19 Temmuz 2014 Cumartesi

Cumhurbaşkanı adayımız Ali İsmail Korkmaz

Benim dikkatimi Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı yazılarla çekti. Kimlerdir, necilerdir sormadım ama isimlere, imzalara falan bakıp HDP’yeyakın bir çevrenin haber-yorum sitesi olduğunu anladım, siyasihaber.org’un. “Cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine yazılar” başlıklı bir dosya oluşturmuşlar. Demirtaş’ı desteklemeyen sol çevre ve yazarlardan nasibini almayan yok gibi.

Benim sendika.org sitesinde yayımlanan “Sosyalistler kimsenin garnitürü değildir” başlıklı yazım da kadraja girmiş. Gökay Işık imzalı yazıda, benim “Kürt Özgürlük Hareketi”yle alakalı isimlerin yazı ve açıklamalarından “seç, beğen, al” yöntemiyle alıntı yaptığımı ve böylelikle Marksist analizi nakavt ettiğimiyazmış. Tarz eleştirisi yapılmış anladığım kadarıyla. Çünkü alıntı yaptığım metinlerin içeriğine dair bir şey söylenmemiş; demek ne HDP MYK üyesi Hüda Kaya’nın, “Madımak’ta milliyetçi, muhafazakâr kalkışma görselliğindeki bir katliama karşılık, Başbağlar’da Alevi ve sol refleks ile yaşatılan dramın hedefi gayet açıktır oysa.”şeklindeki yazısının ne de Pervin Buldan’ın“Sürecin devamı ve sekteye uğramaması çok önemli. Cumhurbaşkanlığı seçiminin süreci olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz. Çünkü hükümet, Çözüm Süreci konusunda kararlı görünüyor. Başbakan Erdoğan seçimi kazanır ve Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder. Bizim bu konuda bir endişemiz yok. Zaten bunu Başbakan da söylüyor.” şeklinde sözlerinin savunulacak bir tarafı yok demek ki. Eh bu da iyi bir şey nihayetinde.

Cımbızlama yaparak “Marksist analizi nakavt” ettiğim yollu eleştiri de hakikaten benim açımdan sorun teşkil etmiyor. Kürt hareketinin kendisi ve onu destekleyenler içinde aynı eleştiri yapılabilir çünkü.Solun temel kabulleriyle örtüşen yazı ve açıklamalar baz alınarak Kürt hareketini değerlendirmek de, “parçaların bütünlükle teması kontrol edilmeden yapılan her analiz” gibi “gerçeğin teorisi değil; teorinin gerçekliğini yaratma girişimi” sayılabilir.Şu açık ki herkes kendi durduğu yere göre yaşananları okumaktadır.

İşin doğrusu derdim,Gökay Işık’ın yazısı değildi. Girizgâh niyetine bir şeyler yazayım dedim, buraya geliverdi. Neyse asıl mevzuya döneyim: Aynı sitede Erdal Kara’nın “Mansur’dan boykot’a” başlıklı yazısındaki maddi hatalara temas etmek istiyorum. Erdal Kara’nın dediği gibi “meselemiz teorik mesele değildir. Gayet pratik meseledir.”

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleriyle ilgili bazı çevreler tarafından ısrarla devrimcilerin Mansur Yavaş’a oy verdiğine dair yanılsama yaratılmaya çalışılıyor. Erdal Kara’nın yazısında da buna ilişkin vurgu var. İddiası şu: ÖDP, TKP ve Halkevleri Ankara’da Mansur’a oy verdi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Ekmeleddin’e oy verecek.

İddiasını sandık sonuçlarını baz alarak dayanaklı kılmaya çalışıyor Erdal Kara. Kara’nın nereye baktığını bilmiyoruz ama biz Yüksek Seçim Kurulu web sayfasındaki kesin sonuçlara göz attık.

30 Mart Yerel seçimlerinde ÖDP, Ankara’nın bütün ilçelerinde belediye meclis üyeliği bazında seçime girmiş ve 3209 oy almış görünüyor. TKP’nin oyu ise 4675.

Madem Kara, hesap-kitap işine girmiş, biz de öyle yapalım: İki partinin oyunu toplarsak, 7884 ediyor. İki partinin ve dahi EHP ile Halkevleri çevresinin de ortak adayı olarak seçimlere giren Kaya Güvenç ise 2527 oy almış. İzahı şu: ÖDP+TKP’ye oy veren her üç kişiden ikisi Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde Kaya Güvenç’e değil, bir başka adaya oy vermiş. Halkevleri ve EHP’yi, baz alacak ilçe sonuçları olmasa da, eklersek her dört kişiden üçünün Kaya Güvenç’e oy vermediğini söyleyebiliriz.

Erdal Kara iki partinin 9000, Kaya Güvenç’in 2500 oy aldığını, dolayısıyla “bu ittifakı oluşturan siyasal çevrelerin seçmeninin en mütevazı hesapla 6’sından 5’i oyunu Mansur’a basıp geçmişti” demiş. Hesap mütevazı olmasaydı peki?! 6’da 6 olacaktı demek.

Neyse devam edelim: Ne sandık sonuçları doğru ne de yapılan oranlama.

Komik bir durumla karşı karşıya olduğumuz çok açık, kabul edelim. Oy falan yok ortada. Hepi topu bu kadar işte. Dolayısıyla küsurat yuvarlaması bile oranlarda köklü değişikliğe neden oluyor. Yapmamak lazım.

Siyaseten iyi bir şey değil ama sosyalist partilerin güçsüzlüğü ve aldıkları oyun azlığı ile “dalga” geçmeyi başka birileri yapsa -AKP, CHP, MHP, HDP- anlaşılabilir ama daha öncesini hatırlamamakla birlikte 1995’ten bu yana tek başına seçimlere girme cesareti dahi gösterememiş, her seçimde dönemin Kürt partisine oy vermiş çevreden bir arkadaşın bunu yapmasındaki psikolojik hali yorumlayabilmek pek mümkün görünmüyor.

Devam edelim: Erdal Kara demiş ki, “HDP’den kaçan doluya tutulmuş...” Yani demek oluyor ki, Ankara’daki seçimlere HDP’nin de girdiğini biliyor Erdal Kara. Ama ÖDP+TKP oyları ile ilgili yaptığı hesabı HDP oyları için yapmıyor. Oysa yapmasını bekler, bunun niye böyle olduğunu bir sosyalist olarak kendisine dert etmesini isterdik. Ancak mevzu bu değil. Yasla sırtını Kürt hareketine, “ulusalcı”, “Kemalist” ve hatta “faşist” suçlaması yönelttiğin solcuları kılıçtan geçir.

Erdal Kara “HDP’den kaçırılan” oyları hesaplamış ancak HDP’den kaçan oyları okuyucusuyla buluşturmaktan imtina etmiş.

O halde biz yazalım:

YSK’daki verilere göre, HDP Ankara’da 35.554 oy almış. HDP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterdiği Salman Kaya’nın aldığı oy ise 27.552’de kalmış. Hesap yapalım: 8002 oy HDP’den kaçmış. Yani yaklaşık olarak her dört HDP’liden biri kendi adayına oy vermemiş. Nereye kaçmış, kime kaçmış; kaçı Mansur’la, kaçı Gökçek’le buluşmuş, Allah bilir!

Erdal Kara hatırlayacaktır. Çünkü Kara ve çevresi o vakitlerde ÖDP içindeydi. Yanlış hatırlamıyorsam ÖDP 1999 seçimlerinde Ankara genelinde 30 bin civarında oy almıştı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Yiğit’in aldığı oy ise 6 bini biraz aşmıştı. Kaçak hayli fazlaydı anlayacağımız.

Erdal Kara’nın üyesi olduğu parti de, bugün yaşanan handikapla karşı karşıya kalmıştı.

“Küçük”lerin değişmez kaderidir bu; partiler kurumsal olarak ne yaparsa yapsın, sandık başı psikolojisi denen kilitlenmeyi aşmak mümkün olmamıştır.

Bana göre, ÖDP ve TKP’den kaçan 5357 oyun peşine düşüleceğine, toplumsal karşılık ve buna uygun iddia ile değerlendirildiğinde Türkiye’nin dördüncü büyük partisi, Kürt hareketinin temsilcisi HDP’nin başka partilere giden 8002 oyu dert edilmelidir.Sosyalistlerden kaçan oy, oran olarak yüksektir evet ama HDP’den kaçan oyun “anlamı” üzerinde daha çok durulmalıdır.

Bu yazı “teorik değil, pratik meselelere” dairdir.

Ama asıl sorun hepimizin malumu olduğu üzere “teorik”tir: Sosyalistlerin Mansur’a oy verdiğine, Eklemeddin’e oy vereceğine ve her daim CHP’yle dirsek temasında olduğuna dair yanılsama yaratılmalıdır. Hesap-kitap, kaçan oylar, kaçtığı yok sayılan oylar falan filan derken, sosyalistliğin tek yolunun Demirtaş’a oy verilmesinden geçtiğine herkes inandırılmalıdır.

Tamam, inanan inansın ama Tuzluçayır’da, Keçiören’de, ellerinde Deniz Gezmiş posterleriyle Mansur Yavaş’ı protesto ederken dayak yiyen Halkevci gençlerin masumiyetine dokunulmasın bari.

Onlar, cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tavırlarını duvarlara çoktan nakşettiler bile: “Cumhurbaşkanı adayımız Ali İsmail Korkmaz!”

Seçimdi, sandıktı, cumhurbaşkanlığıydı, hepsi sizin olsun; ne demişti Enver Gökçe: “Tek umudum duvardaki yazılarda.”

inonualpat@gmail.com

10 Temmuz 2014 Perşembe

Sosyalistler kimsenin garnitürü* değildir

Bu metinleri bir kenara not edelim. Kısa zaman sonra hepsi lazım olacak

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair soldan ilk açıklamayı Halkevleri yaptı. 23 Haziran 2014 tarihli açıklama, “CHP’ye ve Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na çağrımızdır” başlığını taşıyordu. Halkevleri Kılıçdaroğlu’ndan, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını geri çekmesini istiyordu. Çünkü Halkevleri’ne göre İhsanoğlu özgürlükleri, demokrasiyi ve sol değerleri temsil etmiyordu.

Peki, anlamı neydi CHP gibi sol/sosyal demokrat seçmen kitlesine sahip olan bir partinin İhsanoğlu’nu aday göstermesi? Şuydu: “Halkın bu taleplerine, gelecek umutlarına gözünü kapatıp, kulağını tıkayarak halka sırtını, gerici neoliberal kapitalizme yüzünü dönen siyasetinizin, AKP’nin kurduğu düzeni devam ettirmekten başka ulaşabileceği bir yer yoktur. Bu yol ülkeyi ılımlı siyasal İslam modelinin yukarıdan aşağıya örgütlenmesine dönük emperyalist siyasetin desteklenmesinden veya sahiplenilmesinden başka anlama gelmemektedir. Sünni dinciliğin siyasetteki hegemonyasının CHP eliyle ileri bir meşruluk aşamasına taşınması demektir. Aday tercihiniz ve gerekçeleriniz, bu ülkede cumhurbaşkanı adaylarının temel referansının İslamcılık olmasını meşrulaştırmaktan başka anlam ve sonuç üretmeyecektir. Önümüzdeki dönemlerde halkın İslamcı adaylar arasında “şahin” mi “ılımlı” mı tercihine itilmesi demektir.”

Bir kitle örgütü olarak Halkevleri’nin, nihayetinde sol iddialı bir partinin Anadolu gericiliğine teslim olmasına “gönlünün razı gelmemesi” ve buna yüksek sesle itiraz etmesi kadar doğal bir şey olamazdı.

Bu açıklamanın ardından Halkevleri’nin ensesinde boza pişirildi. Ateşi yakanlar ağırlıkla, Kürt hareketine yakın duran ve HDP projesi içinde yer alan sosyalistlerdi.

“Adayımız olmasa da sokağımız var”

Peşi sıra Tayyip Erdoğan’ın ve Selahattin Demirtaş’ın adaylıkları açıklandı. AKP Erdoğan’ı, HDP Demirtaş’ı aday gösterdi.

Soldan ikinci açıklamayı yine aynı çevre yaptı. 3 Temmuz’da Sendika.Org sitesindeki “Aktüel Gündem” köşesinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri değerlendirildi. “Adayımız olmasa da sokağımız var” başlıklıydı yazı. Erdoğan, İhsanoğlu ve onların temsil ettiği siyasal anlayışın mahkûm edildiği yazıdan HDP de nasibini alıyordu:“Bu kuşatmayı kırma umudu taşıyan Kürt siyasi hareketinin tercihi, aynı zamanda farklı tercih yaratma konusundaki isteksizliği de göstermektedir ki Batı’nın kapsanması ikinci plandadır, talidir. Sözü edilen kesimlerin (başta sosyalistler olmak üzere kadınlar, gençler, emekçiler, LGBTİ bireyler, üniversiteliler, liseliler, Aleviler…) özgürlük mücadelesi Kürt siyasetinin önderliğiyle karşılanamaz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ilk ikiye kalamayacak olan Selahattin Demirtaş’ın desteklenmesi de bu kesimler için bir siyasi tercih değil olsa olsa bir gönül bağı ilişkisi olarak kurulabilir!”

Bu değerlendirmeden sonra ateş iyice harlandı haliyle. Halkevleri, bırakalım Demirtaş’ı desteklemeyi, Kürt hareketinin Türkiye’yi kapsamadığını düşünüyordu.

Metni asıl değerli kılan, devrimcilerin tavrına ilişkin satırlardı: “Sonuç olarak, kabul etmek gerekir ki sosyalistlerin, devrimcilerin cumhurbaşkanlığı seçim sandığında bir adayları yoktur. Ancak cumhurbaşkanı olmasına karşı çıktıkları Tayyip Erdoğan ve Ekmeleddin İhsanoğlu vardır. Bu dönem bu iki isme de bu iki ismin karşılığı olan siyasal, sosyal programlara da söyleyecek sözleri, alternatifini gösterecek programları vardır. Koruma orduları ve bindirilmiş kıtaları olmadan çıkamadıkları sokakların hala sahipleri onlar. Sandıkta adayları yoktur ama sokakları vardır.”

TKP’nin iki kanadı da “Boykot” diyor

Bölünme sürecindeki TKP’nin iki kanadı da Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin tavrını yazılı olarak kamuoyuyla paylaştı. Her iki kanat da, “boykot” çağrısı yaptı. İki kanadın açıklaması da, 2 Temmuz Madımak katliamı vesilesiyle Cumhurbaşkanlığı seçimini tartışıyordu. Dolayısıyla ana tema, gericilikle hesaplaşmaydı. Sanırım TKP’nin içe dönmüş hali nedeniyle açıklamaların etkisi sınırlı oldu.

TKP 12. Kongre Hazırlık Kurulu, “Emekçi halkımız ölüme karşı sıtmayı gösterenlere mahkûm değildir. Halkımız bu oyunu bozmalıdır. Başka bir yol daha var. Sandıkları boş bırakın” dedi.

TKP Atılım Kongresi’nden yapılan açıklamada ise “Bugün Sivas’ı anıyoruz. Canlarımıza borcumuz var. Bu borç için AKP’nin karşısına dikilmeye devam edeceğiz. Gericiliğe taviz vermeyeceğiz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa oy atmayacağız. Seçimin kendisini çöpe atacağız” vurgusu yer aldı.

“Katile, hırsıza, diktatöre oy verme”

Son açıklama ise ÖDP’den geldi. ÖDP, Parti Meclisi’nin 5 Temmuz’daki toplantısından “Katile, hırsıza, diktatöre oy verme/ Birleşik bir seçenek yaratmak için direnelim” başlıklı metinle çıktı. Metin, kamuoyuna duyuruldu ve kıyamet koptu. Nasıl olur da Selahattin Demirtaş desteklenmezdi!

Bireysel olarak partisinden farklı mı düşünüyordu yoksa “mahalle baskısına” mı dayanamadı bilinmez ama ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş, “İlk turda benim de oy vereceğim aday çoğu ÖDP’li gibi Selahattin Demirtaş’tır” deyiverdi. Alper Taş’a bunları söyleten “gönül bağı” duygusu olabilirdi ancak bu sözler PM’nin pek çok doğrularla örülmüş değerlendirmesini gölgelemeye yetti; ateşin altı biraz kısıldı.

ÖDP PM metninde HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki tavrı şu satırlarla eleştiriliyordu: “HDP halkın seçeneksizliğe mahkum edilmeye çalıştığı bu ortam içerisinde adaylık sürecini gerçek anlamda bir ortak adaylık süreci olarak geliştirmeyi tercih etmemiştir. Yapılması gereken toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini, sosyal demokratlardan Alevilere uzanan tüm dinamiklerin ortak inisiyatifi ile AKP düzenine karşı yeni bir Türkiye programı etrafında bir ortak adaylık sürecinin geliştirilmesiydi. Ancak HDP, kendi sınırları içerisinde bir aday belirleyerek toplumun geniş kesimlerine güven verecek, onların taleplerini içerecek bir seçenek oluşturmamıştır.”

Tıpkı Sendika.Org metninde olduğu gibi ÖDP PM metni de kendi politik hedefini öne çıkaran satırlarla nihayete eriyordu: “Bu durumun değişmesi, Erdoğan ve AKP zihniyetiyle gerçek bir hesaplaşmanın yolunun açılabilmesi için bu gidişattan memnun olmayan herkese, hepimize düşen sorumluluk birleşik bir muhalefet gücünün yaratılması için daha büyük bir kararlılık göstermekten başka bir şey değildir. Bugünkü seçeneksizliği aşacak olan birleşik bir direniş mücadelesiyle yaratacağımız eşitlikçi, özgürlükçü seçenek olacaktır.”

“Alevi-sol refleks” derken?

Sonra iki metin daha girdi hayatımıza.

İlki, HDP MYK üyesi Hüda Kaya’nın Özgür Gündem’deki köşesinde yazdıklarıydı. Hüda Kaya 7 Temmuz 2014 tarihli Özgür Gündem’de şöyle yazdı: “Madımak’ta milliyetçi, muhafazakâr kalkışma görselliğindeki bir katliama karşılık, Başbağlar’da Alevi ve sol refleks ile yaşatılan dramın hedefi gayet açıktır oysa.”

Hüda Kaya bilmez mi, ülkedeki hemen bütün katliamlar Sünni-Türk “refleksi” ile gerçekleştirilmiştir. Malatya’da, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da,  Madımak’ta katilleri hangi “refleksler” sokağa dökmüştür? Bahriye Üçok’a, Uğur Mumcu’ya, Turan Dursun’a, Muammer Aksoy’a, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Hrant Dink’e kurşun sıkanlar hangi “mahallenin” çocuğudur. Ülke tarihinde “Alevi-sol refleksle” gerçekleşmiş bir katliam var mıdır? Hepsini bilir elbette. Bilir ve töhmetten kurtulmak için, manipülasyona başvurur.

Anadolu gericiliğinin açıktan tezahürü olan bu satırlar, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı toz-duman arasında kaybolup gitti. Başka başka nedenleri bir kenara bırakalım, sırf bu yüzden bile seçim denen orta oyunundan imtina edilebilir, Anadolu gericiliğine yaslanarak ikinci tura kalacak iki isminden birini tercih etme zorunluluğu reddedilebilir.

“Erdoğan Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder”

Son metin ise HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’a ait. Buldan Cumhurbaşkanlığı seçimi bağlamında açılım sürecini, 9 Temmuz 2014 tarihinde şu sözlerle değerlendirdi: “Sürecin devamı ve sekteye uğramaması çok önemli. Cumhurbaşkanlığı seçiminin süreci olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz. Çünkü hükümet, Çözüm Süreci konusunda kararlı görünüyor. Başbakan Erdoğan seçimi kazanır ve Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder. Bizim bu konuda bir endişemiz yok. Zaten bunu Başbakan da söylüyor.”

Sondan üçüncü cümleyi bir daha yazıyorum: “Başbakan Erdoğan seçimi kazanır ve Köşk’e çıkarsa süreç aynen devam eder.”

Kürt hareketi merkezi düzeyde, Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanı adayı olarak ne derse desin, ikinci tura Erdoğan’la İhsanoğlu’nun kalması durumunda, Kürt hareketi seçimleri boykot etse dahi, bu yaklaşım, sıradan Kürt seçmenine Erdoğan’ı işaret etmektir.

Ne diyelim, “özgürlükçüyüz ama salak değiliz” diyen Melih Pekdemir’in kulakları çınlasın.

Bu metinleri bir kenara not edelim. Kısa zaman sonra hepsi lazım olacak.

Bitirirken;

CHP Genel Başkanı hemen bütün sol/sosyalist partilerle, meslek örgütleriyle, sendikalarla görüştü. Kamuoyunun karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’yla çıktı.

Aynı “demokratik” turu HDP de attı; hemen herkesle görüştü. Sonra genel başkanlarında karar kıldığını duyurdu.

Canımızı acıtsa da şu gerçeği kabul edelim: CHP ve HDP sosyalistlere, emek örgütlerine garnitür muamelesi yapmaktadır.

Sırf bu neden bile, “biz yokuz” demek ve asıl olarak kendi işimize bakmak için yeterlidir.

Yeter ki, “enseyi karartmayalım.”


* Garnitür: Yanlık.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Devrimci Yol üzerine: Hamasetten gına gelmedi mi hâlâ?

Hamasetin kelime anlamını merak edenler TDK’ya bakabilir; karşınıza çıkan satır şudur: “Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan anlatım.”

Hamasetin nasıl yapıldığını merak edenler ise Sendika.org’da Kemal Yılmaz imzasıyla yayımlanan “Kırk yıl evvelin hali, kırk yıl sonranın pür melal’i mi (İnönü Alpat’a katkı olsun diye)” başlıklı yazıya bakabilir.

Kemal Yılmaz, sendika.org’da yayımlanan “Devrimci Yol’un hâli pür melâli” başlıklı yazıma aynı yerde yanıt vermiş. Bakmayın nezaketen “katkı” dediğine, buram buram polemik var satırlarda. Sendika.org bir yönüyle tartışma platformu. Ancak birbirini destekleyen veya eleştiren yazılara sürgit ev sahipliği yapmasını beklememek lazım. Bu nedenle, Kemal Yılmaz’ın yazdıklarına, kendi “dükkânımdan” yanıt vermeyi uygun buldum.

Kemal Yılmaz’ın nazik eleştirilerine aynı incelikle yanıt vermeye çalışacağız. İsim vermeyeceğiz, “Tarihle Söyleşiler” kitabının satır aralarından bulup çıkardıklarımızı aktarmayacağız, anlatımların aslında nasıl okunması gerektiğinden söz etmeyeceğiz, insanları rencide etmekten kaçınacağız, kim neden öldü, kim nasıl yaşadı “sığlığına” düşmeyeceğiz,  tek tek insanlar ile siyasi iradenin bütünlüklü tavrı arasındaki farka dair tespitlerde bulunmayacağız, bütün bildiklerimizi ortaya dökmeyeceğiz, Ali Başpınar’ın mahkemede sarf ettiği “ölemediğim için devrimcilerden ve halkımızdan özür diliyorum” şeklindeki sözleriyle hangi gerçeğe işaret ettiğini kendimize saklayacağız.

Yani, “Önce bir bak kendi Hal-i Pür Melaline” benzeri dokundurmaları kayda almadan, artık gına geldiği için hamaset dolu satırlara da hiç değinmeden yaşanmış bir olayı aktarıp noktayı koyacağız.

Yıl kaçtır bilmiyorum ama yeri biliyorum: Mamak Cezaevi bilmem kaçıncı koğuş. Devrimci Yol sanıkları, savunma stratejisi üzerine tartışmaktadır. Özcesi, “örgütü kabul edelim mi etmeyelim mi” tartışması yapılmaktadır.

Sanıklardan biri kalkar ve “örgütü, eylemleri kabul edelim” der. “Çünkü” der, “bizi efsane çağırıyor.” Nedir “efsane” dediği?

Şudur: Keşanlı Ali Destanını anlatmaya koyulur dava arkadaşlarına. Keşanlı Ali affedilir ve cezaevinden salınır. Eş dost araya girer, evlendirilir, huzur içerisinde hayat sürmeye başlar. Ancak kanlıları bırakmaz peşini. Bir gün çalarlar kapısını. Dışarı çıkmasını isterler; yarım kalan hesap vardır. Keşanlı kapıya yönelir, karısı ayaklarına kapanır, “gitme” diye yalvarır. Keşanlı, “gitmem lazım, beni efsane çağırıyor” der ve kapıya doğru yürür. Öyküyü anlatan arkadaş konuşmasını, “bizi efsane çağırıyor, efsaneye yakışanı yapalım” sözleriyle bitirir.

Sorun yaratılan efsanede değildir. Devrimci Yol önemlidir; yaratanlar da, bu uğurda ölenler de, yaşayanlar da aynı değerdedir. Bu noktada hemen herkes hemfikirdir. Kemal Yılmaz’ın hatırlatmasına ihtiyaç da yoktur. Sorun, efsaneye yakışanın yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır.

“Tarihle Söyleşiler” kitabıyla, efsaneye yakışanın neden yapılamadığını bizzat efsanenin yaratıcılarından öğrendik.

Hüznümüzün nedeni budur.

Hamaset yapacağız diye, Devrimci Yol’dan bize kalan en değerli duygu, yani “yenilginin o müthiş hüznü” yok sayılıyor ya, isyanımız buna.

İlgili iki yazı için:

http://www.sendika.org/2014/07/kirk-yil-evvelin-hali-kirk-yil-sonranin-pur-melali-mi-inonu-alpata-katki-olsun-diye-kemal-yilmaz/

http://www.sendika.org/2014/06/devrimci-yolun-hal-i-pur-melali-inonu-alpat/


1 Temmuz 2014 Salı

Devrimci Yol’un hâl-i pür melâli

Gençler için tercümesini yazayım, başlığa çıkartılan cümlenin: “Devrimci Yol’un hüzünlü hali”, demektir. Sözlüklerde başka anlamları da bulunuyor, “acıklı hâl” gibi, ama bunu tercih etmeye gönlüm razı gelmiyor. Ne de olsa duygusal insanlarız; gençliğimizi, ömrümüzü ve hatta gelecek düşlerimizi vakfettiğimiz bir idealin “acıklı” sıfatıyla tanımlanması kabul edilebilir değil.

“Hüzünlü hâl” daha bir yakışıyor açıkçası. Çünkü hüzünlü bir öyküdür karşımızdaki. Nazım’ın “Salkım Söğüt” şiirindeki hüzün gibidir Devrimci Yol’un öyküsü.“Ah ne yazık/ Ne yazık ki ona/ dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak/ beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak” der ya Nazım, öyledir.

Hangi birinin ismini sayalım: ‘Bir kuş gibi kanadından vurulduğu için atından yuvarlanan’ binlerce devrimcinin adını alt alta yazmak gerekmez mi?

Koray Doğan’ı, Menekşe Erbay’ı, Kerim Yaman’ı, İbrahim Tümer’i, Zafer Boz’u, Ertuğrul Karakaya’yı, Nizamettin Orhangazi’yi, Necdet Erdoğan Bozkurt’u, Behçet Dinlerer’i, Zekeriya Aydemir’i, Mustafa Özenç’i, Ayhan Gökvelioğlu’nu, Orhan Keskin’i, Mine Bademci’yi, Fikri Sönmez’i, Hıdır Aslan’ı, İlyas Has’ı, Veli Eskili’yi, Veysel Güney’i tarihi kanatmadan nasıl anlatabiliriz ki?

Ölenlerin değil, yaşamayı seçenlerin anlatımlarından ibaret olan tarihi reddedelim; mümkünse yeni bir tarih yazalım; ölümü göze alan gencecik insanların hayatından hareketle “devrim tarihini” kaleme alalım.

Fatsa’nın, ÖTK’nın, Tuzluçayır’ın, Yeni Çeltek’in, Karadeniz’in yaratılmasının kolay olmadığını, arkasındaki politik iradenin değerli olduğunu bilelim. Ancak politik kararları canı pahasına ve tarifsiz fedakârlıkla hayata geçirenlerin varlığını ve önemini teslim edelim.

Şimdi nereden çıktı bu Devrimci Yol mevzusu diyen olabilir. Hemen yazayım. Bu bir kitap tanıtım yazısıdır. Okumaya teşvik amacındadır. Kitabın içeriğine ilişkin merak uyandırmak istemektedir.

Özgür Açılım’dan “Tarihle Söyleşiler” isimli bir kitap yayınlandı. Kitapta, Devrimci Yol lider kadrosundan, Merkez Komite iddiasıyla yargılanan Ali Alfatlı, Ali Başpınar, Mehmet Ali Yılmaz ve Melih Pekdemir’le söyleşiler yar alıyor. Hani şu, “nehir söyleşi” tarzında.

Bizler açısından sıradan bir söyleşi değil. Şimdiye kadar pek de alışık olmadığımız rahatlık göze çarpıyor anlatımlarda. Bilinen ama bilinmezden gelen pek çok olay kayda geçmiş kitapla. 12 Mart’a, 12 Mart sonrası yeniden toparlanan sola, Devrimci Yol’un ortaya çıkışına, örgütlenmesine, örgütlenmede görev alanlara, merkez komitede yapılan tartışmalara, iç savaş günlerine, 12 Eylül’ün gelişine, yenilgiye, çorap söküğü gibi bütün ilişkilerin deşifre olmasına, acemice yapılan hatalara, basiretsizliğe, lider kadrosunun nasıl yakalandığına, yakalanma esnasında yaşananlara, işkencedeki, cezaevindeki ve mahkemedeki tavra, lider kadro arasında baş gösteren güvensizliğe, güvensizliğin cezaevi yaşamına yansımasına, cezaevinden çıktıktan sonra ortak iş yapma ihtimalinin yaratılamamasına,kimin neyi savunduğuna, özetle “büyük isyandan büyük hayal kırıklığına” yani ne varsa Devrimci Yolcuların hesabına düşen, olanca yalınlığıyla anlatılmış.

Denebilir ki, Devrimci Yol’un hâli pür melâlini merak edenler kitabı okuyabilir.

Denebilir ki, “Tarihle Söyleşiler”in değeri, ilk kez “resmi” olmayan bir tarih anlatımına yaklaşılmış olmasıdır. Samimidir, pek çok tevatüre açıklık getirmektedir.

Kitabın en çarpıcı satırları, 12 Eylülden sonra Devrimci Yol’un merkez komitesinin isimlerinin gazete ve televizyonlardan ilan edilmesinden sonra Oğuzhan Müftüoğlu’nun, “Eyvah, büyü bozuldu” şeklindeki sözleridir. Bağlamını ise Melih Pekdemir’den dinleyelim: “Televizyonda bizim fotoğraflarımız yayımlanmaya başladığı zaman Oğuzhan Müftüoğlu’nun tepkisi, bütünüyle hem hareketin özelliğini özetleyen hem yaptığı vurguyla da bizim konumumuza işaret eden bir değerlendirmeydi. Baktı, dinledi: ‘Eyvah,’ dedi, “büyü bozuldu’.”

Hemen söylemeliyim: “Tarihle Söyleşiler” kitabı, Devrimci Yol’un büyüsünü bozuyor. İç acıtıcı bir durum ama uyandırdığı his bu. Gerçek neyse kabullenmek, bir başka gerçeklik varmış gibi davranmaktan daha evladır.

Fuzuli der ya; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”;benimki de o hesap. Söylenenlerin tesiri olmayacağını bile bile, gönül razı gelmediği için iki satır yazmaya koyuldum. Tesiri olmayacağına dair öngörü, ne yazık ki yaşanmışlıkla sabittir. Kitap yayınladığı günden bu yana Devrimci Yolcular arasındaki sessizlik ne yazık ki kaygılarımı doğrular niteliktedir.

O halde soralım:

Şimdiye dek, “resmi tarih” anlatımlarıyla yetinmedik mi? Yetindik.

Dönemin Türkiye gerçeği ve antifaşist mücadelenin gerekleri ile örülmüş anlatımlar dışında bütün çıplaklığı ile Devrimci Yol gerçeğinin ne olduğunu anlattık mı? Anlatmadık.

Ne zaman tartıştık Devrimci Yol’u? Hiçbir zaman.

Neden ve nasıl yenildiğimizi sual ettik mi? Hiç etmedik.

İşkencedeki olumsuz tavır sohbetlerimizde bile kendine yer açabildi mi? Hayır.

“Mamak” gerçeğini yazıp çizdik mi? Haşa.

Ana Devrimci Yol davasında, neden “siyasi savunma” yapılmadığına dair ikna edici bir şeyler söyledik mi? Söylemedik.

“Siyasi savunma” yapılmasını kimler istedi, kimler istemedi açık ettik mi? Hiç açık vermedik, hatta yok saydık.

Örneğin Çukurova ve Karadeniz’deki Devrimci Yol davalarında yargılananların “siyasi savunma” yapılması doğrultusundaki ısrarını yok saymadık mı? Saydık.

Bırakalım o günleri, konu bir vesileyle bugün bile gündeme gelse, tepki gösterildiğine tanık değil miyiz? Tanığız.

Devrimci Yol lider kadrosu arasında ortaya çıkan güvensizliğin, sonraki süreçlerde belirleyici rol oynadığını görmezden geldik mi? Geldik.

İşkencede ve mahkemelerde Devrimci Yol’u savunmamanın, geleneğin ondan sonraki karar ve tasarruflarını doğrudan etkilediği gerçeğini yok saydık mı? Saydık.

Bilinir; tarih anlatımları daha çok geleceğe dairdir. Elbette geçmişte yaşananlar, hele hele hakkında pek çok tevatür bulunan bir hareket için, önemlidir. Eğer sadece sorun, eteklerdeki taşları döküp rahatlamak değilse, “Tarihle Söyleşiler” kitabından geleceğe dair çok şey çıkartacağımız açık.

Kitabın editörü Cahit Akçam, söyleşilerin devam edeceğini ifade etmiş, Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda. Merakla bekleyecek, hararetle tartışacağız.

inonualpat@gmail.com