28 Ağustos 2013 Çarşamba

"Çölün dibine kadar yolunuz var"

Yukarıdaki başlık bana ait değil. Birinci Körfez Savaşı günleriydi. Aylık olarak yayımlanan Demokrat dergisi savaş karşıtı bir dosyayla çıkmıştı okuyucunun karşına. Yazı kimin imzasını taşıyordu şimdi hatırlamam mümkün değil ama başlığı böyle atılmıştı. Başlıktan da anlaşılacağı üzere kızgın bir yazıydı; nasıl kızgın olunmaz ki, Türkiye adım adım savaşa sürükleniyordu.

AKP’nin öncül saydığı Cumhurbaşkanı Özal, bir koyup üç alma hesabı içindeydi. Bir koyup üç almak için Türkiye’yi savaşa sokmak istiyordu. Hiçbir şey umurunda değildi; savaş, acı, gözyaşı, ölüm, yıkım, düşmanlık… Dini imanı para olanlar, insan hayatını önemser mi? Ne de olsa kendileri askere gitmeyecek, savaşa katılmayacaktı; ölenler, öldürenler başkasının çocukları olacaktı. İlla ki gençler ölecekti; Türkiyeli, Iraklı, ABD’li…

Bugünden bakıldığında öyle kolay olduğu sanılmasın; Ankara’da, Abdi İpekçi Parkı’nda barış için insan zinciri oluşturulmuştu. 1990 ya da 1991 yılıydı, yaz aylarından biriydi; yüz kişi kadardık parkta. Yüzlerce çevik kuvvet polisi vardı etrafımızda, o zamanlar daha toma icat olunmamıştı.

12 Eylül’ün olanca ağırlığı ile hükmünü sürdürdüğü zaman diliminde kendimizi var ettiğimiz ender kurumlardan biriydi İnsan Hakları Derneği; biz de orada toplanıp gitmiştik parka. Savaşa karşı çıkıyor, Özal'ın emperyalizmin koçbaşı olmak için can attığını, canları hiçe saydığını düşünüyor, bu nedenle olana bitene karşı çıkıyorduk. Açıkçası elimiz rahattı; o yıllarda İHD’de ağırlıkla 12 Eylül faşizminin mağdur ettiği sosyalistler vardı. Bölgeyi ateşe atacak bir savaşın yaratacağı kaostan medet ummuyor, Saddam’ın yıkılmasının stratejik hedefleri yakın kılacağına dair hesap yapmıyorduk. İşin doğrusu stratejik hesabımız arasında emperyalizmin tetiklediği bir savaş yoktu; kelimenin gerçek anlamıyla, barış ve insan hakları savunucularıydık.

Birinci Körfez Savaşı sonrası hayatımıza dahil olan 36. enlem, bilmem kaçıncı boylam türü adres bildirimlerinin coğrafi bilgi sistemlerine dahil terimler olmadığını, Türkleri, Kürtleri, Suriyelileri, Nusayrileri, Iraklıları, İranlıları, Mısırlıları ve dahi bütün Ortadoğu halklarını ateşe atacak işaret fişeği sayıldığını sonradan öğrendik. Elbette emperyalizmin ne menem bir şey olduğunu biliyorduk ama savaştan medet umma halini havsalamız almıyordu.

Hepsini sonradan öğrendik; Afganistan ve Irak'ı kapsayan savaş tamtamları bütün bir bölgede duyulacak, Körfez ülkeleri savaşa dolaylı dolaysız katılacak, Kuzey Afrika ülkeleri yeni düzenlemeden payını alacak, sıra Suriye’ye gelecek, sonraki durak İran olacaktı. Kürtlerin stratejik bir öneme sahip olacağını dair tezler ise bizim açımızdan, bu kadarı da olmaz kıvamındaydı.

Hepsi oldu oysa. Denildiği gibi, savaş tamtamları Suriye için çalmaya başladı. İç savaşla sonuç alamayacağını anlayan Amerika ve şürekâsı Suriye’ye saldırmaya hazırlanıyor. Belli ki, Libya’da yaşananın bir benzeri hayata geçirilmeye çalışılacak.

AKP aynı öncülü gibi, “bire üç” hesap peşinde. Göz göre göre bu ülkeyi savaşa sokacaklar ya da en iyi ihtimalle ABD’nin biçtiği sınırlarda savaşa dahil edecekler. Bundan sonra başımıza gelecekleri ABD tayin edecek; üsleri açmakla mı yetineceğiz, Türkiyeli gençleri Suriyeli gençleri öldürmek için cepheye mi süreceğiz?

Savaşın nasıl bir felaket olduğunu yazmaya gerek var mı? İki Dünya Savaşı ve çok sayıda bölgesel savaş yaşamış yer kürede savaşın kötülüğü üzerine söz söylemek tuhaf kaçmaz mı?

O nedenle tıpkı Demokrat yazarı gibi kızgınlıkla; savaş isteyenlere, savaştan medet umanlara, gençleri ölüme sürükleyenlere, hâlâ stratejik hesap peşinde koşanlara “çölün dibine kadar yolunuz var” diyelim.  Ama’sız, fakat’sız antiemperyalist olalım, savaşa karşı çıkalım.

Savaşta ağlayacakların, savaş öncesi ağlayanları unutmamasını temenni edelim. Bir başka büyük acının meşruluğunu sağlamak için gözyaşı bile dökülebileceğini görelim.

Başbakanı, döktüğü gözyaşlarını hep hatırlayalım.

Zeynep Tanbay'ın 25 Ağustos 2009 tarihli Taraf gazetesinde “Tayyip Erdoğan'a teşekkür ederim” başlığı ile yayımlanan şu satırları hiç ama hiç unutmayalım: “Barak Obama’nın Amerikan Başkanı seçilmesi sonrasında yaptığı o muhteşem konuşmayı ertesi gün gazetede okurken gözyaşlarına boğulduğumu hatırladım. Sadece, en sonunda Amerika'nın siyah bir başkanı olması değildi o anki heyecanım. Bir siyasetçinin değil, bir “insan”ın konuşması olduğu içindi. Bu kadar insanca bir konuşmayı, Amerika'nın siyah başkanının yapmasıydı ve çok uzun yıllardır biz normal insanlardan esirgenmiş bir duygu ve gerçeklik taşımasıydı o konuşmanın. Yıllardır Bush’un tüm dünyada estirdiği negatif söylemin, nefret ve savaş siyaseti karşısına, tertemiz, kirlenmemiş, tüm içtenliği ve samimiyetiyle barışın sesini getiren bir “insan” çıkmıştı ortaya. Ve bu insan Amerika'nın Başkanı olmuştu. Heyecanımın ve mutluluk gözyaşlarımın arkasında, o an hissetmediğim ama, daha sonra fark ettiğim başka bir neden daha vardı: bu muhteşem konuşmada benim de bir payım vardı! Evet, benim. Dünyanın bu köşesinde, İstanbul’da yaşayan, yurttaş Zeynep’in!”

O vakit bir kez daha yazalım: Obama’ya ağlayanlar, Erdoğan'ın gözyaşlarına aldananlar, karşı karşıya kaldığımız kötülükte pay sahibi olanlar “çölün dibine kadar yolunuz var.”


20 Ağustos 2013 Salı

Bir evden iki âkil çıkar mı?

Bir evden iki âkil çıkar mı? Çıkar. AKP çıkartır. Nitekim çıkarttı da. Biri Yılmaz Erdoğan, diğeri Muhsin Kızılkaya. Vakti zamanında, Ankara günlerinde aynı evi paylaşan iki arkadaş AKP’nin âkili oluverdiler.

Hayli zaman oldu Muhsin Kızılkaya’nın “Yılmaz” kitabını okuyalı; ayrıntılarını hatırlamıyorum. Kızılkaya, Erdoğan’ın hayatını anlatıyordu; bildiğimiz bir biyografi çalışması. Muhsin “arkadaş”, Yılmaz “kardeşimizin” hayatını şimdi anlatmaya kalksa, kadim dostluğa dayanarak 2013’te biyografi yazsa karşımıza nasıl bir metin çıkar? Bekâr evlerinde başlayan, öğrencilik, parasızlık halleriyle devam eden, siyasette, edebiyatta, sanatta var olmaya çabalayan iki arkadaşın âkil rütbesine terfi etmesi, muhaliflikten muteberliğe geçmesi kekremsi bir tada yol açar mı okuyucuda bilemeyiz. Bildiğimiz şudur: Kitabın son sayfası aynı duygularla kapatılmayacaktır. Para, pul, şan, şöhret, objektiflerin önü, spot ışıklarının altı, “devlet sanatçısı” ve “devlet kürdü” olma hali; kitabın son bölümünde ister istemez bunlar yer alacaktır.

İkisi de hak ettikleri yerdedir, bunu tartışmak bize düşmez. Bedeli var mıdır bunun? Yorum yapacağız elbette ancak istenen bedel, bizden ziyade onun sorunudur.

Yılmaz Erdoğan’ın hayatı ve yetenekleri kamuoyunun malumudur; ilgi alanımıza giren siyasetin dışındadır. Devlet onun popüler kimliğinden yararlanmak istemiştir sadece. O da ellerini, Başbakanın elleriyle kavuşturmakta beis görmemiştir. “Yuh” der geçeriz; konuyu Sermiyan Midyat’a, Şebnem Sönmez’e havale ederiz.

Diğerinin söyledikleriyle ilgili, aslında saçmalıklarıyla demek daha doğru, itiraz hakkımızı ise bu yazı vesilesiyle kullanmak isteriz.

Az önce, bedeli var mıdır, diye sormuştuk. Muhsin Kızılkaya’nın tv ekranlarındaki hemen bütün tartışma programlarının vazgeçilmezi olmasının bir bedelinin olmaması mümkün mü? Can Dündar’a bile tahammül edemeyen bir âlem kapılarını Kızılkaya’ya açmıştır. AKP’nin Kürt politikasını, açılım sürecini hararetle desteklemesi onu yeni ekran yüzü haline getirmiş, “âkil”liği kabul etmesiyle de “resmi” statüye kavuşmuştur. Gariban bir öğrenci zamanla yandaş medya figürü haline gelmiştir.

Bunu nasıl başarmıştır Kızılkaya? Yanıtı, dünkü Birgün gazetesinde Atilla Aşut’un köşesindedir. Aşut’tan okuyalım: “Muhsin Kızılkaya, Başbakan’dan “âkil” sertifikası alınca, beyazcamda daha sık görünmeye başladı. Geçenlerde yine bir televizyon kanalında, “âkil adam” sıfatıyla aydınlatma görevi yapıyordu. Bir ara 12 Eylül’de Kürtlere yapılan baskılardan söz ederken, muhatabının ‘Yalnız Kürtlere yapılmadı, solcular da o dönemde çok baskı gördü” sözüne öyle bir karşılık verdi ki, şaştım kaldım! Belki inanmayacaksınız ama, ‘Solcuların dili yasaklandı mı?’ diye sordu Kızılkaya.”

Bu yanıt karşısında tepki tektir, soru tektir. Anlaşılan o ki, Attila Aşut da refleksle sormuştur. “Nasıl yani?”
Gerçekten de nasıl yani? Ne demek şimdi bu?

Attila Aşut, kendi ilgi alanına giren kısmını yorumluyor ve diyor ki, “Solcu dediğin tek bir ulusun ya da budunun üyesi değil ki ortak dili olsun. Solcuların anadili hangisidir? Ural-Altay dil ailesine mi girer, Hint-Avrupa öbeğine mi?”

Attila abimiz kendini paralamasın hiç; lisaniyatın temelini anlatmaya kalkmasın. Karşımızda çok konuşan, çok saçmalayan biri vardır; asıl amacı göze girmek, bir sonraki “resmi” görevi garantilemektir. Arada bir de solculara iki çift laf edildi mi, yüzlere müstehzi bir ifade oturacaktır.

Kızılkaya bu denli cahil değildir tahminen. Anlatılmak istenen şudur: Acıların büyüğünü Kürtler ve İslamcılar çekmiştir.

Acıları karşılaştırmak bize yakışmaz, bu sığlığa düşmeyiz düşmesine ama gerçekleri hatırlatmaktan da geri kalmayız. 12 Eylül’de yüzbinlerce devrimcinin gözaltına alınması, işkenceden geçirilmesi, yüzlercesinin işkencede katledilmesi, dağlarda, pusularda, kuşatılmış evlerde yüzlercesinin öldürülmesi, onlarcasının idam edilmesi, binlerce insanın yargılanması, senelerce tutuklu kalması, cezaevlerinin adeta bir işkence merkezi gibi çalışması, kitapların, gazetelerin yasaklanması, insanların işsiz bırakılması, onbinlercesinin mecburi mülteciliği seçmesi, parlamentonun, partilerin, sendikaların, derneklerin kapatılması unutturulmak istenmektedir.

Solcuların dili yok mudur, vardır elbette. O dil, sınıfsal farklılıklara, ezen-ezilen ilişkisine, emperyalist sömürüye, bağımsızlığa, özgürlüğe, eşitliğe dikkat çekmektedir. O dil, bırakalım yasaklanmasını, 12 Eylül işkencelerinde kopartılmıştır; yok öyle mecazi anlamda falan da değil, düpedüz, kelimenin gerçek anlamıyla.

Sırada, 28 Şubat’ın, 12 Eylül’den daha ağır sonuçlara yol açtığına dair iddia vardır ki, yandaş medya konuklarının bu iddiayı dile getirmesi an meselesidir. İlk dile getirene devlet nişanesi verilecektir.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

İyi ki doğdun Mahir

30 Mart’ın yıldönümü;
yani Mahir’in, Hüdai’nin, Saffet’in, Ömer’in, Sinan’ın, Ahmet’in, Ertan’ın, Sabahattin’in, Nihat’ın, Cihan’ın katledilmelerinin sene-i devriyesi…
yani senin yaşında on gencin bilerek, isteyerek
yani senin yaşında, yani kuşatılmış, yani kaçma şansları olmayan, yani kaçmayı düşünmeyen,
yani solun makus talihini yenme kararının, dayanışmanın, kader birliği yapmanın, arkadaş için seve seve ölümü göze almanın tescil edildiği,
yani geçmişi olmasa bile geleceği kazanmanın,
yani unutulmamanın, yani rehber olmanın, şiir gibi yaşayıp, ilk önce kimin öleceğine dair yarışın, ölmenin ama ölümü kutsamamanın, kazanılacak dünyanın,
yani mutlak galibiyetin, “ölü mü denir şimdi onlara”yı doğrulamanın.

Bütün bunların yıldönümüydü.  Yıldönümü, yeni yıl, yeni dünya ve tartışmasız doğum günüydü; Mahir’in, Hüdai’nin, Saffet’in, Ömer’in, Sinan’ın, Ahmet’in, Ertan’ın, Sabahattin’in, Nihat’ın, Cihan’ın doğum günü.

‘Birlikte doğanların, birlikte öleceğine’ dair efsanenin, aslında gerçek olduğunun kanıtlandığı gündü.

Sevgili Nisan,

Şimdi, ‘iyi ki doğdun Mahir’ demek zamanı. Eskilerden çok eskilerden; yirmi sene öncesi yazdığım bu şiiri doğum günü hediyesi olarak sana gönderiyorum. Aynı gün doğanlar, aynı gün ölenler, senin yaşında olanlar…

I

Kuşatılmışım bir öğle vakti
Kaçınılmaz, ölüm hoş gelmiş
Kır çiçekleri duyun beni
Haber salın güvercin kanatlarıyla
Bilsinler
İlk ben düşmüşüm.

Anam başını kaldırır yattığı yerden
Onurumuz bu, beni kardeşler omuzlar
İnsan aşabilmeli ömrünü
Hayat sen celladım olsan da benim
İnatla sürdürüm ateş gecelerini
Bıyıklarımdan kıvılcımlar çakar
Alaca bir resmim asılır sabaha
Pusatlanmış bedenimin her karışı
Anam yıllar sonra kucaklar beni.

Bir derenin kenarında uyuya kalmışım
Düşümde karlar yağmış
Üşümüşüm
İlk ben düşmüşüm.

II

Hayata dönüyorum, yankılanırken
kerpiç damlarda çocuk çığlıkları
Kanla yazıyorum adını.

Onurumuz bu, unutmak yok
Adalıya çıktı adımız
Çağır beni yanına
Çağır beni
Çağır
Çağır
Sana ben de ölürüm.

Not: Bugün Mahir'in doğum günü. Vakti zamanında, Refleks dergisinde, "Nisan'a Mektuplar" adı altında yayımlanmış yazılarımdan. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Adalet karardı; peki ya vicdanlar


Adalet karardı, yok oldu. Zaten aksi mümkün mü? Adalet eğer muktedirin iktidarını tahkim aracı olarak kullanılıyorsa, aksi mümkün değildir zaten. Var mı farklı bir duruma şahit olan? TKP tevkifatlarından tutun bir çırpıda bugüne kadar gelin, yargı, iktidara muhalif her kim varsa, onları sindirme, yok etme, olmadı cezaevine çürütme amacına hizmet etmiştir; Musolini’den devralınan, günümüze ağır ceza mahkemelerinin hukuk anlayışıyla devam eden sistem, her zaman egemenlerden yana olmuştur, halka karşıdır, muhaliflerin hiçbir şansı yoktur.

Ergenekon sanıklarının da şansı yoktu, nitekim bugün açıklanan kararla bu tescillenmiş oldu.

Hukukçu değiliz, sadece vicdan sahibi insanlarız. Haksızlığı kendimize dert ediyoruz. 

Hukukçu olmadığımız için, ne idüğü belirsiz olan Danıştay saldırısı ve ancak ilkokul müsamerelerinde görülecek türden Cumhuriyet gazetesi bombalanması ile verilen asırlık cezalar arasındaki hukuk-mantık ilişki üzerine ve başkaca bir “terör” eylemi olmadığı faslına fazlaca kafa yormuyoruz. Yargılama usullerinden de bihaberiz. Savunma hakkının gasp edildiği, savunma tanıklarının dinlenmediği, son savunma için yeteri kadar zaman verilmediği, ilgili, ilgisiz insanların aynı örgüt faaliyetinden suçlandığı, bilinen ifadeyle; “beş benzemezin aynı torbaya atılarak” örgüt yaratıldığı ve benzeri iddialarla ilgili yorum yapmaktan imtina ediyoruz.

Geriye darbeye niyet edilmesi kalıyor ki, bu da, yaşananların politik operasyon olduğuna dair tartışmayı alevlendiriyor. Darbenin nasıl yapıldığını bilen, nasıl uygulandığını yaşayarak gören bir kuşak olarak, darbeyi başaranların cumhurbaşkanı olduğu, başaramayanların böylesi bir muameleye maruz kaldığı gerçeğini hatırlatmakla yetiniyoruz. Ama aynı zamanda, generallerin, ABD’siz, TÜSİAD’sız bir darbenin olabileceğine kanaat getirecek kadar ülkenin sosyo-ekonomik gerçeğinden uzak oluşlarına bakıp şaşırıyoruz.

Şaşkınlığımız bununla kalmıyor. Ne yazık ki insanların zalim, kötü, acımasız olabileceğini görüyoruz. Türkiye siyasi tarihi düşünüldüğünde, belki de en çok empatiye ihtiyacı olan biz solcuların, Kürtlerin, empatiden bu kadar uzak oluşlarını anlamakta zorlanıyoruz. 

Hukuki, politik tartışmaların bir an için dışına çıkıp, örneğin Mustafa Balbay’ın eşinin, çocuklarının ruh halini, “içimin yağı eridi” diyenlerin akıllarına getirmeyişini anlamakta zorlanıyoruz. "Perinçek'e ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca 34 yıl hapis. Herif öldükten sonra, ben hala sağsam, 34 yılı da yatması için ısrar edeceğim!"(*) diyebilen birinin kendisini “solcu” görmesi ağrımıza gidiyor. Solcu olmanın öncelikle insan olabilmekten geçtiğini hatırlatmaktan ayrıca utanç duyuyoruz. 

Biz ne zaman bu kadar zalim olduk?

Biz ne zaman bu denli kör olduk?

Ne zaman, Veli Küçük’le Yalçın Küçük’ü aynılaştıracak kadar aymazlaştık.

Kaldı ki hepimiz farkındayız, Veli Küçük, faili meçhul cinayetlerden yargılanmadı; AKP iktidarına karşı kumpastan ceza aldı. Doğu Perinçek’in hiçbir görüşüne katılmayabilirsiniz; size göre “ulusalcı”, “nasyonal sosyalist”, “Kürt düşmanı” falan olabilir. Perinçek bir yazardır; günlük gazetede görüşlerini açıklar, kamyonla kitap yazmıştır, makalelerinin haddi hesabı yoktur. Bir yazar 117 yıl hapis cezası alacak ne yapmış olabilir? Kitle katliamı mı, soykırım mı? Örneğin KCK davalarında yargılanan BDP’li belediye başkanları, il-ilçe başkanları bizim için düşünce suçlusudur, legal kurumlarda politika yapmaktadırlar. Ama Perinçek, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek ölene kadar içeride kalmalıdır. Biraz empati lütfen!

Ne yapalım, politik muarızlarımızı hapishaneye mi tıkalım? 

Yılların kaşar sağcıları, haninin liberalleri bile Ergenekon davasındaki abuk-subukluğu kabul ederken, özellikle de politikacı-yazar, gazetecilerle diğerlerinin aynılaştırılmasına, hiç olmazsa tv ekranlarından itiraz ediyorken, Aydınlık gazetesi genel yayın yönetmeni Deniz Yıldırım için “oh olsun” demek hangi sol vicdanla bağdaşmaktadır?

Sol, bu toplumun vicdanı olmuştur. Sol, bu toplumun aklı olmuştur. 

Sol akıl bize, Ergenekon operasyonlarının eski devlet kadrolarının tasfiyesi olduğunu söylemektedir; AKP, tasfiye sürecine politik muarızlarını da katarak, iktidarını sağlamlaştırmak istemiştir. Sol akıl bize, son iki ayda dört gencin ölümüne, onlarcasının yaralanmasına neden olmuş bir siyasi iktidarın, demokratik olamayacağına, böyle bir niyeti de bulunmadığına işaret etmektedir.  

Sol vicdan bize önce insan olmayı emretmektedir. Sol vicdan bize, Mustafa Balbay’a verilen cezaya bakıp, içi “cız” etmeyen bizden değildir, diyor. 

Veli Küçük(**), asit kuyularından yargılanana kadar bu faslı kapatalım lütfen; akılsızlarla ve vicdansızlarla bir şey tartışmak mümkün değil çünkü. 

*      Roni Marguiles’in ceza sonrası attığı twitlerden
**  Veli Küçük bir simge elbette. Türkiye faili meçhul katliamlar, cinayetler ülkesidir aynı zamanda. Gezi Parkı eylemlerinde dört insanın faili meçhul cinayete kurban gittiği düşünülürse, tarzın değişmediği anlaşılacaktır.