13 Eylül 2013 Cuma

Asıl soru, sol kulvarı kimin dolduracağıdır

"Eğer tribünden sahaya inmezseniz, korkarım biri çıkar, düdüğü çalar, 'oyun bitti, herkes evine' der." Yanılmıyorsam Bülent Ecevit 12 Eylül'e az bir zaman kala sarf etmişti bu sözü. 

"Angaralı akademisyen" yazımla ilgili tefrikalarını sürdürüyor; varsın biraz daha oyalansın. Onun ifadesiyle ben ‘tribünlere oynamaya devam edeyim.’  Gezi direnişi biraz da tribünlerin sahaya inmesi değil miydi? Şimdi asıl soru, sol kulvarı kimin dolduracağıdır; zaten tartışmanın nedeni de bu. 

İmdada Enver Gökçe’nin dizeleri yetişsin. 

Panzerler
Üstümüze
Kalkar
Armut
Çiçeğindeyiz
Meğer
Sokakta
Düşenler
Var
Ve
Okulda
Gösteride
İşkencede
Ve
Mağarada
Kışta
Karda
Kıyamette
Silahlı
Silahsız
Ve
Yalnız

10 Eylül 2013 Salı

Halkevleri “büyük adam olamayan ama hayallerini satmayanların” örgütüdür

Belli ki yarın bir gün karşımıza akademisyen olarak çıkacak yüksek lisans öğrencisi Tahsin Başkavak kardeşimiz, sendika.org’da yayımlanan “Ankara’daki turuncu bayrakların esbab-ı mucibesi” başlıklı yazıma yine sendik.org’da “Angaralı bebeler derken” başlıklı yazıyla yanıt verdi.

Yazıyı, Dikmen’de polis saldırısının gece yarısı gibi nihayete ermesinden sonra eve girdiğimde okudum. O hâletiruhiye içinde yenilir-yutulur şeyler yazma ihtimalim hayli yüksekti; bağrıma taş bastım ve sabaha bıraktım. Acele etmek lazımdı; en az belgesel için Tuzluçayır’da gözlem yapmakla meşgul kardeşimiz kadar hızlı olmalıydım.

Sabah işe geldiğimde ise bambaşka bir acıyla karşılaştım. Hatay’da bir arkadaşımızı polis katletmişti; Halkevi üyesi Ahmet Atakan’ın başına gaz kapsülü isabet etmişti.

Ahmet’in katledilişi açıkçası ne yazma ihtiyacı bıraktı ne de yazıya dair niyetlendiğim kurguya sadık kalmam mümkündü.

Kızgınlık, öfke, yer yer çaresizliğe gark olmuş bir durumda, bu genç kardeşimizi yanıtlamaktan, birkaç notu paylaşmak dışında imtina ediyorum.

İlk notum şudur: “Angaralı bebeler” Gezi direnişinin katılımcılarındandır. Direniş onlarla başlayıp bitmediği gibi, onları yok sayarak da değerlendirilemez. Akademik olmak yolunda ilerleyen kardeşimizin bunu fark etmesi lazımdı.

İkinci notum şudur: Birkaç gündür Tuzluçayır’da gözlem yapmak, ömrü hayatını Ankara’nın gecekondu mahallelerinde geçirmiş,   yeniyetmelik, delikanlılık zamanlarında yoksul mahallelerde örgütlü faaliyetlerde bulunmuş, onlarla kader ve keder birliği yapmış, Tuzluçayırlılarla, Dikmenlilerle, Seyranlılarla Mamak Cezaevi’nde aynı koğuşu paylaşmış, onların dünyasına vakıf olmuş, özlemlerini, beklentilerini, politik düzeylerini aynı yatağı paylaşarak hissetmiş, birlikte işkence görmüş, dayak yemiş birine ahkâm kesme hakkı doğurmaz.

Üçüncü notum şudur: Sanıyorum, artık şu “Angaralı akademisyenler”, Kürt hareketinin Gezi parkı isyanında yer aldığına dair yanılsamayı bir kenara bıraksalar kendi ruh halleri açısından fena olmayacak. Yoklardı, bunu bizzat kendileri ifade etti. Bundan sonra olup olmayacakları, “barış sürecinin” akıbetine bağlı olarak değişecek. Hesapları başka çünkü. Olmayan bir şeyi oldurmak, akademisyenlere değil, Allaha mahsustur.

Dördüncü notum şudur: Onca ukala tespitin yer aldığı yazının satır aralarından yazarın bir konuda sıkıntısı olduğu anlaşılıyor. Hangi vurgu rahatsız etmiş tam çözemedim, Mustafa Kemal sevgisi mi, Müslüm Gürses tutkusu mu ya da ellerindeki turuncu bayraklar mı? Yoksa direniş günlerinde görünür hale geçen “Angaralı bebelerle” ilgili kendi halindeki bir yazıya bu denli çabuk ve siyaset sosyolojisinin terminolojisiyle yanıt verilmezdi. Var bir sıkıntısı abimizin ama çözmedim.

Beşinci notum şudur: Gün Zileli, direniş anekdotlarını aktardığı yazıların birinde, barikatta canhıraş direnen genç bir çocuktan bahseder. Çocuğa kendini tanıtır, haliyle çocuk için Gün Zileli ismi bir şey ifade etmez. Deniz Gezmiş’in arkadaşlarından olduğunu belirtir. Çocuk, “Tamam onu tanıyorum, asılmıştı” mealinde bir şey söyler. Olay budur; direniş günleri yılların Gün Zileli’si ile Deniz’in sadece adını duyan bebeleri yan yana getirmiştir.

Altıncı notum şudur: Bu notu ben değil, dün Hatay’da öldürülen Ahmet Atakan paylaşmış olsun. Basında yer alan fotoğrafında Ahmet’in kendinden bir parça hissederek önünde poz verdiği duvar yazısı, bu saçma sapan polemiğe yanıt içeriyor aslında. Yazı şöyle: “Ne oldu lan… Büyük adam olamadıysak, hayallerimizi satmadık ya..”

Ahmet kardeşimiz devam etsin nota. Facebook sayfasında şöyle yazmış Ahmet: “Gecenin bu saatinde aliyi ailesini abdullahı ailesini düşünüyorum çünkü yüreğim yanıyor, karşı gelemiyorum fitnecinin fesatçının karşısında dimdik duruyorum çünkü benim vicdanım şeref dolu yüreğim delikanlı.. Utanması gereken sahip çıkmayanlardır..” Üniversiteli sosyalist soslu kardeşimizin jargonuyla nasıl değerlendirilmeli bu isyankâr cümleler, bilemedim.

Son notum şudur: Halkevleri biraz da “büyük adam olamayan ama hayallerini satmayan”, “fitnecinin fesadın karşısında dimdik duran” bebelerin örgütüdür.






8 Eylül 2013 Pazar

Ankara'daki turuncu bayrakların "esbab-ı mucibe"si


Geçtiğimiz Haziran ayı boyunca süren ve bugünlerde yeniden uç vermeye başlayan direnişle ilgili en anlamlı, hedefli ve sahici analizi Yasin Durak Birikim dergisi için yapmıştı; doğruya doğru, ondan daha süslü sözlerle, derin analizlerle örülen yazıları okuduk ama onun kadar içten, samimi yazıya denk gelmedik.

Mevzu bahis “Angaralı bebeler”di çünkü. Yasin Durak bize bu bebeleri hatırlattı.

Dikmen’dekiler, Tuzluçayır’dakiler bunlardır. Polisin tarifsiz saldırısı karşısında öyle kolay geri çekilmezler.  Geri çekilmeyi de, yeniden bir araya gelmeyi de “delikanlılığın ruhuna” uygun yaparlar. Olur da mahalleden "takıldıkları" kızlar oradaysa, ertesi gün yüzüne nasıl bakılacağı kestirilemediğinden tomalara direnirler. Gaz kapsüllerini tekmelerler, gazdan, her nasıl oluyorsa daha az etkilenirler, dar bir sokağa girdiğinde toma sıkıştırmak için canhıraş peşinden koştururlar sonra yine racona ters olmayacak “olgunlukta” kaçarlar.

Çoğu işsizdir; hasbelkader lise bitirilmiştir. Üniversite hayatlarında yoktur; sorulduğunda ya hayat üniversitesi mezunu olduğu söylerler ya da kaldırım mühendisliği. Günün hangi saatinde olursa olsun kaldırımlarda, parkların kuytu köşelerinde karşınıza çıkarlar. Ağırlıkla çekirdek çitlerler, kaldırımlarda zaman geçirirler, ucuz satılan kaçak sigaralardan içerler, o bile olmaz çoğu zaman yanlarında. Giyimlerinden tanırsınız onları; metro altı dükkanlardan ya da sosyete pazarından ucuz yollu alınmış kot giyerler; pantolonlarının belleri düşüktür, ayaklarında çakma nike olur. Saçları abartılı jölelidir, yaka bağır açıktır. Üstü açılmadık küfürleri duyarsınız yanlarından geçerken, açıkçası doğrudan bakmaktan imtina edersiniz. “Ne bakıyon la” dedikleri an, durumdan sıyrılmak sizin yeteneğinize kalmıştır.

Şanslılarının altlarında doğan-şahin türü arabalar olur. Haziran direnişi günlerinde Dikmen Caddesi üzerinde arabalarıyla her türlü akrobatik hareketi yaptılar da birinin burnu bile kanamadı. Arabalarına takla attıramadılar ama arabalarını tomaların önüne sürmeyi bildiler; abilere, ablalara ve daha çok da mahalleli kızlara caka sattılar.  Yakışıyor muydu, vallahi öyleydi. Hatta küfür bile yakışıyordu ağızlarına. Bir başkasının galiz bulacağı küfürler, ortalığın savaş alanını andırdığı gecenin bir vakti, atılan sloganların tuzu-biberi yerine geçiyordu. Sadece barikatın karşı tarafında duranlar değil, direnişe geç gelen bir arkadaşları bile küfürden nasibini alıyordu. Ne de olsa yaşanılan, “seni geç geldiğin için eleştiriyorum Ali arkadaş” denecek bir an değildi. Bas küfrü, kalabalıklaşsın barikatın arkası.

Kara yağızdırlar, gözleri pektir, kaybedecek şeyleri azdır. Mustafa Kemal’i, Deniz Gezmiş’i, bir de Ahmet Kaya’yı severler. Solcu olmaları bu nedenledir. Müslüm Gürses’in yeri ayrıdır, polis mahalleyi terk edip parkların kuytularına çekildiklerinde, “Müslüm Baba” lazım olacaktır. Başka mahallelere, AVM’lere pek gitmezler, giderlerse maraza çıkartmak niyetleri vardır. Rahat edemezler oralarda, eh AVM’deki kızlar da pek bakmaz onlara. Mahallelerini bu nedenle severler, polisin mahalleye destursuz girmesine tepki gösterirler; ne de olsa mahallenin namusu onlardan sorulur.

Dikmen'de, Tuzluçayır'da direnen "Angaralı bebeler"dir. Eğer siyasetinizin ruhu, dili bu bebelere değmiyorsa, bu bebelerle aynı sokakta oturmuyorsanız, aynı parkın izbe köşelerini zula niyetine kullanmıyorsanız, aynı zeminde bulunmuyorsanız, Ankaragücü size onlardan farklı çağrışımlar yapıyorsa, onlarla daha önce tanışmamışsanız, onlarla karşılaştığınızda yolunuzu değiştiriyorsanız, ana-avrat küfürlerini duyunca yanlarından uzaklaşıyorsanız, Dikmen'de, Tuzluçayır'da polisin sert müdahalesine nasıl direnildiğini de anlamanız mümkün değildir. Bu bebelere, yani Ankara’nın yoksullarına değen sol, Gezi Parkı direnişi süresince kendini görünür kılmıştır. Kalabalıkların ortasında bir tane bayrak sallamaktan söz etmiyorum; yoksullarla kader birliği yapılıp yapılmadığına dikkat çekiyorum.

Halkevleri biraz da “Angaralı bebelerin” örgütüdür. Dikmen'deki, Tuzluçayır'daki turuncu bayrakların "esbab-ı mucibe"si budur.



7 Eylül 2013 Cumartesi

Sokaklarını yiğitçe savunanlara

Kaç saat vuruştuk
Kaç yüzyıl saat
Sayımızın azlığına
Düşmanın çokluğuna bakmadan
Kan tutmuş üçbin düşmana
Üçyüz yurtsever

Bu satırlar sokaklarını yiğitçe savunanlara adanmıştır.

Bu yazı Arkadaş Zekai Özger’in “Adak” şiirinden esinlenmiştir. Çünkü şiir, yurtlarını yiğitçe savunanlara dairdir. Çünkü yurtlarını yiğitçe savunanların, yıllar sonra sokaklarını yiğitçe savunacak olanlara vasiyeti vardır.

Arkadaş Özger, şiiri Ocak 1971′de yazmıştır; ondan sonraki zamanlarda, yurdunu, okulunu, sokağını, mahallesini, ülkesini ve bütün bir hayatı savunma durumunda kalacaklara rehber olmasını istemiştir.
Olmuştur da; devrimciler ne zaman sokağından, ülkesinden çıkartılmak istenmişse; kaç kez kendinden kat be kat büyük güçlerle karşı karşıya kalmışsa, sokaklarını yiğitçe savunanlara adanan şiir gelmiştir akla.

“Devrim andının” başlangıcına “Sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan” cümlesinin dahil edilmesine sebeptir, SBF yurdundaki direniş. Çünkü Arkadaş Zekai Özger sonrasında şiirine almıştır, devrimle matematiğin ve bilcümle bilim dalının çelişkili olduğunu kanıtlayan denklemi. Çünkü devrim bütün bilimlerin üstündedir, hepsinin toplamı ve aynı zamanda reddidir; kendi inanışı ve aklı vardır.

Doğrudur; devrimciler ‘aklını peynir ekmekle yemiş’tir. Bu, inancı özümsemek, devrimi içselleştirmek değil de nedir? Üç yüz gencin üç bin polise direnmesi başka nasıl açıklanabilir? Genç kızlar ve delikanlılar çırılçıplaktır; karşılarındaki üç bin polis ise panzerlidir, tazyikli suludur, kalkanlıdır, silahlıdır, çelik yeleklidir. Genç kız ve delikanlılar kalplerinin sesine uyduğu için saftadır. Üç bin polis seçmecedir; boyuna, posuna bakarak alınmıştır oraya.

Olanı biteni, güçler dengesi ile açıklamaya kalkanların bütün ezberi bozulmuştur.

Arkadaş Zekai Özger ezber bozucuların safındadır; yurtlarını yiğitçe savunanların arasındadır. O gün Cumhuriyet yurduna saldıran üç bin tam teçhizatlı polise direnen üç yüz gençten biridir. SBF yurdundaki olaylar sırasında başına darbe almış, dayanılmaz baş ağrıları çekmeye başlamış, ağrılar ölene kadar peşini bırakmamıştır. Zafer Çarşısı’ndan Seyranbağları’ndaki evine yürüyerek giderken Konur Sokak ile Meşrutiyet Caddesi’nin birleştiği köşede yığılıp kalmış ve burada son nefesini vermiştir.

2-3 Haziran günlerinde, ‘yedikleri al alma, içtikleri nar suyu, her biri bir çiçek’ üç yüz insan Kızılay’ı, Konur’u, Yüksel’i, Meşrutiyet’i; sokaklarını yiğitçe savundu. Çünkü Arkadaş Özger’in mirası buydu; çünkü Arkadaş’ın, “Adak”ı “Açıncaya kadar güzel çiçek” dizesiyle sona eriyordu.

2-3 Haziran’da Ankara’da güzel çiçek bir kez daha açtı.

Son ev, son sokak, son şehir, son ülke, son hayat kalsa bile; son nefesin verildiğine, göz kapağının bir daha açılmamacasına kapandığına aldırış etmeden, hem de sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan…

Ama kul aşkına söylemeli
İyi direndik düşmana
Üçyüz açılmış çiçek aşkına
İyi dayandık üçbin düşmana

Not: Bu yazı kaleme alınalı dört yıl kadar olmuş. 100. Yıl'daki direniş hatırlattı bana.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Taylan Tanay işten atıldı: Yuh olsun bize!

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25. maddesi der ki, “süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir”. “İşçinin gözaltına alınması veya tutuklanması” hallerden biri olarak sayılır Kanun’da.

Hemen yazalım, Kanun zorunluluktan söz etmez. Yani işçi tutuklandığı için işyerine gelemiyorsa, işverenin işçinin sözleşmesini feshetme hakkı vardır, ancak zorunluluk yoktur. “Feshedebilir” sözcüğünün anlamı budur.

Kanun bu kadar açıkken, bir işveren tutuklandığı için işyerine gelemeyen bir işçinin iş akdini feshediyorsa, başka bir kaynağa başvurmak gerekmektedir.

Devrimci sendikal anlayış der ki, devrimci bir sendika, düzenin kanunlarının daha çok işveren lehine ve işçi aleyhine düzenlendiğini bilir, bunu iddia eder, bu adaletsizliği ortadan kaldırmak mücadele programının değişmezlerindendir.

Devrimci bir sendika, işine geldiğinde, İş Kanunu’nun bile gerisine düşerek bir çalışanının iş akdini feshediyorsa, yapacak bir şey yoktur, bir başka kaynağa başvurmak gerekmektedir.

Devrimci dayanışma ruhu der ki, düzenin cenderesindeki muhalif kurumlar arasında eşitlik ve kardeşlik temelinde bir dayanışma ilişkisi yaratılmalıdır. Politik anlamda başka başka hassasiyetlere sahip olunsa da, faşizmin saldırısı kurumları birbirine yakınlaştırır, destek ilişkisi geliştirilir, zor durumda olana omuz verilir.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu üyesi Genel İş, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Avukat Taylan Tanay’ı işe gelmediği gerekçesine dayanarak işten atıyorsa, Çağdaş Hukukçular Derneği’ne düzenlenen AKP operasyonu amacına ulaşmış, muhalif kurumlar arasındaki dayanışma ilişkisi yerle yeksan olmuş demektir. O halde bize düşen bir başka kaynağa bakmaktır.

Vicdan der ki, insan tutukluyken bireysel anlamda çaresizdir. Desteğe ihtiyacı vardır. Tutuklu insanın çoluğu çocuğu, annesi babası olabilir. Ne yer ne içerler dert etmelidir dışarıdakiler. Bırakalım olanı gasp etmeyi, fazlası gelir mi elden diye harekete geçirilir çeper-çevre ilişkileri.

AKP’nin komplosuyla gözaltına alınıp tutuklanan Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay en çaresiz olduğu dönemde, yani içerideyken, Genel İş Sendikası tarafından işten atılıyor, bakmakla yükümlü olduğu insanlar büyük maddi sıkıntıyla karşı karşıya bırakılıyorsa, hakikaten yapacak bir şey yoktur, bize düşen bir başka kaynağa başvurmaktır.

İnsan der ki, siz hiç cezaevine düştünüz mü, görüş günü beklediniz mi, görüşçülerinizin adınıza para yatırıp yatırmayacağının kaygısını yaşadınız mı, görüşe gelirken dolmuş parasını denkleştirip denkleştiremediklerini dert ettiniz mi; sahi siz yoksulluk, işsizlik nedir bilir misiniz?

Soruların yanıtı yoktur, başvuracak başka kaynak kalmamıştır. Çünkü o, değiştirmeye “and” içtiğimiz burjuva kanunların bile gerisine düşülmüştür. Bırakalım siyaseti miyaseti, insan bu kadar acımasız, kötü olabilir mi, anlamakta zorlanıyoruz.

DİSK Genel İş’in, tutuklu avukat Taylan Tanay’ı işten atması, bu vahim durum karşısındaki suskunluk AKP’nin nihai zaferini ilan ettiğine delalettir.

Yuh olsun bize!

Taylan Tanay’ın DİSK Başkanı Kani Beko’ya yazdığı mektubun son satırlarını aktarmakla yetinip sonlandıralım yazıyı: “Benim/bizim işçi sınıfıyla DİSK ile olan bağımız o feshettiğiniz iş akdine dayanarak kurulmadığı için ben sadece işimi kaybettim. Oysa siz tarihinizi, sınıfınızı...”