21 Ocak 2014 Salı

CHP’yi paramparça edeceğiz ya da taş yok mu taş

Sonunda biri çıktı da, duygularımıza tercüman oldu.

2014 yerel seçimleri CHP için bir son olabilir. Sırrı Süreyya söyledi çünkü.  CHP’yi “paramparça edeceğiz” dedi.

Halkların Demokratik Partisi’nin Ankara’da düzenlediği aday tanıtım toplantısında, HDP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sırrı Süreyya Önder, teatral edayla ve hiddetle CHP’ye seslendi: “Paramparça edeceğiz sizi, paramparça.”

Yüreğimize su serpildi, içimiz soğudu, karnımızın şişi indi. Yolsuzlukla mustarip olanların ateşine nasıl benzin dökülmediyse, müstakbel başkan aynı hassasiyetle bir kova suyu başımızdan aşağı boca etti. Yatıştık, sakinledik. Geleceğe dahi bir umutlu bakar hale geldik, 30 Mart seçimlerinin tadından yenmeyecek sonuçlar doğuracağına daha bir inanmaya başladık.

Bir cesur yüreğe, bir uslanmaz isyancıya, bir ‘doğruya doğru’ adama ihtiyacımız vardı. Sonunda o da oldu. Düştü önümüze ve bizlerin cüret edip de nişan alamadığımız hedefi açık hale getiriverdi.

Şimdi onlar düşünsün. Panik olma sırası CHP’de. 30 Mart gecesi, “saat 20.45’te”, CHP’nin İstanbul’da kurduğu dukalık nihayete erecek. CHP’nin yirmi yıllık hâkimiyeti bitecek.

Yerine kimin geçeceğinin bir önemi yok. Önemli olan yirmi yıldır hileyle, hurdayla, baskı ve şiddetle, yağmayla, talanla, patatesle, kömürle ellerinde tuttukları iktidarın yıkılması. Kimin geleceğinden ziyade kimin gideceği hiç bu kadar önem arz etmemişti, şimdiye kadar yaşadığımız seçimlerde.

Sanmayın ki el değiştiren sadece belediye başkanlığı olacak.

Neoliberal politikaların kentsel ayağı çökecek; bu, neoliberalizmin ülkedeki çöküşünün başlangıcı sayılacak. Kentleri neoliberalizmin av alanı haline getiren uygulamalar duracak. Kimse artık belediyeleri ticarethane gibi görmeyecek, kimse kentlileri müşteri yerine koymayacak. Kimsenin haddine olmayacak kentsel değerleri ulusal, uluslararası sermaye gruplarına peşkeş çekmek.

Üçüncü Boğaz Köprüsünün ayakları için açılan devasa temellere gömeceğiz CHP’yi. Yüce Kent Divanına çıkartacak, Boğaz Köprüsü için kesilen ağaçların yaprakları kadar çok soru soracağız.  Yok edilen su havzalarındaki her damlanın hesabını isteyeceğiz. Kaçacak yer bulamayacaklar, kentsel dönüşüm adıyla meşrulaştırılan yağmanın yığıntıları onları saklamaya kâfi gelmeyecek.

En çok da, Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçlar ve o ağaçlar için canlarını ortaya koyan kentliler sevinecek bu sona. Bir daha hiç kimse cüret edemeyecek, kentlilerin ortak kullanım alanlarına alışveriş merkezi yapmaya. Paramparça edeceğiz çünkü onları.

Sadece kentle mi sınırlı kalacak yırtıp atacağımız manzume. Bir de bunun merkezi hükümet ayağı olmayacak mı?
Olacak elbette. Paramparça edeceğiz CHP’yi.

Bakın görün o zaman, KCK operasyonları adı altında binlerce Kürt’ü hapse atmaya kimse yeltenebilecek mi?

Görün, Roboski bir daha yaşanacak mı?

Bakalım, Hrant Dink bir daha katledilecek mi? Korunacak mı katiller bir daha? Tetikçiyle hatıra fotoğrafı çektirmeye niyetlenen çıkacak mı?

Bırakalım bu karanlık cinayetin gerçek faillerinin sırra kadem basmasını, 2014 Dink anmasında, görevli polislere Dink’i vuran faşistinki gibi, beyaz bere dağıtılabilecek mi?

Daha önce paramparça edebilseydik belki de şimdi aramızda olacaktı Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez.

Aramızda olacaklar Paris’te katledilen üç Kürt kadınıyla sınırlı kalmayacaktı. Gezi direnişinde kaybettiğimiz arkadaşlarımız; Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım yaşayacaktı. On yılı aştı CHP iktidara geleli, kimleri kaybettik bu zaman zarfında, canımız nasıl yandı, isimlerini unuttuk pek çoğunun.

CHP parçalansın hele. Türkiye’yi Suriye’deki iç savaşa dahil etmek kimin haddine olacak. Bir daha Reyhanlı katliamı yaşanmayacak,  sınırlar el kaidecilere açılmayacak. Türkiye, bölgedeki emperyal politikaların uygulayıcısı olarak görülmeyecek. Bağımsızlıkçı bir dış politikamız olacak ve komşularla dostane ilişki kurulacak. Yeter ki CHP paramparça olsun.

On yılı aşkın zamandır merkezi yönetimde, yirmi yıldır da neredeyse yerel yönetimlerin tamamında iktidar olan CHP zihniyetinin yol açtığı ekonomik-sosyal-siyasal-kültürel yıkımdan söz etmek bile zül geliyor açıkçası. Hele yolsuzluklara hiç değinmeyelim. CHP’den başka ne beklenebilir; lime lime dökülüyor iktidarları; ne ahlak kaldı ne yargı bağımsızlığı.

Ama bitti artık; paramparça edeceğiz CHP’yi.

Bitirirken; bu yazı CHP savunusu değildir; satırların yazarı CHP’li olmamıştır hiç, olası bir CHP iktidarının başka türlü cereyan etmeme ihtimali de tabi ki vardır. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olan Sırrı Süreyya, yirmi yıldır İstanbul’u yöneten ve yaşanan bütün kötülüklerin birinci dereceden müsebbibi olan AKP’yi değil de, “CHP’yi paramparça edeceğiz” diyorsa, üç lafından 2,75’i CHP üzerine oluyorsa ortada ya bu yazıdakine benzer ironik bir yaklaşım vardır ya da hakikaten niyet sorgulamak dışında bizlere bir başka şans kalmamaktadır.

İlki doğruysa; söz ustası karşısında ceketimizi ilikler, saygıda kusur etmeyiz. Ancak ikincisi doğruysa, Sırrı Süreyya’nın Nemrut Dağı’nın hikâyesini anlattığı kısa filmdeki sözüyle yazıyı sonlandırırız. “Taş yok mu taş.”


inonualpat@gmail.com




14 Ocak 2014 Salı

Ankara’da solun adayı kim olmalıdır? Yoksulları ve âşıkları mutlu edecek bir kadın illa ki vardır

Birkaç gün önce kaleme aldığım “Aklım ve kalbim arasında kalan en güzel çaresizliğim” başlıklı yazıda, Ankara’da bağımsız sol aday gösterilmesi kararı karşısında “boynumuz kıldan incedir” demiş ve eleştirilerimi ondan sonra sıralamıştım. Bu doğru muydu, tartışmasız öyleydi; görüşünüz varsa kendinize saklamayacak, eşinizle dostunuzla paylaşacaksınız. Sağ olsun sendika.org buna vesile oldu.

Ben de öyle yaptım. Bu konudaki görüşlerim, bağımsız aday çalışmasından azade olacağım anlamına gelmiyor haliyle.

Yine yazıdan, “çaresizliğin” bağımsız sol adayla, Mansur Yavaş arasında yaşandığına yoran aklıevvellere değinmeden kaldığım yerden devam ediyorum. Pek çoğu Kürt hareketine yaslanarak siyasette var olmaya çalışanları güçsüzlükleriyle, teşbihte hata olmaz, “eşeğin gölgesini kendi gölgesi sananları” zavallılıklarıyla baş başa bırakıyorum.

Bu defa da kimin bağımsız aday olması gerektiğine dair görüşlerimi, yine “edebi sosa” bulayarak anlatmaya çalışacağım.

Ankaralı şairlerden ve Ankara şairlerinden Ali Cengizkan’ın, “Ankara Ankara Güzel Ankara” isimli bir kitabı vardır. Seçim sath-ı mailine girildiği şu günlerde bu kitap, Ankara’yı anlama kılavuzu olarak ellerden düşmemeli, hatta kimin aday olacağının yanıtı da şiirler arasından çekip çıkartılmalıdır.

Ali Cengizkan kitaptaki bir şiirinde Solfasol otobüsünü anlatır. Şimdilerde nasıldır, ne haldedir bilmiyorum ama şiirin yazıldığı dönemde Solfasol tipik bir gecekondu mahallesidir Ankara’nın. Yolları bozuk, otobüsleri kalabalıktır; yoksulluğu da taşır içinde, âşıkları da. Yoksullar evlerine ulaştığı için mutludur, âşıklar birbirlerine sokulduğu için.

Gelin bu şiir kutup yıldızımız olsun; bağımsız sol aday yoksulları ve âşıkları mutlu etmek üzere çıksın yola.

Adana’ya gidenler bilir; belediye otobüslerinin pek çoğunu kadın şoförler kullanır.

Adana yol göstericimiz olsun, teslim edelim Solfasol otobüsünü bir kadın arkadaşımıza.

Kelli felli, bıyıklı, halkımızın tabiriyle; “koca herif kılıklı”, benim sık kullandığım şekliyle; “bazlama suratlı”, sendika, parti, meslek odası bürokratizmini çağrıştıran erkeklerden bıkmadık mı allasen.

Aşağıdaki şiiri okuyup kararı ona göre verelim. Bu şiir bizi Melih Gökçek’ten de, Mansur Yavaş’tan da, Salman Kaya’dan da ayıran politik bir içeriğe, estetiğe ve derinliğe sahiptir çünkü.

Solfasol Otobüsü

Haydi gel, bir kere daha deniyelim,
Mutluluk hakkını kaptırma başkasına.
Solfasol otobüsüne binelim sıkışıktır,
Yakın olmanı istiyorum bana.
Asu gel, bir kere daha deniyelim.

Bu otobüs en kalabalık, en coşkunu,
Yollarda hemen her gün kaza,
Ama olsun, biz yine ona binelim.
Şöyle geç, hem biraz daha sokul,
Duymak isterim o kızoğlan kokunu.

Senin ellerin ne küçükmüş ki,
Tuttuğun bir ölü gövde olmasın.
Derin nefes al, geleceği düşün.
Bilincini sık, yaşlar dolmasın,
Senin gözlerin ne büyükmüş ki.

Asu gel, bir kere daha deniyelim.
Asu gel, solfasol otobüsüne binelim.


inonualpat@gmail.com

10 Ocak 2014 Cuma

Ankara’da sol aday çıkarılması üzerine: “Aklım ve kalbim arasında kalan en güzel çaresizliğim”

Cemal Süreya bir şiirinde der ki, “Sen, aklım ve kalbim arasında kalan en güzel çaresizliğimsin.”

EHP, ÖDP, TKP ve Halkevleri Ankara’da yerel seçimlere bağımsız sol adayla girme kararıyla bizleri, o “en güzel çaresizliğimizle” baş başa bıraktılar. Ne diyelim, canları sağ olsun. İnisiyatif kullanılmış, karar alınmış; boynumuz kıldan incedir.

Hemen yazalım da kimseler heveslenmesin. Çaresizliğin nedeni aklın ve kalbin başka şeyler söylemesi değil. Aklın, ‘bağrımıza taş basalım ve Mansur Yavaş’a oy verelim’ falan dediği yok. Ama kalbimiz de, bağımsız aday çalışmasını derde deva olarak görmüyor.

Yaşanacakların farkındayız.

Daha şimdiden birileri pusuya yatmış görünüyor; CHP’nin Ankara’da seçimi kaybetmesi durumunda, bağımsız sol aday çalışmasının katılımcıları töhmet altında bırakılacak. Hele bir de kazanan ile kaybeden arasındaki fark, bağımsız sol adayın aldığı oydan az olursa, ensede nasıl boza pişirilir, yaşayarak göreceğiz.

2011 seçimlerinde Kürt hareketinin Ankara’da aldığı oy ortadayken, yani hem politik açıdan hem de sayısal olarak hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen, bağımsız sol aday çalışmasının asıl olarak Halkların Demokratik Partisi’ne engel teşkil ederek, CHP’yi rahatlatma hedefi taşıdığına dair tuhaf iddianın sahipleri dokundurmalara başladılar bile.

Açık ki, Ankara’da kazananın ve kaybedenin şimdiden belli olduğu bir seçim yaşanacak. Gökçek ve Yavaş; ikisinden biri kazanacak ya da kaybedecek. Gökçek’i ve neyi simgelediğini vurgulamaya gerek yok. Merkezi yeniden inşa etmek, rejimin tahkimatını sağlamak bağlamında CHP’ye biçilen misyona dair kamyonla değerlendirme yazısı kaleme alındı, bu zaman zarfında.

Bunların hiçbirini dert etmiyoruz kendimize. Seçim denilen orta oyuna mevcutlar gibi anlam yüklemiyoruz çünkü. Parti içi hayatın seçimlere odaklı tanzim edilmesinin, geleceğin seçim sonuçlarına göre kurgulanmasının yol açtığı hayal kırıklığının farkındayız.

Yerel seçimde, ihtimal yaşanacak yeni bir hayal kırıklığının, “bu defa da olmadı, önümüzdeki seçimlere bakalım” rahatlığında karşılanmayacak bir önem arz edeceğine dikkat çekmek istiyoruz sadece.

Çünkü bu defa, durum biraz farklı.

Bu, ne ÖDP’nin 1996 seçimlerinde yüzde birin altında oy alarak yaşadığı hayal kırıklığına benziyor ne de TKP’nin 500 bin oy hedefiyle başladığı çalışma sonucunda alınan oyun yarattığı kırılmaya. Elbette her iki parti de, şimdiye kadar alınan sonuçlar üzerine iç rahatlatıcı değerlendirmeler yapmıştır; alınan oyların değerini sorgulamak da bir başkasına düşmez.

Ancak bu defa durum biraz farklı.

Çünkü sandıktan çıkan sonuç, Haziran isyanının sınanmasına neden olacaktır ki, aklen, kalben, bedenen ve politik olarak isyanın bir parçası olanların söz söylemesinin meşruluğunu tartışmak kimsenin haddi değildir.

Haddimi bilerek soruyorum: Haziran isyanı sandığa sığar mı? Haziran isyanını sandıkta sınamanın ne gereği var? Nereden icap etti bu? Mevcutlardan farklılığımızı ortaya koymanın yegâne yolu mudur aday çıkartmak? Aday çıkartmakla murat edilen nedir? Ne kadar oy alırsak, Haziran isyanına halel getirmemiş oluruz?

Bizi çaresiz bırakan sorular bunlardır. Çaresizliğimiz, isyanın kendi iç dinamiği ile açığa çıkardığı militan ruhun yaralanma, isyanla tahkimatını sağladığımız inandırıcılığımızın tartışılır hale getirilme ihtimalinden kaynaklanmaktadır.

Bağımsız sol aday çalışmasının diğer katılımcılarıyla ilgili bir şey söylemem yakışık almaz ancak üyesi olduğum Halkevleri’nin, ki Haziran isyanında Ankara’nın önemli belirleyicilerinden olmuştur, isyanı neden sandığa sıkıştırmaya çalıştığını sual ediyorum.

Bitirirken son bir sorum daha olacak: Devrimci Yol neden sadece Fatsa’da bağımsız aday çıkartmıştır?

Cemal Süreya’yla başladık onunla bitirelim: “Söyleyeceklerim bu kadar kısa ve derin.”

inonualpat@gmail.com