29 Aralık 2014 Pazartesi

Mustafa Balbay'ın suçu neydi?

Siz aşağıda imzası olanlar, sorum size. Mustafa Balbay’ın suçu neydi? Soner Yalçın, gazeteci değil miydi? Adamların alınları çatladı yıllarca dertlerini anlatmak için. Onların alınları çatladı, siz gerdan kıvırarak TV ekranlarında, onları suçlu ilan ettiniz.

Siz aşağıda imzası olanlar, cemaat medyasına düzenlenen operasyondan sonra iktidar sözcülerinin, yandaş kalemlerin “gazetecilikle ne alakaları var” şeklindeki açıklamalarını ilk sizin ağzınızdan duymuştuk yıllar önce.

Size göre Ergenekon, Oda TV ve benzeri davalarda yargılananlar, ceza alanlar gazeteci değildi, TV ekranlarında gözlerimizin içine baka baka söylediniz bu sözleri. Utanmadan sıkılmadan Merdan Yanardağ’ı mahkûm ettiniz.

Siz aşağıda imzası olanlar, AKP hükümeti şimdi sizin tespit ettiğiniz “tehlikeli yola” Cemaat operasyonuyla mı girdi? O zaman kulaklarınızı kapattınız bu sözlere, hatta sözü olanları “darbecilikle” itham etmekten geri durmadınız. AKP yeni yeni tehlikeli olmaya başladı, öyle mi?

Siz aşağıda imzası olanlar, sahte belgeler, hukuksuz dinlemeler, skandallar, hak ihlallerinden geçilmiyorken ortalık, görmezden geldiniz bütün yaşananları.

Türkan Saylan’ın evi basıldığında aranızdan ses veren olmuş muydu, siz aşağıda imzası olanlar, canınız yandı mı hiç, size soruyorum.

Türkiye sağıyla kol kola girenleriniz oldu, demokrasi yürüyüşleri yaptınız omuz omuza. 12 Eylül darbesinden nemalanan Türkiye sağı darbe karşıtıydı sizin için, Hopalı devrimciler, yani Metin Lokumcu’nun arkadaşları darbeci. Yuh olsun size.

Adını “darbeciye” çıkardığınız devrimciler, 12 Eylül’de işkenceden geçirilirken, biliyoruz kimileriniz 12 Eylülcüleri ayakta alkışlıyordu. Bütün bunların farkında olmadığımızı sanıyorsanız, aldanırsınız.

Yapmak istediğiniz kafa ve kavram kargaşası yaratarak geçmişinizi unutturmaya çalışmak. Osmanlıca-Türkçe lügatte sizin bu köylü kurnazlığınızı anlamaya yarayacak tılsımlı sözcükler bulunuyor. Bilmenize rağmen, “tarih” ile “târih” sözcüklerini bir ve aynıymış gibi kabul ediyor, “işe yaramadığından dolayı bir yana atılmış şey” olarak tarif edilen “tarih”i, târih gibi algılatmaya çalışıyor, günahlarınızı unutturmaya çalışıyorsunuz.

Aman sizin tırnağınıza bir zarar gelmesin. Çok lazımsınız bu ülkeye. Kendinizi çok beğeniyorsunuz, her halinizden anlaşılıyor. “Demokrasi denen bu meretten en iyi biz çakarız” hallerinizden bıktık bıkmasına ama Cemaat operasyonundan sonra AKP’yi savunmak Abdülkadir Selvi’ye kaldığından beri, sizin AKP için taşıdığınız önemi daha net görmeye başladığımızı belirtmek isteriz.

Meşrulaştırdınız AKP’yi, elini güçlendirdiniz, önlerinde eğilmekle kalmadınız, TV ekranlarından, gazete köşelerinden kurduğunuz ideolojik-politik tahkimatla AKP değirmenine su taşıdınız.

Yesinler sizin demokratlığınızı, ne aydın olmanın ilkeli tavrı ne de demokrat olmanın evrensel kabulleri sizin semtinize uğramamış hiç. Amerikancılığı, liberalizmi savunmak dışında hiçbir ilkeniz yok sizin. Kerameti anlaşılır az zaman sonra, böyle kör gözün parmağına değişen söyleminizin.

Kaç kez duyduk sizlerin ağzından “Alevilerin celladına âşık” olduğunu? Büyük acılar çeken, büyük kıyımlara uğrayan, Sivas’ı, Malatya’yı, Maraş’ı, Çorum’u, Madımak’ı, Gazi’yi, Gezi’yi yaşayan, 12 Eylül faşizmini iliklerinde hisseden, neredeyse her sokağa, her eve bir acının düştüğü Alevi mahallerinden çıkan oylara bakıp Alevilere demediğinizi bırakmadınız. Ne yani, Alevilerin CHP’ye oy vermesinden daha büyük bir günah değil midir, sizlerin AKP’nin yedeğine girmeniz.

Bazılarınızı elbette tenzih ederiz, kimilerinizin değişmesini samimi buluruz, lakin gerçeği de söylemekten geri kalmayız. Devrimciler büyük acıların, siz ise büyük günahların ortağısınız.

Yetenekli olduğunuzu kabul etmek lazım, Sezar’ın hakkı Sezar’a. Türkiye sağından, ırkçı-gerici güruhtan, Alevileri üzen yalanların taşıyıcılarından, “affedesiniz Ermeni” diyenlerden, Madımak katliamcılarının avukatlığına soyunanlardan, Maraş katliamını “binicisini beğenmeyen asil kısrağın şahlanışı” olarak değerlendirenlerden, çeteleri protesto etmek için lambalarını yakıp söndürenler için “mum söndü oynuyor” diyenlerden, “Alevi öldürenlerin cennete gideceğini” söyleyenlerden, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birlikleri, Yeniden Milli Mücadele Hareketi, Aydınlar Ocağı gibi Türkiye sağının simge kurumlarının tedrisatından geçenlerden demokrasi kahramanı yarattınız ya, aşk olsun hepinize.

Yakın tarihimizdeki katliamları, Türkiye sağının ideolojik-kültürel-politik özelliklerinden soyutlayıp bilinmez bir güce ihale ederek, bugünkü sağ kadroları töhmetten kurtardınız ya, size ne kadar teşekkür etseler azdır. Eğer bugün, AKP kadrolarının söylemi ve iktidarın uygulamalarından rahatsızsanız, biliniz ki bunun büyük sorumluluğu sizdedir.

Açıklamanızda demişsiniz ki, “Aşağıda isimleri zikredilen biz imzacılar, kamuoyunu Türkiye’de demokrasiden sapma yönündeki kaygı verici bir sürece dikkat kesilmeye çağırıyoruz.”

Rica ediyoruz, çağırmayın artık, artık bir şey zikretmeyin, artık çıkın hayatımızdan. Sizin işaret buyurduğunuz yerde sahte demokrasi söylemi, çifte standart, Amerikancılık ve liberalizmden başka bir şey yok çünkü.

Not: “AKP hükümetine demokrasi ve hukuka dönüş çağrısı” yapanların listesi aşağıdaki gibidir. Bazı imzacıları tenzih ediyorum ama yukarıdaki yazının muhatabı çok sayıda isim listede yer alıyor. Deklarasyona imza atanlar alfabetik sıraya göre şöyle: Ahmet Altan, Ahmet İnsel, Ahmet İsvan, Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Altan Tan, Asaf Savaş Akat, Aslı Tunç, Ataol Behramoğlu, Aydın Engin, Ayhan Aktar, Baskın Oran, Bülent Keneş, Bülent Korucu, Cafer Solgun, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Ceren Sözeri, Ceyda Karan, Cihangir İslam, Cüneyt Ülsever, Daron Acemoğlu, Dengir Mir Mehmet Fırat, Doğan Akın, Doğan Satmış, Doğu Ergil, Ergun Babahan, Erkan Saka, Erkam Tufan Aytav, Ertuğrul Günay, Ferhat Kentel, Gençay Gürsoy, Hadi Uluengin, Hasan Cemal, Hayko Bağdat, Herkül Milas, Hilmi Yavuz, İbrahim Betil, İştar Gözaydın, Kazım Güleçyüz, Koray Çalışkan, Kürşat Bumin, Levent Köker, Maya Arakon, Mehmet Altan, Mehmet Betil, Mehveş Evin, Melis Behlil, Murat Aksoy, Murat Belge, Mustafa Erdoğan, Mustafa Yeşil, Müge Göcek, Mümtaz’er Türköne, Namık Çınar, Nazlı Ilıcak, Neşe Düzel, Nil Mutluer, Nilüfer Göle, Niyazi Öktem, Nuray Mert, Orhan Kemal Cengiz, Osman Kavala, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Ömer Madra, Pelin Batu, Reha Çamuroğlu, Sait Çetinoğlu, Samim Akgönül, Selahattin Özel, Seyfettin Gürsel, Suat Kınıklıoğlu, Şahin Alpay, Tahir Özyurtseven, Taner Akçam, Tayfun Atay, Tuğba Tekerek, Ufuk Uras, Ümit Kardaş, Yasemin Çongar, Yasemin İnceoğlu, Yavuz Baydar, Yavuz Oğhan, Yüksel Taşkın.

Bu yazı, 25 Aralık 2014'te sendika.org'da yayımlandı.

Yolları Akdeniz’e düştü

Yeğenimin ismi Necdet. Mehmet Necdet. Mehmet ismi faşistler tarafından katledilen amcasına ait. Necdet ise Necdet Erdoğan Bozkurt’tan geliyor. Kaç Necdet var böyle, kaç Soner? Eğer unutulmamak buysa, Dev Genç’li proleterlerin, unutulmazlar albümündeki yerleri ilelebet baki kalacaktır.  

Baki kalanlardandır Necdet Erdoğan Bozkurt. Kahramanmaraş katliamını protesto gösterileri için İskenderun’a gitti, burada gözaltına alındı ve işkencede öldürüldü. Necdet yakalandığında Ankara’dan bir polis ekibinin sorguya katılmak için özel olarak İskenderun’a gittiği duyuldu. Kaçarken vurulduğu iddia edildi; resmi açıklama böyleydi. 1979’un son gecesi ağır yaralı olarak bir caddeye bırakıldı, hastanede son nefesini verdi. Nasıl kaçmaysa, ölümüne neden olan kurşun yakın mesafeden kalbine sıkılmıştı. Polis cenazesini arkadaşlarına vermedi. Ailesi daha sonra Nazilli’ye götürüp dedesinin yanına gömdü Necdet’i. Baba tören istemedi. Kim bilir, yalnız kalmak istemiştir oğluyla, olamaz mı.

Necdet 1954’ün 2 Mart’ında Sarıkamış’ta doğdu. Bursa Mustafakemalpaşa'da büyüdü. Şimdi Nazilli’de yatıyor. Abisi “yatıyor gibi yapıyor” demiş. O’nu ölüme yakıştıramaması bir yana, her zamanki muzipliğine de bağlıyor olabilir, 979’dan bu yana ortada görünmemesini.

Teknik Öğretmen’liydi Necdet. Ankara Dev Genç Başkanlığı yapmıştı; Ankara’da gençlik mücadelesinin öncülerindendi, mitinglerin ateşleyici hatiplerindendi. Öldürüldüğünde Dev Genç MYK üyesiydi. Ailenin küçük çocuğuydu; eğer bir abi kardeşinin ölümünden sonra “O benim arkadaşımdı, yoldaşımdı” diyorsa, başka bir ağırlığı olduğu kesindir aile içinde. Pek çok arkadaşımızı kaybettik yıllar içinde. Necdet de aramızdan erken ayrılanlardandı, ama eğer bir arkadaşı ardından, “O benim ustamdı”, diyorsa, “Umudumun eksilmeye yüz tuttuğunu hissettiğimde hâlâ Necdet’in gülen gözleri ve hiç eksilmeyen neşesi gelir aklıma” diyorsa, ortada başka bir şey var demektir. Dev Genç’liydi Necdet Erdoğan Bozkurt, hâlâ Dev Genç’li, sonsuza kadar öyle kalacak.

Soner miydi İlhan'mıydı yoksa lale mi 

Bir takım elbise istiyordu ama ailenin ekonomik durumu uygun değildi. İlk takım elbisesi yıllar sonra alındı. Ortaokul öğrencisiydi. Sabah büyük bir neşeyle çıktı evden. Okuldan döndüğünde üstü başı bembeyazdı. Okul dönüşü kireç kuyusuna bir çocuğun düştüğünü görmüş ve kurtarmak için tereddüt etmeden girmişti kuyuya. Babası, “Başka kurtaracak kimse yok muydu” diye soramamıştı bile. Liseyi bitirir bitirmez evden ayrılmış, çalışmaya başlamıştı. Önce Çanakkale Seramik’te, sonra İstanbul Tuzla’da. Kimse, “nereye gidiyorsun” diyememişti. Uzun saçlı fotoğraflarını gönderiyordu ailesine, bir de üniversite sınavlarına hazırlandığı yazıyordu mektuplarında. Hem askeri okulu hem de Teknik Öğretmen’i kazanmıştı. Teknik Öğretmen’i tercih etmişti. Baba, askeri okula gitmesini istiyordu ama bunu söyleyememişti O’na. Bir motosikleti vardı; ismi ‘ulaş’tı. Ulaş’la Gelibolu’nun köylerini gezer, bildiri, dergi dağıtırdı. Baba Töb Der’liydi; öğretmen örgütlülüğü içinde bulunan bir babanın oğlu da Soner gibi olurdu. Niye solcu olduğunu, kimse sual etmedi bu yüzden.

Teknik Öğretmen işgal altındaydı. Öğrencilerin büyük kısmı okula gidemiyordu. Bir grup devrimcinin unutulmaz direnişi başlamıştı. Kimsenin telkiniyle olmadı, Soner’in direnişe katılması. Tek Der başkanlığına getirildiğinde, ‘Soner değil, bir başkası olsun’ diyen çıkmadı. Teknik Öğretmen’de bayrağı teslim etme zamanını kendi belirledi, tıpkı Devrimci Yol’a ‘yatay geçişte’ olduğu gibi. Gençlik mücadelesinin içinde değildi artık. Memlekette işler kızışıyor, gençlik içinde sivrilen isimler farklı görevlerle memleket sathına yayılıyordu. Soner Ankara’nın doğu bölgesinin sorumluluğuna talip oldu önce, önemli görevler üstlendi. 1979 Ağustos’unda ise yolu Akdeniz’e uzandı. 12 Eylül döneminde işkencede öldürülen Behçet Dinlerer, o günlerde Adana sorumlusuydu ve bir çatışmada yaralandığı için kenti terk etmek durumda kalmıştı. Soner, Behçet’ten sonra kentin sorumluluğuna getirildi. Adanalıların Yusuf Hoca’sı kısa sürede inisiyatifi eline aldı. İşgal kırmanın hüneri Adana’da sergilenecekti. Nitekim öyle oldu. Adana’nın belalı mahalleri birer birer düşmeye başladı. Faşistlerin imdadına 12 Eylül yetişti. Kentte barınmak zorlaşınca kırsala çekilme kararı alındı.

Ölüm burada yakaladı Dev Genç’in proleteri Soner İlhan’ı. Uzun ve badireli bir yolculuktan sonra İskenderun civarındaki taşocaklarına ulaşmışlardı. Ayakta duramayacak kadar yorgundu hepsi. Diğerleri uyudu; nöbeti Soner tutacaktı. Uyandıklarında öğlen olmak üzereydi. O an fark ettiler çevrelerinin kuşatılmış olduğunu. Jandarma teslim ol çağrısı yapıyor bir taraftan da çemberi daraltıyordu. Daha fazla yaklaşmalarını önlemek için grup ateşe başladı. Sesler kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. 19 Mart 1981’i gösteriyordu tarih. İlk düşen Soner oldu; yakışanı yaptı kendisine.

Zor işlerin adamı

1981’in Ocak ayıydı. Devrimci Yol’a dönük operasyonlar her geçen gün ağırlığını hissettiriyordu. Hareketin Malatya civarındaki kadroları bir karakol baskını yapacaklar, dikkatleri kendi üzerlerine çekecekler, böylelikle farklı bölgelerdeki kadroları rahatlatacaklardı. Eylem planı hazırdı. O, son bir kez kendi gözleriyle bölgeyi görmek istedi. Üzerinde kadife pantolonu, paltosu, kışlık mekap ayakkabısı, balıkçı yaka kazağı vardı. Demek ki polisler kuşkulandılar görüntüsünden. Durmasını istediler ama O durmadı. Silahını çekip çatışma durumu aldı; silahı tutukluk yaptı. Polislerin yaylım ateşiyle can verdi. Üzerinde kimliği yoktu. Uzun süre kim olduğu anlaşılamadı. Sonradan açığa çıktı, Dev Genç’in proleterlerinden Veli Eskili olduğu.

1955 yılında Konya’da doğdu Veli Eskili. Yolu Erkek Teknik’e düştü. Stajını(!) burada yaptı. Nerede bir sorun varsa, orada olurdu. Ankara’da, Çorum’da, Antalya’da, Adana’da… Devrimci hareketin ihtiyacı yaşayacağı kenti belirliyordu. Antalya’da bir kaza sonucu başından yaralandı. Sahte kimlikle ameliyat oldu. Kısmi felç tehlikesi vardı. Konuşamıyor, bir kolu tam tutmuyordu. Kendi kendine aylarca süren egzersizler yaptı, sonunda bertaraf etti felç tehlikesini. Tam iyileşmeden yeniden döndü görev başına. Bir ara Suriye’ye gidip geldi. Adana bir eylem sonrası yakalandı. Sahte kimlikle yargılandı. Arkadaşlarının zarar görmemesi için eylemi üstlendi. Ailesi bile sahte kimlikle ziyaretine geliyordu. 1980 yılında cezaevinden firar etti ve doğruca Malatya’ya gitti. 12 Eylül’ü burada karşıladı. 12 Eylül’e karşı kırsal alanda direnişi örgütlemek için kollarını sıvadı. Okumayı pek sevdiği söylenmezdi. Kavga adamıydı Veli Eskili, zor işlerin adamı.

Not: Dev Genç’in proleterleri yazısı nedeniyle epeyce “eline sağlık” mesajı, telefonu aldım. ‘Yazana değil, yazdırana’ bakmalı. Daha çok yazdıranlar aradı. Asıl onların eline sağlık. Benimki sadece hafıza tazelemek faslına dahil bir çaba. Yazıda kimi eksiklikler olduğu, özelikle, okuldaki faşist işgalin kırılma sürecinin biraz hızlı geçildiği söylendi. Teknik Öğretmen deneyiminin her anı ayrı bir yazı konusu olabilir, farkındayım. Kahramanlık, cesaret ve inanmışlık öyküsünü konu eden her yazı doğal olarak ‘sanki bir şeyler eksik’ hissini uyandırıyor. Bu not vesilesiyle; Teknik Öğretmen deneyiminin yaratıcıları Ali Başpınar, Sedat Kesim, Mehmet Korkusuz, Ziya Uncu, Erdinç Obuz’un isimlerini zikretmem gerekiyor.


Bu yazı, 15 Ağustos 2006'da Birgün gazetesinde yayımlandı.

25 Aralık 2014 Perşembe

Kırşehir firarından, Gezi isyanına: Veyis Sami Türkmen devrimciliğe devam ediyor hâlâ

Veyis Sami Türkmen’i yazmaya bir süre önce karar verdim. Kısmet bugüneymiş.

Adettendir, ölümlerinden sonra yazıyoruz arkadaşlarımızı. Oysa yaşarken yazmalı, sağlıklıyken kader kıymet bilmeli, vefa borcumuzu yüz yüze bakarken ödemeli, elini sıkarken teşekkür etmeli.

Teşekkür edilecek ne yaptı Veyis Sami Türkmen?

Devrimci Yol saflarındaydı, Devrimci Yol’u Devrimci Yol yapan kadrolardandı, Adana’nın faşist işgalden kurtarılması için hayatını hiçe saydı, kentin mahallerine, meydanlarına, sokaklarına, her karışına gençliğini bıraktı, 12 Eylül’den sonra tutuklandı, ağır işkencelerden geçti, yıllarca hapis yattı.

“Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun/  En çok Çukurovalılar mahpustur/ Dostuna yarasını gösterir gibi/ Bir salkım söğüde su verir gibi / Öyle içten/ Öyle derin/ Türkü söylemek, küfretmek/ Çukurova yiğidine mahsustur” diyen Ahmed Arif’i doğrulamak gerekiyordu, cezaevi cezaevi gezerek şairi doğruladı. Belki türkü söylemedi, lakin küfür etmekten de geri durmadı.

Uzun süren toplantılarda ara ara dışarı çıkmasına, mitinglerde bir yürüyüp bir oturmasına kızanlara, “faşistlerin sıktığı kurşun ve gördüğüm işkenceler nedeniyle böyleyim” diyemedi. Demek gerekirdi oysa. Ufak bir ayrıcalık sahibi olmak için değil, gençlere Türkiye devrimci hareketinin tarihinin inanmışlıkla, fedakârlıkla yazıldığını anlatmak için.

Deneyim aktarımı eğer devrim ateşi sizi hâlâ yakıyorsa, yaşınız altmışa dayandığı halde hâlâ liseli çocukların heyecanı içindeyseniz anlamlıdır, gerisi boş bir geçmiş güzellemesinden ibarettir. Örneğin Adana’da Gezi isyanına katılmışsanız, Adana yanarken oradaysanız, Devrimci Yol tarafından Sümer Mahallesi’nde gerçekleştirilen ve binlerce insanın katıldığı korsan mitingi anlattığınızda geçmiş ile gelecek arasındaki köprünün çelik halatını yerine takmış olursunuz. Veyis Sami Türkmen böyle yapmıştır; hâlâ elinde çelik halat vardır, salt geçmiş bugün irtibatını sağlamak için değil, geleceğin bugünden kurulacağına dair tezi doğrulamak için.

Devrimcilerin özgürlük tutkusu üzerine sözlerinizi, Kırşehir Cezaevi’nden firar etmenizle ilgili anılarla süslediğiniz zaman, maksat hâsıl olacaktır. Özgürlük için nelerin göze alınabileceğini anlatarak, aslında devrimin, özgürlük tutkusunun toplumsallaştırılması olduğunu ifade edeceksiniz demektir.

Moda ifadeyle mitinglerde, yürüyüşlerde “selfie” çektirenlere, Kırşehir firarı için kazılan tünel içinde “selfie” benzeri poz verdiğinizi anlatırsanız, Gezi isyanı sırasında görünür hale geçen mizahın, en zor şartlarda direnme gücü verdiğini söylemiş olursunuz. Veysi Sami Türkmen’in de aralarında bulunduğu Kırşehir firarileri böyle yapmıştır. Tünelin içinde fotoğraf çektirmek, kaçışı kameraya almak, sonrasında görüntüleri basına dağıtmak muziplik değil de nedir.

Devrimci Yol tarihini merak edenler Çukurova’nın ele avuca sığmaz delikanlılarının hayatlarına bakmalıdır. Yolu Çukurova’ya düşmüş devrimcilerden Necdet Erdoğan Bozkurt’un, Soner İlhan’ın, Mustafa Özenç’in, Behçet Dinlerer’in; Adanalılardan Adem Kütük’ün, Veyis Sami Türkmen’in, Erdal Aykaç’ın, Ali Uçak’ın, Salman Serttepe’nin, Mehmet Beyaztaş’ın ve daha nicelerinin.

Yazıyla birlikte verdiğimiz fotoğraflardan biri Kırşehir’de tünelin içinde çekilenlerden. Yandan kafasını uzatan Veyis Sami Türkmen, ortadaki ise geçen senelerde beynine düşen ur nedeniyle aramızdan ayrılan Adem Kütük. İkisini de Adana Halkevi’nde tanıdım. “Adana’da kaldığın üç sene ne işe yaradı” diye soran olursa, hiç tereddüt etmeden, “Veyis Sami Türkmen’i, Adem Kütük’ü tanımama vesile oldu” derim. İkinci karede ise Veyis Sami Türkmen Halkevleri kortejinde yürüyor, önünde ben.

Devrim sonsuza bir yürüyüş ise Veyis Sami Türkmen, yürümeye devam ediyor hâlâ.

Not: Bu yazı, 22 Aralık 2014'te sendika.org'da yayımlandı.

inonualpat@gmail.com




19 Aralık 2014 Cuma

Alman papazdan sarı öküze: Devrimciler bu ülkenin vicdanıdır

Sonunda oldu. Günlerdir beklenen operasyon başladı. Devamının da geleceği konuşuluyor. Pazar sabah saatlerinde cemaat medyasının bilinen isimleri gözaltına alındı. Sanırım devlet geleneğinde değişen tek şey bu: Operasyon saatleri. Nazım’ın ilk kez bir şiiri boşa düşmüş görünüyor. Ne yazmıştı Nazım: “Saat sekiz/ Demek akşama kadar emniyettesiniz/ Çünkü teamülden değil/ Polis ev basmaz/ Güpegündüz.”

Artık basıyor. Gerçi bu basmalar basma değil, farkındayız. Bizler yadırgıyoruz işin doğrusu bu tarzı, değişen teamüllere alışmaya çalışıyoruz. Bizimkiler korku filmlerine benzerdi, şimdikiler “mağdurların” gövde gösterisi halinde geçiyor. Bizim gözlerimiz bağlanır, Renault marka arabanın arka koltuğa iki büklüm oturtulur, doğruca işkenceye götürülürdük. Öyle kelli felli koca koca adamlar da değildik, tıfıl delikanlılar, genç kızlardık. Ben ilk kez Renault arkasına atıldığımda 17 yaşındaydım. Ne TV kanalları vardı evden çıkartıldığımda, ne kalabalıklar ne de refakatçi milletvekilleri. İşkence de kalmadı pek. Şimdi teknoloji kullanılıyor, işkencede zorla kabul ettirilen suçlar, şimdi bilgisayar sahteciliği ile yükleniyor insanın üzerine. İşkencede alınan ifadeler nasıl iddianamelere konu ediliyorsa, şimdi de sahte cd’ler aynı işlevi görüyor. Sonuç değişmiyor ama. İki durumda da yatman gerektiği kadar yatırıyor seni devlet.  Nihayetinde Ergenekon, Balyoz, şike davalarında yıllarca hapis yattı insanlar.

Bu kez hedefte cemaat medyası olunca, ister istemez gün boyu grubun denetimindeki TV kanallarını izlemeye koyulduk. Hayli canlı tartışmalara, yorumlara tanık olduk. Örneğin Samanyolu TV’nin sokağına bile sokulmayacak insanlar, ekranda durumun vahameti üzerine saatlerce yorum yapabildi. Cemaat kadrolarının kızgınlığın yanı sıra kamuoyunda oluşan tepki, sol aydınlardan sağlanan destek nedeniyle dudaklarındaki müstehzi gülümseme, diğerlerinde “biz haklı çıktık” halleri.

Sohbet sırasında bol bol sarı öküz hikâyesi anlatıldı. Bilmeyenler için kısaca özetleyelim hikâyeyi. Öküzler direndiği için aslanlar aç kalma tehlikesi karşı karşıya kalmışlar. Heyet kurup öküzlerle görüşmeye gitmişler. Özürler havada uçuşmuş (Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın gazeteci Ahmet Şık’tan özür dilemesi geliverdi aklıma), demişler ki, “Biliyoruz bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç o sarı öküzde. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor, saldırganlaşıyoruz. Verin onu bize, barış yapalım. Öküzlerin aklına yatmış bu öneri. Bir tek benekli öküz karşı çıkmış, lakin sonucu değiştirememiş. Bir süre sonra aslan heyeti yine görüşmek istemiş. Bu sefer hedeflerinde uzun kuyruklu öküz varmış: “Kuyruğu sinirimizi bozuyor, verin onu bize, yine barış içinde yaşayalım”. Öküzler denileni yapmış, yine sadece benekli karşı çıkmış. Aslanların bahanesi hiç bitmemiş. Her gün aralarından birini alıp götürmüş aslanlar. Sayıları direnemeyecek kadar azaldığında, geçmişin muhasebesini yapmaya başlamışlar. “Nerede hata yaptık?” Aralarından en yaşlısı demiş ki, “Sarı öküzü vermeyecektik, savaşı o gün kaybettik işte”.

Cemaat ekranlarında bu hikâye anlatıldı anlatılmasına ama sarı öküz kimdi yanıtlanmadı. Ergenekon ve benzeri davalar geldi insanların aklına ama Türkiye’de gözaltı, hukuksuz yargılama, işkence, insan hakkı ihlali tarihinin Ergenokon davasıyla başlamadığını bilenler için sarı öküz hiç şüphesiz devrimcilerdi. TKP tevkifatlarından, 12 Mart’a, 12 Mart’tan 12 Eylül’e…

Biz “sarı öküzdük” kabul, bizden sonra kime sıra geldi, doğrusu hatırlamıyoruz. Çünkü gözlerimiz bağlıydı, işkencedeydik. Biliyoruz, bizlerin işkence görmesini sevinç çığlıklarıyla karşılayan, hakkımızdaki hükmü peşin peşin gazete manşetlerine taşıyanlara illa ki sıra gelecekti; vicdan sahibi aydınlar, tıpkı benekli öküz gibi uyaracaktı ama hikâyede olduğu üzere sonuç değişmeyecekti.
Bizi kırarak, bizi öldürerek aslında kendi sonlarını hazırladıklarını fark edememelerini salt “iktidar” ve “nema” ilişkisiyle açıklamak kifayetsiz kalmaz mı? Faşizmden beslenenlerin, faşizmden yakalarını kurtardıkları ne zaman görülmüştür.

Devlet üzerine kamyonla yazı okumuş, tartışmış bir kuşağın insanlarının, olup biteni bilgece karşılamaması, iktidar çatışmasının ne menem sonuçlara yol açtığını bilmiyor olması nasıl mümkün değilse, sarı öküz aslanlara atılırken ses çıkarmayanları, hatta yardım edenleri samimi bulmamız da o oranda mümkün değildir.

Çünkü bu ülkede vicdanın başka bir adresi yoktur. O adres devrimcilerin kalbini işaret eder. Temel insan haklarının tartışılmazlığı devrimcilerin garantisi altındadır.

Yapılan kötülükler unutulur mu? Elbette hayır. Ancak AKP’nin başlattığı operasyonu alkışlayarak manşete taşımanın da doğru olduğunu kimse iddia edemez. AKP’yi her kim ve hangi nedenle alkışlıyorsa alkışlasın, faşizmi alkışlıyor demektir.

Roboski katliamında içişleri bakanı olan zatı muhteremden demokrasi kahramanı çıkartılmasına, bırakalım bizleri, tarih izin vermeyecektir ki bu bizim, kırmızıçizgimizin en görünür kısmıdır.  Açın bakın Zaman gazetesine, devrimciler hakkında neler yazılmış, basın özgürlüğü, hak, hukuk ile ilgili ne inciler dökülmüş.

Alman papaz kim?

Cemaate yakınlığı ile bilinen Taraf gazetesi operasyon haberini, Alman ilahiyatçı Martin Niemmöller’in tarihe geçen pişmanlığı ile verdi. Bilmeyenler için tekrarlayalım Alman papazın ne dediğini: “Önce Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben sendikacı değildim. Sonra benim için geldiler ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Aslında doğru bir parça, cemaat biraz da bu Alman ilahiyatçıya benziyor. Niemmöller önceleri sıkı bir Nazi’dir. Kiliseler arası çekişmeler, kavgalar derken, Nazi karşıtı olarak bulur kendini. Ama artık iş işten geçmiş, cezaevini boylamış ve tarihe geçen bu sözleri sarf etmiştir. Ekrem Dumanlı’nın Ahmet Şık’tan özür dilemesine yüklenilen anlam, Ahmet Şık’ın sevdiklerinden ayrı geçen günlerini ne karşılamaya yeter ne de Ekrem Dumanlı’nın özrü salt bununla sınırlı kalabilir. Sırada, AKP tahakkümünün başlangıcı olarak kabul edilen 2010 Anayasa Referandumu vardır ki, sadece Ekrem Dumanlı değil, kimi solcular da referandumda “evet” dedikleri için özür sırasında yerlerini ayırtmalıdır.

Arabacı Salih kim?

İkinci Dünya Savaşı arifesinde değiliz. Faşizmin egemenliği altındaki Almanya’da yaşamıyoruz. “İş işten geçti” demeyecek ve buna izin vermeyecek kadar faşizmi tanıyoruz.

Doğrudur, devrimciler “sarı öküze” benzetilebilir, cemaatçiler kendilerini Alman papaz gibi görebilir.

Cemaat medyasının sıkı sıkıya sarıldığı bu iki hikâye bizim için ne kadar geçerlidir bilinmez. Çünkü bizim hikâyemiz farklıdır. Türkiye topraklarında neredeyse 100 yıldır anlatılan ve anlatılmaya da devam edecek olan bir başka hikâyenin kahramanlarıyız biz.

Bu ülkeyi faşizme teslim etmeyenlerin ve dahi etmeyecek olanların hikâyesidir bu.

İlla hikâye lazımsa, ille birilerini bir şeylere benzetmek gerekirse, Nazım’ın “Arabacı Salih Dayı” şiirindeki Arabacı Salih’tir devrimciler. Çünkü “bildim bileli at koşarlar” bu memlekette ve hatta yeri geldiğinde, “at yerine kendilerini koşmayı” bilirler. Terkilerinde yoksullar, emekçiler, Aleviler, Kürtler ve bilcümle ezilenler…


Bu yazı, 15 Aralık 2014'te sendika.org'da yayımlandı.

inonualpat@gmail.com


6 Aralık 2014 Cumartesi

Sessiz, kibar ve nezaket sahibi abilerin devrimci mirası

Vakti zamanında Birgün gazetesinde yazarken Ömer Yazgan’ı anlatmıştım. Hani o, Üçüncü Yol grubunun liderlerinden, subay, Gölcük’te üç arkadaşıyla birlikte idam edilen.

Ömer Yazgan’ı tanıyanlar, onun politik özelliklerine gelmeden insani yönünü anlatmak zorunda hisseder kendini. Çünkü salt politik kimlikle sınırlı anlatım, öyküde büyük boşluklara neden olur, açıkçası sığ kalır; anlatılan Ömer Yazgan olmaz.

Kifayetsiz kalacağını bile bile Ömer abiyi şu satırlarla anlatmaya çalışmıştım “Ölürken bile asaletinden kaybetmeyenlere” başlıklı yazıda: “Ömer Yazgan’ı asarak, onu yalnızca ortadan kaldırmak istemediler, soldaki asaleti yok etmeyi hedeflediler. Siyah beyaz dalgalar halinde önümüzden geçenlerden biri de oydu; hâl hatır sorulduğunda bile yanakları al al olan, her haliyle sessizliğin ve kibarlığın erdem olduğunu hissettiren, ölürken bile asaletinden hiçbir şey kaybetmeyen…”

Geçenlerde “her haliyle sessizliğin ve kibarlığın erdem olduğunu hissettiren” bir abimizi daha yitirdik: Nasuh Mitap.

Nasuh abiyi bu özelliğini bilecek kadar yakından tanımıyorum. O’nu tanımak isteyenlere Hakkı Zabcı’nın yazılarını salık veririm. Yazılar içerdendir, samimidir, sevgi doludur; kadim dostluğun ve yoldaşlığın izlerini taşır. Hakkı Zabcı’ya göre Nasuh Mitap, “Sıradanlığı içselleştiren bir devrim neferi”dir.

Nasuh abinin cenazesinde katılanlara der ki Hakkı Zabcı, “O’nu tanımaya çalışın, ne kadar güçlendiğinizi göreceksiniz.”

Buradaki tılsımlı sözcük “güçlenmektir”. Yani solun bugünkü temel ihtiyacı.

Mahallemizin sessiz, kibar, nezaket sahibi abilerinin bize bıraktığı devrimci mirası budur.

Farklı düşünseler de, farklı politik yapılarda yer alsalar da, solcuların arasında sevgili, saygılı, hürmetli ilişki tesis etmeyi asli amaç gören, Şinasi Özdenoğlu’nun “Ve bir nisan sabahı / İpe götürseler de seni / Kanı on para etmez herifleri / Davan için affedeceksin/ İnsanları seveceksin” şiiriyle büyüyen, Gülten Akın, “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” dediğinde o ince şeylerin farkına vardığı için devrimci olmayı seçen bizim kuşağın, bazı zamane solcularındaki değer yitimini anlamamız, kabul etmemiz ve saygısızlığa, nezaketsizliğe tanık oldukça canımızın yanmaması mümkün değil.

Ömer Yazgan’ın gücü, yanaklarının al al olmasından gelmektedir; idam sehpasındaki direnişi kibarlığındandır.

Ömer Yazgan bu nedenle unutulmazlarımızdandır.

Nasuh Mitap sıra neferi olmasından, kimsenin kalbini kırmamasından, karıncayı bile incitmek istememesinden, beyefendiliğinden güç almaktadır. İşkencedeki direnişi, sonrasındaki suskunluğu bundandır. Cenazesindeki sadece Devrimci Yolcularla sınırlı olmayan kalabalığın nedeni budur.
Nasuh Mitap bu nedenle unutulmayacaktır.

Türkiye devrimi, Ömer Yazgan’ı, Nasuh Mitap’ı “içselleştiren” genç kuşaklarla buluştuğunda, ideolojik-politik yaklaşımlarını özümsediğinde, insani yönlerini görebildiğinde yol alacaktır. Çünkü bizim asıl olarak nezakete, kibarlığa ve sıradanlığa ihtiyacımız bulunmaktadır.

Not: Sendika.Org’da yayımlanan yazılarımdan sonra karşı karşıya kaldığım galiz küfürlerin, hakaretlerin, tehditlerin sahibi gençlere tarihimizden iki abimizin hayatını hatırlatmak istedim. Bizler üç tane küfürü, tehdidi ciddiye alacak insanlar değiliz. Çok bireysel bir duygu olduğunun farkındayım. Sözlerini yazdığım “Eylem güzeli”ni üç gün önce birlikte ve tarifsiz bir coşkuyla söylediğimiz gençlerin, şimdi bana ağza alınmayacak küfürlerle saldırması insanın canını acıtıyor. Sol bu sevgisizliği hak ediyor mu? Biz ne zaman bu kadar kötü olduk?

Not: Bu yazı, 3 Aralık 2014 tarihinde sendika.org'da yayımlanmıştır.

inonualpat@gmail.com

1 Aralık 2014 Pazartesi

Solun birlik tartışmasına katkı: "Aralık hareketine" selam olsun!

İlk kar düştü Ankara’ya. Şimdi nasıl hatırlanmaz Ahmet Arif’in şiiri: “Döğüşenler de var bu havalarda” mı demişti. Evet, öyleydi. Devam da etmişti: “El ayak buz kesmiş, yürek cehennem/ Ümit öfkeli ve mahzun/ Ümit sapına kadar namuslu”.

Durmamıştı şiir, maksat hasıl olana kadar uzamıştı. Şiirin orta yerinde Aralık ayına gönderme yapılmıştı, şair “netameli” buluyordu Aralık ayını, sevmiyordu.

Biz seviyoruz Aralık’ı. Yaz akşamlarını, bahar sabahlarını sevdiğimiz gibi. Diğer bütün aylar gibi, diğer bütün günler gibi, aslında kocaman bir ömür gibi. Her daim hüzne de, acıya da, direnişe de açık kalbimiz.

Acı dışarıdandır, direniş kalbîdir. Bir başka ifade ile acı devrimin objektif koşullarını çağrıştırır, direniş ise sübjektif yanını gösterir.

Ömrü hayatımız şu meşhur sübjektif koşulların oluşmasını beklemekle geçmedi mi? Geçti. Hep övgüler düzdük, hep kahrettik, ama hep aklımızın bir köşesinde yer açtık şu temenniye: Lanet sübjektif koşullar bir oluşsa, defterini dürsek şu adamların!

Sübjektif koşullar için uygun an mı bekliyoruz. Haziran direnişi ne güne duruyordu. “Ben sübjektif koşullar için uygunum” demedi mi Haziran? Dedi. Dedi ama gücümüz, kalabalığımız, örgütlenme düzeyimiz o kadarına yetti.

Tuzluçayır, Dikmen, Armutlu hazır olduğunu ilan etti; ben bu kadarını sıralayayım, okuyan başka kentlerdeki beyanları ekler nasıl olsa.

Şimdi, şu an, bu esnada Ankara’da, bir başka beyanla karşı karşıyayız. Dikmen Vadisi halkı beyan ediyor: “Sübjektif koşul dediğiniz, benim yanımda olmakla başlar. Ankara’nın soğuğunda, birlikte dayak yemekle atılır ilk adımı.”

Keskindir Ankara’nın soğuğu; hakikaten el ayak tutmaz. Yanaklar kıpkırmızı kesilir, bilmeyen sağlık işareti sayar, bilen yoksulluktan olduğunu anlar.

Bu satırların yazıldığı anlarda, şimdi, şu an, bu esnada Ankara’nın yoksulları, lafı evelemeye gerek yok, polisten dayak yiyor.

Polis, Dikmen Vadisi’ni satarak direniş belasından kurtulmak isteyen Melih Gökçek’in açtığı ihaleyi yaptırmak istemeyen Vadililere saldırıyor. Baktım karelere, Vadi’den yüzüne alışık olduğumuz teyzeler, amcalar, angara bebeleri; yanlarında Halkevci delikanlılar, genç kızlar.

"Aralık hareketi" üşüyerek ve dayak yiyerek büyüyor; sırada Sincan var. Sincan’da devrimciler yoksullarla buluşuyor.

Ahmet Arif yazdı, dedi ki: “Karanfil Sokağında bir camlı bahçe/ Camlı bahçe içre bir sini saksı/ Bir dal süzülür mavide/ Al-al bir yangın şarkısı/ Bakmayın saksıda boy verdiğine/ Kökü Altındağ’da, İncesu’dadır.”

Evet, tam da böyledir. Devrimci hareketin kökü oralardadır. Yolu Dikmen’den, Sincan’dan, Ankara’nın soğuğundan, barikatın ateşinden geçmeyen solun işi kolay değildir. Kahretmek, diz dövmek ve geçen yıllara yanmaktan başka bir şey düşmeyecektir kaderine.


Not: Bu yazı 27 Kasım 2014 tarihinde sendika.org sitesinde yayımlanmıştır.


inonualpat@gmail.com




8 Kasım 2014 Cumartesi

Nasuh Mitap’ın suskunluğu(1), Ali Başpınar’ın kızgınlığı

“Ağır abi”lerimizden Nasuh Mitap’ı yitirdik.

Bizim gibi, kendisiyle yakın mesaide bulunmayan, bir kez cezaevinde, birkaç kez de dışarıda sohbet etme olanağı bulan, çokça da devrimci hareketin durumu ve geleceği ile ilgili görüşlerini merak edenler açısından onun kaybı hiç şüphesiz kederli bir duygu olmaktan ziyade politik anlamda boşluğu ifade etmektedir.

Ne yazık ki bu böyledir. Nasıl bir insan, nasıl bir baba, nasıl bir eş, nasıl bir oğul olduğunu bilmeden, onunla kadim dost olmadan, yaşamın doğal koşuşturması sırasında ona değmeden yokluğunu hissetmek nasıl mümkün değilse,  onu hüzünlendiren ve sevindiren şeylere yabancı birinin de derinden etkilenme ihtimali yoktur.

İnsan ilişkisi biraz da ihtiyaçlar üzerinden şekillenir. Sevmek de, özlemek de nihayetinde bundan kaynaklanır. Bu duyguyu ilk kez annenim ölümünde hissetmiştim.

Bizim için politik simge ve değer olan Nasuh Mitap’ın birlikte işkence gördükleri, dayak yedikleri, birbirlerine yaralarını gösterdikleri dava arkadaşları için kocaman bir hayatı ifade etmesi doğaldır.(2)

Her ölüm vakitsizdir derler ve her ölüm ihtiyaca binaen yakıcıdır.

Nasuh Mitap’ın ölümü bizleri yakmıştır. Çünkü suskunluk yakıcıdır.

Devrimci hareket 12 Eylül’de yenildiğinden bu yana, yani 1980’den bu güne hareketin neden yenildiğine ve yenilgi sonrası neler yapılması gerektiğine dair tek satır görüş bildirmemiş, Devrimci Yol geleneğinden gelen insanların bulunduğu hiçbir yapılanmada yer almamış, her birine uzak kalmayı tercih etmiş ve dahası susmayı tercih etmiştir.

O, bizim suskun abimizdir.

Ağır abilere susmak yakışır. Susanlar yaralıdır, susanlar bilgedir, susanlar naiftir. Susanlar, konuşanlara susarak yanıt verir. Lâl olmuş diller edebiyatın nasıl vazgeçilmezi ise Nasuh abinin suskunluğu da Devrimci Yol’un “sırlarına” işaret ettiği için önemlidir.

Nasuh abinin suskunluğu, Ali Başpınar’ın kızgınlığı(3) gibidir.

Onlar suskun ve kızgın değilmiş gibi yapmak ve yaşananları yok saymakla yaratılan “yalan dünyaya” bu kez “yıkıl” diyelim.

Kızgın abimizden sonra suskun abimizi de yitirdik; denecek ne var, “başımız sağ olsun”dan başka.

1) Suskunluk imgesini, Başaran Aksu’nun başlangıç.org sitesindeki “Nasuh Mitap: İradenin etik suskunluğu” başlıklı yazısından etkilenerek kullandım.

2) Bu kısa yazıyı, Nasuh Mitap’ın cenazesine katılmak için İstanbul’a gitmeye hazırlanan eniştemin (Mehdi Bektaş) yanından geldikten sonra gecenin bir vaktinde kaleme aldım. Mehdi abi yıllarca Nasuh Mitap’ın avukatlığını yaptı. Ankara’ya her geldiğinde görüşürlerdi. Onun kaybının dostları için ne anlama geldiğini, Mehdi abinin gözlerinden  okumak mümkündü. 

3) İnsanların hangi duyguyla kendini ifade edeceği biraz da mizaçla ilgilidir. Ali Başpınar da tıpkı Nasuh Mitap gibi hiçbir oluşumun içinde yer almadı. Yaşananlarla ilgili görüşlerini sert sözcüklerle ifade ederdi. Beş seneye yakın bir süre aynı işyerinde çalıştık. Öfkesine de, kızgınlığına da tanık oldum.


inonualpat@gmail.com

16 Ekim 2014 Perşembe

Fatsa düştü biz yenildik; Kobane düşerse kim kazanacak?

Fatsa düştüğünde 12 Eylülcülerin kazanacağı belli olmuştu. 12 Eylül’den kısa bir zaman önce gerçekleştirilen Nokta Operasyonu aslında Fatsa’nın nasıl bir tepki vereceğini ölçmekten ziyade, devrimci hareketin ülke sathında açık faşizme hangi ölçüde direniş sergileyeceğinin test edilmesiydi.

Fatsa’nın tavrı 12 Eylülcülerin elini rahatlattı. Fatsa, egemenlerin korktuğunu yapmadı, geri çekildi; bir kısım insan dağlara çıktı, daha büyük kesim ise tutuklandı. Bugünden bakınca Fatsa’yı terk etme kararı doğruydu değildi gibi bir tartışma anlamsız gelebilir ancak söylenmeli ki 12 Eylülcüler Fatsa’nın yarattığı moralle ülkeyi hallaç pamuğu gibi attı. Tarihi varsayımlarla yeniden yazmaya kalkışmak doğru bir yöntem olmasa da, kabul edilmeli ki Fatsa beklendiği gibi sert bir direniş gösterseydi, belki de sıradan bir gün olacaktı 12 Eylül 1980.

Hâkim sınıflar neden bir başka yerde değil de Fatsa’da yaptı 12 Eylül’ün provasını? Fatsa iç savaş günlerinin en sakin kentlerindendi. Neredeyse tek bir silah bile atılmıyordu. Fatsa’da “anarşi” yoktu, dirlik düzenlik vardı. Günde 20-25 kişinin yaşamını yitirdiği iç savaş gerçeğinin 12 Eylülcüler tarafından toplumsal meşruiyet için kullanılması Fatsa için geçerli değildi; kentte kimsenin burnu bile kanamıyordu.

Fatsa’nın sol tarih açısından tartışılmaz bir yeri bulunmaktadır. İz bırakmıştır. Bugün dahi sosyalizm tartışmalarının değişmez örneği olarak gündemin ilk sırasında kendine yer açmaktadır. Sadece Fatsa mı? ODTÜ ÖTK, Yeraltı Maden İş örnekleri de öyle. Liste daha da uzatılabilir mi? Pek sanmıyorum, hepi topu bu kadar!

Sosyalizm bir pasta ise Fatsa pastanın ne leziz dilimiydi, devrimcilerin gelecek tasavvurunun görünür haliydi, alternatif yaşam örneğiydi.

Hâkim sınıfların ilgi alanına girmesi de bu nedenleydi. Fatsa’yı teslim almak, emekçilerin geleceğini karartmak, devrimcilerin inandırıcılığını yok etmek olacaktı ki 12 Eylülcüler bu küçük kente vurmak için en ufak bir tereddüt göstermedi. Biz tereddüt ettik, onlar etmedi.

Görüyoruz, Kobane için kimse tereddüt içinde değil. Ne IŞİD ne de Kürtler. IŞİD bütün gücüyle yükleniyor Kobane’ye, Kürtler var güçleriyle direniyor.

Kobane neden önemli? Fatsa neden önemliyse, Kobane de bu nedenle önemli.

Kobane’nin nasıl yaratıldığına dair gerçekler biliniyor elbette. Emperyalistlerin kışkırttığı Suriye iç savaşının zincirleme sonuçlarıyla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Kobane yaşam tarzı çatışması değil alan savaşı da olabilir. Bütün bunlar Kobane’nin alternatif bir yaşam olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ne için alternatif, nasıl bir alternatif bu ayrı bir konudur; tıpkı Fatsa’yla ilgili farklı değerlendirmeler olduğu gibi.

Fatsa yenildi ancak iz bıraktı; savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın Kobane şimdiden tarihe geçti, kazandı yani.

Fatsa yenildi ancak hep masum kaldı. Kobane’nin masumiyeti antiemperyalizmle sınanacak.

Bekleyip göreceğiz.


13 Ekim 2014 Sendika.org

26 Eylül 2014 Cuma

Yaşayın yaşayabildiğiniz kadar dininizi!

Türban artık ilkokullara kadar girdi. “Kadınlar kahkaha atmasın, iffetli olsun” diyen açıkladı değişikliği.

Artık bize konuşmak düşmez. Belki tekmili birden vazifelerimizi yapamadık ama diyeceğimizi dedik.
Gücümüz, kalabalığımız elverdiği ölçüde okul önlerine biriktik, okulların imam hatibe dönüştürülmesine itiraz ettik, eğitim sisteminin gericileştirilmesine karşı çıktık.

Yalnızlaştırıldık, dayak yedik. Ne de olsa dini hassasiyetlere “dokunan yanar” bu memlekette.

Yanmak değil yalnızlık sorun. “Kadın özgürlüğü” ileri sürülerek meşrulaştırılan türbana dokunan aforoz edilir bu memlekette.

Artık biz susuyoruz. Ne de olsa bizim gericilik “takıntımız” var, “laikçi refleks” bizimki.

En masumumuz(!) “çocukluğumuzun o güzelim Müslümanlığını mahvettiniz”  der en fazla. Bu sözleri bile “özgürlükçü solcuların” hışmına sebep olur. Dini gericiliğe, siyasal İslam’a dair ne söylesek ağzımızın payını verenler çıkar. Sünnilerin taleplerine methiye düzenler, bırakalım Alevilerin hassasiyetini, korkularını, endişelerini görmezden gelir. Ne de olsa Kemalist’tir onlar, hatta celladına âşıktır!

Sivas’ta öldürülürüz, Maraş’ta öldürülürüz, Çorum’da öldürülürüz, Madımak’ta öldürülürüz.
Turan Dursun katledilir, Uğur Mumcu katledilir, Bahriye Üçok katledilir, Muammer Aksoy katledilir.

Bu memleket neredeyse 70 yıldır sağ iktidarlar tarafından yönetilir, bu memlekette solcular, Aleviler kıyıma uğrar ama yine de sağcılar, İslamcılar mağdurdur. Türkiye sağının mağduriyete sığınması önemli değildir, önemli olan “özgürlükçü solcuların” bu iddianın ateşli savunucusu olmasıdır.

Dudağımız lâl olsun, bir daha söz söylersek; ağzımız kurusun, dilimiz dönmesin.

Biraz da onlar konuşsun.

“Özgürlükçü sol” ve “özgürlükçü laiklik” gibi garabetlerle sola onca yıl kaybettirenler, sol kavramının da, laiklik kavramının da içini boşaltanlarda söz sırası.

Marks’ın “Din halkın afyonudur” sözüne karşılık, “Marks aynı zamanda dini, ‘kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı’ olarak görür” diyenler, Latin solunun kilise ile kurduğu ilişkiyi ve kilisenin nasıl muhalif olduğunu ballandıra ballandıra anlatanlar, “durum kötüye gidiyor, dini gericilik bu toprakların büyük sorunudur” diyenlere, sosyoloji kavramlarıyla örülmüş süslü yanıtlar verip gerçekleri boğuntuya getirenler, gericilikle mücadeleyi temel alan sosyalistlere “solculuk” dersi vermeye kalkanlar kürsü alsın.
Biz çekilelim ruhumuzun dinginliğine, onlar dizginleri ele geçirsin.

“Türban, kadın özgürlüğünün simgesidir” diyenler konuşsun.

”Türban meselesinin TBMM altında çözülmüş olmasından dolayı memnuniyetimizi belirtmek istiyoruz.” diye söze başlayanlar, “Türbana özgürlük kadın mücadelesinin başarısıdır” diye devam edenler ve Meclis’te türban kararını hararetle alkışlayanlar konuşsun, biz dinleriz.

Alkışladıkları kararla başlayan sürecin, türbanın ilkokullara kadar taşınmasına vesile olup olmadığıyla ilgili ne düşünüyorlar öğrenmek isteriz.

Çıkıp konuşsun, 4+4+4 sistemine, Kuran’ı Kerim’in ve Muhammet’in hayatının ders olarak okutulmasına Meclis’te parmak kaldıranlar.

İki çift laf etsin Kutlu Doğum Haftası düzenleyenler, Demokratik İslam Konferansı toplayanlar.

Bir şey söylesin “Allah’ın dinini yaşamak istiyoruz” pankartının altında basın toplantısı düzenleyenler, Kuran okuyarak seçim çalışması başlatanlar.

İslamcı partiyle, İslamiyet yarışına girenler, İslamcı adaylardan medet umanlar, gericilikle hesaplaşmak yerine gericilikle barışanlar da sözünü esirgemesin. Bilmek isteriz haldeki durumu nasıl değerlendirdiklerini.

Mektubuna, “Mümin kardeşlerim” hitabıyla başlayıp, “İslam gerçekten din adına söylenebilecek en son evrenselliği temsil etmektedir. Hem dili hem de felsefesi sayesinde önemli bir evrensellik kazanmıştır. İslam’ın en adil, özgür ve demokratik geleneğini temsil ettiğimize dair en ufak bir şüphem yoktur.” diye bitirenler, “Saygı değer Türkiye halkı; Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.” diyerek gönderme yapanlar, “Şu anda bize dayattıkları Allah’ın ve onun peygamberi Hz. Muhammed'in bize tevdi ettiği din değil, diyanetin, devletin dayattığı dindir.” buyuranlar, “çok kimlikli, çok dilli, çok inançlı bir anlama sahip olan” Medine Sözleşmesi’ne atıfta bulunarak “ümmetin yeniden inşasının zorunluluk olduğunu” beyan edenler, Suriye ve Irak’ta İslam referans gösterilip sergilenen vahşetin “İslam’ın özüyle çeliştiğini” düşünenler ülkenin adım adım karanlığa sürüklenmesinde paylarının olduğunu düşünüyorlar mı açıklasınlar.

Türban Meclis’le başladı, kamu ve üniversitelerle devam etti, şimdi de ilkokullara kadar girdi.

Konuşmak kime düşerse düşsün. Bize düşen, Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı damarını harekete geçirmek, ön safa geçmektir.


11 Eylül 2014 Perşembe

Birleşik sol mu, barikat kardeşliği mi?

1993 Madımak katliamında kaybettiğimiz insanların cenazesini hatırlıyorum. Ülke tarihinin görüp göreceği en görkemli cenaze törenlerinden biriydi. Görülmemiş kalabalık, görülmemiş öfke, görülmemiş hüzünle yürümüştük. Kabullenmesi zordu; gericiler arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi katletmişti.

Mahşeri kalabalık Dikmen’den Kızılay’a doğru akıyordu.

Sol parti ve örgütlerin henüz görünür olmadığı yıllardı. Sol ağırlıkla İnsan Hakları Derneği  (İHD) ve Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği (TAYAD) çatısı altında cezaevi sorunları ve insan hakkı savunuculuğu temelinde kendini ifade ediyordu.

Daha önce yine gericiler tarafından katledilen Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi aydınlar için düzenlenen cenaze törenlerinden farklılık taşıyordu; Devrimci Yol geleneğinden insanlar ilk kez kendi kortejini oluşturmuştu. Kelimenin tam karşılığıyla; müthiş bir kortejdi: Kitleseldi, militandı, disiplinliydi. Tabi ki o hal, 1980’lerin ikinci yarısından sonra başlayan Devrimciler süreci ve insan hakları mücadelesi ile Devrimci Gençlik ve İşçilerin Sesi çalışmasıyla doğrudan ilintiliydi.

Sonra ne mi oldu? Olan şuydu: Tartışma Süreci başladı, Devrimci Yol geleneği bölündü.

Bunun karşılığı bölünmemek için tartışmayalım değil elbette. Tartışma Süreci’nin zorlama olduğunu düşünmedim hiç. 1991 yılında Özal Hükümeti’nin yaptığı infaz düzenlemesiyle cezaevinden çıkan Devrimci Yolcularla, dışarıda siyasal-sosyal müdahale kanalları oluşturanlar ve örgütlenmelerini geliştirmeye çalışanlar arasında memleketin ve solun sorunlarına, örgütlenme ve çalışma tarzına dair bir tartışma yaşanması kaçınılmazdı. Nitekim kimse bundan kaçamadı.

Ne zaman Devrimci Yol tarihiyle ilgili bir tartışmaya denk gelsem,  Sivas’ta katledilenlerin cenaze törenindeki kortejimizi, Tartışma Süreci’nin başlamasına kadar başarılanları hatırlar ve hüzünlenirim.

Sorun hüzün değil; hüzünden zarar gelmez. Ortada kocaman bir hayal kırıklığı var; hayal kırıklığı zararlıdır, umudu azaltır.

Devam edelim. Eksiği gediği, acemiliği gençliğiyle umudu hep diri tuttuğumuz dönem sona erdi. Aralarında benim de olduğum büyük çoğunluk Geleceği Birlikte Kuralım (GBK) sürecine evrildi. Diğer ekip daha güçsüz olarak yoluna devam etti.

Şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Ayrılanların toplamı ve örgütlenme düzeyi hiçbir zaman 80’lerin sonu, 90’ların başı çıtasını yakalayamadı.Tartışma Süreci, Devrimci Yol geleneği için “kırılma” anlamına geldi.

Bölünmek kötüdür ancak birleşmek büyümek demek değildir, her birleşme doğru sonuçlar doğurmaz.

GBK sürecinde farklı sol/sosyalist gelenekler bir aradaydı. Ancak henüz süreç tamamlanmadan ÖDP projesi ete kemiğe bürünüverdi. ÖDP gözleri kamaştıran bir birlik projesiydi. Solun pek çok rengi parti içinde kendini ifade ediyordu. “Nasıl bir toplumsal hayat tahayyül ediyorsak, parti de öyle örgütlenmeli” Kamuoyunda yarattığı tepki partinin önünün açık olduğunu gösteriyordu.

Sonrası daha yakın bir tarih: ÖDP hızla bölünme sürecine girdi. Birleşmenin yarattığı ses, yerini bölünmenin gürültüsüne bıraktı. Hiç istenmeyen sonuç açığa çıktı: “Bölünmeler solun kaderidir” şeklindeki inanış daha da pekişti.

Bölünen ve sonrasında ayrı parti, grup, çevre vb. şekilde yoluna devam edenlerin toplamı hiçbir zaman ÖDP düzeyine ulaşamadı.

Nedeni açık. Solun hanesine yazılan her olumsuzluk, inandırıcılığa halel getiriyor, kadro ve kitle kaybı kayda değer boyutta yaşanıyor.

Kuruluş arifesinde yapılmayan program tartışmasının, sonraki süreçlerde de yapılmaması, daha çok tarza, parti iç hayatına ve ittifaklar siyasetine dair farklılıkların sonu hazırlaması, açıkçası birleşmenin sanal olduğunu açığa çıkarttı. ÖDP bileşenlerinin hassasiyetleri, popüler ifadeyle kırmızı çizgileri baz alınarak oluşturulan denge, belki ilk başlarda sorunların görünür olmasını engelledi ancak partiyi de siyaset üretemez, harekete geçemez bir durumda bıraktı.

İşin ilginç tarafı, parti bileşenleri, parti içindeki dengeler bahane edilerek hayata geçirilmeyen sosyal-siyasal pratik, bölünme sonrasında, yani tabiri caizse; herkesin eli rahatladığında da hayata geçirilmedi. Demek ki sorunun kaynağı başkaydı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında -ki dünyanın en kolay işidir bu-birliğin kutsanması, bütün dertlere deva olarak görülmesi sorunu çözemediği gibi, solu yeni sorunlarla baş başa bırakıyor, birleşen güçlerin tek tek kendi kulvarında yaratabileceği değer önemini yitiriyor.

ÖDP’nin kuruluş dönemiydi sanırım. O yıllarda ÖDP üyesi olan Murat Belge birlik üzerine yazısında şu mealde bir şey ifade etmişti: “Önemli olan solun birleşmesi değil, solun halkla bütünleşmesidir.” Eğer birleşme, solun halkla bütünleşmesini sağlıyorsa anlamlıdır, aksi durumda zararları ÖDP sürecine bakılarak görülebilir.

Türkiye devrimci hareketinin önemli damarlarından olan Devrimci Yol geleneği, salt birlik fikrinin kutsanması nedeniyle değil, birleşme zemininin oturtulduğu teorik çerçevenin kaçınılmaz sonuçları üzerinden de heba edilmiş, özgün yanı ve çalışma tarzı unutulmuş, ideolojik-politik kabul ve hassasiyetlerinden uzaklaşmıştır.

Bugünün temel soruları şunlardır: Solun birliği mi, barikat kardeşliği mi önemlidir? Solun birliği barikatın güçlenmesine mi neden olur yoksa barikatta gedik açılmasına mı yol açar?

Herkesin malumudur: Türkiye sol tarihi, aynı zamanda “bölünme-birleşme-bölünme” tarihidir. Buna rağmen söylemeliyiz ki, ne birlik fikri önemini yitirmiştir ne de yeni bölünmeler ihtimal dışındadır.
Tılsımlı sözcük, barikattır. Açık ki barikat, simgeseldir.

Barikat; Yoksullarla kader birliği yapılmasını, yoksulların hareketin öznesi olmasını,taşeronlaşmaya karşı mücadeleyi, taşeron işçilerin hareketin içinde yer almasını, barınma hakkı mücadelesini, barınma sorunu yaşayanların harekete önderlik yapmasını, sınıf mücadelesini, sınıfın hareketin taşıyıcı gücü haline gelmesini, yoksul mahallelerde kök salmayı, mahallelilerin hareketin motor gücü olmasını, sorunların dışarıdan müdahale ile çözülmesini değil, sorun yaşayanların bizzat hareketin önüne geçmesini, kurum bürokratizmine yaslanmamayı, yoksullarla keder ve kader birliğinin sağlanmasını, politik iddiaya uygun bir hayat tanzim edilmesini, yani inandırıcılık sorunu olmamasını, boğazımızdan “haram lokma” geçmemesini, mütevazılığın, fedakarlığın belirleyici olmasını, gericilikten ve faşizmden yakınmayı değil, gericiliğe ve faşizme fiili direnişi, yapay birliktelikleri değil, hayatın içinde sağlanan doğal ittifakları simgelemektedir.

12 Eylül sonrası hemen her bölünme-birleşme-bölünme sürecini yakından takip ettim, bizzat içinde yer aldım. 20 seneyi aşkın zaman Tartışma Süreci, GBK ve ÖDP içinde farklı görevlerde bulundum. Sonra yolumu ayırdım. Birlik tartışmalarının yavaş yavaş ısınmaya başladığı şu günlerde, katkı olsun diye hafıza tazelemek istedim. Dikkat çekmiştir, solda birlik tartışmaları üzerine yazılan her yazı, özellikle ÖDP projesine temas ediyor. Ben de ÖDP öncesine ve ÖDP’ye ilişkin hatırlatmalarda bulundum. Yoksa ne Tartışma Süreci’ne ne GBK’ya ne de ÖDP’ye ilişkin tartışma açma niyeti taşımıyorum.

Kendi namı hesabıma derim ki, “barikat kardeşliğine” varsak, varım.

Attila İlhan’ın “Şahane Serseri”isimli şahane şiiri ile yazıyı bitirelim:

Yolumdan çekil yavrum 
bağlasalar duramam 
demir asa demir çarık dedim 
neyleyim! 
yolculuk dedim 
ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir 
rüzgar kendini yerden yere vuruyor 
kırık dökük yıldızlar belirdi uzaktan 
telsiz mevceleri ardım sıra koşturuyor 
anamdan yolcu doğmuşum 
yedi dağın yolları kalbimden geçer 
salkım salkım mısralar gelir içimden 
dudaklarımda yağmur damlaları 
alır beni yollar beni alır gider 
anamdan yolcu doğmuşum 
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum 
akşam dedim 
şu koca dünya dedim 
ağlasam dedim 
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir 
ekmeğin ve şarabın peşinden 
turnaların peşinden 
büyük şehirler büyük aşklar 
çığlık çığlığa terkedilir 
ben 
çocuklar gibi sevdim devler gibi ızdırap çektim 
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları 
harblere açlıklara yalnızlığıma rağmen 
anamdan yolcu doğmuşum 
neyleyim 
gurbet dedim 
vatan dedim 
hürriyet dedim


inonualpat@gmail.com

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bir liberale oy verdim, Allah affetsin!

Birgün gazetesinde yazarken İskender Yurttutan’ın, nam-ı diğer; “Komünist muhtar”ın hayatını anlatmıştım.

Hikâye kısaca şöyleydi: İskender Yurttutan eski TKP’lilerdendi. İstanbul Alemdağ’da muhtarlığa adaylığını koymuştu. Komünist olduğunu saklama gereği duymamıştı, açık sözlüydü, dürüsttü. MHP’lilerden bile oy almıştı. Sağ kesimin ağırlıkta olduğu semtte seçimi kazanmış ve muhtarlık koltuğuna oturmuştu. Öyle güzel işler yapmıştı ki mahallede, oy vermeyenler mahcup olmuş, oy verenler hiç pişmanlık duymamıştı.  

“Bir komüniste oy verdim, Allah affetsin” diyenler bile olmuştu seçimlerden sonra.

Şimdi bakacağız, Demirtaş’a oy verip “Bir liberale oy verdim, Allah affetsin!” diyenler çıkacak mı? 

Bence çıkmalı. 

Bu soruyu aklımıza getiren Oğuzhan Müftüoğlu’nun gayet yerinde bir tespitle, Selahattin Demirtaş’ın programının “liberal bir anlayışa tekabül ettiğini” söylemesi oldu. Birgün gazetesinin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili sorularını yanıtlayan Müftüoğlu, radikal demokrasinin, “toplumsal/siyasal devrim yerine etnik ve dinsel ayrımlara dair bugüne kadar karşılanmamış hakların devlet sistemi içinde çözümünü öngördüğünü” de sözlerine ekledi.

Müftüoğlu sandık başına gitti mi, gittiyse oyunu kime verdi, bu yönde bir beyanı olmadığı için ister istemez sorunun muhatabı kendisi değil. Ancak Müftüoğlu’nun kurucusu ve üyesi olduğu ÖDP’nin Eş Genel Başkanları Alper Taş ve Bilge Seçkin Çetinkaya, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tercihlerinin Demirtaş olduğunu açıkladı. Sorunun muhatabı başkanlardır. Tabi ki salt onlarla sınırlı da değil bu muhataplık. HDP projesi dışında kalan ve radikal demokrasi ile ilgili Müftüoğlu gibi düşünen bütün sosyalistler sorumuza yanıt vermelidir: “Bir liberale oy verdim, Allah affetsin!” diyecek misiniz?

Bu olayı, yani seçim denen şeyi fazlaca abarttığım, oy verme tercihlerine büyük anlamlar yüklediğim sanılmasın. Seçimler böyle bir şeydir nihayetinde; sandık kurulur, birebir kendi ideolojik-politik yaklaşımınla örtüşen bir aday/parti yoksa ve matematik hesabı gereği, örneğin Erdoğan’ın ilk turda seçilememesi gibi, kendine en yakın gördüğün adaya oy verebilirsin.

Bunun sorun teşkil ettiğini sanmıyorum. Sorun benim açımdan şu: “Solun tek adresi HDP’dir” şeklinde özellikle merkez medyada estirilen rüzgâr ve bu rüzgârdan fena halde etkilenenler.

O nedenle, Müftüoğlu’nun açıklamalarını fevkalade önemli bulduğumu söylemek istiyorum.

Çünkü, Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki başarısı nasıl görmezden gelinemezse, seçim sonuçları da HDP’yi sol/sosyalist bir parti yapmaz. 

Radikal demokrasi ile sosyalizm aynı şeyler değildir.

Bu gerçeğin kararlılıkla savunulması, sol algının parçalanmasına, sol saflarda dalgalanmalara, ideolojik kaymalara şimdiden önlem alınması anlamına gelecek; genel anlamıyla, devlet-toplum, devlet-birey ilişkisini demokratik bir tarzda yeniden düzenlemekle sınırlı olan radikal demokrasinin, ülkemizin içinde bulunduğu sorunlar bağlamında arz ettiği önemin, sosyalizm diye kabul ettirilme gayretine yüksek sesle itiraz edildiğini gösterecektir.  

Yüksek sesle itiraz edenlerden biri de, Gamze Yücesan Özdemir oldu. 

17 Ağustos 2014 tarihli Birgün’deki yazısıyla Yücesan, seçim sonuçlarından hareketle, HDP dışında kalan solun üzerinde kurulan “mahalle baskısına” direnmenin nedenlerini ve kaçınılmazlığını izah etti.

İş bu yazı, Yücesan’ın yazısının bir kez daha okunmasına küçük bir katkı sağlasa bile maksat hâsıl olacaktır.

Yazının başlığı şuydu: “Sosyalist siyaset bir ihtimal ve çok güzel!”

Araya hiç girmeden, tekrar tekrar okunması gereken birkaç paragrafı aktaralım.  

“Selahattin Demirtaş, seçim kampanyası sürecinde farklı kültür, kimlik ve etnisiteleri siyaset alanına, kamusal alana davet etti. Siyasal alanı, sınıfa, sınıf örgütlerine, sınıf mücadelelerine ve nihayetinde sosyalizme kapatma ve kamusal alanı sınıf-dışı tüm unsurlara ve mücadelelere  açma 30 yıldan beri yürütülen bir siyaset. Bu siyaset asıl itibarıyla sosyalist ihtimali yok saymaya ve siyaseti kapitalizmin ufku içinde mümkün kılmaya dayanıyor. (…) Dolayısıyla, sosyalist ihtimali ortadan kaldırma iddiası ile ortaya çıkmış ve 30 yıldır dolaşımda olan bir söyleme dayanan siyaset sosyalist siyasetin değil ancak sol liberal bir siyasetin parçası olabilir.

“Selahattin Demirtaş, seçim sürecinde “ezilenler”in adayı olduğunu sıklıkla vurguladı. Kavramlar önemlidir ve asla masum değildir. “Ezilen” kavramı, kendisini
ifade edemeyen, kendi yaşamına sahip çıkamayan, iktidarın karşısında boyun eğmiş, mağdur ve zayıf bir varoluşa gönderme yapar. Sosyalist siyasetin öznesi ise kolektif özgüveni ile kapitalizmi hallaç pamuğu gibi atabilecek olan emekçiler ve işçi sınıfıdır.”

Durum budur. Bunu bilelim. “Radikal demokrasinin” oylarını çoğalmasına bakıp, “solun söylemi bu olmalıdır”, “biz de böyle yapalım”, hatta “daha da geniş tabana yayalım” falan demeyelim.

Kaldı ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir kez daha açığa çıkarttı ki, “İslam, toplumla kurulan ilişkide bir vaat” haline getirilmiştir. Propaganda döneminde her üç adayın da bu iddiayı doğrulayacak söylemleri olmuştur. Etnik, dini ve mezhepsel kökene göre oy verenler azımsanmayacak orandadır. “Seküler aklın, toplumsal yaşamdan tasfiye edilme tehlikesi” göz ardı edilmeyecek bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Yani sorun salt radikal demokrasi kavramını tartışmakla başlayıp bitmemektedir. Aynı şekilde dikkat kesilerek, toplumun gericileştirilmesine karşı mücadelenin, solun vazgeçilmezleri arasında bulunduğu ilan edilmelidir.

Şimdiye kadar pek çok seçim gördük. Antiemperyalist, bağımsızlıkçı, gericilik karşıtı söylemin mevcudiyetini hiç hissettirmediği bir seçimi ilk kez yaşadık.

Kim kazandı, kim kaybetti? Kim Allah affetsin diyecek?

Not: Yazı için bu fotoğrafın kullanılması, sosyalistlerin devrimcilerin kendi programlarını oluşturması, kendi siyasal-sosyal pratiklerini yaratması, kendi ayakları üzerine durması gerekliliğine işaret etmek içindir. Devrimci Yol deneyimi bize bir halk hareketinin nasıl yaratılacağının ipuçlarını vermektedir. Dolasıyla yazı, HDP/Demirtaş'la değil, asıl olarak sosyalistler, devrimcilerle ilgilidir.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Haydi şiirin, çocukların, vefanın safına!

Sanıyorum, o büyük gün geldi. Hani, 20 Ağustos 1981’de Adana’da idam edilerek öldürülen devrimci şair Mustafa Özenç’in bir şiirinde işaret ettiği gün, sonunda gelip çattı.

Üç ayaklı bir örgütlenme ve mücadele tarzı önermişti Mustafa Özenç, o büyük güne ulaşmak için. Şairdi; şiir yazarak ve bir şiir gibi ölüme akarak, devrimin ilk ayağının oluşmasını kendisi halletmişti; bu noktada bize düşen bir şey yoktu. Nikaragua devrimi ‘şairlerin devrimi’ olarak anılır. Başarsaydık biz de memleketimizde bu usta işi dönüşümü, Türkiye devriminin de, böyle anılmayı hak edeceği kesindi.

Özenç’in tarif ettiği ikinci ayağı, bayrak yarışına benzetiyorum. Burada iş bize düşüyordu. Yani yaşamaya devam edenlere, çoluk çocuğa karışanlara. Birilerinin çıkıp çocuklarına özenç ismini vermesi gerekiyordu. Öyle de oldu. Onlarca Özenç dolaşıyor şimdi, yaşı yirmibeşi geçmemiş hiçbirinin. Ben birisini tanıyorum örneğin. Ordu’da yaşıyor. Keskin bakışlarını ve zekâsını Özenç’ten aldığı kesin, şiire bulaşma ihtimali yüksek. Visal’le Hasan’ın çocuğu, Sidal’le Fatih’in yeğeni; Özenç Dalgıç. Herkes baksın çevresine, varsa bir Özenç, devrim devam ediyor demektir.

Devrimin son ayağıydı vefa. Vefalı olduğumuz, vefayı önemsediğimiz, vefayı kendimize biçtiğimiz görevler kadar değerli ve vazgeçilmez kabul ettiğimiz oranda devrime yaklaşacak, sacayağını tamamlayacaktık. Bu noktada biraz yanlış yaptık, vefayı ihmal ettik. Belki de bu yüzden devrimci şair Mustafa Özenç, “hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma” diye yazmış olamaz mı? İhmal ettiğimizin vefa değil de, devrim olduğunu bilmek sonucu değiştirir mi acaba? Skoru önemseyenleri harekete geçirirdi, bundan eminim, ama o ne kadar devrim olurdu, işte bundan emin değilim, diyeceğim ama yine olmayacak. Onun adı olsa olsa, ‘siyasal iktidarın el değiştirmesi’ olurdu, ama asla devrim değil.

Devrim oldu, o büyük gün geldi. Önce devrimin şiirini yazdı Mustafa Özenç. Sonra ismi Özenç olan çocuklar dolanmaya başladı bacaklarımızın arasında. Yıllar sonra arkadaşları toplandı mezarının başında.

Sen de korkarsın küçüğüm

Kimdir Mustafa Özenç; sual eden bulunur elbet. Devrimcidir, şairdir. Devrimci Yol saflarındadır. Arkadaşımızdır. 1959 Samsun doğumludur. Adana’da mühendislik okumuştur. 12 Eylül’e karşı silahlı direniş başlatmak için bir grup arkadaşıyla kırsal alana çekilmiş, Tarsus Karaburcak ormanında çatışmada yakalanmıştır. Orman arazisinde bulunan karakolda, ilk aramada bulunmayan silahını ateşleyerek önce ihbarcıyı, sonra iki subayı, kapı önünde kendisini durdurmak için davranan nöbetçi askeri öldürmüş, karakoldaki diğer askerlerin arasından geçerek uzaklaşmıştır. Daha sonra bölgeye düzenlenen operasyonlar sırasında ele geçirilmiş, hızla yargılanarak idam cezasına çarptırılmıştır. Mustafa Özenç dahil olduğu olaylarla değil, şiirleriyle ve idama giderkenki hal ve hareketleriyle gündemden hiç düşmemiştir. Hücrede beş ay idam edilmeyi beklemiş, bu zaman zarfında unutulmaz şiirler yazmıştır.

“Sen de Korkarsın” isimli şiiriyle, idamlıkların ruh halini olanca çıplaklığı ile yansıtmaktan kaçınmamıştır. ”Sen de korkasın küçüğüm sen/ Her şeyden önce insansın çünkü/ Sevmekten, kaybetmekten ya da ölümden/ Görünmez ihanetin o kara yüzü/ Doğaldır küçüğüm korku insana/ Kabul edilmeli böyledir gerçek/ Ama yiğitsen, sağlam bir inancın varsa/  Elindedir bunu belli etmemek/  Yiğitlik korkmamak değil küçüğüm/ Korkuyu inançla yenebilmektir/ Kolay çözülmeyen bir düğüm/ Ve eğilmez bir baş olabilmektir/ Unutma yarınların umudu sende/ Korkuyu yen/ boyun eğme düşmana/ Yiğit olmalısın ölürken bile/ Çünkü yakışanı budur insana”

Korkmuştur korkmasına ama kendisine yakışanı da yapmaktan geri durmamıştır. Çünkü devrimin nasıl bir şey olduğunu anlamış ve hayatın sırrını çözmesini bilmiştir.

Mustafa Özenç idama giderken bir mektup bıraktı arkadaşlarına: Mektubun orta yerine, “Her zaman için onur duyduğum ve birlikte olduğum Türkiye halklarının kurtuluşu uğruna omuz omuza çarpıştığımız Devrimci Yol saflarından beni ancak ve ancak ölüm ayırabilirdi.” diye yazdı. Özenç’in ancak ölüm ayırabilir dediği saf şimdi bizi bekliyor. Haydi şiirin, çocukların, vefanın safına!

Birgün. 28 Ağustos 2006

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından; Direnişi ve “Hürriyet”i çoğaltacağız

Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili son yazımı, “Seçimdi, sandıktı, cumhurbaşkanlığıydı, hepsi sizin olsun; ne demişti Enver Gökçe: Tek umudum duvardaki yazılarda.” cümlesiyle tamamlamıştım.

Çünkü biz aynı tarihlerde duvarlara “Hürriyet” yazmakla meşguldük.

Korkut Boratav’ın “Marx’ta seçim yorumları” başlıklı yazısında belirttiği gibi, “10 Ağustos bir seçim değil, III. Napoleon’unkine benzer bir halk oylaması idi.”

Biz Napoleon’unkine benzer bir seçim zaferi elde etmek isteyen Erdoğan’ın oyununa rıza göstermedik; elimize boyamızı fırçamızı aldık, duvarlara “Hürriyet” yazdık.

Tek tek bireylerin seçimlerde ne yapacağına ilişkin bir belirleme değildi bu. Meşru olmayan seçimi reddeden bir siyasetti. Biz onu yaptık, “Hürriyet” duvarını örmeye başladık.

Seçim denen yalanın, dolanın ortasında şiire sığındık yer yer. Turgut Uyar’ın müthiş dizelerini hatırlattık birbirimize: “Gülü çiğdemi bırak/ Sardunyayı, karidesi filan bırak/ Acıyı ve ölümleri bırak/ Oy pusulalarını ve seçimleri bırak/ Evet/ Seçimleri özellikle bırak/ Çünkü açlık çoğunluktadır.”

Çoğunlukta olan açlığın, etnik, dini ve mezhepsel kökene göre nasıl da bölündüğünü, tercihinin ağırlıkla bu bölünmeyi yansıttığını, İslam’ın toplumla kurulan ilişkide vaat haline getirildiğini, adayların değişik dozlarda İslam’ı kullandığını, seküler anlayışa en yakın duran adayın bile, “Devletin dini kalksın, Allah’ın dini rahatça yaşansın” demekte beis görmediği, Sünni İslam’ınegemenliğini ilan ettiği, Ermenilere hakaret etmenin Anadolu gericiliğinin desteğini almaya yettiği seçime kilitlenip kalmadık, işimize baktık.

İşimiz, “Hürriyet”i görünür kılmaktı. “Hürriyet”, antiemperyalizm, bağımsızlık ve gericilik karşıtlığı içermeyen seçim vaatlerine bir yanıttı.

Ne seçim döneminde söylenenler şaşırttı bizi ne de sonuçlar.

Gördük ki, her toplumsal, siyasal kesim mevcudiyetini, hassasiyetini koruyor. Çoğunluğun neden aç kaldığına dair gerçekler ve bu gerçekleri kökten değiştirmeye dönük siyaset, yani devrim, etkili olmadığı sürece makûs talihimiz değişmeyecek, insanlar etnik ve dini kökene bakarak tercihte bulunmaya devam edecek, dolayısıyla toplumsal katmanlar arasındaki geçişler sınırlı kalacak.

Gördük ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi bir bütün olarak seküler aklın toplumsal yaşamdan tasfiye edilme tehlikesine işaret etti; sandıktan çıkan sonuç ise bu tasfiyenin “en yüksek mertebe” vasıtasıyla, yukardan, faşizan öğelerle sürdürüleceğini açığa çıkarttı.  

Direniş ve “hürriyet” önümüzdeki günlerde önemli kavramlar olacak, bundan kuşku yok. Faşizme direnecek, yeni bir yaşam kurmak için “Hürriyet”e sarılacağız.

“Hürriyet” sadece bir yurt projesi mi? 

“Hürriyet” ne büyülü bir sözcük. Küçücük bir projeye adını vermekle sınırlı değil anlamı, filizlenmeyi, kök salmayı çağrıştırıyor. Israrı, inatçılığı, yoktan var etme azmini ve ille de dayanışmayı anlatıyor.

Seçimi sonuçlarının karşına “Hürriyet”le çıkmanın, seçim değerlendirmesini “Hürriyet” odaklı yapmanın siyaseten ve vicdanen verdiği huzur, aynı zamanda “Hürriyet”i çoğaltmanın da vaadi sayılmalı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylar ne vaat etti, neler söyledi, nasıl oldu da o kadar oy aldılar, herkes kendine göre yorumlar ama bizim vaadimiz de budur, bir köşeye not alın: “Hürriyet”i çoğaltacağız.

Bir taraftan İslam’ın otoriter yüzünü, “kibar” yüzüyle alt etme hayalleri kurulurken, diğer taraftan Halkevleri Vakfı ile Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı öğrenci yurdu açmak için çoktan işe koyulmuştu. Yurt Eylül’de açılıyor, ilk kayıtlar alındı bile.

Yurt için Dikmen’in seçilmiş olması güzel; Dikmen Haziran isyanının simge semtlerinden biridir.

Yurt için “Hürriyet” isminin seçilmiş olması anlamlı; hürriyet bizim vaadimizdir.

Yurt için dayanışma ilişkisinin hayata geçirilmesi müthiş; dayanışma bizim tek dayanak noktamızdır.

Seçim sonuçlarının yarattığı karamsarlıktan kurtulmak için bir sebep aranıyorsa, sebep “Hürriyet”tir.

Arkasında sermayenin, kamu olanaklarının, cemaatçilerin, siyasal İslamcıların olmadığı bir projeye destek vermek, “niye bizim yok” serzenişine son vermekle kalmayacak, solun toplumsallaşmasının izleyeceği rotayı belirginleştirecektir.

Rotamız şudur: Faşizme direnecek, “Hürriyet”i çoğaltacağız.

Biz; çocuklarını sermayenin kâr hırsına, cemaatlerin köhne zihniyetine, devletin yasakçı anlayışına teslim etmek istemeyenler; sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan…

Not: Dayanışma için bir göz atmakta fayda var: halkevlerivakfi.org


inonualpat@gmail.com



2 Ağustos 2014 Cumartesi

Orospulara yer yok

Başlığın rahatsız edici olduğunun farkındayım. Tam hali şudur: “Müslümanların yanında orospulara yer yok.”  Çünkü İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Humeyni, devrimden kısa bir süre sonra yaptığı konuşmada, kadınların İslam ahlâkına uymalarını ve giyimlerine dikkat etmelerini ister. Mitinglerde, sokak gösterilerinde aralarında kara peçeli kadınların da bulunduğu Hizbullahlar, “Ya başörtüsü ya da enseye tokat”, “Müslümanların yanında orospulara yer yok”, “Defolsun Avrupalı kuklalar” diyerek sokaklardaki kadınlara saldırır. Örtünmeden sokağa çıkan kadınlar dövülür, üzerlerine kezzap dökülür. Pek çoğu tutuklanır, tutuklananların ırzına geçilir.

Şahın ülkeden kaçmasından sonra İslam devrimi kadınların zapturapt altına alınmasıyla ete kemiğe bürünür, ilk adım kadınlara dönük atılır, sonra bütün bir topluma yayılır.

Devam edelim: Kadınlara dönük şiddet sokakla sınırlı kalmaz. “Kadın politikasını” bizzat devlet üstlenir. Televizyon, radyo, gazeteler aracılığıyla İslami giyim ve davranış dayatılır.  İslam devriminin kadınlara dönük bildirileri gazetelerde çarşaf çarşaf yer alır, sokaklarda bildiriler dağıtılır. “Müslüman bacılarımız İslam giyimini, ahlâksızlığa karşı verilen kavganın bir barikatı, iffetlerinin bir kalesi olarak görüyorlar. Bütün kadınlarımızı giyim kurallarına uymaya çağırıyoruz.”

Elbette kadınlar üzerindeki faşizan baskıyla sınırlı değildir yaşananlar. İçki yasağı başlar, evlerde içki denetimleri bile yapılır. İçki içtiği tespit edilenler hemen orada kamçıyla dövülür. Solcular, demokratlar, Hizbullah olmayanlar derdest edilir. Cezaevleri İslam devrimine karşı çıkanlarla dolup taşmaktadır. Direnenler öldürülür, darağaçları kurulur.

30 Mart 1979’da İslam Cumhuriyeti halk oylamasına sunulur. Yüzde 99’luk oy oranıyla yeni rejim kabul edilir; sonuçlar göz kamaştırıcıdır. Seçim sonrası “Balkon konuşması” yapılmış mıdır bilmiyorum ama Molla rejiminin önünde hiçbir engel kalmamıştır artık. Nisan 1979’da bir bildiri yayınlanır: “Teşkilatımız İslâm devriminin yerleşip yayılmasını engellemek isteyen her kişi, teşkilat ve devlete karşı ideolojik ve politik yönlerden acımasız bir savaş verecektir. Gerektiğinde silaha sarılmaktan çekinmeyeceğiz.”Bu bildiri “resmi şiddetin” kolaylaştırıcısı olur; toplumun dini kurallarla yönetilmesine direnen kesimler ezilir.

O günlerde üniversitelerde neler yaşandığına bakalım. Türban dayatmasının nasıl başladığına ve nasıl başarı kazandığına. Bu bilgileri İranlı kadın yazar Tara’dan edinelim: “Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. 1979 Şubat'ının üzerinden yedi ay geçmiş, okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda iki kadın devrim muhafızı bekliyordu. Başörtü takmamız gerektiğini,yarın başörtüsüz geldiğimiz takdirde okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını anlamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü; komikti.Sabah kapıda devrim muhafızı kadınlarla karşılaştığımızda buruş buruş mendillerimizi çantamızdan çıkarıp, onların gözlerine baka baka alay edercesine bir gülüşle başımıza takıyorduk. Onlar gülmüyordu. Çünkü o küçük tavizin bize ne kaybettirdiğini, kendilerine ise ne kazandırdığını en başından beri biliyorlardı. Çok gençtik, isterse bir saat; başörtüyü yanımıza aldığımız an har şeyin bittiğini bilemeyecek kadar genç.”

Tara diyor ki yazısının sonunda, “Eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği olsaydı, kim bilir belki de her şey daha farklı olurdu.”

Tara ve bilcümle üniversiteli gençti, işin nereye varacağını anlamamıştı, kabul. Ama ifade edilmelidir ki solun neredeyse tamamı, anlı şanlı sol parti ve örgütler tam bir akıl tutulması içindeydi. Kadın sorunları üzerinde çalışma yapan gruplar olanı biteni önemsemiyor, örtünme zorunluluğunun en temel hakkın ihlâli olduğunu görmüyordu. Bir kadın grubunun o günlerde yayınladığı bildiri, yaşananları anlayamamanın ne demek olduğunu göstermekteydi:“Peçe takma zorunluluğu varlıklı ve aydın kadınlar için sorun olabilir ama emekçi kadınlarımızın başka dertleri var. İlerici kadınlarımızı uyarıyoruz. Bu sorunu büyütüp varlıklı reaksiyoner kadınların antiemperyalist savaşımımızı etkilemesine ve amaçlarından saptırmasına yol açmasınlar.”

Halkın Fedaileri gibi sosyalist bir örgütün konuyla ilgili açıklaması ise tartışmaya hacet bırakmayacak ölçüdeydi: “Savaşımızda kadın erkek ayrımcılığı yoktur. Giyim kuşam zorunluluğu hakkında bir takım yerli yersiz sözler söylenmiş, ama bunlar geri alınmıştır. Böylelikle bu sorun kapanmıştır. Ne gerek var protestoya. Peçe takmak kötü bir şey demiyoruz, alışmak için zaman gerekli.”

İranlı yazar BahmanNirumand’ın “İran’da Soluyor Çiçekler” isimli kitabından yapacağımız alıntıyla, solun, aydınların nasıl bir akıl tutulması içinde olduğunu görelim: “Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki, bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şah’ı deviremeyiz. İkincisi, mollaların devleti yönetebileceklerine inanmıyorduk. Üçüncüsü de gerçekten pek çok solcu başta Humeyni olmak üzere çoğu mollanın radikal tutumlarını beğeniyordu. Biz solcular İslamı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. İran üzerine analizlerimizin, Şili veya Vietnam üzerine yapılan analizlerden farkı yoktu. Ayrıca demokrasi anlayışımız da yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaktaki kadınlara sataşmalar başlayınca "yan çelişkiler" diye ciddiye almadık bunları. Biz, ana çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılmayacağını anlayamamıştık. Kadın hakları, sendikal haklar için verilen kavga, emperyalizmle savaşın ta kendisidir."

Elim yıllar sonra Nirumand’ın kitabına uzandı. İran üzerine makalelere bir göz attım.

Çünkü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kadın iffetli olacak. Herkesin içinde kahkaha atmayacak” dedi.“ iffetten oluşan kaleye konan bir tuğla değil mi bu?

Çünkü aynı zaman diliminde, herhangi bir ortaöğretim kurumuna girmeye hak kazanamayanların otomatik olarak İmam Hatip Liselerine kayıt olma zorunluluğu getirildi.

Çünkü mahallelerde düz lise kalmadı; her mahallede en az bir İmam Hatip Lisesi açıldı.

Çünkü 2002 yılında 450 olan İmam Hatip Lisesi sayısı bugün 2074’e çıktı.

Çünkü türban hayatın her alanına girdi.

Çünkü 4+4+4 olarak bilinen değişiklikle eğitimin gericileştirilmesinin önü açıldı.

Çünkü İslamî mahalle baskısını her geçen gün biraz daha fazla hissetmeye başladık.

Çünkü IŞİD, El Nusra, tıpkı vakti zamanındaki Hizbullah gibi, bırakalım başka başka yasaklamaları, aleni kafa kesiyor.

Çünkü 10 yılı aşkın zamandır, AKP iktidar vesilesiyle toplumsal yaşam adım adım gericileştirildi, İslamîleştirildi. Burada Başbakan’dan gerici, muhafazakâr, din ve mezhep düşmanlığını körükleyen söz ve çıkışlarını sıralamaya gerek dahi yok.

Çünkü kimi sol, aydın, seküler çevrelerin benzer akıl tutulması içinde olduğunu görüyoruz.

Çünkü CHP’li belediyeler iftar çadırı açma yarışına giriyor, Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir başka İslami adaydan medet umuyor.

Çünkü seküler özelliği nedeniyle kendimizi yakın hissettiğimiz Kürt hareketi iftar çadırı açmak şöyle dursun, “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenliyor, “Demokratik İslam Konferansı” topluyor.

Çünkü kamuda türbanı serbest bırakılması doğrultusunda oy veren sol iddialı siyasetçiler bulunuyor.

Açın bakın Meclis’teki oylamalara: Zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran kanun teklifine kim evet dedi, hangi vekiller “Kur'an-ı Kerim ile Hz Muhammed'in hayatının ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak okutulması” için evet oyu verdi.

Çünkü her sabah, Ayrancı Lisesi’nin önünden Dikmen’e çıkarken, “Ayrancı İmam Hatip Lisesi” tabelasını görünce içim cız ediyor.

Açın bakın gazete haberlerine: 4+4+4 gericiliğine karşı kim, hangi sol/sosyalist çevre canhıraş mücadele etmiş. Kim bunu bir sorun olarak görmemiş, kim önemsememiş, kim önemsese de kılını kıpırdatmamış, kim gericiliğin simgelerini “özgürlükler” bağlamında görüp desteklemiş.

Böyle giderse, bir zaman sonra dudaklarımızdan çıkan en dramatik sözcük “keşke” olacak.

inonualpat@gmail.com

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Cumhurbaşkanı adayımız Ali İsmail Korkmaz

Benim dikkatimi Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı yazılarla çekti. Kimlerdir, necilerdir sormadım ama isimlere, imzalara falan bakıp HDP’yeyakın bir çevrenin haber-yorum sitesi olduğunu anladım, siyasihaber.org’un. “Cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine yazılar” başlıklı bir dosya oluşturmuşlar. Demirtaş’ı desteklemeyen sol çevre ve yazarlardan nasibini almayan yok gibi.

Benim sendika.org sitesinde yayımlanan “Sosyalistler kimsenin garnitürü değildir” başlıklı yazım da kadraja girmiş. Gökay Işık imzalı yazıda, benim “Kürt Özgürlük Hareketi”yle alakalı isimlerin yazı ve açıklamalarından “seç, beğen, al” yöntemiyle alıntı yaptığımı ve böylelikle Marksist analizi nakavt ettiğimiyazmış. Tarz eleştirisi yapılmış anladığım kadarıyla. Çünkü alıntı yaptığım metinlerin içeriğine dair bir şey söylenmemiş; demek ne HDP MYK üyesi Hüda Kaya’nın, “Madımak’ta milliyetçi, muhafazakâr kalkışma görselliğindeki bir katliama karşılık, Başbağlar’da Alevi ve sol refleks ile yaşatılan dramın hedefi gayet açıktır oysa.”şeklindeki yazısının ne de Pervin Buldan’ın“Sürecin devamı ve sekteye uğramaması çok önemli. Cumhurbaşkanlığı seçiminin süreci olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz. Çünkü hükümet, Çözüm Süreci konusunda kararlı görünüyor. Başbakan Erdoğan seçimi kazanır ve Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder. Bizim bu konuda bir endişemiz yok. Zaten bunu Başbakan da söylüyor.” şeklinde sözlerinin savunulacak bir tarafı yok demek ki. Eh bu da iyi bir şey nihayetinde.

Cımbızlama yaparak “Marksist analizi nakavt” ettiğim yollu eleştiri de hakikaten benim açımdan sorun teşkil etmiyor. Kürt hareketinin kendisi ve onu destekleyenler içinde aynı eleştiri yapılabilir çünkü.Solun temel kabulleriyle örtüşen yazı ve açıklamalar baz alınarak Kürt hareketini değerlendirmek de, “parçaların bütünlükle teması kontrol edilmeden yapılan her analiz” gibi “gerçeğin teorisi değil; teorinin gerçekliğini yaratma girişimi” sayılabilir.Şu açık ki herkes kendi durduğu yere göre yaşananları okumaktadır.

İşin doğrusu derdim,Gökay Işık’ın yazısı değildi. Girizgâh niyetine bir şeyler yazayım dedim, buraya geliverdi. Neyse asıl mevzuya döneyim: Aynı sitede Erdal Kara’nın “Mansur’dan boykot’a” başlıklı yazısındaki maddi hatalara temas etmek istiyorum. Erdal Kara’nın dediği gibi “meselemiz teorik mesele değildir. Gayet pratik meseledir.”

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleriyle ilgili bazı çevreler tarafından ısrarla devrimcilerin Mansur Yavaş’a oy verdiğine dair yanılsama yaratılmaya çalışılıyor. Erdal Kara’nın yazısında da buna ilişkin vurgu var. İddiası şu: ÖDP, TKP ve Halkevleri Ankara’da Mansur’a oy verdi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Ekmeleddin’e oy verecek.

İddiasını sandık sonuçlarını baz alarak dayanaklı kılmaya çalışıyor Erdal Kara. Kara’nın nereye baktığını bilmiyoruz ama biz Yüksek Seçim Kurulu web sayfasındaki kesin sonuçlara göz attık.

30 Mart Yerel seçimlerinde ÖDP, Ankara’nın bütün ilçelerinde belediye meclis üyeliği bazında seçime girmiş ve 3209 oy almış görünüyor. TKP’nin oyu ise 4675.

Madem Kara, hesap-kitap işine girmiş, biz de öyle yapalım: İki partinin oyunu toplarsak, 7884 ediyor. İki partinin ve dahi EHP ile Halkevleri çevresinin de ortak adayı olarak seçimlere giren Kaya Güvenç ise 2527 oy almış. İzahı şu: ÖDP+TKP’ye oy veren her üç kişiden ikisi Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde Kaya Güvenç’e değil, bir başka adaya oy vermiş. Halkevleri ve EHP’yi, baz alacak ilçe sonuçları olmasa da, eklersek her dört kişiden üçünün Kaya Güvenç’e oy vermediğini söyleyebiliriz.

Erdal Kara iki partinin 9000, Kaya Güvenç’in 2500 oy aldığını, dolayısıyla “bu ittifakı oluşturan siyasal çevrelerin seçmeninin en mütevazı hesapla 6’sından 5’i oyunu Mansur’a basıp geçmişti” demiş. Hesap mütevazı olmasaydı peki?! 6’da 6 olacaktı demek.

Neyse devam edelim: Ne sandık sonuçları doğru ne de yapılan oranlama.

Komik bir durumla karşı karşıya olduğumuz çok açık, kabul edelim. Oy falan yok ortada. Hepi topu bu kadar işte. Dolayısıyla küsurat yuvarlaması bile oranlarda köklü değişikliğe neden oluyor. Yapmamak lazım.

Siyaseten iyi bir şey değil ama sosyalist partilerin güçsüzlüğü ve aldıkları oyun azlığı ile “dalga” geçmeyi başka birileri yapsa -AKP, CHP, MHP, HDP- anlaşılabilir ama daha öncesini hatırlamamakla birlikte 1995’ten bu yana tek başına seçimlere girme cesareti dahi gösterememiş, her seçimde dönemin Kürt partisine oy vermiş çevreden bir arkadaşın bunu yapmasındaki psikolojik hali yorumlayabilmek pek mümkün görünmüyor.

Devam edelim: Erdal Kara demiş ki, “HDP’den kaçan doluya tutulmuş...” Yani demek oluyor ki, Ankara’daki seçimlere HDP’nin de girdiğini biliyor Erdal Kara. Ama ÖDP+TKP oyları ile ilgili yaptığı hesabı HDP oyları için yapmıyor. Oysa yapmasını bekler, bunun niye böyle olduğunu bir sosyalist olarak kendisine dert etmesini isterdik. Ancak mevzu bu değil. Yasla sırtını Kürt hareketine, “ulusalcı”, “Kemalist” ve hatta “faşist” suçlaması yönelttiğin solcuları kılıçtan geçir.

Erdal Kara “HDP’den kaçırılan” oyları hesaplamış ancak HDP’den kaçan oyları okuyucusuyla buluşturmaktan imtina etmiş.

O halde biz yazalım:

YSK’daki verilere göre, HDP Ankara’da 35.554 oy almış. HDP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterdiği Salman Kaya’nın aldığı oy ise 27.552’de kalmış. Hesap yapalım: 8002 oy HDP’den kaçmış. Yani yaklaşık olarak her dört HDP’liden biri kendi adayına oy vermemiş. Nereye kaçmış, kime kaçmış; kaçı Mansur’la, kaçı Gökçek’le buluşmuş, Allah bilir!

Erdal Kara hatırlayacaktır. Çünkü Kara ve çevresi o vakitlerde ÖDP içindeydi. Yanlış hatırlamıyorsam ÖDP 1999 seçimlerinde Ankara genelinde 30 bin civarında oy almıştı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Yiğit’in aldığı oy ise 6 bini biraz aşmıştı. Kaçak hayli fazlaydı anlayacağımız.

Erdal Kara’nın üyesi olduğu parti de, bugün yaşanan handikapla karşı karşıya kalmıştı.

“Küçük”lerin değişmez kaderidir bu; partiler kurumsal olarak ne yaparsa yapsın, sandık başı psikolojisi denen kilitlenmeyi aşmak mümkün olmamıştır.

Bana göre, ÖDP ve TKP’den kaçan 5357 oyun peşine düşüleceğine, toplumsal karşılık ve buna uygun iddia ile değerlendirildiğinde Türkiye’nin dördüncü büyük partisi, Kürt hareketinin temsilcisi HDP’nin başka partilere giden 8002 oyu dert edilmelidir.Sosyalistlerden kaçan oy, oran olarak yüksektir evet ama HDP’den kaçan oyun “anlamı” üzerinde daha çok durulmalıdır.

Bu yazı “teorik değil, pratik meselelere” dairdir.

Ama asıl sorun hepimizin malumu olduğu üzere “teorik”tir: Sosyalistlerin Mansur’a oy verdiğine, Eklemeddin’e oy vereceğine ve her daim CHP’yle dirsek temasında olduğuna dair yanılsama yaratılmalıdır. Hesap-kitap, kaçan oylar, kaçtığı yok sayılan oylar falan filan derken, sosyalistliğin tek yolunun Demirtaş’a oy verilmesinden geçtiğine herkes inandırılmalıdır.

Tamam, inanan inansın ama Tuzluçayır’da, Keçiören’de, ellerinde Deniz Gezmiş posterleriyle Mansur Yavaş’ı protesto ederken dayak yiyen Halkevci gençlerin masumiyetine dokunulmasın bari.

Onlar, cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tavırlarını duvarlara çoktan nakşettiler bile: “Cumhurbaşkanı adayımız Ali İsmail Korkmaz!”

Seçimdi, sandıktı, cumhurbaşkanlığıydı, hepsi sizin olsun; ne demişti Enver Gökçe: “Tek umudum duvardaki yazılarda.”

inonualpat@gmail.com

10 Temmuz 2014 Perşembe

Sosyalistler kimsenin garnitürü* değildir

Bu metinleri bir kenara not edelim. Kısa zaman sonra hepsi lazım olacak

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair soldan ilk açıklamayı Halkevleri yaptı. 23 Haziran 2014 tarihli açıklama, “CHP’ye ve Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na çağrımızdır” başlığını taşıyordu. Halkevleri Kılıçdaroğlu’ndan, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını geri çekmesini istiyordu. Çünkü Halkevleri’ne göre İhsanoğlu özgürlükleri, demokrasiyi ve sol değerleri temsil etmiyordu.

Peki, anlamı neydi CHP gibi sol/sosyal demokrat seçmen kitlesine sahip olan bir partinin İhsanoğlu’nu aday göstermesi? Şuydu: “Halkın bu taleplerine, gelecek umutlarına gözünü kapatıp, kulağını tıkayarak halka sırtını, gerici neoliberal kapitalizme yüzünü dönen siyasetinizin, AKP’nin kurduğu düzeni devam ettirmekten başka ulaşabileceği bir yer yoktur. Bu yol ülkeyi ılımlı siyasal İslam modelinin yukarıdan aşağıya örgütlenmesine dönük emperyalist siyasetin desteklenmesinden veya sahiplenilmesinden başka anlama gelmemektedir. Sünni dinciliğin siyasetteki hegemonyasının CHP eliyle ileri bir meşruluk aşamasına taşınması demektir. Aday tercihiniz ve gerekçeleriniz, bu ülkede cumhurbaşkanı adaylarının temel referansının İslamcılık olmasını meşrulaştırmaktan başka anlam ve sonuç üretmeyecektir. Önümüzdeki dönemlerde halkın İslamcı adaylar arasında “şahin” mi “ılımlı” mı tercihine itilmesi demektir.”

Bir kitle örgütü olarak Halkevleri’nin, nihayetinde sol iddialı bir partinin Anadolu gericiliğine teslim olmasına “gönlünün razı gelmemesi” ve buna yüksek sesle itiraz etmesi kadar doğal bir şey olamazdı.

Bu açıklamanın ardından Halkevleri’nin ensesinde boza pişirildi. Ateşi yakanlar ağırlıkla, Kürt hareketine yakın duran ve HDP projesi içinde yer alan sosyalistlerdi.

“Adayımız olmasa da sokağımız var”

Peşi sıra Tayyip Erdoğan’ın ve Selahattin Demirtaş’ın adaylıkları açıklandı. AKP Erdoğan’ı, HDP Demirtaş’ı aday gösterdi.

Soldan ikinci açıklamayı yine aynı çevre yaptı. 3 Temmuz’da Sendika.Org sitesindeki “Aktüel Gündem” köşesinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri değerlendirildi. “Adayımız olmasa da sokağımız var” başlıklıydı yazı. Erdoğan, İhsanoğlu ve onların temsil ettiği siyasal anlayışın mahkûm edildiği yazıdan HDP de nasibini alıyordu:“Bu kuşatmayı kırma umudu taşıyan Kürt siyasi hareketinin tercihi, aynı zamanda farklı tercih yaratma konusundaki isteksizliği de göstermektedir ki Batı’nın kapsanması ikinci plandadır, talidir. Sözü edilen kesimlerin (başta sosyalistler olmak üzere kadınlar, gençler, emekçiler, LGBTİ bireyler, üniversiteliler, liseliler, Aleviler…) özgürlük mücadelesi Kürt siyasetinin önderliğiyle karşılanamaz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ilk ikiye kalamayacak olan Selahattin Demirtaş’ın desteklenmesi de bu kesimler için bir siyasi tercih değil olsa olsa bir gönül bağı ilişkisi olarak kurulabilir!”

Bu değerlendirmeden sonra ateş iyice harlandı haliyle. Halkevleri, bırakalım Demirtaş’ı desteklemeyi, Kürt hareketinin Türkiye’yi kapsamadığını düşünüyordu.

Metni asıl değerli kılan, devrimcilerin tavrına ilişkin satırlardı: “Sonuç olarak, kabul etmek gerekir ki sosyalistlerin, devrimcilerin cumhurbaşkanlığı seçim sandığında bir adayları yoktur. Ancak cumhurbaşkanı olmasına karşı çıktıkları Tayyip Erdoğan ve Ekmeleddin İhsanoğlu vardır. Bu dönem bu iki isme de bu iki ismin karşılığı olan siyasal, sosyal programlara da söyleyecek sözleri, alternatifini gösterecek programları vardır. Koruma orduları ve bindirilmiş kıtaları olmadan çıkamadıkları sokakların hala sahipleri onlar. Sandıkta adayları yoktur ama sokakları vardır.”

TKP’nin iki kanadı da “Boykot” diyor

Bölünme sürecindeki TKP’nin iki kanadı da Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tavrını yazılı olarak kamuoyuyla paylaştı. Her iki kanat da, “boykot” çağrısı yaptı. İki kanadın açıklaması da, 2 Temmuz Madımak katliamı vesilesiyle Cumhurbaşkanlığı seçimini tartışıyordu. Dolayısıyla ana tema, gericilikle hesaplaşmaydı. Sanırım TKP’nin içe dönmüş hali nedeniyle açıklamaların etkisi sınırlı oldu.

TKP 12. Kongre Hazırlık Kurulu, “Emekçi halkımız ölüme karşı sıtmayı gösterenlere mahkûm değildir. Halkımız bu oyunu bozmalıdır. Başka bir yol daha var. Sandıkları boş bırakın” dedi.

TKP Atılım Kongresi’nden yapılan açıklamada ise “Bugün Sivas’ı anıyoruz. Canlarımıza borcumuz var. Bu borç için AKP’nin karşısına dikilmeye devam edeceğiz. Gericiliğe taviz vermeyeceğiz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa oy atmayacağız. Seçimin kendisini çöpe atacağız” vurgusu yer aldı.

“Katile, hırsıza, diktatöre oy verme”

Son açıklama ise ÖDP’den geldi. ÖDP, Parti Meclisi’nin 5 Temmuz’daki toplantısından “Katile, hırsıza, diktatöre oy verme/ Birleşik bir seçenek yaratmak için direnelim” başlıklı metinle çıktı. Metin, kamuoyuna duyuruldu ve kıyamet koptu. Nasıl olur da Selahattin Demirtaş desteklenmezdi!

Bireysel olarak partisinden farklı mı düşünüyordu yoksa “mahalle baskısına” mı dayanamadı bilinmez ama ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş, “İlk turda benim de oy vereceğim aday çoğu ÖDP’li gibi Selahattin Demirtaş’tır” deyiverdi. Alper Taş’a bunları söyleten “gönül bağı” duygusu olabilirdi ancak bu sözler PM’nin pek çok doğrularla örülmüş değerlendirmesini gölgelemeye yetti; ateşin altı biraz kısıldı.

ÖDP PM metninde HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tavrı şu satırlarla eleştiriliyordu: “HDP halkın seçeneksizliğe mahkum edilmeye çalıştığı bu ortam içerisinde adaylık sürecini gerçek anlamda bir ortak adaylık süreci olarak geliştirmeyi tercih etmemiştir. Yapılması gereken toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini, sosyal demokratlardan Alevilere uzanan tüm dinamiklerin ortak inisiyatifi ile AKP düzenine karşı yeni bir Türkiye programı etrafında bir ortak adaylık sürecinin geliştirilmesiydi. Ancak HDP, kendi sınırları içerisinde bir aday belirleyerek toplumun geniş kesimlerine güven verecek, onların taleplerini içerecek bir seçenek oluşturmamıştır.”

Tıpkı Sendika.Org metninde olduğu gibi ÖDP PM metni de kendi politik hedefini öne çıkaran satırlarla nihayete eriyordu: “Bu durumun değişmesi, Erdoğan ve AKP zihniyetiyle gerçek bir hesaplaşmanın yolunun açılabilmesi için bu gidişattan memnun olmayan herkese, hepimize düşen sorumluluk birleşik bir muhalefet gücünün yaratılması için daha büyük bir kararlılık göstermekten başka bir şey değildir. Bugünkü seçeneksizliği aşacak olan birleşik bir direniş mücadelesiyle yaratacağımız eşitlikçi, özgürlükçü seçenek olacaktır.”

“Alevi-sol refleks” derken?

Sonra iki metin daha girdi hayatımıza.

İlki, HDP MYK üyesi Hüda Kaya’nın Özgür Gündem’deki köşesinde yazdıklarıydı. Hüda Kaya 7 Temmuz 2014 tarihli Özgür Gündem’de şöyle yazdı: “Madımak’ta milliyetçi, muhafazakâr kalkışma görselliğindeki bir katliama karşılık, Başbağlar’da Alevi ve sol refleks ile yaşatılan dramın hedefi gayet açıktır oysa.”

Hüda Kaya bilmez mi, ülkedeki hemen bütün katliamlar Sünni-Türk “refleksi” ile gerçekleştirilmiştir. Malatya’da, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da,  Madımak’ta katilleri hangi “refleksler” sokağa dökmüştür? Bahriye Üçok’a, Uğur Mumcu’ya, Turan Dursun’a, Muammer Aksoy’a, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Hrant Dink’e kurşun sıkanlar hangi “mahallenin” çocuğudur. Ülke tarihinde “Alevi-sol refleksle” gerçekleşmiş bir katliam var mıdır? Hepsini bilir elbette. Bilir ve töhmetten kurtulmak için, manipülasyona başvurur.

Anadolu gericiliğinin açıktan tezahürü olan bu satırlar, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı toz-duman arasında kaybolup gitti. Başka başka nedenleri bir kenara bırakalım, sırf bu yüzden bile seçim denen orta oyunundan imtina edilebilir, Anadolu gericiliğine yaslanarak ikinci tura kalacak iki isminden birini tercih etme zorunluluğu reddedilebilir.

“Erdoğan Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder”

Son metin ise HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’a ait. Buldan Cumhurbaşkanlığı seçimi bağlamında açılım sürecini, 9 Temmuz 2014 tarihinde şu sözlerle değerlendirdi: “Sürecin devamı ve sekteye uğramaması çok önemli. Cumhurbaşkanlığı seçiminin süreci olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz. Çünkü hükümet, Çözüm Süreci konusunda kararlı görünüyor. Başbakan Erdoğan seçimi kazanır ve Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder. Bizim bu konuda bir endişemiz yok. Zaten bunu Başbakan da söylüyor.”

Sondan üçüncü cümleyi bir daha yazıyorum: “Başbakan Erdoğan seçimi kazanır ve Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder.”

Kürt hareketi merkezi düzeyde, Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanı adayı olarak ne derse desin, ikinci tura Erdoğan’la İhsanoğlu’nun kalması durumunda, Kürt hareketi seçimleri boykot etse dahi, bu yaklaşım, sıradan Kürt seçmenine Erdoğan’ı işaret etmektir.

Ne diyelim, “özgürlükçüyüz ama salak değiliz” diyen Melih Pekdemir’in kulakları çınlasın.

Bu metinleri bir kenara not edelim. Kısa zaman sonra hepsi lazım olacak.

Bitirirken;

CHP Genel Başkanı hemen bütün sol/sosyalist partilerle, meslek örgütleriyle, sendikalarla görüştü. Kamuoyunun karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’yla çıktı.

Aynı “demokratik” turu HDP de attı; hemen herkesle görüştü. Sonra genel başkanlarında karar kıldığını duyurdu.

Canımızı acıtsa da şu gerçeği kabul edelim: CHP ve HDP sosyalistlere, emek örgütlerine garnitür muamelesi yapmaktadır.

Sırf bu neden bile, “biz yokuz” demek ve asıl olarak kendi işimize bakmak için yeterlidir.

Yeter ki, “enseyi karartmayalım.”


* Garnitür: Yanlık.