26 Eylül 2014 Cuma

Yaşayın yaşayabildiğiniz kadar dininizi!

Türban artık ilkokullara kadar girdi. “Kadınlar kahkaha atmasın, iffetli olsun” diyen açıkladı değişikliği.

Artık bize konuşmak düşmez. Belki tekmili birden vazifelerimizi yapamadık ama diyeceğimizi dedik.
Gücümüz, kalabalığımız elverdiği ölçüde okul önlerine biriktik, okulların imam hatibe dönüştürülmesine itiraz ettik, eğitim sisteminin gericileştirilmesine karşı çıktık.

Yalnızlaştırıldık, dayak yedik. Ne de olsa dini hassasiyetlere “dokunan yanar” bu memlekette.

Yanmak değil yalnızlık sorun. “Kadın özgürlüğü” ileri sürülerek meşrulaştırılan türbana dokunan aforoz edilir bu memlekette.

Artık biz susuyoruz. Ne de olsa bizim gericilik “takıntımız” var, “laikçi refleks” bizimki.

En masumumuz(!) “çocukluğumuzun o güzelim Müslümanlığını mahvettiniz”  der en fazla. Bu sözleri bile “özgürlükçü solcuların” hışmına sebep olur. Dini gericiliğe, siyasal İslam’a dair ne söylesek ağzımızın payını verenler çıkar. Sünnilerin taleplerine methiye düzenler, bırakalım Alevilerin hassasiyetini, korkularını, endişelerini görmezden gelir. Ne de olsa Kemalist’tir onlar, hatta celladına âşıktır!

Sivas’ta öldürülürüz, Maraş’ta öldürülürüz, Çorum’da öldürülürüz, Madımak’ta öldürülürüz.
Turan Dursun katledilir, Uğur Mumcu katledilir, Bahriye Üçok katledilir, Muammer Aksoy katledilir.

Bu memleket neredeyse 70 yıldır sağ iktidarlar tarafından yönetilir, bu memlekette solcular, Aleviler kıyıma uğrar ama yine de sağcılar, İslamcılar mağdurdur. Türkiye sağının mağduriyete sığınması önemli değildir, önemli olan “özgürlükçü solcuların” bu iddianın ateşli savunucusu olmasıdır.

Dudağımız lâl olsun, bir daha söz söylersek; ağzımız kurusun, dilimiz dönmesin.

Biraz da onlar konuşsun.

“Özgürlükçü sol” ve “özgürlükçü laiklik” gibi garabetlerle sola onca yıl kaybettirenler, sol kavramının da, laiklik kavramının da içini boşaltanlarda söz sırası.

Marks’ın “Din halkın afyonudur” sözüne karşılık, “Marks aynı zamanda dini, ‘kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı’ olarak görür” diyenler, Latin solunun kilise ile kurduğu ilişkiyi ve kilisenin nasıl muhalif olduğunu ballandıra ballandıra anlatanlar, “durum kötüye gidiyor, dini gericilik bu toprakların büyük sorunudur” diyenlere, sosyoloji kavramlarıyla örülmüş süslü yanıtlar verip gerçekleri boğuntuya getirenler, gericilikle mücadeleyi temel alan sosyalistlere “solculuk” dersi vermeye kalkanlar kürsü alsın.
Biz çekilelim ruhumuzun dinginliğine, onlar dizginleri ele geçirsin.

“Türban, kadın özgürlüğünün simgesidir” diyenler konuşsun.

”Türban meselesinin TBMM altında çözülmüş olmasından dolayı memnuniyetimizi belirtmek istiyoruz.” diye söze başlayanlar, “Türbana özgürlük kadın mücadelesinin başarısıdır” diye devam edenler ve Meclis’te türban kararını hararetle alkışlayanlar konuşsun, biz dinleriz.

Alkışladıkları kararla başlayan sürecin, türbanın ilkokullara kadar taşınmasına vesile olup olmadığıyla ilgili ne düşünüyorlar öğrenmek isteriz.

Çıkıp konuşsun, 4+4+4 sistemine, Kuran’ı Kerim’in ve Muhammet’in hayatının ders olarak okutulmasına Meclis’te parmak kaldıranlar.

İki çift laf etsin Kutlu Doğum Haftası düzenleyenler, Demokratik İslam Konferansı toplayanlar.

Bir şey söylesin “Allah’ın dinini yaşamak istiyoruz” pankartının altında basın toplantısı düzenleyenler, Kuran okuyarak seçim çalışması başlatanlar.

İslamcı partiyle, İslamiyet yarışına girenler, İslamcı adaylardan medet umanlar, gericilikle hesaplaşmak yerine gericilikle barışanlar da sözünü esirgemesin. Bilmek isteriz haldeki durumu nasıl değerlendirdiklerini.

Mektubuna, “Mümin kardeşlerim” hitabıyla başlayıp, “İslam gerçekten din adına söylenebilecek en son evrenselliği temsil etmektedir. Hem dili hem de felsefesi sayesinde önemli bir evrensellik kazanmıştır. İslam’ın en adil, özgür ve demokratik geleneğini temsil ettiğimize dair en ufak bir şüphem yoktur.” diye bitirenler, “Saygı değer Türkiye halkı; Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.” diyerek gönderme yapanlar, “Şu anda bize dayattıkları Allah’ın ve onun peygamberi Hz. Muhammed'in bize tevdi ettiği din değil, diyanetin, devletin dayattığı dindir.” buyuranlar, “çok kimlikli, çok dilli, çok inançlı bir anlama sahip olan” Medine Sözleşmesi’ne atıfta bulunarak “ümmetin yeniden inşasının zorunluluk olduğunu” beyan edenler, Suriye ve Irak’ta İslam referans gösterilip sergilenen vahşetin “İslam’ın özüyle çeliştiğini” düşünenler ülkenin adım adım karanlığa sürüklenmesinde paylarının olduğunu düşünüyorlar mı açıklasınlar.

Türban Meclis’le başladı, kamu ve üniversitelerle devam etti, şimdi de ilkokullara kadar girdi.

Konuşmak kime düşerse düşsün. Bize düşen, Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı damarını harekete geçirmek, ön safa geçmektir.


11 Eylül 2014 Perşembe

Birleşik sol mu, barikat kardeşliği mi?

1993 Madımak katliamında kaybettiğimiz insanların cenazesini hatırlıyorum. Ülke tarihinin görüp göreceği en görkemli cenaze törenlerinden biriydi. Görülmemiş kalabalık, görülmemiş öfke, görülmemiş hüzünle yürümüştük. Kabullenmesi zordu; gericiler arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi katletmişti.

Mahşeri kalabalık Dikmen’den Kızılay’a doğru akıyordu.

Sol parti ve örgütlerin henüz görünür olmadığı yıllardı. Sol ağırlıkla İnsan Hakları Derneği  (İHD) ve Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği (TAYAD) çatısı altında cezaevi sorunları ve insan hakkı savunuculuğu temelinde kendini ifade ediyordu.

Daha önce yine gericiler tarafından katledilen Muammer Aksoy, Bahriye Üçok gibi aydınlar için düzenlenen cenaze törenlerinden farklılık taşıyordu; Devrimci Yol geleneğinden insanlar ilk kez kendi kortejini oluşturmuştu. Kelimenin tam karşılığıyla; müthiş bir kortejdi: Kitleseldi, militandı, disiplinliydi. Tabi ki o hal, 1980’lerin ikinci yarısından sonra başlayan Devrimciler süreci ve insan hakları mücadelesi ile Devrimci Gençlik ve İşçilerin Sesi çalışmasıyla doğrudan ilintiliydi.

Sonra ne mi oldu? Olan şuydu: Tartışma Süreci başladı, Devrimci Yol geleneği bölündü.

Bunun karşılığı bölünmemek için tartışmayalım değil elbette. Tartışma Süreci’nin zorlama olduğunu düşünmedim hiç. 1991 yılında Özal Hükümeti’nin yaptığı infaz düzenlemesiyle cezaevinden çıkan Devrimci Yolcularla, dışarıda siyasal-sosyal müdahale kanalları oluşturanlar ve örgütlenmelerini geliştirmeye çalışanlar arasında memleketin ve solun sorunlarına, örgütlenme ve çalışma tarzına dair bir tartışma yaşanması kaçınılmazdı. Nitekim kimse bundan kaçamadı.

Ne zaman Devrimci Yol tarihiyle ilgili bir tartışmaya denk gelsem,  Sivas’ta katledilenlerin cenaze törenindeki kortejimizi, Tartışma Süreci’nin başlamasına kadar başarılanları hatırlar ve hüzünlenirim.

Sorun hüzün değil; hüzünden zarar gelmez. Ortada kocaman bir hayal kırıklığı var; hayal kırıklığı zararlıdır, umudu azaltır.

Devam edelim. Eksiği gediği, acemiliği gençliğiyle umudu hep diri tuttuğumuz dönem sona erdi. Aralarında benim de olduğum büyük çoğunluk Geleceği Birlikte Kuralım (GBK) sürecine evrildi. Diğer ekip daha güçsüz olarak yoluna devam etti.

Şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Ayrılanların toplamı ve örgütlenme düzeyi hiçbir zaman 80’lerin sonu, 90’ların başı çıtasını yakalayamadı.Tartışma Süreci, Devrimci Yol geleneği için “kırılma” anlamına geldi.

Bölünmek kötüdür ancak birleşmek büyümek demek değildir, her birleşme doğru sonuçlar doğurmaz.

GBK sürecinde farklı sol/sosyalist gelenekler bir aradaydı. Ancak henüz süreç tamamlanmadan ÖDP projesi ete kemiğe bürünüverdi. ÖDP gözleri kamaştıran bir birlik projesiydi. Solun pek çok rengi parti içinde kendini ifade ediyordu. “Nasıl bir toplumsal hayat tahayyül ediyorsak, parti de öyle örgütlenmeli” Kamuoyunda yarattığı tepki partinin önünün açık olduğunu gösteriyordu.

Sonrası daha yakın bir tarih: ÖDP hızla bölünme sürecine girdi. Birleşmenin yarattığı ses, yerini bölünmenin gürültüsüne bıraktı. Hiç istenmeyen sonuç açığa çıktı: “Bölünmeler solun kaderidir” şeklindeki inanış daha da pekişti.

Bölünen ve sonrasında ayrı parti, grup, çevre vb. şekilde yoluna devam edenlerin toplamı hiçbir zaman ÖDP düzeyine ulaşamadı.

Nedeni açık. Solun hanesine yazılan her olumsuzluk, inandırıcılığa halel getiriyor, kadro ve kitle kaybı kayda değer boyutta yaşanıyor.

Kuruluş arifesinde yapılmayan program tartışmasının, sonraki süreçlerde de yapılmaması, daha çok tarza, parti iç hayatına ve ittifaklar siyasetine dair farklılıkların sonu hazırlaması, açıkçası birleşmenin sanal olduğunu açığa çıkarttı. ÖDP bileşenlerinin hassasiyetleri, popüler ifadeyle kırmızı çizgileri baz alınarak oluşturulan denge, belki ilk başlarda sorunların görünür olmasını engelledi ancak partiyi de siyaset üretemez, harekete geçemez bir durumda bıraktı.

İşin ilginç tarafı, parti bileşenleri, parti içindeki dengeler bahane edilerek hayata geçirilmeyen sosyal-siyasal pratik, bölünme sonrasında, yani tabiri caizse; herkesin eli rahatladığında da hayata geçirilmedi. Demek ki sorunun kaynağı başkaydı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında -ki dünyanın en kolay işidir bu-birliğin kutsanması, bütün dertlere deva olarak görülmesi sorunu çözemediği gibi, solu yeni sorunlarla baş başa bırakıyor, birleşen güçlerin tek tek kendi kulvarında yaratabileceği değer önemini yitiriyor.

ÖDP’nin kuruluş dönemiydi sanırım. O yıllarda ÖDP üyesi olan Murat Belge birlik üzerine yazısında şu mealde bir şey ifade etmişti: “Önemli olan solun birleşmesi değil, solun halkla bütünleşmesidir.” Eğer birleşme, solun halkla bütünleşmesini sağlıyorsa anlamlıdır, aksi durumda zararları ÖDP sürecine bakılarak görülebilir.

Türkiye devrimci hareketinin önemli damarlarından olan Devrimci Yol geleneği, salt birlik fikrinin kutsanması nedeniyle değil, birleşme zemininin oturtulduğu teorik çerçevenin kaçınılmaz sonuçları üzerinden de heba edilmiş, özgün yanı ve çalışma tarzı unutulmuş, ideolojik-politik kabul ve hassasiyetlerinden uzaklaşmıştır.

Bugünün temel soruları şunlardır: Solun birliği mi, barikat kardeşliği mi önemlidir? Solun birliği barikatın güçlenmesine mi neden olur yoksa barikatta gedik açılmasına mı yol açar?

Herkesin malumudur: Türkiye sol tarihi, aynı zamanda “bölünme-birleşme-bölünme” tarihidir. Buna rağmen söylemeliyiz ki, ne birlik fikri önemini yitirmiştir ne de yeni bölünmeler ihtimal dışındadır.
Tılsımlı sözcük, barikattır. Açık ki barikat, simgeseldir.

Barikat; Yoksullarla kader birliği yapılmasını, yoksulların hareketin öznesi olmasını,taşeronlaşmaya karşı mücadeleyi, taşeron işçilerin hareketin içinde yer almasını, barınma hakkı mücadelesini, barınma sorunu yaşayanların harekete önderlik yapmasını, sınıf mücadelesini, sınıfın hareketin taşıyıcı gücü haline gelmesini, yoksul mahallelerde kök salmayı, mahallelilerin hareketin motor gücü olmasını, sorunların dışarıdan müdahale ile çözülmesini değil, sorun yaşayanların bizzat hareketin önüne geçmesini, kurum bürokratizmine yaslanmamayı, yoksullarla keder ve kader birliğinin sağlanmasını, politik iddiaya uygun bir hayat tanzim edilmesini, yani inandırıcılık sorunu olmamasını, boğazımızdan “haram lokma” geçmemesini, mütevazılığın, fedakarlığın belirleyici olmasını, gericilikten ve faşizmden yakınmayı değil, gericiliğe ve faşizme fiili direnişi, yapay birliktelikleri değil, hayatın içinde sağlanan doğal ittifakları simgelemektedir.

12 Eylül sonrası hemen her bölünme-birleşme-bölünme sürecini yakından takip ettim, bizzat içinde yer aldım. 20 seneyi aşkın zaman Tartışma Süreci, GBK ve ÖDP içinde farklı görevlerde bulundum. Sonra yolumu ayırdım. Birlik tartışmalarının yavaş yavaş ısınmaya başladığı şu günlerde, katkı olsun diye hafıza tazelemek istedim. Dikkat çekmiştir, solda birlik tartışmaları üzerine yazılan her yazı, özellikle ÖDP projesine temas ediyor. Ben de ÖDP öncesine ve ÖDP’ye ilişkin hatırlatmalarda bulundum. Yoksa ne Tartışma Süreci’ne ne GBK’ya ne de ÖDP’ye ilişkin tartışma açma niyeti taşımıyorum.

Kendi namı hesabıma derim ki, “barikat kardeşliğine” varsak, varım.

Attila İlhan’ın “Şahane Serseri”isimli şahane şiiri ile yazıyı bitirelim:

Yolumdan çekil yavrum 
bağlasalar duramam 
demir asa demir çarık dedim 
neyleyim! 
yolculuk dedim 
ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir 
rüzgar kendini yerden yere vuruyor 
kırık dökük yıldızlar belirdi uzaktan 
telsiz mevceleri ardım sıra koşturuyor 
anamdan yolcu doğmuşum 
yedi dağın yolları kalbimden geçer 
salkım salkım mısralar gelir içimden 
dudaklarımda yağmur damlaları 
alır beni yollar beni alır gider 
anamdan yolcu doğmuşum 
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum 
akşam dedim 
şu koca dünya dedim 
ağlasam dedim 
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir 
ekmeğin ve şarabın peşinden 
turnaların peşinden 
büyük şehirler büyük aşklar 
çığlık çığlığa terkedilir 
ben 
çocuklar gibi sevdim devler gibi ızdırap çektim 
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları 
harblere açlıklara yalnızlığıma rağmen 
anamdan yolcu doğmuşum 
neyleyim 
gurbet dedim 
vatan dedim 
hürriyet dedim


inonualpat@gmail.com