30 Aralık 2013 Pazartesi

Yolları Akdeniz’e düştü

Yeğenimin ismi Necdet. Mehmet Necdet. Mehmet ismi faşistler tarafından katledilen amcasına ait. Necdet ise Necdet Erdoğan Bozkurt’tan geliyor. Kaç Necdet var böyle, kaç Soner? Eğer unutulmamak buysa, Dev Genç’li proleterlerin, unutulmazlar albümündeki yerleri ilelebet baki kalacaktır.

Baki kalanlardandır Necdet Erdoğan Bozkurt. Kahramanmaraş katliamını protesto gösterileri için İskenderun’a gitti, burada gözaltına alındı ve işkencede öldürüldü. Necdet yakalandığında Ankara’dan bir polis ekibinin sorguya katılmak için özel olarak İskenderun’a gittiği duyuldu. Kaçarken vurulduğu iddia edildi; resmi açıklama böyleydi. 1979’un son gecesi ağır yaralı olarak bir caddeye bırakıldı, hastanede son nefesini verdi. Nasıl kaçmaysa, ölümüne neden olan kurşun yakın mesafeden kalbine sıkılmıştı. Polis cenazesini arkadaşlarına vermedi. Ailesi daha sonra Nazilli’ye götürüp dedesinin yanına gömdü Necdet’i. Baba tören istemedi. Kim bilir, yalnız kalmak istemiştir oğluyla, olamaz mı.

Necdet 1954’ün 2 Mart’ında Sarıkamış’ta doğdu. Bursa Mustafakemalpaşa'da büyüdü. Şimdi Nazilli’de yatıyor. Abisi “yatıyor gibi yapıyor” demiş. O’nu ölüme yakıştıramaması bir yana, her zamanki muzipliğine de bağlıyor olabilir, 979’dan bu yana ortada görünmemesini.

Teknik Öğretmen’liydi Necdet. Ankara Dev Genç Başkanlığı yapmıştı; Ankara’da gençlik mücadelesinin öncülerindendi, mitinglerin ateşleyici hatiplerindendi. Öldürüldüğünde Dev Genç MYK üyesiydi. Ailenin küçük çocuğuydu; eğer bir abi kardeşinin ölümünden sonra “O benim arkadaşımdı, yoldaşımdı” diyorsa, başka bir ağırlığı olduğu kesindir aile içinde. Pek çok arkadaşımızı kaybettik yıllar içinde. Necdet de aramızdan erken ayrılanlardandı, ama eğer bir arkadaşı ardından, “O benim ustamdı”, diyorsa, “Umudumun eksilmeye yüz tuttuğunu hissettiğimde hâlâ Necdet’in gülen gözleri ve hiç eksilmeyen neşesi gelir aklıma” diyorsa, ortada başka bir şey var demektir. Dev Genç’liydi Necdet Erdoğan Bozkurt, hâlâ Dev Genç’li, sonsuza kadar öyle kalacak.

Soner miydi, İlhan mıydı yoksa lale mi

Bir takım elbise istiyordu ama ailenin ekonomik durumu uygun değildi. İlk takım elbisesi yıllar sonra alındı. Ortaokul öğrencisiydi. Sabah büyük bir neşeyle çıktı evden. Okuldan döndüğünde üstü başı bembeyazdı. Okul dönüşü kireç kuyusuna bir çocuğun düştüğünü görmüş ve kurtarmak için tereddüt etmeden girmişti kuyuya. Babası, “Başka kurtaracak kimse yok muydu” diye soramamıştı bile. Liseyi bitirir bitirmez evden ayrılmış, çalışmaya başlamıştı. Önce Çanakkale Seramik’te, sonra İstanbul Tuzla’da. Kimse, “nereye gidiyorsun” diyememişti. Uzun saçlı fotoğraflarını gönderiyordu ailesine, bir de üniversite sınavlarına hazırlandığı yazıyordu mektuplarında. Hem askeri okulu hem de Teknik Öğretmen’i kazanmıştı. Teknik Öğretmen’i tercih etmişti. Baba, askeri okula gitmesini istiyordu ama bunu söyleyememişti O’na. Bir motosikleti vardı; ismi ‘ulaş’tı. Ulaş’la Gelibolu’nun köylerini gezer, bildiri, dergi dağıtırdı. Baba Töb Der’liydi; öğretmen örgütlülüğü içinde bulunan bir babanın oğlu da Soner gibi olurdu. Niye solcu olduğunu, kimse sual etmedi bu yüzden.

Teknik Öğretmen işgal altındaydı. Öğrencilerin büyük kısmı okula gidemiyordu. Bir grup devrimcinin unutulmaz direnişi başlamıştı. Kimsenin telkiniyle olmadı, Soner’in direnişe katılması. Tek Der başkanlığına getirildiğinde, ‘Soner değil, bir başkası olsun’ diyen çıkmadı. Teknik Öğretmen’de bayrağı teslim etme zamanını kendi belirledi, tıpkı Devrimci Yol’a ‘yatay geçişte’ olduğu gibi. Gençlik mücadelesinin içinde değildi artık. Memlekette işler kızışıyor, gençlik içinde sivrilen isimler farklı görevlerle memleket sathına yayılıyordu. Soner Ankara’nın doğu bölgesinin sorumluluğuna talip oldu önce, önemli görevler üstlendi. 1979 Ağustos’unda ise yolu Akdeniz’e uzandı. 12 Eylül döneminde işkencede öldürülen Behçet Dinlerer, o günlerde Adana sorumlusuydu ve bir çatışmada yaralandığı için kenti terk etmek durumda kalmıştı. Soner, Behçet’ten sonra kentin sorumluluğuna getirildi. Adanalıların Yusuf Hoca’sı kısa sürede inisiyatifi eline aldı. İşgal kırmanın hüneri Adana’da sergilenecekti. Nitekim öyle oldu. Adana’nın belalı mahalleri birer birer düşmeye başladı. Faşistlerin imdadına 12 Eylül yetişti. Kentte barınmak zorlaşınca kırsala çekilme kararı alındı.

Ölüm burada yakaladı Dev Genç’in proleteri Soner İlhan’ı. Uzun ve badireli bir yolculuktan sonra İskenderun civarındaki taşocaklarına ulaşmışlardı. Ayakta duramayacak kadar yorgundu hepsi. Diğerleri uyudu; nöbeti Soner tutacaktı. Uyandıklarında öğlen olmak üzereydi. O an fark ettiler çevrelerinin kuşatılmış olduğunu. Jandarma teslim ol çağrısı yapıyor bir taraftan da çemberi daraltıyordu. Daha fazla yaklaşmalarını önlemek için grup ateşe başladı. Sesler kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. 19 Mart 1981’i gösteriyordu tarih. İlk düşen Soner oldu; yakışanı yaptı kendisine.

Zor işlerin adamı

1981’in Ocak ayıydı. Devrimci Yol’a dönük operasyonlar her geçen gün ağırlığını hissettiriyordu. Hareketin Malatya civarındaki kadroları bir karakol baskını yapacaklar, dikkatleri kendi üzerlerine çekecekler, böylelikle farklı bölgelerdeki kadroları rahatlatacaklardı. Eylem planı hazırdı. O, son bir kez kendi gözleriyle bölgeyi görmek istedi. Üzerinde kadife pantolonu, paltosu, kışlık mekap ayakkabısı, balıkçı yaka kazağı vardı. Demek ki polisler kuşkulandılar görüntüsünden. Durmasını istediler ama O durmadı. Silahını çekip çatışma durumu aldı; silahı tutukluk yaptı. Polislerin yaylım ateşiyle can verdi. Üzerinde kimliği yoktu. Uzun süre kim olduğu anlaşılamadı. Sonradan açığa çıktı, Dev Genç’in proleterlerinden Veli Eskili olduğu.

1955 yılında Konya’da doğdu Veli Eskili. Yolu Erkek Teknik’e düştü. Stajını (!) burada yaptı. Nerede bir sorun varsa, orada olurdu. Ankara’da, Çorum’da, Antalya’da, Adana’da… Devrimci hareketin ihtiyacı yaşayacağı kenti belirliyordu. Antalya’da bir kaza sonucu başından yaralandı. Sahte kimlikle ameliyat oldu. Kısmi felç tehlikesi vardı. Konuşamıyor, bir kolu tam tutmuyordu. Kendi kendine aylarca süren egzersizler yaptı, sonunda bertaraf etti felç tehlikesini. Tam iyileşmeden yeniden döndü görev başına. Bir ara Suriye’ye gidip geldi. Adana bir eylem sonrası yakalandı. Sahte kimlikle yargılandı. Arkadaşlarının zarar görmemesi için eylemi üstlendi. Ailesi bile sahte kimlikle ziyaretine geliyordu. 1980 yılında cezaevinden firar etti ve doğruca Malatya’ya gitti. 12 Eylül’ü burada karşıladı. 12 Eylül’e karşı kırsal alanda direnişi örgütlemek için kollarını sıvadı. Okumayı pek sevdiği söylenmezdi. Kavga adamıydı Veli Eskili, zor işlerin adamı.

Not: Dev Genç’in proleterleri yazısı nedeniyle epeyce “eline sağlık” mesajı, telefonu aldım. ‘Yazana değil, yazdırana’ bakmalı. Daha çok yazdıranlar aradı. Asıl onların eline sağlık. Benimki sadece hafıza tazelemek faslına dahil bir çaba. Yazıda kimi eksiklikler olduğu, özelikle, okuldaki faşist işgalin kırılma sürecinin biraz hızlı geçildiği söylendi. Teknik Öğretmen deneyiminin her anı ayrı bir yazı konusu olabilir, farkındayım. Kahramanlık, cesaret ve inanmışlık öyküsünü konu eden her yazı doğal olarak ‘sanki bir şeyler eksik’ hissini uyandırıyor. Bu not vesilesiyle; Teknik Öğretmen deneyiminin yaratıcıları Ali Başpınar, Sedat Kesim, Mehmet Korkusuz, Ziya Uncu, Erdinç Obuz’un isimlerini zikretmem gerekiyor.

Not: Bu yazı 15 Ağustos 2006 tarihli Birgün gazetesinde yayımlandı.

inonualpat@gmail.com

Dev Genç’in proleterleri


Geçen sene temmuz ayında Birgün gazetesinde bir ilan çıktı. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. “Dev Genç’in proleterleri buluşuyor” şeklinde bir başlıkla verilmişti ilan. Buluşup, hasret giderecekti eski arkadaşlar. Bu sene bir kez daha yaptılar aynı şeyi. Gelenekselleştirmeyi düşünüyorlar bu yemek işini. Buluşanlar, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun öğrencileriydi. Ankara’yı bilenler hatırlayacaktır; Beşevler’deydi okul. Ankara’daki en katmerli faşist işgali buradaydı. Merak ettim, açıp sordum. Nedir bu Dev Genç’in proleterleri, kim, niye taktı bu ismi size? Özgür Şahin’le konuştum, anlattıklarına bakılırsa, ‘Dev Genç’in proleterleri’ ifadesi hafif kalır. Yapılan aleni ‘Donkişotluk’. Bu tanım bana ait değil, küçümseme hiç değil.

Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nda okuyan bilcümle solcular oturur ve okula nasıl gideceklerini, faşist işgali nasıl kıracaklarını düşünür, tartışırlar. Pek çok grup, bunun olamayacağı, işgalin kırılamayacağı yönünde görüş belirtir. Dev Genç’lilerin görüşü ise farklıdır. ETYÖO dahil, tüm Beşevler’de işgalin kırılıp kırılmayacağını, faşistlerin durumu değil, devrimcilerin ne kadar kararlı olup olmadığı belli edecektir. Dev Genç’liler okula toplu halde gidip gelme karar alır.  İşte “Donkişot” tanımı bu tartışmalar sırasında diğer gruplar tarafından Dev Genç’lilere yakıştırılır. Alınmak bir tarafa, Donkişot olarak anılmak hoşlarına gider, Dev Genç’lilerin. Saf, temiz, korkusuz, güçlü ordularla tek başına savaşan, başarmanın istemekten geçtiğini bilen ve bunun için cesaretle adım atan Donkişot’tan ne farkları vardır. Erkek Teknik’te işgal kırmak Donkişotluksa, buna itirazları yoktur.

Dev Genç'liler yeldeğirmenlerine karşı

İlk harekete geçtiklerinde, yani okula, Emek Mahallesi’nde birleşerek toplu olarak gidip gelmeye başladıklarında sayıları 50–60 civarındadır. O kadar gencin başına ne iş gelebilir ki, diyen çıkabilir. Ama işler o kadar basit değildir. Geçecekleri bölge Beşevler’dir, girecekleri okul, Erkek Teknik’tir. Zor bir işe kalkışmıştır devrimciler, ne de olsa serde Donkişotluk vardır. Her sokak başında, her caddede, her kavşakta, her okul önünde saldırıya uğrarlar. Her allahın günü böyle giderler okula. Okul çok geniş bir alana yayılmıştır, birbirinden bağımsız binalardan oluşmaktadır. Bunun anlamı açık; 60 kişi en az beş gruba ayrılacaktır. Faşistler devrimcilerin restini görmüş, mevcut güçlerine taşıma gruplarla güç katmıştır. Faşistler açısından simgesel bir önemi vardır bölgenin. Okulun içinde faşistler adeta cirit atmaktadır; bina başına düşen Dev Genç’li sayısı ise bir elin parmaklarını geçmemektedir. Sanırım, şimdilerde sık sık duyduğumuz ‘eşit olmayan güç kullanımı’ tabiri ilk kez Erkek Teknik’te kullanılmış olabilir.

Bu eşitsizliği yaratan, yalnızca faşistlerin sayıca çok olması değildi. Faşist işgallerin üç önemli sacayağı vardı; işgaller, polis ve idare desteğiyle sürüyordu. Devrimciler saldırıya uğrar, gözaltına alınan yine onlar olur, soruşturma onlar için açılırdı. Abarttığım sanılmasın, bir gün okula gitmenin bedeli onlarca yaralı, bir o kadar gözaltı olurdu. Devrimciler didik didik aranarak okula alınır, ama silahlı saldırıya uğrardı. Hep böyle devam ettiği sanılmasın; bu oranda bir inanmışlık ve gözükaralığın karşılığı olacaktı elbet. Altmış, yüz oldu bir ay sonra, yüzün dört yüze yaklaşması çok da uzun sürmedi. Bir grup Donkişot’un dayağı, ölümü göze alan kararlılığı eğik başların yukarı kalkmasını sağladı. Sessiz çoğunluk, susturulmuş kalabalık devrimcilerden yana saf tutmaya başladı. İki ay olmamıştı ki okula toplu halde gelip giden grubun sayısı bine dayandı. Bu sefer faşistler yalnızlığa itildiler, tecrit oldular. Okulu kapalı tutmak için akla hayale gelmeyecek yol ve yöntemler kullandılar. Erkek Teknik faşistlerin kalesi olmaktan çıkmıştı. Bu dönemde silahlı saldırılar kitle katliamına dönüştü.

Erkek Teknik’li Dev Genç’lilerin ünleri yalnızca Beşevler bölgesiyle sınırlı değildi. Ankara’da hangi okulda sıkıntı yaşanıyorsa, orada biterlerdi. Beşevler’de rüştlerini ispat etmişlerdi bir kere; ne demiş şair, “Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz.” Biraz da bunun için çıkmıştı isimleri Dev Genç’in proleterlerine.

Zafer Boz öldürülüyor

Devrimciler yine Emek Mahallesi’nde toplanmıştı, okula gideceklerdi. Tarih 5 Nisan 1978’di. Faşistler otomatik silahlarla saldırıya geçti grubun üstüne. Zafer Boz bu saldırıda hayatını kaybetti, onlarca insan yaraladı. Olay sonrası grup polisle çatışarak Hacettepe’ye, oradan da Cebeci’ye geldi. Ankara’da saldırıyı protesto için onlarca okulda eylem yapıldı; binler sokağa çıktı.  Polis cenazeyi kaçırmıştı, Ankara’da tören yapılmasını istemiyordu. Ailesinin girişimleriyle cenaze ertesi gün polisin elinden alındı. Zafer Boz Bartınlıydı. Bartın’da binlerce insanın katıldığı bir tören düzenlendi. Yapılan konuşmalarda, Zafer’in katledilmesi zaferimizi engellemeyecek denildi.

Zafer Boz’un annesi bir mektup kaleme aldı oğlunun öldürülmesinin ardından. Mektup Devrimci Yol dergisinde yayınlandı. “Sevgili evlâtlarım” diye başlıyordu mektup ve şöyle devam ediyordu: “Hepinize devrimci mücadele yolunda başarılar temenni ederim. Şunu bilmelisiniz ki evlatlarım, ben yalnız Zafer'in değil hepinizin annesiyim. Ana yüreği istemiyor ki; siz ölesiniz. Devrim yolunda verdiğiniz bu kararlı mücadele halkımız ve güzel vatanımızın mutluluğu için olduğunu ben ve benim gibi anneleriniz kavramış bulunmakta ve kavramaktadır. Zafer, bu halk ve vatan uğruna halkların Devrimci Yol'unda mücadele verirken halk düşmanı faşist katiller tarafından öldürüldü. Üzülmemek elde değil. Bir anne olarak acımız sonsuz. Ancak analar doğurup faşizm öldürürken, evlat acısı ancak faşizmin yok olmasıyla ve kadın-erkek omuz omuza mücadele etmekle sona erecektir. Evlatlarım çok diyecek şeylerim var ama sizi fazla üzmek istemiyorum. Hepinizi sevgiyle selamlar, gözlerinizden öperim.”

Dev Genç’in proleterlerinden biriydi Zafer Boz. Haftaya diğer proleterleri hatırlatacağım.

Not: Bu yazı, 6 Ağustos 2006 Birgün'de yayımlandı.

inonualpat@gmail.com

24 Aralık 2013 Salı

Devrimciler büyük defteri kapatana kadar ilk taşı kim atacak?

Gerçek anlamında kullanıldığında devrimcilerin eli taşa değil, zina suçlamasıyla ceza verilmek istenen kadına uzanacaktır; bu yolla korumak mümkün değilse, İsa’nın ince zekâsı devreye girecektir ki, devrimciler bu işin erbabıdır. Değil bir kadını katledilmekten kurtarmak; insan hakları, kadın özgürlüğü, toplumsal adalet ve eşitlik için bedenler siper, ömürler feda edilmiştir.

“Aranızda günahsız olan ilk taşı atsın” diye buyurduğunda İsa, metafor yine devrimcileri işaret edecektir. Devrimciler hesapsız, kitapsız, beklentisiz fedakârlığın, boğazından haram lokma geçmeden yaşamanın mahiridir. Bunun vazifeli gibi yapıldığı da sanılmasın; “eşyanın tabiatı” denen şey, devrimcilerin akçeli işlerden uzak tasavvuru ve iktidarın kirlettiğine dair gerçektir.

İktidar böyle bir şeydir. Aksi bir örnek varsa, tez zamanda ayrıntılarıyla ortaya dökülmelidir.

Sanılmasın ki bu tespit sadece siyasal iktidar için geçerlidir. Yönetme ve hükmetmenin olduğu her yer kirlidir; ne yazık ki böyledir. Hele bir de akçeli işlere uygun bir zemin varsa; siyasal partiler, kamu kurumları, belediyeler, sendikalar, spor kulüpleri sıradadır.

Canımızı feci acıtmaktadır ancak “solun” iktidar olduğu kurumlar da kirlilikten nasibini almıştır. Yöneten-yönetilen ilişkisinin kaçınılmaz sonucudur bu.

Hatırlıyorum; Meksika’da rüşvetçi bir emniyet müdürünün evi, ibreti âlem için müze haline getirilmişti. Türkiye’de bu işe kalkışırsak, ortalığın müzeden geçilemeyeceğini biliyoruz. Elimizi vicdanımıza koyalım, hangi kurumu, hangi muktedirin evini “es” geçeriz. Bir elin parmaklarını geçer mi müzeye dönüştürülmeyen mekân sayısı.

“Solcuların” nam-ı hesabına kaç “dönüşüm” düşer? Boğaz dokuz boğumdur; yutkunalım ve yanıtı öyle verelim. Yalnız, bu vesileyle inandırıcılığımızın sorgulanacağını unutmayalım. Sorgulamanın sadece akçeli işlerle sınırlı yapılmaması, solun “iktidar” olduğu kurumlarda hâkim ilişkinin teste tabi tutulması, iktidardan edinilecek manevi hazzın da değerlendirmeye alınmasının artık kendini dayattığını bilelim.

CHP’nin, İSKİ skandalının töhmetinden kendini hâlâ kurtaramaması,  tam da bu gerçekliğe temas etmektedir. İSKİ kepazeliği sol tarihte bir ilktir; bu tek yolsuzluk “solcular beceriksizdir ama temizdir” inanışını yok etmeye yetmiştir. Külliyen sola karşı olanlar da bile görülen, solcuların “harama el uzatmayacağına” dönük kabul tuz buz olmuştur.

O günden sonra işimizin daha zorlaştığı açık; hem becerikli hem de temiz olduğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz!

Türkiye sağının tarihi aynı zamanda yolsuzluğun, suiistimalin, kayırmacılığın, kamu kaynaklarından nemalanmanın, halkın parasıyla zenginleşmenin tarihidir. 1950 seçimlerinden bu yana ağırlıkla sağ iktidar olmuştur çünkü; suyun başını sağ kadrolar tutmuştur. İktidarın kısa süreli el değiştirdiği koalisyon dönemlerinde ya da sosyal demokrat partinin yerel iktidar deneyimleri toplumdaki algıyı değiştirmemiş, “bal tutan parmağını yalar” deyişi, İSKİ’den sonra neredeyse toplumsal mutabakat noktası olarak kabul edilmiştir.

Son bir haftadır yaşadıklarımız, sadece malumun bir başka sebeple ilan edilmesini sağladı ancak beraberinde hiç kimsenin “mücbir sebep” yazarak büyük defteri kapatamayacağını da açığa çıkardı.

Bize düşen, AKP ve cemaatin ve dahi bütün iktidar sahiplerinin büyük defteri, birbirlerinin pisliğini ortaya dökerek kapatmaya çalışmasının nafile bir çaba olduğunu ilan etmektir.  

İktidar olmanın yaratığı kaçınılmaz pisliği devrimcilerin temizleyeceğine dair iddia ile iktidarı korumanın kaçınılmaz faşizmine karşı direniş, yoksulların “mücbir sebebi” olarak tarihe geçecek, devrimciler büyük defteri ancak o zaman kapatacaktır.

İlan ediyoruz: Yoksulların mücbir sebebi, devrimin ta kendisi olacaktır.

Bu pisliği devrimciler temizleyecektir. Devrimciler büyük defteri kapatana kadar, asalakların birbirine düşmesinde sakınca yoktur.

inonualpat@gmail.com