ın “en” karşıtı gibi duran Doğu Perinçek patlatmış, Başbakanın beklentisinin dayanaksız olmadığını kanıtlamıştır.

Başbakan Gezi Parkı’na AVM yapılmasına karşı çıkarak sokaklara dökülenlere çapulcu demişti de kıyamet kopmuştu; ona yön veren kendi ideolojik-politik hassasiyetleriydi. Doğu Perinçek, kendi ideolojik-politik hassasiyetleriyle örtüşmeyenlere “başıbozuklar” dedi.   Bunun karşılığında kıyamet kopmasını falan beklemiyoruz. Sadece, karşıtına benzemenin hazin sonunu görmek isteyenlere, Doğu Perinçek’in hayatını izlemelerini salık vermekle yetiniyoruz.

Perinçek’in içinde Erdoğan saklıdır; Türkiye solunun yakinen bildiği bu gerçeklik, Aydınlık gazetesinin 10 Temmuz günlü nüshasında bütün aleniliği ile sergilenmiştir. Perinçek, İstanbul’un “kozmopolit” olan ve olmayan ilçelerinden söz etmektedir. “kozmopolit” ilçelerdeki direnişçiler Perinçek’i rahatsız etmiştir. Bu ilçeler karşısına “kozmopolit olmayan” ilçeleri dizmiştir. Bu yaklaşım, başbakanın “yüzde elli” tehdidi ile aynıdır. Nedir Perinçek’in kıstası: Etnik kökene vurgu yaptığı açıktır; etnik kökene sosyalist solu da eklediği anlaşılmaktadır. Durun daha kötüsü geliyor; “Halk hareketi, kozmopolit etkilerden arınmaktadır” diyerek bir tür etnik, politik temizlikten söz etmektedir. Durumdan vazife çıkaran yeni eli palalılar sahne alırsa yakın zamanda, bunun sorumlusu hiç kuşku yok ki Perinçek olacaktır. Bir benzerlik daha kendiliğinden ortaya çıkıverdi: Toplumsal gerginliği ve çatışmayı kışkırtan ve buradan hareketle tahkimat sağlamaya çalışan bir anlayışla karşı karşıya bulunuyoruz; hem de iki karşıttan aynı jargonla.

Burada duracağını sanıyorsanız aldanırsınız. “Mustafa Kemal’in yurttaşlarıyız” diyen CHP’yi bile “mahkûm” etmekten geri durmamaktadır Perinçek. Ona göre, yurttaş değil, asker olmak gerekmektedir. Kim okumuştu Ziya Gökalp’in şiirini: “Camiler kışlamız, minareler süngümüz.”

Bundan sonraki satırlarda asıl “pişti” faslı başlıyor. Lice’de karakol yapılmasına karşı çıkan insanların üzerine askerler ateş açtığında, Başbakan, olayların arkasında uyuşturucu baronlarının olduğunu söyleyerek, askerlerin halkın üzerine ateş açmasını haklı çıkarmaya çalışmıştı. Bakın Doğu ne diyor bu mevzuyla ilgili: “Sol maskeli bazı başıbozuklar, Türk bayrağına ‘pis paçavra’ diyorlar. Lice’de Mustafa Kemal’in askerlerinin karakoluna saldırı düzenleyen uyuşturucu baronlarıyla dayanışma halindeler.”

Bir taşla iki kuş, hatta üç kuş birden. Solcular başıbozuktur, bayrağa hakaret ediliyor ve Lice’dekiler uyuşturucu baronudur. “Başbakanın eli kalem tutsa, benzer bir yazı kaleme almaz” diyenler bir adım öne çıksın.

İbretlik gerçekten de, “Yoğurtçu Parkı ve Kadıköy Meydanı” başlıklı yazı.  Hangi satırına ne tür yanıt vermek gerekir, şaşırıyor insan; Bolca tehdit, had bildirme, manipülasyon, dezenformasyon, çokça kızgın, sert ve öfkeli sözcükle örülmüş yazıya ne demeli bilemedim.

Bizlerin Gezi Parkı olaylarıyla başlayan ve Haziran ayı boyunca süren, şimdilerde de Park forumlarıyla bir başka boyutta geçen süreçten çıkardığımız şudur:

Gezi Parkı isyanı, tek harfli bir alfabe değildir.

Kitlelerin büyük direnişini, son seçimde binde üç oy alan partiler kendi hanelerine yazmaya kalkarsa, durumları trajikomik olmaktan öteye geçemez.

Gezi Parkı isyanı, farklı hassasiyetlere sahip olan, farklı nedenlerle sokağa çıkan ve birbirlerinin farklılığına saygı duyan insanların omuzlarında yükselmiştir; isyanı asıl anlamlı kılan bu olmuştur.

Ona darbeci, buna başıbozuk, şuna ulusalcı, bir başkasına alkolik, ötekine bayrak, berikine din düşmanı diyenlerin, yalandan, çarpıtmadan medet umanların, had bildiriminde bulunanların, kendi hassasiyetlerini işin odağına almaya çalışanların, alamadığı oranda da saldırganlaşanların isyanda yeri yoktur; zaten isyan onlara karşıdır.

İsyanı olduğu gibi okuyanların, kitlelerdeki özgürleşme talebini görenlerin, kitlelerin ezber bozan dalgalanışına tanık olanların, kendi küçük teknelerine hapsolmayıp onlarca dalgadan biri olmaya çalışanların kim olduğunu merak edenler, devletin kimi ve neden cezaevine attığına, faturayı kime kesmeye çalıştığına bakmalı.

Gezi direnişini, devrimcileri hapsederek bitiremeyeceğini anlayanların imdadına Doğu Perinçek yetişmiştir. Bu yazı asıl olarak buna dairdir.

Not: Fotoğraf Adana direnişindendir. Tomaya ve onca polise meydan okuyan 13-14 yaşlarında bir çocuktur. Çocuğun ruhunda abuk sabuk ezberler yoktur; neyse odur.

12 Temmuz 2013 Cuma

İktidarlarını başlarına yıkalım zalimlerin; yoksa çok öldürüleceğiz

Kaç yaşında ölelim?
 
Kaç yaşında ölmemiz ikna edecek bu adamları?

Kaç yaşında ölürsek biter bu ıstırap; kan içmekten, can almaktan kaç yaşında ölürsek vaz geçerler?

Bıkmadılar, usanmadılar gencecik insanları katletmeye.

Ölen arkadaşlarımızın yaşlarını sormaktan korkar olduk; bir ok gibi kalbimize saplanıyor yaşları.

Ali İsmail Korkmaz on dokuzundaydı; Medeni Yıldırım on sekiz; Mehmet Ayvalıtaş yirmisine yeni girmişti, Abdullah Cömert henüz yirmi iki yaşındaydı; Ethem Sarısülük abileri sayılırdı ama daha yirmi yedisinde bile değildi.

Sormalı bu adamlara; kaç yaşında olmalı öldürdüğünüz insanlar. Hangi yaş ikna edecek sizi?

Erdal Eren on yedisindeydi de, yaşını büyüterek asmışlardı. Öldürmek için bir yaşa ermek gerekiyordu demek ki.

Uğur Kaymaz’ı ne yapacağız o zaman? Uğur’un yaşı on ikiydi; Buse Sarıdağ on yedi.

Roboski’de kaç kişi öldürülmüştü, kaçı çocuktu, yaşları kaçtı?

Başbağlar’da öldürülenler arasında çocuklar var mıydı? Bırakalım yaşı doldurmayı, kundaklık bebekler bile katledildi bu topraklarda; yüreğimiz kaldırmıyor artık tarih sayfalarına bakmayı.

Kaç yaşında ölmemizi istiyor bu adamlar?

Kaç yaşında olursak, kesecekler artık katletmeyi?

Hatırlayalım Deniz Gezmiş yirmi beşindeydi asıldığında. Ya Mahir Çayan çok mu büyüktü ondan; Mahir hepi topu iki yaş fazlaydı Deniz’den; Ethem kadardı. Nizamettin Orhangazi yirmi bir yaşındaydı.

Hangi yaşa ermemiz gerekiyor öldürülmek için?

Soralım katillere, kaç yaşında olmak gerekiyor?

Turgut Uyar yazmıştı bir şiirinde. “Ölmeyi, ölürken kaç yaşında olmayı” diye. Demek değişmez bir soruymuş bu; demek kaderimiz hiç değişmeyecekmiş bizim.

Bilmiyoruz çünkü katillerin kaç yaşında olmamızı istediğini.

Acaba sadece yaş değil mi bütün mesele?

Ali İsmail Korkmaz’ın gözlerine bakın, bir de Deniz Gezmiş’inkilere.

Sorunun cevabı bu mudur? Gözlerdeki derinlik, yüzdeki masumiyet, tebessümdeki sıcaklık mıdır öldürülmemize sebep.

Katil çıksın ve anlatsın bunu.

Katilimizin yüzüne çarpalım bu soruyu; sokakta karşılaştığımızda, televizyon ekranlarında gördüğümüzde.

Kaç yaşında olmalı ve nasıl gülmeliyiz?

“Ölümün ve unutuşun kolay ülkesindeyiz” demişti Onat Kutlar.

Onat Kutlar’a bu yüzden mi kolay kıydılar; bu yüzden mi öldürüldü İsmail.

Bu yüzden mi kolay öldürülüyor bizim çocuklar.

Bu ülkede katiller, bebekleri, çocukları, gençleri öldürerek egemenliklerini sürdürüyor.

Sadece unutmamakla yetinmek kesmiyor artık bizleri.

İktidarlarını başlarına yıkalım zalimlerin; yoksa çok öldürüleceğiz.








4 Temmuz 2013 Perşembe

Biz mi Kürtlere haksızlık yaptık, yoksa Kürtler kendilerine mi kıydılar?

Gezi Parkı direnişi ile başlayan ve hızla halk isyanına dönüşen süreç yavaşladı; farklı biçimlerde yoluna devam ediyor. Peşi sıra Haziran isyanına dair hoş yazılar da, siyasal-sosyolojik değerlendirmelerin yer aldığı metinler çoğalmaya başladı. Anlaşılan o ki sol daha çok tartışacak Haziran olaylarını. Özellikle de Kürt hareketi bağlamındaki tartışmalar alevleneceğe benziyor. Alevlenecek tartışmalardan birinin de, faşist hareketin Haziran isyanındaki rolü ve etkisi üzerine olacağı kesin.

Şimdi bu tartışmalarda iki iddia göze çarpıyor. Birinci iddianın iki ayağı var: ilki Kürt hareketinin sanıldığının aksine Haziran eylemlerinde yer aldığı. Diğeri faşist hareketin süreçte etkili olduğu.

Ben Kürt hareketinin ve faşist hareketin Haziran eylemlerinde yer almadığını düşünenlerdenim. Bu sonuca, BDP ve MHP sözcülerinin açıklamalarından kolaylıkla ulaşılabilir. Bazı eylemlerde 10-15 kişilik küçük grupların kurt işareti yapmasının ya da Öcalan posteri açılmasının değerlendirmeye dahil edilmeyecek kadar küçük bir öneme -önemsizlik de diyebiliriz- sahip olduğuna inanıyorum.

Aşağıdaki birkaç paragraf bu inanışın dayanaklı hale getirilmesiyle alakalıdır.

MHP ve BBP’nin etkili olduğu, seçimlerde kayda değer sonuçlar aldığı, faşist hareketin kültürel-siyasal atmosferi belirlediği illeri hatırlayalım; bu listeyi Gezi Parkı protestolarının hiç yaşanmadığı ya da çok cılız kaldığı illerle karşılaştıralım. 2011 Genel Seçim sonuçları baz alarak MHP ve BBP’nin birinci ya da ikinci parti geldiği ya da küçük bir farkla üçüncü bitirdiği; iki partinin geleneksel olarak güçlü olduğu illeri listeye dahil edelim: Afyon, Aksaray, Bayburt, Bilecik, Bolu, Burdur, Çankırı, Düzce, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, Gümüşhane, Iğdır, Isparta, Kahramanmaraş, Kars, Karabük, Karaman, Kastamonu, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Kilis, Konya, Kütahya, Nevşehir, Niğde, Osmaniye, Sakarya, Sivas, Tokat, Trabzon, Yozgat.

Gezi Parkı eylemlerinin görülmediği ya da dikkate alınmayacak oranda az görüldüğü illeri sıralamaya devam edelim. Bu kez listemizi Kürt hareketinin etkili olduğu, belirleyici pozisyonda bulunduğu illerden oluşturalım: Ağrı, Ardahan, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkâri, Iğdır, Kars, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Van.

Aynı şekilde örneğin Ankara’da faşist hareketin varlığını hissettirdiği semtlerde tek bir ses çıkmadığını, protesto gösterisi düzenlenmediğini, “tencere-tava” çalınmadığını da ekleyelim. Keçiören, Etimesgut, Sincan, Pursaklar, Öveçler, Abidinpaşa, Kurtuluş, Cebeci, Etlik, Mamak ve Keçiören’in pek çok mahallesi, Gölbaşı; herkes kendi yaşadığı ilde buna benzer gözlemde bulunabilir ve liste daha da uzayabilir.

Yine devamla, Kürt hareketinin seçim sonuçlarından bağımsız, mahalle bazında etkili olduğu illeri dikkate alıp, örneğin Adana ve Mersin’de Kürtlerin sokağa çıkmadığı gerçeğini not olarak düşelim.

Kendi tanıklığımız, gözlemlerimiz ve takibimizle düzenlediğimiz listelerden sonra İçişleri Bakanı Muammer Güler’in açıklamasına göz atalım. Muammer Güler Gezi Parkı protestolarının gerçekleştiği illerle ilgili bilanço açıkladı, düzenlediği basın toplantısında. Yandaş basın açıklamayı, “İşte provokasyona prim vermeyen iller” başlığı ile haberleştirdi.

İçişleri Bakanlığı 67 ilde irili-ufaklı gösterilerin gerçekleştiğini duyurdu. Açıklamaya göre, İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere Hatay, Eskişehir, Bursa, Adana, Antalya, Edirne, Muğla, Aydın, Bolu, Manisa, Sinop, Sivas, Gaziantep, Tekirdağ, Trabzon, Ordu, Mersin, Samsun, Kocaeli, Çorum, Çanakkale, Artvin, Tunceli, Zonguldak, Düzce, Balıkesir ve Niğde gibi şehirlerde karşılık buldu. Kayseri, Rize, Erzurum, Erzincan, Şanlıurfa, Giresun, Uşak, Diyarbakır, Kütahya ve Denizli gibi illerde de en fazla 100 kişilik gruplardan oluşan küçük çaplı eylemler yapıldı, ancak karşılık bulmadı. Bakan güler gururla eylemlere destek vermeyen bölgeleri de sıraladı: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki vatandaşların nerdeyse tamamı eylemlere destek vermedi. İç Anadolu, Akdeniz, Ege ve Karadeniz bölgesinin bir kısmı ise eylemlere destek vermeyerek olası provokasyonların da önüne geçmiş oldu.” Bakanlığın çalışmasına göre eylemlere destek vermeyen iller ise şunlardı: Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt, Şanlıurfa, Adıyaman, Kilis, Malatya, Elazığ, Bingöl, Kars, Ardahan, Iğdır, Bitlis, Van, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Kahramanmaraş, Bayburt, Gümüşhane, Amasya, Yozgat, Muş, Aksaray, Kırşehir, Karaman, Tokat, Çankırı, Kırıkkale, Konya, Nevşehir, Sakarya, Kastamonu, Karabük, Bartın, Burdur, Isparta, Osmaniye ve Afyonkarahisar.

Şimdi dönüp bizim amatörce hazırladığımız listeyle karşılaştırmasını yapalım. Tasnifin pek de dayanaksız olmadığı görülecektir.

İkinci iddia ise Kürt hareketine haksızlık yapıldığı ile ilgilidir.

Sendika.org’da Murat Işık imzasıyla yayımlanan “Gezi direnişi ve Kürt hareketine haksız eleştiriler” başlıklı yazı bu iddianın görünür yüzünü oluşturdu; ancak kötü bir yüzü olduğunu belirtmeliyim.

Kürt hareketi sözcülerinin Haziran ayı boyunca yaptığı birbiriyle çelişen açıklamaların, hadi onlar spontane konuşmalar diyelim, yazıda varlığını aynen koruyor olması hayli ilginç. Madem Kürt hareketi Gezi Parkı olayları bağlamında savunulacak, ince zekâ bunun aksini yapmayı, bazı halleri görmezden gelmeyi, bazı hatırlatmalardan özenle kaçınmayı gerektirmez mi?

Hangisi doğru? Murat Işık yazının bir yerinde, “Başından beri Kürt hareketinin Gezi Parkı eyleminin önemli bir bileşeni, paydası durumunda olduğunu herkes bilmektedir.” diyor, bir başka yerinde ise ‘Kürtlerin barış sürecinin sekteye uğramaması için hassas davranmalarının doğal karşılanması’ gerektiğinden söz ediyor.

Kürt hareketinin eylemlerin önemli bir bileşeni olduğunu söylemek hem doğru değildir hem de sanırım Kürt hareketi temsilcilerinin pek hoşlanmayacağı bir tespit olacağı açıktır.

Sosyalist solla Kürt hareketinin 1900’ların başından günümüze kadar kurduğu ilişkiye, ilişkinin kırılma anlarına, kritik eşiklerine, kimin ne alıp verdiğine dair bir tartışmanın sınırlarının hayli geniş olacağı, en azından, “Hal bu ki Kürt Özgürlük Hareketi seksenlerden bu yana sol, sosyalist hareketle birçok defa birlik, cephe, partileşmeye kadar, enternasyonalist dayanışmanın geliştirilmesine çaba harcamış, bu çabalar günümüze kadar büyük emeklerle sürdürülmüştür.” kolaycılığı ile açıklanmayacak kadar karmaşık bir öze sahip olduğu bilinmelidir. Dolayısıyla bu yazı bağlamında konu ele alınmayacaktır. Çünkü ben bunun tam aksi olduğuna, yani Türkiye solunun Kürt hareketiyle, enternasyonalist dayanışmacı bir ilişki geliştirilmesi, ortak mücadele zemini oluşturulması, ortak hedef tayin edilmesi meselesini kendisine dert ettiğine inanlardanım.

Türkiye solunun Kürt hareketiyle kurduğu ilişkiyi, barış sürecinde daha da görünür olacak şekilde, bazı sol çevrelerin yaşadığı büyük hayal kırıklığı ile tarif etmek mümkündür.

Aslında bunun Kürt tarafından izahını Ahmet Türk, barış süreci başladığında özlü bir şekilde ifade etmiş ve Haziran isyanındaki Kürt hareketinin nasıl bir tutum alacağını o günden hissettirmişti! Ahmet Türk’ün sözlerini unutmamız mümkün müdür: “Sosyalist dostlarımız Kürtler bizi satıyor demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.”

Madem Ahmet Türk’ten başladık yine onunla devam edelim. Ahmet Türk Gezi Parkı eylemleri için ne demişti hatırlayalım: “Gezi Parkı eylemlerinde, demokrasi taleplerinin yanında bilinçli bir senaryo da devreye girmiş olabilir. Eylemlerde, demokrasi talebinde bulunanlarla birlikte hükümeti yıpratmak ya da çözüm sürecine karşı olan farkı grupların da yer aldığını söyleyebiliriz.”

Ahmet Türk bu sözleri, BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Kürt hareketine dönük, “Türkiye yanıyor, dünyanın en büyük isyanlarından biri. DTK tek cümleyle destek açıklaması yapmadı.” şeklindeki eleştirisi üzerine söyledi. Belli ki Kürt hareketi içinde bir tartışma sürüyor; kamuoyu karşısında sarf edilen bu sözlere bakıldığında, kapalı devre yapılan tartışmanın daha sert olduğu bellidir.

Süreyya Sırrı Önder’den söz etmişken, onunla devam etmemek mümkün değil. Her şey Süreyya Sırrı Önder ve Kürt hareketi için ne kadar güzel başlamıştı. Önder, Gezi Parkı’nda dozerlerin önünde durmuş, parkta yatıp kalkmaya başlamış, hatta polis saldırısında yaralanmıştı. Hastaneden çıkışında basına verdiği demeçte, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’yla da polemik yapmış, Kılıçdaroğlu’nun Gezi Parkı’na birkaç gün gecikmeyle gitmesini eleştirmiş ve demişti ki, "Direnişi biz başlattık. CHP ambulans arkasında giden fırsatçı taksi gibi konmak istedi. Yemezler gözüm.” Muhataplık ilişkisi elbette önemlidir; eğer bir karşılaştırma yapılacaksa, BDP milletvekili Önder ile CHP milletvekilleri arasında olmalıdır. Eyvallah, Önder’in hakkını saklı tutmak kaydıyla, ilk günlerde Gürsel Tekin’i, Sezgin Tanrıkulu’nu televizyon ekranlarında polisle cebelleşirken gördüğümüzü söylemezsek, taş oluruz. Önder, Kılıçdaroğlu’na, “yemezler gözüm” dedi demesine ama kendi genel başkanı Selahattin Demirtaş Gezi Parkı’na hiç gelmedi.

Gelmemekle de kalmadı; en yetkili isim olarak Kürt hareketinin eylemlerde neden olmadığını ve olmayacağını da açıktan beyan etti. “Onlar gelsinler bizimle yan yana dursunlar, mecbur muyuz onlarla yan yana durmaya.” deyiverdi. Bu sözlerle de yetinmedi, devam etti: “Gezi Parkı'nda yaşananları barış müzakerelerinin karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Tabanımız kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız. Bizim tabanımız ne yapacağını bilir."

Abdullah Öcalan’ın, KCK’nın, eylemlerde “inisiyatif alalım” doğrultusundaki açıklamaları geldi birkaç gün sonra ama açıkçası iş işten geçmişti. Bu çağrının hem hiçbir karşılığı olmadı hem de çağrıcıların Haziran ayaklanmasını hiç anlamadıkları açığa çıktı.

Kürt hareketinin, Haziran ayaklanmasıyla ilgili tutumunu anlamak için Sırrı Sakık’ın sözlerine bakmak yeterlidir. Bütün gel-gitlerden sonra Sakık tartışmalara son noktayı koydu: “Bazı kesimler sandıkta yenişemedikleri iktidar partisini acaba farklı alanlarda nasıl devirebiliriz, ne yapabiliriz anlayışı içinde oldular.” Bu açıklamayı gazeteler, “Sırrı Sakık’tan Erdoğan’ı aratmayan Gezi açıklamaları” başlığı ile haberleştirdi.

Son “resmi” açıklama budur. Türkiye, Kürt hareketini bu kayıtla hatırlayacaktır.

Birileri kalkıp niyet sorgulaması yapacaktır mutlaka; niyetimizin bozuk olduğunu söyleyenler çıkacaktır. O nedenle bu yazıyı, yine Sendika.org sitesinde yer alan bir çeviriden alıntıyla bitirelim. Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein, “Kürtlerin ikilemi” başlıklı makalesinde demiş ki, “Özellikle İstanbul ve diğer büyük şehirlerde bireysel olarak isyana katılan bazı Kürt militanlar var. Fakat PKK bu ayaklanmayla ilgili beyanda bulunmaktan kaçındı. Ve en büyük Kürt şehri olan Diyarbakır’da protestocuların sayısı oldukça azdı. Öyle görünüyor ki, Türkiye’deki anti-otoriter ayaklanmanın başlıca kurbanı Kürtler olacak.”

İşte bizim canımızı acıtan, bazı solcu çevreleri de derin bir hayal kırıklığı ile baş başa bırakan da budur: İsyanın kurbanının Kürtler olması.

Şimdi bir kez daha soralım: Biz mi Kürtlere haksızlık yaptık, yoksa Kürtler kendilerine mi kıydılar?