8 Ekim 2013 Salı

İyi ki doğdun Che

Bizim gençlerin çıkardığı Refleks dergisine, Mahir’in ölüm yıldönümü dolayısıyla kısacık bir şeyler yazmıştım. Yazının başlığı “İyi ki doğdun Mahir”di.

Keramet Mahir’de; yani yıllar sonra, “iyi ki doğdun” dedirtecek bir ömür sürmekte; iyi ki doğdun dedirtecek gibi ölebilmekte.

Yaşamı ve ölümüyle öğretenlere, ne demeli başka? Yaşamı üzerine onca söz söylemekten, ölümü için ağıtlar yakmaktan daha anlamlı olmaz mı? İyi ki doğdun demek; daha evla değil mi?

Bir nişane yerine geçebilir, doğum günlerini hatırlamak; nasıl yaşamak gerektiğini öğretenlerin.
 
Fark etmez; bizim buralarda Mahir olur, “kesik damarlarla” anılan kıtada ise Che. Bizimki 15 Mart’ta doğar, diğeri 14 Haziran’da. İkisinin de şiire uzanır elleri.

Bizimki, Cevahir’i kalbine gömerek gittiği Ada’dan seslenir: “Ben ne şuralıyım, ne buralı/ Adalıyım, Adalı/ Adam ormanlıktır/ Dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı/ Bütün Ada'mı kaplar/ Erdemin güneşi yirmi dört saat/ Aydınlatır Ada'mı/ Biz Ada sakinleri/ Bilmeyiz karanlığı/ Ben Adalı'yım ey kahpe hücre Adalı/ Doğru ya, sen nereden bileceksin Ada'mı/ Asırlık, feodal-militarist hücre/ Ya sen, öküze benzemek için kasılan, şişen haset Kurbağa, hilkat garibesi/ Bilir misin Ada'mı” Bizimki 30 Mart’ta öldürülmüştür. Başka şansı olmasına rağmen, Mahir olmayı seçmiştir.

Mayıs, Haziran’a dönmüştür artık. 8 Ekim’de ölen Che, 14 Haziran’da doğmuştur. Veda Şarkısı da dahil olmak üzere pek çok şiir yazmıştır. Veda edilmeyecek tek şeyin devrim olduğunun farkındadır. Başka şansı olmasına rağmen Che olmayı seçmiştir. “Biliyorum ki tertemiz değerlerin kokusu/ bereketli kanatlarla dolduracak beynimi/ biliyorum ki hayata geçmesi mümkün olmayan fikirleri barındırmak gibi zevkleri bırakacağım/ biliyorum ki ölümüne çarpışma günü/ halk çocukları benimle omuz omuza verecek/ halkın savaştığı amacın kesin zaferini göremezsem eğer/ fikri en yüksek geleceğe götürmek için/ mücadele verdiğimdendir/ eski kabuğun tüylerini yolarken/ doğan umudun kesinliğiyle biliyorum bunları”

Yazının başlığını taşıyorum buraya. İyi ki doğdun Che. İyi ki doğdun ve iyi ki Che oldun. Bir başkasının hayatı üzerine ahkâm kesmek, ona ömür biçmek pek bencilce, pek insafsızca biliyorum ama yine de söylemeden geçemiyor insan; iyi ki öldün Che; salt ölümünle değil, genç ömrünle öğreterek senden sonrakilere.

Bu cesareti Sunay Akın’da aldığımı söylemeliyim. Bakın Sunay Akın “Dr. Che” şiirinde bir başka insanın yaşamıyla ilgili ne yazmış: “Dünya böylesine güzel/ olur muydu yine/ diplomasını çerçeveleyip/ para kazanma derdine/ düşseydi Dr. Che/ yüreğini dağlara asmak yerine”

Sanırım bu hakkı Sunay Akın’a, bana ve O’nun doğumuna, yaşamına ve ölümüne ilişkin fikir yürüten herkese veren bizzat kendisidir; bu yüzden Che olmaktan başka şansı kalmamıştır.

Şan, şöhret, istikbal, iktidar, para, pul peşinde koşanlara duyurulur: Che, diplomasını ve iktidarı elinin tersiyle ittiği için Che olmuştur.

Mahir ve Che şairdir. Aslında devrimin şairlerin omuzlarına yüklenen bir görev olduğuna dair iddianın dayanağı, Mahir ve Che’nin şair olmasıdır. Bir de, tarihe “şairler devrimi” olarak geçen Nikaragua’daki Sandinist harekettir.

Che’nin doğum gününü hatırlatan bu yazıyı, O’nun birkaç dizesiyle nihayete erdirelim. Mahir’in Cevahir’in ardından yazdığı dizelerle, Che’nin Castro’ya dair yazdıkları arasındaki örtüşme, şairler devriminin duygu yükünü hissettirmektedir bizlere. “Haydi gidelim/ ateşli peygamberi şafağın/ gizli patikalardan ulaşalım/ o yeşil timsahı kurtarmaya, aşkla sevdiğin/ Haydi gidelim/ isyankar ve marslı yıldızlarla dolu/ cepheyle aşağılanmayı bozguna uğratarak/ zafere erişmeye ya da ölümle buluşmaya yemin edelim/ Duyulduğunda ilk atış sesi ve uyandığında/ çalılıklar bakirelere yaraşan bir şaşkınlıkla/ orada, yanı başında/ olgun savaşçılar olarak/ bulacaksın bizi”

Not: 2008'den kalma bir Birgün yazısı.








1 Ekim 2013 Salı

Kürtlerin üç harfi ve katledilen üç isimli devrimci: Hasan Ferit Gedik

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, “demokratikleşme” paketini memnuniyet verici bulduklarını söylemiş. Emperyalizm memnunsa, buna bir mim koyalım; her neyi tartışacaksak, bu noktayı es geçmeyelim.

Emperyalizmi memnun eden bir dizi düzenlemenin bizleri memnun etmesi mümkün mü? Eğer antiemperyalist hassasiyetlerimizi yitirmediysek, mümkün değil. Her zaman ve hep böyle olmadı mı? Onlar gülerse biz ağlarız, onların ağladığı anlarda biz mutluluktan havalara uçarız. Dünyanın düzeni böyle kurulmuştur; biz yıkana kadar da böyle gidecektir.

Bir farkla: ABD sözcüsü Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlayacak düzenlemenin pakette yer almamasına üzülmüş, küçücük bir hayal kırıklığı yani. Yani ABD, “yetmez ama evet” demiş paketle ilgili. Avrupa Birliği de olumlu bulduğunu ifade etmiş. Birgün gazetesi haber yapmış: işverenler de “yetmez ama evet” kıvamında açıklamalarda bulunmuş.

Kürt siyasetçilerinin açıklamalarına bakılırsa, onlar da “yetmez ama evet” safında. Onların hayal kırıklığı ABD sözcüsünden biraz daha derin. “Kürtlere statü, Öcalan’a özgürlük” şeklinde formüle edilen stratejik hedefle ilgili düzenlemeler pakette yer almadı; hayal kırıklığı ondan; “yetmez” denen kısım o. “Evet” faslını sağlayan ise üç harf, ant, seçim barajı, partilere hazine yardımı gibi düzenlemeler.

“Devrimci Müslümanlar” da, kamuda türban yasağının kalkmış olmasından pek mutlu. Twitre hesabında, “Başörtüsü yasağının kaldırılması, demokratik bir adımdır, kazanımdır. Cemevlerinin halen ibadethane sayılmaması, otoriterizm, faşizmdir”  mealinde bir şeyler yazmışlar. Halleri tam da, “elinde çekiç olan her şeyi çivi sanır” faslına uygun.

‘Peki niye orduda, emniyette, yargıda türban yok’ diyerek, safları kalabalıklaştıran sağcı “yetmez ama evet”çileri de kayda geçelim.

Paketin açıklandığı günün akşamı soluğu Bugün Tv’de alan ve “yeni paketler için mücadeleye devam” diyen Ufuk Uras’ı, “arkadaşlar devrim başlıyor” şeklinde yazan Markar Esayan’ı unutmak olmaz.

Tüm yaşananları milli-gayri milli çelişkisi üzerinden açıklamaya kalkıp, pozisyon almaya çalışanlar da Türkiye sağının temel referansları doğrultusunda sağlanan gerici ittifaka toslamıştır.

Emperyalizm, gericiliğin üzerinde yükselerek, ona cevaz vererek tahkimatını sağlamaya çalışmaktadır.
 
Sanki aksi mümkünmüş gibi “dağ fare bile doğurmadı” şeklindeki, özünde beklentiyi ifade eden açıklamaların anlamsızlığını bir kenara bırakalım. Açıklamanın yapıldığı salonu dolduran lacivert takım elbiseli, bazlama suratlı, Amerikancı, sağcı, gerici kadrolardan demokratikleşme bekleyen varsa “bizden uzak Allaha yakın” olsunlar. Bu sözüm, “yetmez ama evet”in bütün renklerinedir.

İstanbul’da arkadaşımız Hasan Ferit Gedik’in çeteler tarafından katledildiği gün, Süryanilerin üç dönüm arazisini, Kürtlerin üç harfini demokratikleşme adına tartıştık ya, işimiz zor.

Türkiye sağının simgesel isimlerinin zikredilmesiyle başlayan bir konuşmanın ülkeyi demokrasiye taşımasını bekleyecek kadar saf mıyız yahu? O kadrolar ki, yaşadığımız bütün kötülüklerin müsebbibidir. Türkiye gericiliğinin, ırkçılığının, şovenizminin temsiliyeti bu kadrolardadır; darbelere, katliamlara, devrimcileri ezen uygulamalara, Kürt ve Alevi kıyımına vesile olan onlardır.

“Demokrasi” paketindeki maddelerin tek tek neye yol açacağından bağımsızdır bu satırlar. Sağcılar hazırlıyor, Amerikalılar gülüyorsa, biz ağlayacağız demektir; hepsi bu.

Hepsi bu; dün açıklanan paketle gericilik şaha kalkmıştır, Türkiye gericiliğin kıskacına alınmıştır. Toplumsal yaşam dini referanslar ve gericilik temelinde daha pervasızca düzenlenecektir. Kamuda türban yasağının kaldırılması etrafında örülen paket, bu niyetin somut göstergesidir.

Mücadele programının başköşesine gericiliği yerleştirmeyen, gericilikle hesaplaşmayan solun kazanma, hadi çıtayı geri çekelim, direnme şansı yoktur.