29 Nisan 2014 Salı

Taksim, Kızılay tartışması politik değil vicdanidir

Cumartesi günü Dikmen Halkevi, Ahmet Arif Parkı’nda hem baharı hem 1 Mayıs’ı karşıladı; küçük ve samimi bir etkinlikti. Şarkılar söylendi, halaylar çekildi. Kürsü alanlar kısacık konuşmalar yaptı. 1 Mayıs 1977’de ölenler ve Gezi direnişinde kaybettiğimiz arkadaşlar için saygı duruşu için çağrı yapıldığında, etkinliği izlemek için kürsünün önüne birikenlerle birlikte bütün bir park ayağa kalktı; yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu saygıda kusur etmemek için bir dakikalığına kımıldamadan durdu.

Dikmenli yaşlı teyzeler belki de hiç tanımadıkları insanların hatıraları önünde saygıyla eğildi.

Benim açımdan 1 Mayıs’a dair tartışmalar o andan sonra kendiliğinden nihayete erdi.

Nerede ve nasıl kutlanacaktı 1 Mayıs? Kadıköy’de mi, Taksim’de mi? Sıhhiye’de mi, Kızılay’da mı?

Bunun bir yer tartışması olmadığı çok açık. Bu bir vicdan tartışmasıdır.

Vicdanımız teşekkür borcumuz olduğunu söylüyor. Bizim bir teşekkür borcumuz var; 1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim’de öldürülen Bayram Çıtak’a, Kızılay’da katledilen Ethem Sarısülük’e.

Evet, 1 Mayıs’ta Taksim’i, Kızılay’ı istemek, imkânsızı istemektedir. Ethem imkânsızı istemiş ve almıştır.

İşin gerçekçi yanına dair itirazların dayanaksız olduğunu düşünmüyorum. Elbette hayata geçirilmesi pek zor.

Anlaşılıyor ki devlet bunu bir namus meselesi olarak görüyor. Gazeteler yazdı: İstanbul’da binlerce polis, 50 TOMA, bilmem kaç akrep namus bekçiliği yapacakmış. Bir o kadarı da, Ankara’da Kızılay’ı koruma altına alacakmış. Güçlü oldukları kesin; adım attırmayacakları, nefes aldırmayacakları, kuş uçurtmayacakları aşikâr.

Ama bizim vicdanımız var.

Bu bir politik tartışma değildir. Başka yerlerin adres gösterilmesine kimse içerlemesin, oradan hareketle politik sonuçlara varılmasın. Çekinceler ortaktır, korkular hepimize aittir.

Ama bizim vicdanımız var.

Geçen sene İstanbul Taksim’de birileri polisten dayak yerken, karşı kıyıda 1 Mayıs’ı kutlamak, siyaseten doğru yanlış dışında, racona ters diye yazmıştım.

Racon muhabbetini bırakıyorum bir kenara. Gezi’den sonraki ilk 1 Mayıs bu. Gezi pek çok nedenle birlikte vicdanının sesini dinleyenlerin yarattığı bir değerdi. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” deyip, “bazı” sözcüğünü, “bağzı” şeklinde yazmakla yetinenlerinin vicdanlarına seslenmekten başka çare yok çünkü. Çünkü başka argümanlarla yapılan her tartışma, vicdanın önemini gölgeliyor.

Ethem’i Kızılay’a çeken, Dikmenli yaşlı amcaları, güçsüz bacaklarıyla kımıldamadan bekleten vicdan, imkânsızı istememizi emrediyor.

18 Nisan 2014 Cuma

Sırrı Sakık’ın ifratı

Kimse kendini kandırmasın. Her önemli eşikte, Türkiye soluyla Kürt hareketinin arasındaki açı biraz daha genişliyor. Gezi olayları, 17 Aralık yolsuzluk operasyonu, AKP’den beklentiler vb. ve en son da Cumhurbaşkanlığı seçimine dair tartışmalar uçurumun derinleştiğini, derinleşeceğini gösteriyor. Memleket yansa, Kürt hareketi, bir abimizin dediği gibi “bizim iş ne olacak”tan öteye geçmiyor.

Bu durumdan hoşnut olduğum sanılmasın. Ciğerimiz yanıyor; açıkçası yalnızlaşıyoruz.

Bakın, AKP etki alanını nasıl da genişletiyor. Bırakalım daha eskileri, 30 Mart seçimlerinden sonra yaşananları aklımıza getirelim, yeter; “milliyetçi solun” cemaat karşıtlığı temelinde AKP’ye verdiği örtülü desteği, Kürt sorununun çözümü bekasına Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına yeşil ışık yakılabileceğine dair açıklamaları kaydedelim bir tarafa.

Bunlara bir yenisini Sırrı Sakık ekledi: “MİT bu süreci götürüyorsa ve saldırıya maruz kalıyorsa biz buna seyirci kalmayız. Ben burada Hakan Fidan ve ekibini kutluyorum. 1 yıldır çatışmasızlık süreci yaşanıyorsa ve burada MİT’in bir katkısı varsa bundan mutluluk da duyarız” dedi ve işin doğrusu işi ifrata vardırdı. Hem de MİT Yasası görüşmeleri sırasında bunları söyledi. Ülkeyi, popüler tanımlamayla “muhaberat devleti” haline getirecek bir yasa değişikliği sırasında sarf etti bu sözleri. Bunun okuması şudur: “Yeter ki Kürt sorunu çözülsün, varsın muhaberat devleti olalım.”

Açıkçası ilk değildi Sırrı Sakık’ın ifratı. 17 Aralık’ta patlayan yolsuzluklarla ilgili de abuk sabuk bir açıklama yapmış, “Hazinenin bekçisi miyiz?” diye sormuştu. Sakık, “çalınmayıp da hazinede kalacak parayla, Kürtlerin üzerine bomba yağdırılacağını” eklemişti, Meclis’teki konuşmasına.

30 Mart seçimleri gösterdi ki, halkın kahir ekseriyeti olmasa da, kayda değer bir çoğunluğu, yolsuzluklarla ilgili Sırrı Sakık gibi düşünmektedir. Bir başka ifade ile kimse “iplememiştir”, yenileni yutulanı.

Sırrı Sakık’ın bu sözlerini Selahattin Demirtaş düzeltme ihtiyacı duydu. Demirtaş, Sakık’ın maksadını aşan ifadeler kullandığını söyledi ve ekledi: “Kesinlikle yolsuzluk ve hırsızlık umurumuzdadır.” Ne acı, ne dramatik. BDP Genel Başkanı, “yolsuzluk umurumuzdadır” diye açıklama yapma ihtiyacı duyuyor.

Sakık’ın MİT’e methiyeler düzen sözlerini düzeltme görevi ise Pervin Buldan’a düştü. Buldan BDP Grup Başkanvekili sıfatıyla yaptığı açıklamada, Sakık’ın MİT’e teşekkür etmesine tepki gösterdi ve Roboski’yi, Paris’i, Rojava’yı hatırlatarak, “Sırrı Sakık arkadaşımız da bir yanlış anlamadan kaynaklı MİT’e teşekkürlerini sunmuştur” dedi.

Memleket için önemli konularda Kürt hareketinden bir milletvekili, bir parti yöneticisi ve benzerlerinden biri açıklama yapıyor, ertesi gün bir başkası çıkıp düzeltiyor. Gezi isyanıyla ilgili Selahattin Demirtaş’ın sözlerini düzelten ve Gezi’ye katılmamakla tarihi hata yaptıklarını söyleyenler de olmuştu.

Yine Sakık, Gezi olaylarını şu sözlerle değerlendirmişti de ağzımız açık kalmıştı: “Bazı kesimler sandıkta yenişemedikleri iktidar partisini acaba farklı alanlarda nasıl devirebiliriz, ne yapabiliriz anlayışı içinde oldular.” Gazetelerde bu açıklama, “Sırrı Sakık’tan Erdoğan’ı aratmayan Gezi açıklaması” başlığı ile verilmişti.

Pervin Buldan, Sırrı Sakık’ı düzeltti düzeltmesine ama kendisi “Cumhurbaşkanlığı için Erdoğan’ı destekleyebiliriz” diyerek devirdiği çamla baş başa kaldı; kimseler çıkıp “Buldan maksadı aştı” demedi. İş başa düştü. “Bizim alacağımız kararın barış ve müzakere süreci ile bağlantılı olduğunu, hükümetin atacağı adımlarla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yani hükümet, bakalım sürece ilişkin nasıl adımlar atacak? Basit, gözle görülür, Kürtleri tatmin edecek ve taleplerini karşılayacak adımlar olursa BDP ve HDP de buna ilişkin önemli kararlar alabilir. Ama şu aşamada destekleriz ya da desteklemeyiz diye bir şey söylemek pek doğru değil” dedi önce, kamuoyunda oluşan tepkiden sonra twitter’den “Cumhurbaşkanlığında Erdoğan’ı destekleriz diye bir açıklamam olmamıştır” şeklinde not düşmek zorunda kaldı.

Ne oluyor Allah aşkına! Sakık’ı Demirtaş, Demirtaş’ı Buldan, Buldan’ı Sakık… Böyle çok örnek bulmak mümkün.

Türkiye solunu ciddiye almadıklarını bilmesem, “birileri solun hassasiyetini ölçmeye çalışıyor” diyeceğim ama biliyorum ki öyle bir derdi yok kimsenin; ne Gülen Cemaati’ni bitirmek için “Tayyip Erdoğan’la beraber olacağız” diyen Perinçek’in ne de MİT’i alkışladığını sıkılmadan ifade eden Sakık’ın.

Maksadı aşan beyanatların ve “yanlış anlaşıldı” diyerek yapılan düzeltmelerin erbabı siyasal İslamcılardır; Türkiye siyasetine bu katkıları unutulmayacaktır.

Fikri takip yapamadım, doğaldır, gündem o kadar sık değişiyor ve siyasiler o kadar çok konuşuyor ki.

Meraktayım, Reyhanlı katliamından sonra BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Türkiye’de yönelik saldırı sivil yurttaşlara yapılan saldırılarda öncelikli olarak hükümeti eleştirmek yerine birlik olmamız gerekir. Bu saldırı herkesi hedef almıştır, Kürt alevi çatışmasını körükleyebilir. Biz bu saldırılara karşı hükümetin yanında olacağız” şeklindeki sözlerine bir düzeltme geldi mi? Solculuğa yeni başlayan bir genç bile Suriye’de AKP’nin yediği “haltın” farkındayken, “kocaman bir genel başkan bu gerçeği nasıl göremez” diye soran oldu mu?

20 Nisan 2014’te BDP / DTK tarafından Diyarbakır’da “Kutlu Doğum Haftası” düzenleneceğini yazdı gazeteler. Sahi bu haber doğru mu? “Demokratik İslam Konferansı” toplanması yönündeki çağrının akıbeti ne oldu? Ne zaman toplanacak, neler konuşulacak?

Sekülerizm, güçlü bir müttefiki kayıp mı ediyor yoksa?

Ya bütün bu olup bitenler karşısında sol ne diyor? Hani seküler olan, AKP’nin temsil ettiği gericiliğe, liberalizme ve faşizme karşı direnmeye çalışan sol.

Sırrı Sakık ifrat halinde olabilir ancak solun tefrit durumunda olmasını nasıl izah edeceğiz.

Sessizliğe bakılırsa, Orhan Veli’nin şiiri yıllar sonra bir kez daha doğrulanacak gibi duruyor. “Sarhoş oldum da / Seni hatırladım yine / Sol elim, Acemi elim, Zavallı elim!”

inonualpat@gmail.com

4 Nisan 2014 Cuma

Siz il beyiyseniz, biz Köroğlu’yuz

Türkiye sağcı bir ülkedir. Yani halkın ağırlıklı kısmı gerici, muhafazakâr, şoven ideolojik-politik-kültürel yönelime sahiptir. 2014 yerel seçimleriyle bu gerçek bir kez daha tescil edilmiştir. “Bir kez daha”, vurgusu önemlidir.

“Ne yani, tek parti dönemi sol muydu” diye sormaya hazırlanan ve tıpkı Tayyip Erdoğan gibi ağızlarını her açtıklarında “şu CeHaPe” diye söze başlayanlara, çok partili dönemin baz alındığını, dolayısıyla da 1946 seçimlerinden bu yana ülkenin kaderinin değişmediğini hatırlatmak isteriz.

2014 seçimlerindeki oy oranları ve kimlerin “il beyi” olduğuna bakılırsa ya da sağ partilerin oy oranlarının toplamına bakıldığında, ne denilmek istendiği anlaşılacaktır. Kentler ezici ağırlıkla Türkiye sağının elindedir. CHP’nin ve BDP’nin sol olup olmadığı ise başka bir mevzudur.

2014 seçimlerinden geriye gidersek, 2011 genel seçimlerinde, 2010 Anayasa referandumunda, 2009 yerel seçimlerinde, 2002’de, 1999’da vs. aşağı yukarı yakın sonuçlar açığa çıkmıştır. Sağ ve sol partiler arasındaki yüzde 70’e 30 ya da yüzde 65’e 35’lik oran değişmemiştir.

1973, 1977 ve 1989 seçimlerinden solun başarıyla çıktığı dile getirilse de, CHP’nin hemen bütün belediyeleri aldığı 1989 seçimlerinde oy oranının sadece 28.8 olduğu, sağ oyların birkaç parti arasında göbekten bölünmesi nedeniyle görece başarıdan söz edildiği bilinmektedir. 12 Mart darbe döneminden sonra yapılan 1973 seçimlerinde CHP yüzde 34 oy almıştır. Bu oran içinde sol, sosyal demokrat, sosyalist ve Kürt oyları bulunmaktadır. Hemen bu güne bakalım; CHP 28, BDP+HDP 6.5, diğer küçük sol partiler 0.5 ile yüzde oy oranı yüzde 32’ye ulaşmıştır. Yani arada, yüzde 2’lik küçük bir fark vardır.

1977 seçimlerinde ise “Karaoğlan Ecevit” simgesine, bir de “Kıbrıs Fatihi Ecevit” eklenmiş, bunun getirdiği rüzgâr ile sol, sosyal demokrat, sosyalist ve Kürt oylar yüzde 41’e ulaşmıştır. O ortamda bile oylar yüzde 60 sağ, yüzde 40 sol olarak bölünmüştür.

Bu arada bir hatırlatmayı da 1999 seçimleri için yapalım. 1999, 12 Eylül’den bu sonra solun en yüksek oy aldığı seçimdir. O seçimde Öcalan’ın yakalanmasının getirdiği katkı ile DSP oyları hayli artmış, DSP,  CHP, HADEP, ÖDP, İP, SİP, BP, EMEP oylarının toplamı yüzde 37 olmuştur.

2014 yerel seçimleri ise bundan öncekiler gibi sonuçlanmış, 65’e 35’lik oran açığa çıkmıştır.

Durum bundan ibarettir. Yani ortada “enseyi karartacak”, moral bozacak yeni bir sonuç yoktur.

2011 seçimlerinden sonra sendika.org’da, “Seçim sonuçları bir kez daha tescil etti: Tek yol sokak” başlığı ile yazı yayımlamış ve “Başka türlü olsaydı, elbette sevinecektik. Ancak Türkiye sağı sevinmemize izin vermedi; sandıkta oylarını birleştirdi. Hal böyle olunca da, herhangi bir sağ partinin yüzde 50 oy almasından bile mutlu olmak lazım. Daha da beteri olabilirdi. Merkeze oturmuş ve merkezi gericileştirmiş bir sağ partinin yüzde 60’ları aşan oranda oy alması şaşırtıcı olmasa gerek. Ne diyelim; bir dahaki seçimde bu oranı yakalayabilir AKP.” demiştim.

Buradan bakıldığında, AKP’nin aldığı yüzde 45 oy ile MHP’nin yüzde 15’lik oyu arasında önümüzdeki seçimlerde, biraz da Kürt sorununun nasıl seyredeceği ile bağlantılı geçişler olması ihtimal dahilindedir. Mansur Yavaş’ın CHP’den adaylığı istisnadır; CHP ve MHP kitlesinin arasında ideolojik-kültürel bazda kan ve doku uyuşmazlığı vardır. AKP ve MHP ise Anadolu gericiliğinin kardeş partileridir. Onları kardeş kılan dini gericilik, milliyetçi hassasiyetler ve muhafazakârlıktır.

Fatsa’dan Gezi’ye; mesele Köroğlu olmayı başarabilmekte

Türkiye sol tarihi, 60 yıldır sağ iktidarlar tarafından yönetilen bu ülkede yazılmıştır. 15-16 Haziran’dan TEKEL’e, Fatsa’dan Gezi’ye; Türkiye solu bir başka “şeyin” hayat bulabileceğini bedeller ödeyerek göstermiştir.

Çünkü asıl mevzu, seçimler için yarışa tutuşmak değil, Köroğlu olmaya niyet edip etmediğimizle ilgilidir.

Ali Elverdi il beyiyse, Deniz Gezmiş Köroğlu’dur; Demirel il beyiyse, Terzi Fikri Köroğlu’dur; Hasan Tan İl beyiyse, ÖTK’lılar Köroğlu’dur; eli kanlı faşistler il beyiyse, Tuzluçayırlılar Köroğlu’dur; Kenan Evren il beyiyse Erdal Eren Köroğlu’dur; Melih Gökçek il beyiyse Dikmen Vadisi halkı Köroğlu’dur; Tayyip Erdoğan il beyiyse Gezi direnişçileri Köroğlu’dur.

Türkiye tarihini, sol ve sağ oylar arasındaki değişmez oranları siyaset ve sosyal bilimcilerin ilgi alanına bırakıp bir de bu gözle değerlendirelim: İç rahatlatan ve moral değerlerimizle birlikte devrime olan inancımızı pekiştiren sonuçlara varacağımızdan şüphe olmasın.

Yeter ki Köroğlu olmayı bilelim ancak siyaseten “kör” olmayalım.

İl beylerinin en güçlü olduğu zeminde, yani seçim denen garabette, onlarla “vuruşmayı” artık bir kenara bırakalım. 0,1’lik oy oranının nasıl da inandırıcılığın sorgulanması sonucunu doğurduğunu bilelim. “Oylar sokağa” deyip, sandık başına gitmenin ironik olduğu açık da, sonuçlar ne yazık ki ironik olmuyor.

Bununla birlikte, ÖDP, TKP gibi solcu partilerin aldığı düşük oylarla adeta dalga geçen ve ancak kendi bağımsız kimliğiyle seçimlere girmeye dahi cesaret edemeyen, Kürt hareketinin gölgesine sığınmış parti ve çevrelerden, artık susmalarını isteyelim.

Zamane hareket ve partilerle karşılaştırılmayacak bir yaygınlığa ve güce sahip devrimci hareketin neden sadece Fatsa’da seçimlere girdiğine dair soruyu bir kez daha birbirimize soralım.

Parantez açıyorum: Hatırlanacaktır bu soruyu, Sendika.org’da yayımlanan “Aklım ve kalbim arasında kalan en güzel çaresizliğim” başlıklı yazıda sormuş, Ankara’da bağımsız sol aday çıkarılmasına itiraz etmiş, sandıktan çıkan sonucun Gezi isyanının meşruluğunu tartıştıracağını vurgulamıştım. Açıkçası bağımsız sol aday bileşenleri soruyu yok saydı. Nitekim ve ne yazık ki alınan oy, kaygımı haklı çıkardı. Devamında, “Yoksulları ve âşıkları mutlu edecek bir kadın illa ki vardır” başlığı ile bağımsız sol adayın nasıl olması gerektiğine dair görüşlerimi paylaşmıştım. Kimin aday gösterileceği belli olmadan kaleme alınmış yazıda, “Kelli felli, halkımızın tabiriyle; “koca herif kılıklı”, benim sık kullandığım şekliyle “bazlama suratlı”, sendika, parti, meslek odası bürokratizmini çağrıştıran erkeklerden bıkmadık mı allasen” diyerek adayın kim olmaması gerektiğini tarif etmiştim. Açık ki, tarifin adayın belli olmasından sonra yapılması siyasi ve insani nezaketsizliktir. Tarif, Kaya Güvenç’ten önceydi. Ancak sorun nezaketsizlikse, yazının adayın belli olmasından önce yazılmış olduğunun bilinmesine rağmen, sonra yazılmış gibi algılanmasını sağlamaya çalışanların kendilerine bakması gerekiyor.

Parantezi kapatıyor ve devam ediyorum.

Kürt hareketinin doğal sınırlarına yaslandığını, HDP’nin bu sınırın aşılmasını sağlayamadığını ve sağlayamayacağını görelim.

“Azların”, mütedeyyinlerin, Kürtlerin hak ve taleplerini, hassasiyetlerini sabah akşam tartışan Türkiye’nin, CHP’nin seçmen kitlesinin, yani yüzde 25-30 bandında yer alan devasa kitlenin sorunlarını, taleplerini, hassasiyetlerini ve tabi ki oy verme nedenlerini yok saymayalım.

Laiklik, çağdaş yaşam ve benzeri sorun ve talepleri görmezden gelmeyelim.

CHP’nin sağdan aday devşirme taktiği, oylarını artırdı mı bilmem ama, belediye başkanlığı bazında sadece Hatay’da sonuç aldı. Bunca kıyamet bunun için miydi diye CHP’lilere sual edelim. Ama aynı zamanda CHP’nin ana gövdesinin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği kurultayda, Mahir’i, Deniz’i sevgi ve coşkuyla anan, solun değerlerine bağlı insanlardan oluştuğunu hatırlatalım.

CHP ve BDP’nin gericilikle, liberalizmle öyle bizimkine benzer dertleri yok. Buna rağmen, CHP’nin hali, BDP’nin oylarını artıramaması, HDP’nin başarısızlığı 2014 seçimlerinin kaybedeninin pragmatizm olduğunu gösterdi.

AKP ve BDP’nin oylarına bakıp, “Türk ve Kürt halkının barışa oy verdiğine” (CNNTürk; Muhsin Kızılkaya) dair, ki bu, düpedüz AKP’ye destektir, yanılsamayı bir kenara bırakalım; ne yani Erzurum, Kastamonu, Gümüşhane ve benzeri Anadolu gericiliğinin simgesel kentleri Kürtlerle barış mı istiyor?

17 Aralık’la birlikte ayyuka çıkmış yolsuzluk gerçeğinin neden seçimleri etkilemediği üzerinde duralım durmasına ama beraberinde bu konuda “bizim mahallenin” ne kadar temiz olduğunu, bu konuda ne kadar inandırıcı olduğumuzu kendimize soralım.

“Yüzümü suyun ardında buldum” der Turgut Uyar bir şiirinde. Biz neyi, nerde, nasıl ve kimle arayacağız? Soru bu. Yanıt ise il beyinin kim olduğunu dert etmekten kurtaracak bizleri; çünkü il beyi, Köroğlu’nu dert edecek kendine.

inonualpat@gmail.com