30 Mayıs 2014 Cuma

Gezi, “solgun halk çocuklarının ayaklanmasıdır”

Ece Ayhan, “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinde, “Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır” der.

Berkin Elvan’ın kalbinde Ali İsmail Korkmaz vardır.

Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş’ı taşır kalbinde.

Mehmet Ayvalıtaş, kalbinin en anlamlı yerinde misafir eder Ahmet Atakan’ı.

Ahmet Atakan, Abdullah Cömert’i saklar kalbinde.

Abdullah Cömert’in kalbi, Ethem Sarısülük için “kardeş kapısı”dır.

Ece Ayhan “devlet dersinde öldürülen” çocuklardan söz eder, “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinde. Şiir 1960’ların sonralarına doğru yazılmış, Ekim 1970’te Yeni Dergi’de yayımlanmıştır.

Şiir, peş peşe öldürülen ve birbirlerine kalplerini açan başka çocuklar içindir. O zaman isimleri başkadır; 68 kuşağının önder isimlerinden Battal Mehetoğlu’nun katledilmesi üzerine kaleme alınmıştır.

Taylan Özgür, Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu’nun birbirini takip eden günlerde öldürülmesi üzerine Ece Ayhan şiirin başına oturur.

23 Eylül 1969’da Taylan, 8 Aralık’ta Mehmet, 14 Aralık’ta Battal öldürülür.

Mehmet, Taylan’a kalbinde yer açar, Battal Taylan’ın kalbinde yer edinir.

Battal öldürülür; “Meçhul Öğrenci Anıtı” doğar. O Anıt doğduğundan bu yana, her çocuk bir başka çocuğu kalbinde misafir eder.

Farkındayız; bu aslında birbirine kalbini açanların asla ölmeyeceğinin tescil edilmesinden başka bir şey değildir.

Devlet öldürür, kalpler birbirine açılır. “Solgun halk çocuklarının ayaklanması” Battal’dan bu yana devam eder.

Battal, Alevi’dir. Tıpkı Mehmet, Ali İsmail, Ethem, Berkin, Abdullah; Ahmet gibi.

Battal, Kürt’tür. Tıpkı Medeni Yıldırım gibi.

İstanbul’da düzenlenen cenaze törenine on binler katılır. Aralarında Türkçeyi zar zor konuşan annesi de vardır. Duygularını Türkçe anlatır. Der ki: “Hepiniz benim çocuğumsunuz. Ama şunu bilin ki, benim oğlumun katili kazan kafalı başbakandır. Er ya da geç bunun hesabını verecektir.”

Gazeteciler sorar, “Konuşmanı neden Kürtçe yapmadın? Der ki: “Benim içim yanıyor çocuklar. Kürtçe söylesem kim ne anlayacak. O kazan kafalı duysun diye Türkçe söylüyorum. Çocuğumun katili odur.”

Battal’ın ölümünün üzerinden 45 sene geçti. Gezi isyanı ise ilk sene-i devriyesini tamamladı.

O günden bu yana bizimkiler öldürülmektedir; ölenler kardeşlerimizdir.

Öldürenler, ölümlere sebebiyet verenler, katilleri takdir edenler “kazan kafalı” başbakanda simgeleşen Türkiye sağıdır; Türkiye sağı, Alevi ve Kürt düşmanıdır. Demirel’den demokrat yaratmaya kalkanlar, Erdoğan’dan Alevi ve Kürt açılımı bekleyenlerin nasıl bir yanılgı içinde olduğu, Türkiye sağının 60 yıldır süren iktidarına bakılarak anlaşılabilir.

Bizimkiler, birbirlerine kalbini açarken, onlar zulmü sürdürmektedir.

Gezi isyanı ile ilgili şimdiye kadar yazılmamış pek az şey kaldı sanırım. Bir tanım da bu yazı vesilesiyle yapalım: Gezi, “solgun halk çocuklarının ayaklanmasıdır”.

Okmeydanı’na, Antakya’ya, Tuzluçayır’a, Dikmen’e bakmamız yeterlidir.

inonualpat@gmail.com

27 Mayıs 2014 Salı

“Paslanmaz çelik” olan sadece yoksullardır

Nikaragua devrimi tarihe “şairler devrimi” olarak geçmiştir. Aslında Orta ve Güney Amerika’daki bütün devrimleri böyle adlandırmak mümkündür. Devrimin izini sürenler karşılarında devrimci romantizmi bulur. Her bir öyküde destansı bir yön vardır; naiflik ve mütevazılık devrimin karakteridir. Kişiler ve kurumlar kutsanmaz; yoksulların özgürlük tutkusu hareketin odağıdır.

Che’den, Marcos’a; sıcak, samimi, şairane ve ironik bir dil dikkat çeker. Devrimi başarmış ya da iz bırakmış devrimci hareketlerin metinlerine dikkat edildiğinde dışarıdan, emredici değil, içeriden, kapsayıcı bir dil kullanıldığı görülecektir. Bu, vazifeli gibi yapılamayacağından, vazifeli gibi yapıldığında iğreti duracağından, inandırıcılığı tartışılır kılacağından kuşku yoktur.

Asli olarak yoksulların öznesini oluşturduğu bir hareketin aksi bir dil tutturması zaten mümkün değildir. Kimsenin bir başkasına üstünlüğü, ayrıcalığı yoktur ve bu politik kültür bizlerin hayalini kuramayacağımız ölçüde içselleştirilmiştir.

Karısını gözünün önünde ırzına geçip öldüren Diktatör Somoza’nın Ulusal Muhafızları’nı karşısına dizip “İşte şimdi intikam alma zamanım geldi. Benim intikamım sizin saçınızın teline bile dokunmamak olacak” diyen Nikaragua’daki Sandinist devrimin ilk İçişleri Bakanı Tomas Borge bir söyleşide, “Neden bir devrimciden daha çok bir şair gibi konuşuyorsunuz?” sorusuna maruz kalmış, “Zaten her devrimci bir şairdir” diyerek, şair ruhun devrimin belirleyicisi olabileceğini göstermiştir. Karısını katledenleri saçlarının teline dokunmayarak cezalandırmak, açıkçası Nikaragua devriminin garantisi olmuştur; devrimcilerin nasıl bir toplum tahayyülüne sahip olduğunu anlamamızı sağlayacak önemdedir.

Başka ironik örnekler de vardır, şiir ile devrim ilişkisi bağlamında. Bulgar şair Nikola Vaptsarov antifaşist savaşın en kızgın günlerinde, “Toplar gürlerken müzik susmalıdır, şiir yazmayacağım artık” der ve “şimdi şiirin zamanı değil” diyerek yeni bir şiire başlar.

Türkiye devrimini, bu yönüyle Latin devrimleriyle benzetmek olasıdır. Türkiye solu, şiir severdir, şairi boldur. Ne zaman başı sıkışsa; içeride, dışarıda, işkencede, cezaevinde şiire sığınır, şiir yazmaya koyulur. Onların Neruda’sı varsa, bizim de Nazım Hikmet’imiz vardır; onların Viktor Jara’sı varsa, bizim de Ali Asker’imiz vardır.

Buraya kadar sorun yoktur. Sorun, şiirle simgelenen sıradan, mütevazı, kibirli olmayan, iktidardan ve hükmetmekten uzak tarza ne kadar yakın olduğumuzla alakalıdır.

Ne yazık ki şiirle haşır neşir hayatımız, bizi, Latin devrimlerinin kültürel iklimine yakınlaştırmamış, aksine ağdalı lider sultası, önderlik egosu politik ilişkilerin insanı mutlu etme ihtimalini dahi yok etmiştir. Ne yazık ki, "Latin Amerika’nın Kesik Damarları”ndan Anadolu coğrafyasına uzanan çok az şey olmuştur.

İlginç bir “sol”umuz olduğu açıktır. EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu)’nin metinlerini ya da Submarcos’un konuşmalarını elimizden düşürmez ancak işin şiirsel ve romantik kısmıyla yetinir, “adını ve yüzünü saklamanın” taşıdığı politik anlam üzerinde durmayız. Bırakalım gerilla hareketini, sıradan kurumlarda, hasbelkader yönetici olanlarımızın kendini muktedir ilan etmesi, ayrıcalıklı görmesi, “iktidarın” tadını çıkarması şaşırtıcı olmamaktadır.

Hayallerini satmayanlar, teslim olmayanlar  

Birkaç gün önce Subcomandante Marcos’un veda mektubu yayımlandı. “Işık ile Gölge Arasında” başlıklı “Veda Mektubu”yla Marcos, EZLN’nin sözcülüğünü bıraktığını duyurdu; “Marcos ölecek”, “kolektif bir yeniden doğuş” yaşanacaktı.

Olmayan “adından” ve “yüzünden” bile vazgeçmenin taşıdığı değer, bu defa hayatı ve devrimi anlamamızı sağlamaya yarayacak mı yoksa sadece Latin Amerika’nın devrimci romantizmine has hoş bir anekdot olarak belleklerimizde yer mi edecek? diye sormaya hazırlandığımızda, gerçeğin öyle olmadığına dair iddia haber sitelerine düşüverdi. Meğer Marcos görevini bırakmamış, 2 Mayıs’ta öldürülen Zapatist önderlerden öğretmen Solis Lopez'in (halk arasında bilinen ismiyle Galeano) adını almıştı. “Veda Mektubu”ndaki şu satırlar bunun içindi: “'Subcomandante Galeano'nun doğması için Subcomandante Marcos'un ölmesi gerekiyor. Bundan sonra Subcomandante Marcos yok, Subcomandante Galeano var.”

Bu yanlış anlaşılmadan bazılarımızın oldukça neşelendiğini söylemeye gerek var mı? Aksi durumda, adını ve yüzünü bile gizleyen birinin, önderlik/sözcülükten “kolektif yeniden doğuş” için vazgeçiyor olmasının saflarda yaratacağı dalgalanma ya da olur tarafıyla, yaratacağı soru işareti, rahat kaçırmaya yetebilirdi.

Ne de olsa, Marcos’un tabiriyle, birileri kendini “paslanmaz çelik” gibi görmeye, tarihi kendinden başlatmaya, kendinden öncekileri ve kendini var edenleri küçümsemeye, yok saymaya devam etmeliydi.

Şimdi rahatladık. Ne de olsa Marcos bırakmıyor, liderliğini sürdüreceğini şiirsel ve duygusal bir üslupla izah ediyordu.

“Veda mektubu”, okunmadan bir köşeye atılabilirdi artık; düzen değişmez, iktidar nimetleri el altında tutulurdu.

Marcos bırakmamıştı işte. O nedenle bir önemi olabilir miydi son mektuptaki bu satırların: “Eğer tutarlı olmak başarısızlıksa, başarının yolu -iktidar rotası- tutarsızlıktır. Fakat biz oraya gitmek istemiyoruz. Orası bizi ilgilendirmiyor. Bu parametreler içinde yenmektense başarısız olmayı tercih ederiz.”

Marcos “Veda Mektubu”nda demiş ki, “mezarına bıraktığınız taşlarda, kendinizi satmamayı, teslim olmamayı, vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.”

Gezi direnişinde yitirdiğimiz Halkevci Ahmet Atakan “adının ve yüzünün olmadığı” günlerde fiyakalı bir poz vermişti duvar yazısının önünde: “Ne oldu lan, büyük adam olamadıysak, hayallerimizi satmadık ya.”

Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Ahmet Atakan’ın yaslandığı duvarın kenarından uç veriyor; adı ve yüzü olmayanların, hayallerini satmayanların, teslim olmayanların, vazgeçmemeyi öğrenenlerin Marcos’un selamını çoktan aldığı anlaşılıyor.

Bırakalım başkaları sadece Güney Amerikalı devrimciler tarafından kaleme alınan metinlerin lirik anlatımının büyüsüyle yetinsin. Biz taşıdığı derin anlamın kıymetini bilelim: “Paslanmaz çelik” olan sadece yoksullardır.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Herkes “turuncu kuvvetlere” alışmalı artık

Ukrayna’daki “turuncu devrim” değil derdim. Doğu Perinçek’in “Taksim’de turuncu kuvvetler var” deyip, 1 Mayıs’ta sarı sendikalara yanaşmasını da ciddiye almıyorum.

Bu konularda hayli yazılıp çizildi; ne Ukrayna’daki devrimdi ne de Perinçek çizgisini solla alakalandırmak mümkün.

Ben bizimkilerden, bizim turunculardan, Gezi’nin, Taksim’in, Kızılay’ın, Dikmen’in, Tuzluçayır’ın, Armutlu’nun, Eskişehir’in, Hopa’nın “turuncu kuvvetlerinden”, Halkevcilerden söz ediyorum.

“Turuncu kuvvetlere” 2008 yılında katıldım. Ondan önceki politik yaşamımdan öğrendiğim şeyler vardır elbette ancak turuncuların safında yer almakta geç kaldığım için hep hayıflandım.

Renkleri neden turuncu diye sual etmedim. Turuncuyu ne zaman kullanmaya başladılar sormadım. Aslında yanıtı tahmin ediyorum. Sanırım turuncu rengin seçilmesinde öyle aman aman politik bir anlam yüklü değildir. Ya şöyle bir etrafa bakılmış, hâkim renkler dışında bir renk belirlenmiş ya da birileri birkaç top turuncu kumaş bağışlamıştır. İkincisi akla daha yatkındır.

Yoksullara değen, yoksullardan oluşan, yoksul mahallerde nefes alan ve asıl olarak kendi yağıyla kavrulan, öz gücüyle ayakta kalmaya çalışan Halkevcilerin böyle bir bağışa çok sevindiklerine eminim. Ne kadar zor şartlarda olduklarını biliyorum.

Elde yok avuçta yok. Var olan ne peki? Mangal gibi bir yürek, kendine güven, devrime duyulan büyük özlem.

Fena mı oldu yani;vakti zamanında birkaç yüz kişinin elinde dalgalanan turuncu bayraklar, bugün binler tarafından taşınıyor. Solun genel anlamdaki güçsüzlüğünün elbette farkındayım, dolayısıyla turuncuların solun makûs talihini değiştirdiğini değil, değiştirme potansiyeli taşıdığını kastediyorum.Solun beyaz yakalılarla sınırlı etki alanını, yoksulların lehine genişletmekten ve buna uygun politik program, söylem ve pratikten geliştirmekten söz ediyorum.

Gezi’nin sol parti ve çevrelerin örgütsel, zihinsel sınırları haricinde geliştiği ne kadar doğruysa, Haziran-Temmuz ayı boyunca barikatlardaki turuncu bayrakları görmezden gelmek de o oranda haksızlıktır.

Dikmen’de, Tuzluçayır’da, Armutlu’da dalgalanan turuncu bayraklar, militan, meşru ve kitlesel bir devrimci hareketin yaratılabileceğinin müjdecisi olmuş, aynı zamanda solun durağan, bürokratik örgüt ve kadro anlayışından kurtulması zaruretini açığa çıkarmıştır.

Renklere haddinden fazla anlam yüklemek abes sayılabilir, gökkuşağının tüm renkleri devrimin zenginliği olarak görülebilir. Gezi direnişini de bu bağlamda değerlendirmek daha gerçekçidir. Hiçbir rengin hatırı kalmamalı, hiçbir rengi boynu bükük bırakmamalıdır.

Ancak ifade edilmelidir ki, Gezi’den 1 Mayıs’a turuncu renk baskın olmaya başlamıştır. Barınma hakkı mücadelesinden, HES’lere karşı düzenlenen eylemlerden, Gezi direnişinden vb. gelen mücadele deneyimi, Taksim’de, Kızılay’da görünür hale geçmiştir. Temennimiz artık hep böyle olmasıdır; meşru, militan ve kitlesel.

Ne diyelim, herkes“turuncu kuvvetlere” alışmalıdır artık.

inonualpat@gmail.com

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Taksim ve Kızılay için direnenlere selam olsun!

Çünkü Taksim’i ve Kızılay’ı istemek, Abdülkadir Selvi’nin takdirlerine mazhar olmamak demektir.

Bunun iyi bir şey olduğunu söylemeye hacet var mı?

Taksim ve Kızılay dışındaki meydanlarda bir araya gelen, “Taksim’de bölücüler var” diyen Perinçek dışında, niyetinden kuşku duymadığımız arkadaşların, Abdülkadir Selvi’nin teşekküründen rahatsız olmaması mümkün mü?

Malumunuz; Abdülkadir Selvi yandaş yazarlığın simge isimlerindendir. 1 Mayıs akşamı CNNtürk’teydi kendileri. Daha çok Ankara üzerinden konuştu. Tandoğan, Sıhhiye, Kadıköy mitinglerini övdü, Kızılay ve Taksim’i “karıştıranları” yerdi; Yenikapı’nın boş kalmasına hayıflandı.

Bütün mevzu budur işte; AKP itaat istiyor: ‘Ben nereyi uygun bulursam, orada toplanacaksınız’ diyor. Selvi bunu tercüme ediyor ekranda.

Hangi meydanın meşru olduğuna dair tartışma Selvi’nin sözleriyle nihayete ermiştir. Çünkü Selvi de farkındadır bal gibi, sorun meydan değil, itaattir.

AKP itaat istiyor; itaat etmemek, başlı başına meşruluk tartışmasını ortadan kaldırmaktadır; yani objektif ve sübjektif koşullar hazırdır.

Tıpkı Gezi gibi. Türkiye’yi Gezi’ye taşıyan koşullar bizim dışımızdaki gerçekliğe temas eder; objektiftir. Haziran’da sokağa çıkanların yaptığına ise literatürde sübjektivizm denir; iradidir.  AKP’nin baskıcı, yasaklayıcı, faşizan uygulamalarına karşı kitleler sokağa çıkmış, itaat etmeyeceğini canı pahasına göstermiştir.

İtaate itirazın, meydan tartışmasından ve hatta 1 Mayıs’ın anlam ve öneminden daha değerli olduğu ne yazık ki 1 Mayıs öncesi anlaşılamamış,  toplumsal muhalefetin Gezi’den sonra bir başka muhtevaya büründüğü görülememiştir. Bu tespitin, her durum ve şart altında, “maraza çıkartalım”la alakası yoktur. Gezi direnişinin salt bu bağlamda değerlendirilemeyeceği gibi.

İtaat ve itiraz ilişkisinin nirengi noktası, despot iktidarın işaret buyurduğu her şeyin külliyen reddiyesidir.

Biz Ankaralılar açısından, Kızılay, Sıhhiye ve Tandoğan tercihinin topyekûn reddiyeyle doğrudan ilintisi bulunmaktadır.

Olan biten, yıllardır yapıla gelen tarz ve yerde 1 Mayıs kutlanmayacağının ilan edilmesidir. Bu ilanın vicdani tarafı olduğu gibi, Ethem’in Kızılay’da katledilmesinden kaynaklı vefa yönü de vardır. Vicdani tarafı körelmiş, vefa duygusunu yitirmiş politik hattın neye benzediğini merak edenler Türkiye solunun tarihine kısa bir yolculuğa çıkabilirler.

O gün Kızılay’da bir araya gelenler; itaat etmeyen kadınlar, erkekler, gençler, vefalı ve vicdanlı insanlar Ethem’e sığınmayı istediler; direndiler, dayak yediler, kaçtılar, yeniden bir araya geldiler, direndiler, korktular, gözaltına alındılar.

Bizim mahallenin gazetelerinden biri, birkaç yüz kişi diye yazdı, Ethem’in arkadaşlarının sayısını; öyle görmek istediler demek ki, canları sağ olsun.

Velev ki 300 kişiydi, itaat etmeyenler. Velev ki düşman çoktu, bizimkiler azdı. Velev ki çok istedikleri halde ulaşamadılar Kızılay’a. Velev ki çok korktular.

O gün Kızılay’ın, ayrıca kahramanlık öyküsüne ihtiyacı yoktu ki.

Gelin bu sığlığa hiç düşmeden,  “yedikleri al alma, içtikleri nar suyu, her biri bir çiçek” olan gencecik kızların ve delikanlıların cesaretlerine mim koyalım. Arkadaş Z. Özger’in satırlarını onlara armağan edelim.

(…)
Kaç saat vuruştuk
Kaç yüzyıl saat
Sayımızın azlığına
Düşmanın çokluğuna bakmadan
Kan tutmuş üçbin düşmana
Üçyüz yurtsever

Ama kul aşkına söylemeli
İyi direndik düşmana
Üçyüz açılmış çiçek aşkına
İyi dayandık üçbin düşmana