21 Ağustos 2014 Perşembe

Bir liberale oy verdim, Allah affetsin!

Birgün gazetesinde yazarken İskender Yurttutan’ın, nam-ı diğer; “Komünist muhtar”ın hayatını anlatmıştım.

Hikâye kısaca şöyleydi: İskender Yurttutan eski TKP’lilerdendi. İstanbul Alemdağ’da muhtarlığa adaylığını koymuştu. Komünist olduğunu saklama gereği duymamıştı, açık sözlüydü, dürüsttü. MHP’lilerden bile oy almıştı. Sağ kesimin ağırlıkta olduğu semtte seçimi kazanmış ve muhtarlık koltuğuna oturmuştu. Öyle güzel işler yapmıştı ki mahallede, oy vermeyenler mahcup olmuş, oy verenler hiç pişmanlık duymamıştı.  

“Bir komüniste oy verdim, Allah affetsin” diyenler bile olmuştu seçimlerden sonra.

Şimdi bakacağız, Demirtaş’a oy verip “Bir liberale oy verdim, Allah affetsin!” diyenler çıkacak mı? 

Bence çıkmalı. 

Bu soruyu aklımıza getiren Oğuzhan Müftüoğlu’nun gayet yerinde bir tespitle, Selahattin Demirtaş’ın programının “liberal bir anlayışa tekabül ettiğini” söylemesi oldu. Birgün gazetesinin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili sorularını yanıtlayan Müftüoğlu, radikal demokrasinin, “toplumsal/siyasal devrim yerine etnik ve dinsel ayrımlara dair bugüne kadar karşılanmamış hakların devlet sistemi içinde çözümünü öngördüğünü” de sözlerine ekledi.

Müftüoğlu sandık başına gitti mi, gittiyse oyunu kime verdi, bu yönde bir beyanı olmadığı için ister istemez sorunun muhatabı kendisi değil. Ancak Müftüoğlu’nun kurucusu ve üyesi olduğu ÖDP’nin Eş Genel Başkanları Alper Taş ve Bilge Seçkin Çetinkaya, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tercihlerinin Demirtaş olduğunu açıkladı. Sorunun muhatabı başkanlardır. Tabi ki salt onlarla sınırlı da değil bu muhataplık. HDP projesi dışında kalan ve radikal demokrasi ile ilgili Müftüoğlu gibi düşünen bütün sosyalistler sorumuza yanıt vermelidir: “Bir liberale oy verdim, Allah affetsin!” diyecek misiniz?

Bu olayı, yani seçim denen şeyi fazlaca abarttığım, oy verme tercihlerine büyük anlamlar yüklediğim sanılmasın. Seçimler böyle bir şeydir nihayetinde; sandık kurulur, birebir kendi ideolojik-politik yaklaşımınla örtüşen bir aday/parti yoksa ve matematik hesabı gereği, örneğin Erdoğan’ın ilk turda seçilememesi gibi, kendine en yakın gördüğün adaya oy verebilirsin.

Bunun sorun teşkil ettiğini sanmıyorum. Sorun benim açımdan şu: “Solun tek adresi HDP’dir” şeklinde özellikle merkez medyada estirilen rüzgâr ve bu rüzgârdan fena halde etkilenenler.

O nedenle, Müftüoğlu’nun açıklamalarını fevkalade önemli bulduğumu söylemek istiyorum.

Çünkü, Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki başarısı nasıl görmezden gelinemezse, seçim sonuçları da HDP’yi sol/sosyalist bir parti yapmaz. 

Radikal demokrasi ile sosyalizm aynı şeyler değildir.

Bu gerçeğin kararlılıkla savunulması, sol algının parçalanmasına, sol saflarda dalgalanmalara, ideolojik kaymalara şimdiden önlem alınması anlamına gelecek; genel anlamıyla, devlet-toplum, devlet-birey ilişkisini demokratik bir tarzda yeniden düzenlemekle sınırlı olan radikal demokrasinin, ülkemizin içinde bulunduğu sorunlar bağlamında arz ettiği önemin, sosyalizm diye kabul ettirilme gayretine yüksek sesle itiraz edildiğini gösterecektir.  

Yüksek sesle itiraz edenlerden biri de, Gamze Yücesan Özdemir oldu. 

17 Ağustos 2014 tarihli Birgün’deki yazısıyla Yücesan, seçim sonuçlarından hareketle, HDP dışında kalan solun üzerinde kurulan “mahalle baskısına” direnmenin nedenlerini ve kaçınılmazlığını izah etti.

İş bu yazı, Yücesan’ın yazısının bir kez daha okunmasına küçük bir katkı sağlasa bile maksat hâsıl olacaktır.

Yazının başlığı şuydu: “Sosyalist siyaset bir ihtimal ve çok güzel!”

Araya hiç girmeden, tekrar tekrar okunması gereken birkaç paragrafı aktaralım.  

“Selahattin Demirtaş, seçim kampanyası sürecinde farklı kültür, kimlik ve etnisiteleri siyaset alanına, kamusal alana davet etti. Siyasal alanı, sınıfa, sınıf örgütlerine, sınıf mücadelelerine ve nihayetinde sosyalizme kapatma ve kamusal alanı sınıf-dışı tüm unsurlara ve mücadelelere  açma 30 yıldan beri yürütülen bir siyaset. Bu siyaset asıl itibarıyla sosyalist ihtimali yok saymaya ve siyaseti kapitalizmin ufku içinde mümkün kılmaya dayanıyor. (…) Dolayısıyla, sosyalist ihtimali ortadan kaldırma iddiası ile ortaya çıkmış ve 30 yıldır dolaşımda olan bir söyleme dayanan siyaset sosyalist siyasetin değil ancak sol liberal bir siyasetin parçası olabilir.

“Selahattin Demirtaş, seçim sürecinde “ezilenler”in adayı olduğunu sıklıkla vurguladı. Kavramlar önemlidir ve asla masum değildir. “Ezilen” kavramı, kendisini
ifade edemeyen, kendi yaşamına sahip çıkamayan, iktidarın karşısında boyun eğmiş, mağdur ve zayıf bir varoluşa gönderme yapar. Sosyalist siyasetin öznesi ise kolektif özgüveni ile kapitalizmi hallaç pamuğu gibi atabilecek olan emekçiler ve işçi sınıfıdır.”

Durum budur. Bunu bilelim. “Radikal demokrasinin” oylarını çoğalmasına bakıp, “solun söylemi bu olmalıdır”, “biz de böyle yapalım”, hatta “daha da geniş tabana yayalım” falan demeyelim.

Kaldı ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir kez daha açığa çıkarttı ki, “İslam, toplumla kurulan ilişkide bir vaat” haline getirilmiştir. Propaganda döneminde her üç adayın da bu iddiayı doğrulayacak söylemleri olmuştur. Etnik, dini ve mezhepsel kökene göre oy verenler azımsanmayacak orandadır. “Seküler aklın, toplumsal yaşamdan tasfiye edilme tehlikesi” göz ardı edilmeyecek bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Yani sorun salt radikal demokrasi kavramını tartışmakla başlayıp bitmemektedir. Aynı şekilde dikkat kesilerek, toplumun gericileştirilmesine karşı mücadelenin, solun vazgeçilmezleri arasında bulunduğu ilan edilmelidir.

Şimdiye kadar pek çok seçim gördük. Antiemperyalist, bağımsızlıkçı, gericilik karşıtı söylemin mevcudiyetini hiç hissettirmediği bir seçimi ilk kez yaşadık.

Kim kazandı, kim kaybetti? Kim Allah affetsin diyecek?

Not: Yazı için bu fotoğrafın kullanılması, sosyalistlerin devrimcilerin kendi programlarını oluşturması, kendi siyasal-sosyal pratiklerini yaratması, kendi ayakları üzerine durması gerekliliğine işaret etmek içindir. Devrimci Yol deneyimi bize bir halk hareketinin nasıl yaratılacağının ipuçlarını vermektedir. Dolasıyla yazı, HDP/Demirtaş'la değil, asıl olarak sosyalistler, devrimcilerle ilgilidir.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Haydi şiirin, çocukların, vefanın safına!

Sanıyorum, o büyük gün geldi. Hani, 20 Ağustos 1981’de Adana’da idam edilerek öldürülen devrimci şair Mustafa Özenç’in bir şiirinde işaret ettiği gün, sonunda gelip çattı.

Üç ayaklı bir örgütlenme ve mücadele tarzı önermişti Mustafa Özenç, o büyük güne ulaşmak için. Şairdi; şiir yazarak ve bir şiir gibi ölüme akarak, devrimin ilk ayağının oluşmasını kendisi halletmişti; bu noktada bize düşen bir şey yoktu. Nikaragua devrimi ‘şairlerin devrimi’ olarak anılır. Başarsaydık biz de memleketimizde bu usta işi dönüşümü, Türkiye devriminin de, böyle anılmayı hak edeceği kesindi.

Özenç’in tarif ettiği ikinci ayağı, bayrak yarışına benzetiyorum. Burada iş bize düşüyordu. Yani yaşamaya devam edenlere, çoluk çocuğa karışanlara. Birilerinin çıkıp çocuklarına özenç ismini vermesi gerekiyordu. Öyle de oldu. Onlarca Özenç dolaşıyor şimdi, yaşı yirmibeşi geçmemiş hiçbirinin. Ben birisini tanıyorum örneğin. Ordu’da yaşıyor. Keskin bakışlarını ve zekâsını Özenç’ten aldığı kesin, şiire bulaşma ihtimali yüksek. Visal’le Hasan’ın çocuğu, Sidal’le Fatih’in yeğeni; Özenç Dalgıç. Herkes baksın çevresine, varsa bir Özenç, devrim devam ediyor demektir.

Devrimin son ayağıydı vefa. Vefalı olduğumuz, vefayı önemsediğimiz, vefayı kendimize biçtiğimiz görevler kadar değerli ve vazgeçilmez kabul ettiğimiz oranda devrime yaklaşacak, sacayağını tamamlayacaktık. Bu noktada biraz yanlış yaptık, vefayı ihmal ettik. Belki de bu yüzden devrimci şair Mustafa Özenç, “hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma” diye yazmış olamaz mı? İhmal ettiğimizin vefa değil de, devrim olduğunu bilmek sonucu değiştirir mi acaba? Skoru önemseyenleri harekete geçirirdi, bundan eminim, ama o ne kadar devrim olurdu, işte bundan emin değilim, diyeceğim ama yine olmayacak. Onun adı olsa olsa, ‘siyasal iktidarın el değiştirmesi’ olurdu, ama asla devrim değil.

Devrim oldu, o büyük gün geldi. Önce devrimin şiirini yazdı Mustafa Özenç. Sonra ismi Özenç olan çocuklar dolanmaya başladı bacaklarımızın arasında. Yıllar sonra arkadaşları toplandı mezarının başında.

Sen de korkarsın küçüğüm

Kimdir Mustafa Özenç; sual eden bulunur elbet. Devrimcidir, şairdir. Devrimci Yol saflarındadır. Arkadaşımızdır. 1959 Samsun doğumludur. Adana’da mühendislik okumuştur. 12 Eylül’e karşı silahlı direniş başlatmak için bir grup arkadaşıyla kırsal alana çekilmiş, Tarsus Karaburcak ormanında çatışmada yakalanmıştır. Orman arazisinde bulunan karakolda, ilk aramada bulunmayan silahını ateşleyerek önce ihbarcıyı, sonra iki subayı, kapı önünde kendisini durdurmak için davranan nöbetçi askeri öldürmüş, karakoldaki diğer askerlerin arasından geçerek uzaklaşmıştır. Daha sonra bölgeye düzenlenen operasyonlar sırasında ele geçirilmiş, hızla yargılanarak idam cezasına çarptırılmıştır. Mustafa Özenç dahil olduğu olaylarla değil, şiirleriyle ve idama giderkenki hal ve hareketleriyle gündemden hiç düşmemiştir. Hücrede beş ay idam edilmeyi beklemiş, bu zaman zarfında unutulmaz şiirler yazmıştır.

“Sen de Korkarsın” isimli şiiriyle, idamlıkların ruh halini olanca çıplaklığı ile yansıtmaktan kaçınmamıştır. ”Sen de korkasın küçüğüm sen/ Her şeyden önce insansın çünkü/ Sevmekten, kaybetmekten ya da ölümden/ Görünmez ihanetin o kara yüzü/ Doğaldır küçüğüm korku insana/ Kabul edilmeli böyledir gerçek/ Ama yiğitsen, sağlam bir inancın varsa/  Elindedir bunu belli etmemek/  Yiğitlik korkmamak değil küçüğüm/ Korkuyu inançla yenebilmektir/ Kolay çözülmeyen bir düğüm/ Ve eğilmez bir baş olabilmektir/ Unutma yarınların umudu sende/ Korkuyu yen/ boyun eğme düşmana/ Yiğit olmalısın ölürken bile/ Çünkü yakışanı budur insana”

Korkmuştur korkmasına ama kendisine yakışanı da yapmaktan geri durmamıştır. Çünkü devrimin nasıl bir şey olduğunu anlamış ve hayatın sırrını çözmesini bilmiştir.

Mustafa Özenç idama giderken bir mektup bıraktı arkadaşlarına: Mektubun orta yerine, “Her zaman için onur duyduğum ve birlikte olduğum Türkiye halklarının kurtuluşu uğruna omuz omuza çarpıştığımız Devrimci Yol saflarından beni ancak ve ancak ölüm ayırabilirdi.” diye yazdı. Özenç’in ancak ölüm ayırabilir dediği saf şimdi bizi bekliyor. Haydi şiirin, çocukların, vefanın safına!

Birgün. 28 Ağustos 2006

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından; Direnişi ve “Hürriyet”i çoğaltacağız

Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili son yazımı, “Seçimdi, sandıktı, cumhurbaşkanlığıydı, hepsi sizin olsun; ne demişti Enver Gökçe: Tek umudum duvardaki yazılarda.” cümlesiyle tamamlamıştım.

Çünkü biz aynı tarihlerde duvarlara “Hürriyet” yazmakla meşguldük.

Korkut Boratav’ın “Marx’ta seçim yorumları” başlıklı yazısında belirttiği gibi, “10 Ağustos bir seçim değil, III. Napoleon’unkine benzer bir halk oylaması idi.”

Biz Napoleon’unkine benzer bir seçim zaferi elde etmek isteyen Erdoğan’ın oyununa rıza göstermedik; elimize boyamızı fırçamızı aldık, duvarlara “Hürriyet” yazdık.

Tek tek bireylerin seçimlerde ne yapacağına ilişkin bir belirleme değildi bu. Meşru olmayan seçimi reddeden bir siyasetti. Biz onu yaptık, “Hürriyet” duvarını örmeye başladık.

Seçim denen yalanın, dolanın ortasında şiire sığındık yer yer. Turgut Uyar’ın müthiş dizelerini hatırlattık birbirimize: “Gülü çiğdemi bırak/ Sardunyayı, karidesi filan bırak/ Acıyı ve ölümleri bırak/ Oy pusulalarını ve seçimleri bırak/ Evet/ Seçimleri özellikle bırak/ Çünkü açlık çoğunluktadır.”

Çoğunlukta olan açlığın, etnik, dini ve mezhepsel kökene göre nasıl da bölündüğünü, tercihinin ağırlıkla bu bölünmeyi yansıttığını, İslam’ın toplumla kurulan ilişkide vaat haline getirildiğini, adayların değişik dozlarda İslam’ı kullandığını, seküler anlayışa en yakın duran adayın bile, “Devletin dini kalksın, Allah’ın dini rahatça yaşansın” demekte beis görmediği, Sünni İslam’ınegemenliğini ilan ettiği, Ermenilere hakaret etmenin Anadolu gericiliğinin desteğini almaya yettiği seçime kilitlenip kalmadık, işimize baktık.

İşimiz, “Hürriyet”i görünür kılmaktı. “Hürriyet”, antiemperyalizm, bağımsızlık ve gericilik karşıtlığı içermeyen seçim vaatlerine bir yanıttı.

Ne seçim döneminde söylenenler şaşırttı bizi ne de sonuçlar.

Gördük ki, her toplumsal, siyasal kesim mevcudiyetini, hassasiyetini koruyor. Çoğunluğun neden aç kaldığına dair gerçekler ve bu gerçekleri kökten değiştirmeye dönük siyaset, yani devrim, etkili olmadığı sürece makûs talihimiz değişmeyecek, insanlar etnik ve dini kökene bakarak tercihte bulunmaya devam edecek, dolayısıyla toplumsal katmanlar arasındaki geçişler sınırlı kalacak.

Gördük ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi bir bütün olarak seküler aklın toplumsal yaşamdan tasfiye edilme tehlikesine işaret etti; sandıktan çıkan sonuç ise bu tasfiyenin “en yüksek mertebe” vasıtasıyla, yukardan, faşizan öğelerle sürdürüleceğini açığa çıkarttı.  

Direniş ve “hürriyet” önümüzdeki günlerde önemli kavramlar olacak, bundan kuşku yok. Faşizme direnecek, yeni bir yaşam kurmak için “Hürriyet”e sarılacağız.

“Hürriyet” sadece bir yurt projesi mi? 

“Hürriyet” ne büyülü bir sözcük. Küçücük bir projeye adını vermekle sınırlı değil anlamı, filizlenmeyi, kök salmayı çağrıştırıyor. Israrı, inatçılığı, yoktan var etme azmini ve ille de dayanışmayı anlatıyor.

Seçimi sonuçlarının karşına “Hürriyet”le çıkmanın, seçim değerlendirmesini “Hürriyet” odaklı yapmanın siyaseten ve vicdanen verdiği huzur, aynı zamanda “Hürriyet”i çoğaltmanın da vaadi sayılmalı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylar ne vaat etti, neler söyledi, nasıl oldu da o kadar oy aldılar, herkes kendine göre yorumlar ama bizim vaadimiz de budur, bir köşeye not alın: “Hürriyet”i çoğaltacağız.

Bir taraftan İslam’ın otoriter yüzünü, “kibar” yüzüyle alt etme hayalleri kurulurken, diğer taraftan Halkevleri Vakfı ile Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı öğrenci yurdu açmak için çoktan işe koyulmuştu. Yurt Eylül’de açılıyor, ilk kayıtlar alındı bile.

Yurt için Dikmen’in seçilmiş olması güzel; Dikmen Haziran isyanının simge semtlerinden biridir.

Yurt için “Hürriyet” isminin seçilmiş olması anlamlı; hürriyet bizim vaadimizdir.

Yurt için dayanışma ilişkisinin hayata geçirilmesi müthiş; dayanışma bizim tek dayanak noktamızdır.

Seçim sonuçlarının yarattığı karamsarlıktan kurtulmak için bir sebep aranıyorsa, sebep “Hürriyet”tir.

Arkasında sermayenin, kamu olanaklarının, cemaatçilerin, siyasal İslamcıların olmadığı bir projeye destek vermek, “niye bizim yok” serzenişine son vermekle kalmayacak, solun toplumsallaşmasının izleyeceği rotayı belirginleştirecektir.

Rotamız şudur: Faşizme direnecek, “Hürriyet”i çoğaltacağız.

Biz; çocuklarını sermayenin kâr hırsına, cemaatlerin köhne zihniyetine, devletin yasakçı anlayışına teslim etmek istemeyenler; sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan…

Not: Dayanışma için bir göz atmakta fayda var: halkevlerivakfi.org


inonualpat@gmail.com



2 Ağustos 2014 Cumartesi

Orospulara yer yok

Başlığın rahatsız edici olduğunun farkındayım. Tam hali şudur: “Müslümanların yanında orospulara yer yok.”  Çünkü İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Humeyni, devrimden kısa bir süre sonra yaptığı konuşmada, kadınların İslam ahlâkına uymalarını ve giyimlerine dikkat etmelerini ister. Mitinglerde, sokak gösterilerinde aralarında kara peçeli kadınların da bulunduğu Hizbullahlar, “Ya başörtüsü ya da enseye tokat”, “Müslümanların yanında orospulara yer yok”, “Defolsun Avrupalı kuklalar” diyerek sokaklardaki kadınlara saldırır. Örtünmeden sokağa çıkan kadınlar dövülür, üzerlerine kezzap dökülür. Pek çoğu tutuklanır, tutuklananların ırzına geçilir.

Şahın ülkeden kaçmasından sonra İslam devrimi kadınların zapturapt altına alınmasıyla ete kemiğe bürünür, ilk adım kadınlara dönük atılır, sonra bütün bir topluma yayılır.

Devam edelim: Kadınlara dönük şiddet sokakla sınırlı kalmaz. “Kadın politikasını” bizzat devlet üstlenir. Televizyon, radyo, gazeteler aracılığıyla İslami giyim ve davranış dayatılır.  İslam devriminin kadınlara dönük bildirileri gazetelerde çarşaf çarşaf yer alır, sokaklarda bildiriler dağıtılır. “Müslüman bacılarımız İslam giyimini, ahlâksızlığa karşı verilen kavganın bir barikatı, iffetlerinin bir kalesi olarak görüyorlar. Bütün kadınlarımızı giyim kurallarına uymaya çağırıyoruz.”

Elbette kadınlar üzerindeki faşizan baskıyla sınırlı değildir yaşananlar. İçki yasağı başlar, evlerde içki denetimleri bile yapılır. İçki içtiği tespit edilenler hemen orada kamçıyla dövülür. Solcular, demokratlar, Hizbullah olmayanlar derdest edilir. Cezaevleri İslam devrimine karşı çıkanlarla dolup taşmaktadır. Direnenler öldürülür, darağaçları kurulur.

30 Mart 1979’da İslam Cumhuriyeti halk oylamasına sunulur. Yüzde 99’luk oy oranıyla yeni rejim kabul edilir; sonuçlar göz kamaştırıcıdır. Seçim sonrası “Balkon konuşması” yapılmış mıdır bilmiyorum ama Molla rejiminin önünde hiçbir engel kalmamıştır artık. Nisan 1979’da bir bildiri yayınlanır: “Teşkilatımız İslâm devriminin yerleşip yayılmasını engellemek isteyen her kişi, teşkilat ve devlete karşı ideolojik ve politik yönlerden acımasız bir savaş verecektir. Gerektiğinde silaha sarılmaktan çekinmeyeceğiz.”Bu bildiri “resmi şiddetin” kolaylaştırıcısı olur; toplumun dini kurallarla yönetilmesine direnen kesimler ezilir.

O günlerde üniversitelerde neler yaşandığına bakalım. Türban dayatmasının nasıl başladığına ve nasıl başarı kazandığına. Bu bilgileri İranlı kadın yazar Tara’dan edinelim: “Evet, her şey küçük ve önemsiz gibi görünen o tavizleri vermekle başladı. 1979 Şubat'ının üzerinden yedi ay geçmiş, okullar açılmıştı. Özel okulların hepsi kapatılmış, kız ve erkek öğrenciler ayrı okullara alınmıştı. Değişikliğin bununla sınırlı olacağını sanıyorduk; değilmiş. Ceket ve etekten oluşan eski üniformalarımızla gitmiştik okula. Kapıda iki kadın devrim muhafızı bekliyordu. Başörtü takmamız gerektiğini,yarın başörtüsüz geldiğimiz takdirde okula alınmayacağımızı söylediler. Neyle karşılaştığını anlamamanın, nasıl bir tepki göstereceğini bilmemenin şaşkınlığıyla gülmeye başladık. Öğrenciler, hocalar hepimiz gülüyorduk. Güldük ama istenileni de yaptık. Önemsizdi çünkü; komikti.Sabah kapıda devrim muhafızı kadınlarla karşılaştığımızda buruş buruş mendillerimizi çantamızdan çıkarıp, onların gözlerine baka baka alay edercesine bir gülüşle başımıza takıyorduk. Onlar gülmüyordu. Çünkü o küçük tavizin bize ne kaybettirdiğini, kendilerine ise ne kazandırdığını en başından beri biliyorlardı. Çok gençtik, isterse bir saat; başörtüyü yanımıza aldığımız an har şeyin bittiğini bilemeyecek kadar genç.”

Tara diyor ki yazısının sonunda, “Eğer önümüzde ders alabileceğimiz bir İran ve Cezayir örneği olsaydı, kim bilir belki de her şey daha farklı olurdu.”

Tara ve bilcümle üniversiteli gençti, işin nereye varacağını anlamamıştı, kabul. Ama ifade edilmelidir ki solun neredeyse tamamı, anlı şanlı sol parti ve örgütler tam bir akıl tutulması içindeydi. Kadın sorunları üzerinde çalışma yapan gruplar olanı biteni önemsemiyor, örtünme zorunluluğunun en temel hakkın ihlâli olduğunu görmüyordu. Bir kadın grubunun o günlerde yayınladığı bildiri, yaşananları anlayamamanın ne demek olduğunu göstermekteydi:“Peçe takma zorunluluğu varlıklı ve aydın kadınlar için sorun olabilir ama emekçi kadınlarımızın başka dertleri var. İlerici kadınlarımızı uyarıyoruz. Bu sorunu büyütüp varlıklı reaksiyoner kadınların antiemperyalist savaşımımızı etkilemesine ve amaçlarından saptırmasına yol açmasınlar.”

Halkın Fedaileri gibi sosyalist bir örgütün konuyla ilgili açıklaması ise tartışmaya hacet bırakmayacak ölçüdeydi: “Savaşımızda kadın erkek ayrımcılığı yoktur. Giyim kuşam zorunluluğu hakkında bir takım yerli yersiz sözler söylenmiş, ama bunlar geri alınmıştır. Böylelikle bu sorun kapanmıştır. Ne gerek var protestoya. Peçe takmak kötü bir şey demiyoruz, alışmak için zaman gerekli.”

İranlı yazar BahmanNirumand’ın “İran’da Soluyor Çiçekler” isimli kitabından yapacağımız alıntıyla, solun, aydınların nasıl bir akıl tutulması içinde olduğunu görelim: “Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki, bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şah’ı deviremeyiz. İkincisi, mollaların devleti yönetebileceklerine inanmıyorduk. Üçüncüsü de gerçekten pek çok solcu başta Humeyni olmak üzere çoğu mollanın radikal tutumlarını beğeniyordu. Biz solcular İslamı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. İran üzerine analizlerimizin, Şili veya Vietnam üzerine yapılan analizlerden farkı yoktu. Ayrıca demokrasi anlayışımız da yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaktaki kadınlara sataşmalar başlayınca "yan çelişkiler" diye ciddiye almadık bunları. Biz, ana çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılmayacağını anlayamamıştık. Kadın hakları, sendikal haklar için verilen kavga, emperyalizmle savaşın ta kendisidir."

Elim yıllar sonra Nirumand’ın kitabına uzandı. İran üzerine makalelere bir göz attım.

Çünkü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kadın iffetli olacak. Herkesin içinde kahkaha atmayacak” dedi.“ iffetten oluşan kaleye konan bir tuğla değil mi bu?

Çünkü aynı zaman diliminde, herhangi bir ortaöğretim kurumuna girmeye hak kazanamayanların otomatik olarak İmam Hatip Liselerine kayıt olma zorunluluğu getirildi.

Çünkü mahallelerde düz lise kalmadı; her mahallede en az bir İmam Hatip Lisesi açıldı.

Çünkü 2002 yılında 450 olan İmam Hatip Lisesi sayısı bugün 2074’e çıktı.

Çünkü türban hayatın her alanına girdi.

Çünkü 4+4+4 olarak bilinen değişiklikle eğitimin gericileştirilmesinin önü açıldı.

Çünkü İslamî mahalle baskısını her geçen gün biraz daha fazla hissetmeye başladık.

Çünkü IŞİD, El Nusra, tıpkı vakti zamanındaki Hizbullah gibi, bırakalım başka başka yasaklamaları, aleni kafa kesiyor.

Çünkü 10 yılı aşkın zamandır, AKP iktidar vesilesiyle toplumsal yaşam adım adım gericileştirildi, İslamîleştirildi. Burada Başbakan’dan gerici, muhafazakâr, din ve mezhep düşmanlığını körükleyen söz ve çıkışlarını sıralamaya gerek dahi yok.

Çünkü kimi sol, aydın, seküler çevrelerin benzer akıl tutulması içinde olduğunu görüyoruz.

Çünkü CHP’li belediyeler iftar çadırı açma yarışına giriyor, Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir başka İslami adaydan medet umuyor.

Çünkü seküler özelliği nedeniyle kendimizi yakın hissettiğimiz Kürt hareketi iftar çadırı açmak şöyle dursun, “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenliyor, “Demokratik İslam Konferansı” topluyor.

Çünkü kamuda türbanı serbest bırakılması doğrultusunda oy veren sol iddialı siyasetçiler bulunuyor.

Açın bakın Meclis’teki oylamalara: Zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaran kanun teklifine kim evet dedi, hangi vekiller “Kur'an-ı Kerim ile Hz Muhammed'in hayatının ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak okutulması” için evet oyu verdi.

Çünkü her sabah, Ayrancı Lisesi’nin önünden Dikmen’e çıkarken, “Ayrancı İmam Hatip Lisesi” tabelasını görünce içim cız ediyor.

Açın bakın gazete haberlerine: 4+4+4 gericiliğine karşı kim, hangi sol/sosyalist çevre canhıraş mücadele etmiş. Kim bunu bir sorun olarak görmemiş, kim önemsememiş, kim önemsese de kılını kıpırdatmamış, kim gericiliğin simgelerini “özgürlükler” bağlamında görüp desteklemiş.

Böyle giderse, bir zaman sonra dudaklarımızdan çıkan en dramatik sözcük “keşke” olacak.

inonualpat@gmail.com