18 Haziran 2014 Çarşamba

Gül kokan arkadaşımız: Veysel Güney

Biz, gül kokan arkadaşımızı, Veysel Güney’i geç hatırladık; uzun süre bunun ayıbını taşıdık omuzlarımızda. Şimdi bir başka kaygıya gark olmak üzereyiz: Gül kokan arkadaşımızı çabuk mu unutacağız yoksa?

Geçenlerde, yani 10 Haziran 2014’te, idam edilişinin 33. yıldönümünde, doğduğu köyde; Malatya Hekimhan Davullu’da anıldı, Veysel Güney. Adına yaptırılan anıtta düzenlendi tören.

Sendika.org’da konuyla ilgili yayımlanan haberin fotoğraflarına göz attım. 30 bilemediniz 35 kişi vardı anıt mezarın başında. Tanıdığım birkaç arkadaşı gördüm karede; Halkevleri’nden Samut Karabulut, Güvenlik Sen’den Faruk Adıgüzel, “Sizin Veysel” kitabının yazarı Ethem Dinçer oradaydı. Sordum, 78’lilerden, Malatya Dayanışma Evi’nden arkadaşları ve Veysel’in birkaç köylüsü de toplanmıştı anıtın önüne. Hani o, vasiyetine uygun olarak düzenlenen ve üzerinde Veysel Güney’e ait olan, “Mezarımı yol kenarına yazın/ Üzerine devrim şehidi yazın/ Başına yumruklu yıldız kazın/ Gidiyorum ölümsüzlüğe, hoşça kalın” dizelerinin yazılı olduğu anıt.

Anıt mezar değil malumunuz, sadece anıt. Mezarını bulamadık çünkü hâlâ. Bir ara, özellikle 78’lilerin yoğun çabaları sonuç almaya yakınlaştırmıştı ama olmadı. Vasiyetinin bir bölümü yerine getirildi sadece; cuntacıların Veysel’i idam ettikten sonra nereye gömdüğü tespit edilemeyince, şiire bezenmiş anıtı yapıldı.

İlk birkaç yıl daha kalabalıktı anıtın önüne toplananlar; zamanla azaldı. Açıkçası, canı yananlar, candan özleyenler ve Devrimci Yol’u Devrimci Yol yapan kadroların değerini bilenler kaldı geriye. Vefa bir yönüyle, Veysel Güney’in isminde simgeleşen inanmışlığı bugüne taşıma kararlılığından ibaretti.

Veysel Güney’in simgelediği değerleri anlamaktan uzak mıyız? Soru bu aslında.

Sıradan bir öyküyle karşı karşıya olmadığımız açık. Bırakalım işkencedeki direnişini, arkadaşlarına zarar vermemek için mahkemede bile Devrimci Yolcu olduğunu kabul etmeyen, 11 gün arayla çıkarıldığı iki duruşma sonrası idam cezasına çarptırılarak alelacele katledilen, veda mektubu ve cenazesi ailesine teslim edilmeyen bir arkadaşımızın öyküsü bu.

Sanırım devlet refleksi hiç değişmiyor. Veda mektubunu ve cenazesini ailesine vermeyen, hiçbir zorunlu tutanağı kayıt altına almayan devlet, Veysel’in yaralı yakalandığı çatışmada öldürülen Ali İhsan Özer’e ait “Pantolon ve Kemer İmha Tutanağı”nı dört sene boyunca saklıyor ve dava dosyasına sonradan ekliyor. İnsanı değil eşyayı seviyor çünkü.

Sıradan bir ölüm değildi bu. 12 Eylül günlerinde onlarca devrimci darağaçlarında, işkencelerde katledildi ancak devletin “yargılayarak” resmen idam ettiği ve lakin cenazesini kaybettiği tek isimdi.

Neden peki? İdama götürmek için gelip hücresinin kapısına dayananlara, “Üzerime gelmeyin, ben nasıl gideceğimi bilirim” dediği için mi?

Neden peki? İnfaz sırasında bir isteğinin olup olmadığı sorulduğunda, “Benim sizlerden bir isteğim olamaz” dediği için mi?

Neden peki? Yıllar sonra vasiyetine binaen, mezarına yumruklu yıldız yapılma ihtimalinden korktukları için mi?

Önerim şu âcizane: Veysel’in anıtı başındaki yalnızlığı kendimize dert edelim etmesine ama beraberinde O’nu daha yakından tanımak için bir fırsat yaratalım kendimize. Ethem Dinçer’in NotaBene Yayınları’ndan çıkan “Sizin Veysel” kitabını edinelim, bir solukta okuyalım; gül kokan arkadaşımızın neler yaşadığını, nasıl idam edildiğini, cenazesinin nasıl kaybedildiğini, arkadaşlarının mezarını nasıl aradığını öğrenelim.

Recep Tayyip Erdoğan’ın mı, yoksa Ekmeleddin İhsanoğlu’nun mu cumhurbaşkanı seçileceğine dair tartışmaların yarattığı karabasandan ancak Veysel’e sığınarak kurtulabiliriz.

“Sizin Veysel” kitabı, Edip Cansever’in şiiriyle başlamış. Biz de yazıyı şiirin son satırlarıyla bitirelim.
Öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları

Bu umutsuzlukları bırakın kardeşler
Göreceksiniz nasıl
Güller güller dolusu
Nasıl gül kokacağız birlikte
Amansız, acımasız kokacağız
Dayanılmaz kokacağız nefes nefese

inonualpat@gmail.com

4 Haziran 2014 Çarşamba

Ömür Tekin, taşeronlaşmaya karşı mücadelenin simgesidir artık

Dile kolay; 141 gündür sokaktaydı Ömür Tekin. Sabah akşam, Çankaya Belediyesi’nin önündeydi.

141 gün dediğimiz beş aya yakın bir zaman, kolay mı sokakta geçirmek. Hazan mevsiminde başlamış direnişe,  zemheriyi yaşamış, kiraz mevsiminin içindeyken sevindirici haber gelmiş. Kiraz mevsimi, “sevişme zamanını” değil de, evine yeniden ekmek götürebileceğini müjdelemiş.

Ömür Tekin 141 gün Çankaya Belediyesi’nin önünden ayrılmayarak, işini istedi. Taşeron işçisiydi; işveren hesapsız, kitapsız, hukuksuz bir biçimde çalışma hakkını elinde aldı. Onu açlığa mahkûm etti. Taşeron sisteminin sadece emek sömürüsü olmadığı, başlı başına vicdansızlık anlamına geldiği bir kez daha ortaya çıktı.

Taşeronda vicdan, Ömür Tekin’de vazgeçme yoktu.

Kurt uyudu, kış uyudu, belki biz de uyuduk ama Ömür Tekin uyumadı.

Burası mühim: Biz de uyuduk. Sol gazeteler direnişi görmedi, küçücük haber bile yapmadı, desek yeridir. Mevzunun Ömür Tekin’le başlayıp biten bir şey olmadığını anlamadık aslında; Ömür Tekin’e gösterilmeyen ilgi, sınıf mücadelesinin önemli ayağı olan güvencesizliğe ilgisizlikle alakalıydı.

Hadi kendimizi kandırmayalım. Devrimci Sağlık İş, Enerji Sen ve Ömür Tekin direnişinde adını duymaya başladığımız Güvenlik Sen dışında, taşeronlaşmaya karşı mücadeleyi odağına alan ve taşeron işçileri örgütlemek için didinen var mı?

Hadi kendimizi kandırmayalım. Sol çevreler bu işe ne kadar duyarlı? İşin lafzi faslıyla ilgili sorun yok elbette. Ne zaman ağzımızı açsak, güvencesizlikten başlayıp, barınma hakkından çıkıyor ama ne yazık ki, sıra pratiğe geldiğinde kulağımızın üstüne yatıyoruz.

Ömür Tekin zoru seçti; güvenlik alanındaki taşeronlaşmayı ve güvencesizliği gözümüze soktu.

Kaç kez ziyaretine gittik, kaç kez yanından geçerken selam verdik? Hal hatır sorduk mu, bir ihtiyacı olup olmadığını sual ettik mi? Yapanlar parmak kaldırsın.

Parmakların az olacağının hepimiz farkındayız.

Ömür Tekin sadece taşeronlaşmaya karşı mücadelenin simgesi haline gelmedi bu zaman zarfında. Gezi direnişinin sene-i devriyesine yakın günlerde; 1 Mayıs’ta, Soma eyleminde, Gezi’nin yıldönümünde Kızılay’daki her direnişe kucak açmayı bildi.

1 Mayıs 2014 Kızılay direnişini hatırlayalım. Ömür Tekin ve Güvenlik Sen üyelerinin Kızılay’ı isteyen seslerini unutmamız mümkün mü? Bazen bir ses, büyük isyanın başladığının habercisidir. Kızılay polis ablukasındadır, insansızlaştırılmıştır; bir ses günün ilerleyen saatlerinin başka türlü geçeceğinin garantisidir.

Ömür Tekin,   güvencesizliğe karşı ve özgür 1 Mayıs için ses vermiştir. Hem de o çelimsiz haline bakmadan.

Geçen gün, Çankaya Belediyesi söz verdi ve direniş nihayete erdi. Maksat hâsıl oldu. Belediye Başkanı Alper Taşdelen,  üst işveren olarak, en kısa zamanda Ömür Tekin’i işe başlatacağını söyledi.

Sözün tutulmama ihtimali elbette yok. İnsanları babalarıyla birlikte anmak pek doğru bir tarz olmasa da, ifade etmeliyiz ki, Alper Taşdelen’in babası, eski Çankaya Belediye Başkanı Doğan Taşdelen, 10 senelik belediye başkanlığında vicdanıyla ilgili en ufak kuşku yaratmadı. Alper Taşdelen’in de aksi davranması mümkün değildir. Ancak sorunun, Ömür Tekin’in işe alınmasıyla bitmeyeceği, asli amacın taşeron sisteminin ve güvencesizliğin çalışma yaşamından ilanihaye def edilmesi olduğu bilinmelidir.

En azından, “bizim mahallenin” buna ihtiyacı var; AKP karşıtlığının da, solun inandırıcılığının da yolu buradan geçiyor çünkü.

inonualpat@gmail.com