30 Kasım 2013 Cumartesi

Yolu ABD’ye düşenlerin devrimciliği

Öyle zamanlardan geçiyoruz ki, nezaket sınırlarında kalmak da zor, yaşanan onca abuk sabukluğu görmezden gelmek de.

Farkında olmamak mümkün değil; solculuğa halel getirecek, sosyalist olmanın temel kabullerini yok sayacak manevraların tartışılması, gündeme getirilmesi istenmiyor. Bu hassasiyetler çerçevesinde kaleme alınan yazılardan sonra gelen tepkiler bu doğrultuda. Herhangi bir politik odağın temsilcileri istediğini yapacak, istediği gibi konuşacak, kendi hedefleri doğrultusunda taktik girişimlerde bulunacak, kendi sorunlarından menkul stratejik yönelim belirleyecek ve siz bütün bunları yaşanmamış sayacaksınız.

Sorun şu: Türkiye’de egemenlerin, sağcıların, darbecilerin, gericilerin, iktidar sahiplerinin ABD’yle kurdukları ilişki normal karşılanır, sınıflarının ve konumlanışlarının doğası gereği gibi değerlendirilir; yaklaşım, zaten onların Amerikancı olduğu gerçeğiyle süslenerek paylaşılır. Örneğin; Başbakanın ve AKP heyetinin yılda birkaç kez ABD’yi ziyaret etmesi bu çerçevede ele alınır, “efendi-köle” metaforu sol cenahtan kimsenin itiraz etmeyeceği bir açıklıkta ifade edilir.

Ancak CHP ya da BDP heyetlerinin yılda birkaç kez ABD’ye gidip geldiğini hatırlatır ve bu tuhaflığı sorgulamaya kalkarsanız, ensenizde boza pişirilmesine hazır olmanız gerekir. Yeni yetme solcular tahmin edemeyeceğiniz sertlikte size çemkirecektir.

İnternet arama motorlarından herhangi birini açın bakın; son yirmi yıldır kimler, hangi siyasi partiler,  ABD ziyareti gerçekleştirmiş, heyetler kimlerden oluşmuştur? ABD’ye giden heyetlerin programlarına göz atın, döndüklerinde düzenlenen basın toplantılarında sarf edilen cümlelere dikkat edin.

Ne yazık ve ne acı ki, “Amerikan mandacılığı” iliklerimize kadar işlemiştir; bırakalım yılların Amerikancılarını sosyal demokrat parti de, Kürt hareketi de, yine ne acı ki ABD’yi icazet makamı gibi görmekte, ABD’siz iktidara gelinemeyeceğine, ABD’yi ikna etmeden hedefe ulaşılamayacağına dair kabul, siyasetlerini belirlemektedir.

Amerika emperyalizmin ne menem bir şey olduğu üzerinde durmak gerekmez; tereciye tere satmanın gereği yok. ABD’de kimlerle, hangi lobilerle nelerin görüşüldüğü, hangi sözlerin alınıp verildiğini, Amerikalılara verilen garantileri ise hayal gücümüze ve tarihsel gerçeklere bırakıyoruz.

Bakın, CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu ABD gezisi sonrası düzenlediği basın toplantısında, “Bizde anti Amerikancılık yok” diyebiliyor. Yahu bu sözü “eskiden” söylese adamı sokağa çıkarmazlardı. Şimdi birkaç “arkaik” solcu, çatlak ses çıkarıyor, hepsi bu.

ABD’yle ilişki kurmak sıradanlaştırılıyor, olağanlaştırılıyor, aksi düşünülmez hale getiriliyor.

Onlar alıştırıyor, biz kabulleniyoruz. Oysa CHP ya da BDP heyetinin ABD’ye “bir dizi” görüşmek yapmak amacıyla gittiğini duyduğumuzda, hani şu ünlü “sol memenin altındaki cevahirin” sıkışması, canımızın yanması gerekmez mi?

Birkaç ay önce CHP’li bir heyet ABD’ye gitmişti, şimdi de Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ABD yolcusu. BDP heyetlerinin ziyaret sıkılığının CHP’lilerden daha az olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

İktidar olmanın ve Kürt sorununu çözmenin yolu ABD’den geçiyorsa, buna inananlar, bunu uygulayanlar kamuoyunun önüne çıksın ve bunu alenen ifade etsin ki biz de susup oturalım. Ancak ondan sonra da kimse çıkıp bize solculuk dersi vermeye kalkmasın. Hele kimse kalkıp, diplomasi mavalları okumasın!

Dikkat edelim, yurtdışı ziyaretlerin klişe cümlesi şudur: “Heyet bir dizi temasta bulunacak.”

Türkiye solu tarihi, ABD’lilerle nasıl temas sağlandığının bir başka belgesidir ki, bu belge binlerce genç devrimcinin hayatları pahasına yazılmıştır.

6. Filo’nun denize dökülmesi bu tarihin onurlu yapraklarındandır; Commer’in arabasının yakılması da.
Mahir’in sözleri, Deniz’in darağacında haykırışı antiemperyalizme dair temel kabuller anlamında bizleri aydınlatmaya devam etmektedir.

“Devrimci Kemal” sloganlarını ve “Mahir’in emaneti” üzerine tartışmaları bir kenara bırakıyor, yolu ABD’ye düşenlerin devrimciliğini ve Mahir’le ilintisini tartışmaktan imtina ettiğimizi ilan ediyoruz.

inonualpat@gmail.com

13 Kasım 2013 Çarşamba

Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü ve "samanlık"

Şu samanlık mevzusu bıktırdı artık. Ne zaman Ertuğrul Kürkçü bir polemik başlatsa, tartışılır kimi açıklamalarda bulunsa ya da medyada sık görünse bazıları inceden inceye, olmadı Doğu Perinçek’in bugünkü Aydınlık gazetesinde yaptığı gibi açıktan, samanlığı hatırlatıyor. Bu konudaki laf dokundurmalarının bini bir para.

Aydınlık’taki köşesinde Doğu Perinçek, Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) eleştiriyor. Eleştirmesi doğal; yazısında bazı doğru vurgulardan da söz edilebilir. Ancak mevzu bahis yazının içeriği değil. ABD’nin Kürt siyasetiyle kurduğu ilişki eleştirilirken, “ABD Ertuğrul Kürkçüleri biz kez daha samanlıktan çıkarmaya hazırlanıyor” denmesi sorun. Doğu Perinçek’le sınırlı değil bu acımasızlık; ne zaman Ertuğrul Kürkçü’nün adı geçse, müstehzi gülümsemenin nedeni budur.

Yapılan doğru mu, değil. Hatta çok kötü bir şey; acımasızlığın, insani ve politik kabalığın daniskası.

Herkesin malumu. Yine de bilmeyenler olabilir diyerek, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de neler yaşandığını hatırlayalım. İdamla yargılanan THKO’lular Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı kurtarmak için THKP-C ve THKO ortaklaşa bir eylem düzenleyerek,  Ünye’de bulunan NATO üssünde görevli iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni kaçırdı. Kaçırılanlar, Deniz ve arkadaşlarının serbest bırakılması için ellerinde koz olacaktı. Yolları Tokat Niksar’ın Kızıldere Köyü’ne düştü. Bir evde sıkıştırıldılar. 12 Martçı faşistlerin pazarlık yapma gibi bir niyeti yoktu. 68 kuşağının devrimci önderleri çemberdeydi, değil üç teknisyen, ‘Henry Kissinger bile olsa ellerinde’ sonuç değişmezdi, devrimciler katledilecekti. Mahir Çayan görüşmek için çatıya çıktı, yanında Saffet Alp, Cihan Alptekin ve Ertuğrul Kürkçü vardı. Ancak dışarıdakilerin görüşmeye niyeti yoktu, çatıda görüldükleri an binlerce mermi boşaldı üstlerine. İlk Mahir Çayan vuruldu, çatışma başladı, silahların cazırtısı dakikalarca sürdü. Silahlar sustuğunda Mahir Çayan, Saffet Alp, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Hüdai Arıkan, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt ölmüştü. Evde bir gencin daha olduğu sonradan anlaşıldı, ertesi gün evde yapılan aramada Ertuğrul Kürkçü sağ yakalandı. Grubun bulunduğu eve bitişik samanlığa saklanmıştı Ertuğrul Kürkçü. Kürkçü 14 yıl cezaevinde kaldı.

Ertuğrul Kürkçü 1948 doğumluydu; yani yaşı 24’tü. Mahir Çayan 26 yaşındaydı. Saffet Alp 23, Hüdai Arıkan 26,  Sinan Kazım Özüdoğru 23, Sabahattin Kurt 23, Ömer Ayna 20, Nihat Yılmaz 25, Ahmet Atasoy 26, Ertan Saruhan 30, Cihan Alptekin 25 yaşındaydı. Yaşları 20 ile 30 arasında bulunan 11 gencin üzerine devlet tankıyla, topuyla saldırdı ve biri hariç yok etti hepsini.

O birine şimdi biz, tankla, topla değil ama pespayeliğimizle, kahvehane muhabbetlerimizle saldırıyor ve adeta ölmediği için cezalandırmaya, canını acıtmaya çalışıyoruz. Politika tartışacağımız yerde, en hassas noktaya, belki de en insani duyguya yüklenmeyi marifet sayıyoruz.

O vahşi saldırı karşısında korkmuş olabileceğini aklımıza getirmiyoruz. Getiriyoruz belki de, ancak politik muarızımız olduğu için belli etmiyoruz.

Diyelim ki öyle oldu, Ertuğrul Kürkçü korktu ve samanlığa saklandı. Biz ne yapardık o an? Elimizi vicdanımıza götürüp 24 yaşındaki delikanlının yerine koyalım kendimizi; 24 yaşındaki korkularımızı, beceriksizliklerimizi, beklentilerimizi hatırlayalım; bıyıklarımızın henüz çıkmaya başladığı günlere gidelim; yaşlandıkça yaşamaya nasıl da bağlandığımızı düşünelim. Biz biz olalım, bir başkasının hayatı üzerinden ahkâm kesmeyelim.

Ertuğrul Kürkçü’nün ondan sonra politik anlamda nasıl farklılaştığını görüp eleştirelim, Mahir Çayan’ın ideolojik-politik çizgisinden uzaklaştığına dair sert cümleler kuralım, bugünkü görüşlerini yerle yeksan etmek için varımızı yoğumuzu ortaya dökelim, Kürt hareketinin yönelimlerine ve Türkiye solunu HDP projesi bağlamında egemenliği altına alma girişimine seyirci kalmayalım, Abdullah Öcalan’ın Mahir’in emanetini HDP’ye verdiği, Kürkçü dahil Mahir’i her yönden terk etmiş HDP’li kadroların emanetin teslim alındığı şeklindeki beyanatlarına gülüp geçelim ancak oturduğumuz yerden insan-korku ilişkisini yok saymaya kalkmayalım.

Bilinir ki hepimizi mahcup edecek örnekler vardır hayatımızda. Yakın tarihi baz alırsak, 70’li yılların iç savaş günlerinde, 12 Eylül’ün açık faşizm ortamında kaç arkadaşımızı kaybettik, kaç arkadaşımız kucağımızda son nefesini verdi, kaç arkadaşımız işkencede kaldı, idam edildi? Ölmeyenler neden ölmedi, ölmeyenler ne yaptı sonradan, “samanlık anısı” yaşayanlarımız yok mu aramızda?

Ne korkunun kaynağı tektir ne de korku karşısında insanların tavrı aynıdır.

Hatırlayalım, 1981 yılında idam edilerek öldürülen Mustafa Özenç, “Sen de korkarsın küçüğüm, sen/ Her şeyden önce insansın çünkü” dememiş miydi?

Korkacak kadar insan, korktuğunu yazacak kadar cesurdu Mustafa Özenç. Biz, Ertuğrul Kürkçü’ye değil sadece, ihtimal korktuğu için saklanan 24 yaşındaki delikanlıya bu kötülüğü yapmayalım.

Biraz naif, biraz insan olmak bu kadar zor mu?

inonualpat@gmail.com

6 Kasım 2013 Çarşamba

Antiemperyalist ve seküler olmayan sol, sol değildir

Kürt hareketine “takmış” değiliz. Bizim açımızdan Kürt hareketi memleketteki bütün “kötülüklerin” müsebbibi değildir, bütün “iyiliklerin” taşıyıcısı olmadığı gibi.

Kürt hareketinin bulunduğu noktayı, geldiği de denebilir, sadece bir kayıp olarak değerlendiriyoruz ve içimiz acıyor.

Nihayetinde ulusal bir hareketle karşı karşıya bulunuyoruz. Pragmatik yaklaşımları, stratejik hedefleri, hedefe ulaşmak için her yolu mubah görme hali, ittifak arayışları,  taktiksel atakları, bölgesel güç dengelerini gözeterek geliştirilen siyasetler, içimize sinmese de, empati yapmaya, kabul edilebilir görmeye müsaittir.

Bilinir ki PKK ne ilk gerilla hareketidir ne de son olacaktır. Kürt hareketi ne ilk ulusal nitelikli harekettir ne de son olacaktır.

Bizler açısından ulusal hareketi değerlendirmede temel kıstaslardan biri, antiemperyalist hassasiyete sahip olup olmadığıdır; üzülerek ifade edebiliriz ki bu, içimizi acıtan yöne işaret etmektedir. Kürt hareketinin bir bütün olarak emperyalizmden azade olduğu iddiası gerçeklikle örtüşmemektedir.

Bizler açısından bir başka değerli kıstas, Kürt hareketinin seküler olup olmadığı ile ilgilidir. Bu açıdan bakıldığında Kürt hareketinin hızla sekülerizmden uzaklaştığını, bu sorunu kendine dert etmediğini ve yer yer dini kabulleri referans aldığını söyleyebiliriz. 1984 yılını başlangıç sayarsak, harekette görülen farklılaşma, bizlerin yorumuna hacet bırakmayacak açıklıktadır.

Türkiye gibi, İslami, yarı İslami, toplumsal yaşamın dini kurallara göre düzenlediği pek çok komşuya sahip bir ülkede, Kürt hareketinin, Şafak Pavey’in Meclis kürsüsünden Türkiye'yi tanımlarken söylediği üzere, “adeta tek taş pırlanta” misali seküler özellikler taşıması, nasıl ki iç rahatlatıcı bir unsur olarak değerlendirilmeyi hak ediyorsa, son birkaç yıldır kör gözlerin bile görebileceği değişim aynı derecede moral bozucu etki yaratmakta, seküler “cephenin” büyük ortağını kaybediyor olduğunu hissettirmektedir.

Evet, Kürt hareketini kaybediyoruz. İçimizin acısı bundandır. Bencillik sayılabilir bu ruh hali, itirazımız olmaz.

Ancak bütün bunları yok saymak da olmaz. Ne yani, Türkiye’nin en güçlü, en kitlesel muhalif hareketinin antiemperyalist hassasiyet taşımamasını, sekülerizmden uzaklaşmasını kendimize dert etmeyecek miyiz?

Bilinir ki bu derdi biz icat etmedik.

Hatırlayalım, Kürt hareketinin farklılaştığı, eğilimlerinin değiştiği iddiasını dayanaklı kılan gelişmeleri. Burada uzun uzun aktarmayacağız elbette, gereği de yok zaten.

Sivil Cuma’ları, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) İnanç Komiteleri’ni, Kürdistan İslam Kongresi’ni,  Abdullah Öcalan’ın,  ünlü mektubunda İslam bayrağı altındaki bin yıllık yaşama dair yaptığı vurguyu, Hz. Muhammet, Hz. İsa ve Hz. Musa’nın mesajlarındaki hakikatlerin hayata geçmesi ve İslam kongresi toplanması doğrultusundaki çağrıyı hatırlayalım.

Abdullah Öcalan’ın Fettullah Gülen’e gönderdiği selamı, “Sayın Öcalan, Fethullah Gülen’e selamlarını gönderdi. Fethullah Gülen’in ‘Sulhta hayır vardır’ yaklaşımı benim de yaklaşımımdır, bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz, Muhterem Fethullah Gülen’e selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim” şeklinde kamuoyuyla paylaşan Sırrı Süreyya Önder’in, bir süre sonra Fettullah Gülen’e geçmiş olsun dileklerini ilettiğini, yine Sırrı Süreya Önder’in, Said-i Nursi’nin Türk-Kürt kardeşliğinin sağlanması bağlamında öncü olarak kabul edilebileceğine dair beyanatını da hatırlayalım.

Kamu kurumlarında ve Meclis’te türban yasağının kaldırılmasıyla ilgili Hükümeti destekleyen açıklamaları hiç ama hiç unutmayalım. Bunları yaparken, ülkenin adım adım muhafazakârlaştırılması, gericileştirilmesi anlamı taşıyan uygulamalar karşısında Kürt hareketinin suskunluğunu da hatırlanacaklar listesine ekleyelim.

Bu derdi biz yaratmadık. Kürt hareketinin değişme eğilim ve yönünü dert ettik sadece kendimize.

“İyi de sana ne bundan” diyen çıkabilir. Bize değen noktalardan birinin, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) kurulması olduğunu itiraf etmeliyim. Oğuzhan Müftüoğlu’nun dediği gibi, “Kürt hareketinin patronajı altındaki” yeni oluşumun, tıpkı vakti zamanının ÖDP’si gibi memleketteki sol algıya vereceği zararı şimdiden kestirmek mümkün.

Çünkü antiemperyalist ve seküler yönü olmayan bir sol, sol değildir.

inonualpat@gmail.com

5 Kasım 2013 Salı

Gerici kalkışmanın vebali kimin üzerinde?

Yurt gazetesi yazarlarından Fatih Yaşlı, son günlerde yaşadıklarımızı özetledi; aslında bizi nelerin beklediğini iki satırda ifade etti. Dedi ki, “Resmen ilan edilmiş bir yasa olmayacak şeriat, gündelik yaşamın kılcal damarlarına kadar sızan pratiklerle tecrübe edeceğiz onu.”

“Demokratikleşme” paketinde “resmen ilan” yerine geçecek düzenlemeler yok değil ama Fatih Yaşlı’nın hangi tehlikeye işaret ettiği, Başbakan’ın, AKP’li kadrolarla Kızılcahamam’da yaptığı toplantıdaki konuşmada açığa çıktı. Başbakan, “Kız-erkek aynı evde kalanlar var, denetim yapacağız, anlayışımıza ters” diyerek kılcal damarların harekete geçme potansiyeli taşıdığını gösterdi.

Kılcal damarlardaki hareketin zincirleme olarak kimi, kimleri tetikleyeceğini tahmin etmek zor değil; mahalle baskısı denen faşizanlığın kelimenin gerçek anlamıyla görünür hale geçeceğinden de hiç şüphe yok. Kaldı ki Başbakan ertesi gün yaptığı açıklamada, “valiliklerimizle, emniyet teşkilatlarımızla bu tür ihbarları değerlendirip üzerine gidiyoruz” diyerek, öğrenci evlerine bir gece vakti yapılacak baskınların haberini de vermiş oldu.

Öğrenci evlerini, evlere giren çıkanları mahallelilerin gözetleyeceğini, polis ihbar hattının bu yönde telefonlara maruz kalacağını söylemeye hacet var mı bilemiyorum. İslami yaşam tarzına uyulup uyulmadığını ve özellikle kadınların kılık kıyafetini denetleyen İran’daki Besic milislerine özenenler çıkar mı aralarından, bekleyip göreceğiz. Gezi Parkı eylemliliği sürecindeki “palalıları” hatırlayacak olursak, gericiliğin milis gücü yaratma noktasında zorlanacağını söylemek mümkün değil.

“Bekleyip göreceğiz.”

Beklerken, Bahman Nirumand’ın, 1988 yılında Türkçeye çevrilen “İran’da Soluyor Çiçekler” kitabını yeniden elimize alacağız. İran İslam devriminden sonra Humeyni’nin “kadınların İslam ahlakına uymaları ve giyimlerine dikkat etmeleri gerektiği” yönündeki konuşmalarının sokağa nasıl yansıdığını öğreneceğiz. İslam ahlakına uyma çağrısının bir süre sonra yasal ve anayasal dayanağa kavuşturulduğunu bileceğiz. Kadın milislerin sokaklarda dağıttığı bildirideki şu satırları unutmayacağız: “Müslüman bacılarımız İslam giyimini, ahlaksızlığa karşı verilen kavganın bir barikatı, iffetlerinin bir kalesi olarak görüyorlar.”

“Bekleyip göreceğiz.”

Beklerken, kitabın sayfalarını çevirmeye devam edeceğiz. Sayfalarda, Humeyni’nin kendisiyle görüşmek isteyen Halkın Fedaileri’ni “Komünistleri ve Allahsızları huzura kabul etmeyeceğini” ifade ederek geri çevirdiği ve akabinde solculara karşı büyük yok etme operasyonu başlatıldığı gerçeği karşımıza çıkacak. Çok değil, o operasyondan kısa bir süre önce Humeyni’nin Paris’te yaptığı ünlü “balkon” konuşmasında, ‘Şah’ın devrilmesinden sonra muhalefet örgütlerinin de toplumda bir yeri olacağını, Komünistlerin düşündüğünü söyleme ve örgütlenme hakkının bulunacağını’ söylediğini hatırlayacağız.

“Bekleyip göreceğiz.”

Beklerken, AKP liderlerinin bu yöndeki konuşmalarını hatırlayacağız. Özellikle bizdeki “balkon” konuşmalarında bazılarımızın gözlerini kamaştıran demokrasi havariliğinden, “erkekli-kızlı” evlere müdahale kapısını aralayan süreci gözlerimizin önüne getireceğiz; karşımızda toplumsal yaşamın dini esaslara göre düzenlenmesi anlamına gelen yasal değişiklikler ve Başbakan ile diğer AKP’lilerin uyarılarını bulacağız.

Bu yazı bir bakıma beklemeyelim; bekleyip görmeyelim derdindedir. Aksi durumda iş işten geçmiş olacaktır.
Bu yazı bir bakıma, türbandan hareketle özgürlük tartışması yapan bazı aklıevvellerin kendilerine gelme ihtimalini sorgulama derdi taşımaktadır.

Soru sormaktır yazının amacı:

“Türban özgürlüktür, memnuniyetle karşıladık” diyenler, dini referanslara yaslanarak toplantı çağrısı yapanlar, daha önce değil türban Meclis’e girdikten sonra esen rüzgârlara kapılıp türbanlı kadınları milletvekili yapacaklarından söz edenler, iktidara şirin görünmek için dini vecibeleri yerine getirdiğini kanıtlamaya çalışanlar, gericiliği meşrulaştıracak adımlara ses çıkarmayanlar, İslam’la gericiliğin aynı şey olmadığını kanıtlama telaşına kapılanlar, “erkekli-kızlı” evlere polis baskını olduğunda bu gençlerin yüzüne bakabilecekler midir?

Fatih Yaşlı, yazının başlangıcındaki cümlesiyle kendi tarihine not düşmüştür. Bu yazı da benim tarihime düşülen not olsun. Elbette farkındayız; konjonktür farklıdır, ülkelerin kendilerine has özellikleri vardır. İran’la Türkiye aynı kaderi paylaşmayacak olabilir. Derdimizin salt türban olduğu da sanılmasın. Ancak karşı karşıya kalmamız olası kötülüklerin vebali, gericiliği tehlike olarak görmeyen, gericilikle hesaplaşmayı programatik düzeyde ele almayan ve İslam’la sağlanacak ilişkiyi kitle çizgisinin gereği gibi değerlendirenlerin üzerinde olacaktır.