29 Aralık 2014 Pazartesi

Mustafa Balbay'ın suçu neydi?

Siz aşağıda imzası olanlar, sorum size. Mustafa Balbay’ın suçu neydi? Soner Yalçın, gazeteci değil miydi? Adamların alınları çatladı yıllarca dertlerini anlatmak için. Onların alınları çatladı, siz gerdan kıvırarak TV ekranlarında, onları suçlu ilan ettiniz.

Siz aşağıda imzası olanlar, cemaat medyasına düzenlenen operasyondan sonra iktidar sözcülerinin, yandaş kalemlerin “gazetecilikle ne alakaları var” şeklindeki açıklamalarını ilk sizin ağzınızdan duymuştuk yıllar önce.

Size göre Ergenekon, Oda TV ve benzeri davalarda yargılananlar, ceza alanlar gazeteci değildi, TV ekranlarında gözlerimizin içine baka baka söylediniz bu sözleri. Utanmadan sıkılmadan Merdan Yanardağ’ı mahkûm ettiniz.

Siz aşağıda imzası olanlar, AKP hükümeti şimdi sizin tespit ettiğiniz “tehlikeli yola” Cemaat operasyonuyla mı girdi? O zaman kulaklarınızı kapattınız bu sözlere, hatta sözü olanları “darbecilikle” itham etmekten geri durmadınız. AKP yeni yeni tehlikeli olmaya başladı, öyle mi?

Siz aşağıda imzası olanlar, sahte belgeler, hukuksuz dinlemeler, skandallar, hak ihlallerinden geçilmiyorken ortalık, görmezden geldiniz bütün yaşananları.

Türkan Saylan’ın evi basıldığında aranızdan ses veren olmuş muydu, siz aşağıda imzası olanlar, canınız yandı mı hiç, size soruyorum.

Türkiye sağıyla kol kola girenleriniz oldu, demokrasi yürüyüşleri yaptınız omuz omuza. 12 Eylül darbesinden nemalanan Türkiye sağı darbe karşıtıydı sizin için, Hopalı devrimciler, yani Metin Lokumcu’nun arkadaşları darbeci. Yuh olsun size.

Adını “darbeciye” çıkardığınız devrimciler, 12 Eylül’de işkenceden geçirilirken, biliyoruz kimileriniz 12 Eylülcüleri ayakta alkışlıyordu. Bütün bunların farkında olmadığımızı sanıyorsanız, aldanırsınız.

Yapmak istediğiniz kafa ve kavram kargaşası yaratarak geçmişinizi unutturmaya çalışmak. Osmanlıca-Türkçe lügatte sizin bu köylü kurnazlığınızı anlamaya yarayacak tılsımlı sözcükler bulunuyor. Bilmenize rağmen, “tarih” ile “târih” sözcüklerini bir ve aynıymış gibi kabul ediyor, “işe yaramadığından dolayı bir yana atılmış şey” olarak tarif edilen “tarih”i, târih gibi algılatmaya çalışıyor, günahlarınızı unutturmaya çalışıyorsunuz.

Aman sizin tırnağınıza bir zarar gelmesin. Çok lazımsınız bu ülkeye. Kendinizi çok beğeniyorsunuz, her halinizden anlaşılıyor. “Demokrasi denen bu meretten en iyi biz çakarız” hallerinizden bıktık bıkmasına ama Cemaat operasyonundan sonra AKP’yi savunmak Abdülkadir Selvi’ye kaldığından beri, sizin AKP için taşıdığınız önemi daha net görmeye başladığımızı belirtmek isteriz.

Meşrulaştırdınız AKP’yi, elini güçlendirdiniz, önlerinde eğilmekle kalmadınız, TV ekranlarından, gazete köşelerinden kurduğunuz ideolojik-politik tahkimatla AKP değirmenine su taşıdınız.

Yesinler sizin demokratlığınızı, ne aydın olmanın ilkeli tavrı ne de demokrat olmanın evrensel kabulleri sizin semtinize uğramamış hiç. Amerikancılığı, liberalizmi savunmak dışında hiçbir ilkeniz yok sizin. Kerameti anlaşılır az zaman sonra, böyle kör gözün parmağına değişen söyleminizin.

Kaç kez duyduk sizlerin ağzından “Alevilerin celladına âşık” olduğunu? Büyük acılar çeken, büyük kıyımlara uğrayan, Sivas’ı, Malatya’yı, Maraş’ı, Çorum’u, Madımak’ı, Gazi’yi, Gezi’yi yaşayan, 12 Eylül faşizmini iliklerinde hisseden, neredeyse her sokağa, her eve bir acının düştüğü Alevi mahallerinden çıkan oylara bakıp Alevilere demediğinizi bırakmadınız. Ne yani, Alevilerin CHP’ye oy vermesinden daha büyük bir günah değil midir, sizlerin AKP’nin yedeğine girmeniz.

Bazılarınızı elbette tenzih ederiz, kimilerinizin değişmesini samimi buluruz, lakin gerçeği de söylemekten geri kalmayız. Devrimciler büyük acıların, siz ise büyük günahların ortağısınız.

Yetenekli olduğunuzu kabul etmek lazım, Sezar’ın hakkı Sezar’a. Türkiye sağından, ırkçı-gerici güruhtan, Alevileri üzen yalanların taşıyıcılarından, “affedesiniz Ermeni” diyenlerden, Madımak katliamcılarının avukatlığına soyunanlardan, Maraş katliamını “binicisini beğenmeyen asil kısrağın şahlanışı” olarak değerlendirenlerden, çeteleri protesto etmek için lambalarını yakıp söndürenler için “mum söndü oynuyor” diyenlerden, “Alevi öldürenlerin cennete gideceğini” söyleyenlerden, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birlikleri, Yeniden Milli Mücadele Hareketi, Aydınlar Ocağı gibi Türkiye sağının simge kurumlarının tedrisatından geçenlerden demokrasi kahramanı yarattınız ya, aşk olsun hepinize.

Yakın tarihimizdeki katliamları, Türkiye sağının ideolojik-kültürel-politik özelliklerinden soyutlayıp bilinmez bir güce ihale ederek, bugünkü sağ kadroları töhmetten kurtardınız ya, size ne kadar teşekkür etseler azdır. Eğer bugün, AKP kadrolarının söylemi ve iktidarın uygulamalarından rahatsızsanız, biliniz ki bunun büyük sorumluluğu sizdedir.

Açıklamanızda demişsiniz ki, “Aşağıda isimleri zikredilen biz imzacılar, kamuoyunu Türkiye’de demokrasiden sapma yönündeki kaygı verici bir sürece dikkat kesilmeye çağırıyoruz.”

Rica ediyoruz, çağırmayın artık, artık bir şey zikretmeyin, artık çıkın hayatımızdan. Sizin işaret buyurduğunuz yerde sahte demokrasi söylemi, çifte standart, Amerikancılık ve liberalizmden başka bir şey yok çünkü.

Not: “AKP hükümetine demokrasi ve hukuka dönüş çağrısı” yapanların listesi aşağıdaki gibidir. Bazı imzacıları tenzih ediyorum ama yukarıdaki yazının muhatabı çok sayıda isim listede yer alıyor. Deklarasyona imza atanlar alfabetik sıraya göre şöyle: Ahmet Altan, Ahmet İnsel, Ahmet İsvan, Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Altan Tan, Asaf Savaş Akat, Aslı Tunç, Ataol Behramoğlu, Aydın Engin, Ayhan Aktar, Baskın Oran, Bülent Keneş, Bülent Korucu, Cafer Solgun, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Ceren Sözeri, Ceyda Karan, Cihangir İslam, Cüneyt Ülsever, Daron Acemoğlu, Dengir Mir Mehmet Fırat, Doğan Akın, Doğan Satmış, Doğu Ergil, Ergun Babahan, Erkan Saka, Erkam Tufan Aytav, Ertuğrul Günay, Ferhat Kentel, Gençay Gürsoy, Hadi Uluengin, Hasan Cemal, Hayko Bağdat, Herkül Milas, Hilmi Yavuz, İbrahim Betil, İştar Gözaydın, Kazım Güleçyüz, Koray Çalışkan, Kürşat Bumin, Levent Köker, Maya Arakon, Mehmet Altan, Mehmet Betil, Mehveş Evin, Melis Behlil, Murat Aksoy, Murat Belge, Mustafa Erdoğan, Mustafa Yeşil, Müge Göcek, Mümtaz’er Türköne, Namık Çınar, Nazlı Ilıcak, Neşe Düzel, Nil Mutluer, Nilüfer Göle, Niyazi Öktem, Nuray Mert, Orhan Kemal Cengiz, Osman Kavala, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Ömer Madra, Pelin Batu, Reha Çamuroğlu, Sait Çetinoğlu, Samim Akgönül, Selahattin Özel, Seyfettin Gürsel, Suat Kınıklıoğlu, Şahin Alpay, Tahir Özyurtseven, Taner Akçam, Tayfun Atay, Tuğba Tekerek, Ufuk Uras, Ümit Kardaş, Yasemin Çongar, Yasemin İnceoğlu, Yavuz Baydar, Yavuz Oğhan, Yüksel Taşkın.

Bu yazı, 25 Aralık 2014'te sendika.org'da yayımlandı.

Yolları Akdeniz’e düştü

Yeğenimin ismi Necdet. Mehmet Necdet. Mehmet ismi faşistler tarafından katledilen amcasına ait. Necdet ise Necdet Erdoğan Bozkurt’tan geliyor. Kaç Necdet var böyle, kaç Soner? Eğer unutulmamak buysa, Dev Genç’li proleterlerin, unutulmazlar albümündeki yerleri ilelebet baki kalacaktır.  

Baki kalanlardandır Necdet Erdoğan Bozkurt. Kahramanmaraş katliamını protesto gösterileri için İskenderun’a gitti, burada gözaltına alındı ve işkencede öldürüldü. Necdet yakalandığında Ankara’dan bir polis ekibinin sorguya katılmak için özel olarak İskenderun’a gittiği duyuldu. Kaçarken vurulduğu iddia edildi; resmi açıklama böyleydi. 1979’un son gecesi ağır yaralı olarak bir caddeye bırakıldı, hastanede son nefesini verdi. Nasıl kaçmaysa, ölümüne neden olan kurşun yakın mesafeden kalbine sıkılmıştı. Polis cenazesini arkadaşlarına vermedi. Ailesi daha sonra Nazilli’ye götürüp dedesinin yanına gömdü Necdet’i. Baba tören istemedi. Kim bilir, yalnız kalmak istemiştir oğluyla, olamaz mı.

Necdet 1954’ün 2 Mart’ında Sarıkamış’ta doğdu. Bursa Mustafakemalpaşa'da büyüdü. Şimdi Nazilli’de yatıyor. Abisi “yatıyor gibi yapıyor” demiş. O’nu ölüme yakıştıramaması bir yana, her zamanki muzipliğine de bağlıyor olabilir, 979’dan bu yana ortada görünmemesini.

Teknik Öğretmen’liydi Necdet. Ankara Dev Genç Başkanlığı yapmıştı; Ankara’da gençlik mücadelesinin öncülerindendi, mitinglerin ateşleyici hatiplerindendi. Öldürüldüğünde Dev Genç MYK üyesiydi. Ailenin küçük çocuğuydu; eğer bir abi kardeşinin ölümünden sonra “O benim arkadaşımdı, yoldaşımdı” diyorsa, başka bir ağırlığı olduğu kesindir aile içinde. Pek çok arkadaşımızı kaybettik yıllar içinde. Necdet de aramızdan erken ayrılanlardandı, ama eğer bir arkadaşı ardından, “O benim ustamdı”, diyorsa, “Umudumun eksilmeye yüz tuttuğunu hissettiğimde hâlâ Necdet’in gülen gözleri ve hiç eksilmeyen neşesi gelir aklıma” diyorsa, ortada başka bir şey var demektir. Dev Genç’liydi Necdet Erdoğan Bozkurt, hâlâ Dev Genç’li, sonsuza kadar öyle kalacak.

Soner miydi İlhan'mıydı yoksa lale mi 

Bir takım elbise istiyordu ama ailenin ekonomik durumu uygun değildi. İlk takım elbisesi yıllar sonra alındı. Ortaokul öğrencisiydi. Sabah büyük bir neşeyle çıktı evden. Okuldan döndüğünde üstü başı bembeyazdı. Okul dönüşü kireç kuyusuna bir çocuğun düştüğünü görmüş ve kurtarmak için tereddüt etmeden girmişti kuyuya. Babası, “Başka kurtaracak kimse yok muydu” diye soramamıştı bile. Liseyi bitirir bitirmez evden ayrılmış, çalışmaya başlamıştı. Önce Çanakkale Seramik’te, sonra İstanbul Tuzla’da. Kimse, “nereye gidiyorsun” diyememişti. Uzun saçlı fotoğraflarını gönderiyordu ailesine, bir de üniversite sınavlarına hazırlandığı yazıyordu mektuplarında. Hem askeri okulu hem de Teknik Öğretmen’i kazanmıştı. Teknik Öğretmen’i tercih etmişti. Baba, askeri okula gitmesini istiyordu ama bunu söyleyememişti O’na. Bir motosikleti vardı; ismi ‘ulaş’tı. Ulaş’la Gelibolu’nun köylerini gezer, bildiri, dergi dağıtırdı. Baba Töb Der’liydi; öğretmen örgütlülüğü içinde bulunan bir babanın oğlu da Soner gibi olurdu. Niye solcu olduğunu, kimse sual etmedi bu yüzden.

Teknik Öğretmen işgal altındaydı. Öğrencilerin büyük kısmı okula gidemiyordu. Bir grup devrimcinin unutulmaz direnişi başlamıştı. Kimsenin telkiniyle olmadı, Soner’in direnişe katılması. Tek Der başkanlığına getirildiğinde, ‘Soner değil, bir başkası olsun’ diyen çıkmadı. Teknik Öğretmen’de bayrağı teslim etme zamanını kendi belirledi, tıpkı Devrimci Yol’a ‘yatay geçişte’ olduğu gibi. Gençlik mücadelesinin içinde değildi artık. Memlekette işler kızışıyor, gençlik içinde sivrilen isimler farklı görevlerle memleket sathına yayılıyordu. Soner Ankara’nın doğu bölgesinin sorumluluğuna talip oldu önce, önemli görevler üstlendi. 1979 Ağustos’unda ise yolu Akdeniz’e uzandı. 12 Eylül döneminde işkencede öldürülen Behçet Dinlerer, o günlerde Adana sorumlusuydu ve bir çatışmada yaralandığı için kenti terk etmek durumda kalmıştı. Soner, Behçet’ten sonra kentin sorumluluğuna getirildi. Adanalıların Yusuf Hoca’sı kısa sürede inisiyatifi eline aldı. İşgal kırmanın hüneri Adana’da sergilenecekti. Nitekim öyle oldu. Adana’nın belalı mahalleri birer birer düşmeye başladı. Faşistlerin imdadına 12 Eylül yetişti. Kentte barınmak zorlaşınca kırsala çekilme kararı alındı.

Ölüm burada yakaladı Dev Genç’in proleteri Soner İlhan’ı. Uzun ve badireli bir yolculuktan sonra İskenderun civarındaki taşocaklarına ulaşmışlardı. Ayakta duramayacak kadar yorgundu hepsi. Diğerleri uyudu; nöbeti Soner tutacaktı. Uyandıklarında öğlen olmak üzereydi. O an fark ettiler çevrelerinin kuşatılmış olduğunu. Jandarma teslim ol çağrısı yapıyor bir taraftan da çemberi daraltıyordu. Daha fazla yaklaşmalarını önlemek için grup ateşe başladı. Sesler kulakları sağır edecek kadar güçlüydü. 19 Mart 1981’i gösteriyordu tarih. İlk düşen Soner oldu; yakışanı yaptı kendisine.

Zor işlerin adamı

1981’in Ocak ayıydı. Devrimci Yol’a dönük operasyonlar her geçen gün ağırlığını hissettiriyordu. Hareketin Malatya civarındaki kadroları bir karakol baskını yapacaklar, dikkatleri kendi üzerlerine çekecekler, böylelikle farklı bölgelerdeki kadroları rahatlatacaklardı. Eylem planı hazırdı. O, son bir kez kendi gözleriyle bölgeyi görmek istedi. Üzerinde kadife pantolonu, paltosu, kışlık mekap ayakkabısı, balıkçı yaka kazağı vardı. Demek ki polisler kuşkulandılar görüntüsünden. Durmasını istediler ama O durmadı. Silahını çekip çatışma durumu aldı; silahı tutukluk yaptı. Polislerin yaylım ateşiyle can verdi. Üzerinde kimliği yoktu. Uzun süre kim olduğu anlaşılamadı. Sonradan açığa çıktı, Dev Genç’in proleterlerinden Veli Eskili olduğu.

1955 yılında Konya’da doğdu Veli Eskili. Yolu Erkek Teknik’e düştü. Stajını(!) burada yaptı. Nerede bir sorun varsa, orada olurdu. Ankara’da, Çorum’da, Antalya’da, Adana’da… Devrimci hareketin ihtiyacı yaşayacağı kenti belirliyordu. Antalya’da bir kaza sonucu başından yaralandı. Sahte kimlikle ameliyat oldu. Kısmi felç tehlikesi vardı. Konuşamıyor, bir kolu tam tutmuyordu. Kendi kendine aylarca süren egzersizler yaptı, sonunda bertaraf etti felç tehlikesini. Tam iyileşmeden yeniden döndü görev başına. Bir ara Suriye’ye gidip geldi. Adana bir eylem sonrası yakalandı. Sahte kimlikle yargılandı. Arkadaşlarının zarar görmemesi için eylemi üstlendi. Ailesi bile sahte kimlikle ziyaretine geliyordu. 1980 yılında cezaevinden firar etti ve doğruca Malatya’ya gitti. 12 Eylül’ü burada karşıladı. 12 Eylül’e karşı kırsal alanda direnişi örgütlemek için kollarını sıvadı. Okumayı pek sevdiği söylenmezdi. Kavga adamıydı Veli Eskili, zor işlerin adamı.

Not: Dev Genç’in proleterleri yazısı nedeniyle epeyce “eline sağlık” mesajı, telefonu aldım. ‘Yazana değil, yazdırana’ bakmalı. Daha çok yazdıranlar aradı. Asıl onların eline sağlık. Benimki sadece hafıza tazelemek faslına dahil bir çaba. Yazıda kimi eksiklikler olduğu, özelikle, okuldaki faşist işgalin kırılma sürecinin biraz hızlı geçildiği söylendi. Teknik Öğretmen deneyiminin her anı ayrı bir yazı konusu olabilir, farkındayım. Kahramanlık, cesaret ve inanmışlık öyküsünü konu eden her yazı doğal olarak ‘sanki bir şeyler eksik’ hissini uyandırıyor. Bu not vesilesiyle; Teknik Öğretmen deneyiminin yaratıcıları Ali Başpınar, Sedat Kesim, Mehmet Korkusuz, Ziya Uncu, Erdinç Obuz’un isimlerini zikretmem gerekiyor.


Bu yazı, 15 Ağustos 2006'da Birgün gazetesinde yayımlandı.

25 Aralık 2014 Perşembe

Kırşehir firarından, Gezi isyanına: Veyis Sami Türkmen devrimciliğe devam ediyor hâlâ

Veyis Sami Türkmen’i yazmaya bir süre önce karar verdim. Kısmet bugüneymiş.

Adettendir, ölümlerinden sonra yazıyoruz arkadaşlarımızı. Oysa yaşarken yazmalı, sağlıklıyken kader kıymet bilmeli, vefa borcumuzu yüz yüze bakarken ödemeli, elini sıkarken teşekkür etmeli.

Teşekkür edilecek ne yaptı Veyis Sami Türkmen?

Devrimci Yol saflarındaydı, Devrimci Yol’u Devrimci Yol yapan kadrolardandı, Adana’nın faşist işgalden kurtarılması için hayatını hiçe saydı, kentin mahallerine, meydanlarına, sokaklarına, her karışına gençliğini bıraktı, 12 Eylül’den sonra tutuklandı, ağır işkencelerden geçti, yıllarca hapis yattı.

“Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun/  En çok Çukurovalılar mahpustur/ Dostuna yarasını gösterir gibi/ Bir salkım söğüde su verir gibi / Öyle içten/ Öyle derin/ Türkü söylemek, küfretmek/ Çukurova yiğidine mahsustur” diyen Ahmed Arif’i doğrulamak gerekiyordu, cezaevi cezaevi gezerek şairi doğruladı. Belki türkü söylemedi, lakin küfür etmekten de geri durmadı.

Uzun süren toplantılarda ara ara dışarı çıkmasına, mitinglerde bir yürüyüp bir oturmasına kızanlara, “faşistlerin sıktığı kurşun ve gördüğüm işkenceler nedeniyle böyleyim” diyemedi. Demek gerekirdi oysa. Ufak bir ayrıcalık sahibi olmak için değil, gençlere Türkiye devrimci hareketinin tarihinin inanmışlıkla, fedakârlıkla yazıldığını anlatmak için.

Deneyim aktarımı eğer devrim ateşi sizi hâlâ yakıyorsa, yaşınız altmışa dayandığı halde hâlâ liseli çocukların heyecanı içindeyseniz anlamlıdır, gerisi boş bir geçmiş güzellemesinden ibarettir. Örneğin Adana’da Gezi isyanına katılmışsanız, Adana yanarken oradaysanız, Devrimci Yol tarafından Sümer Mahallesi’nde gerçekleştirilen ve binlerce insanın katıldığı korsan mitingi anlattığınızda geçmiş ile gelecek arasındaki köprünün çelik halatını yerine takmış olursunuz. Veyis Sami Türkmen böyle yapmıştır; hâlâ elinde çelik halat vardır, salt geçmiş bugün irtibatını sağlamak için değil, geleceğin bugünden kurulacağına dair tezi doğrulamak için.

Devrimcilerin özgürlük tutkusu üzerine sözlerinizi, Kırşehir Cezaevi’nden firar etmenizle ilgili anılarla süslediğiniz zaman, maksat hâsıl olacaktır. Özgürlük için nelerin göze alınabileceğini anlatarak, aslında devrimin, özgürlük tutkusunun toplumsallaştırılması olduğunu ifade edeceksiniz demektir.

Moda ifadeyle mitinglerde, yürüyüşlerde “selfie” çektirenlere, Kırşehir firarı için kazılan tünel içinde “selfie” benzeri poz verdiğinizi anlatırsanız, Gezi isyanı sırasında görünür hale geçen mizahın, en zor şartlarda direnme gücü verdiğini söylemiş olursunuz. Veysi Sami Türkmen’in de aralarında bulunduğu Kırşehir firarileri böyle yapmıştır. Tünelin içinde fotoğraf çektirmek, kaçışı kameraya almak, sonrasında görüntüleri basına dağıtmak muziplik değil de nedir.

Devrimci Yol tarihini merak edenler Çukurova’nın ele avuca sığmaz delikanlılarının hayatlarına bakmalıdır. Yolu Çukurova’ya düşmüş devrimcilerden Necdet Erdoğan Bozkurt’un, Soner İlhan’ın, Mustafa Özenç’in, Behçet Dinlerer’in; Adanalılardan Adem Kütük’ün, Veyis Sami Türkmen’in, Erdal Aykaç’ın, Ali Uçak’ın, Salman Serttepe’nin, Mehmet Beyaztaş’ın ve daha nicelerinin.

Yazıyla birlikte verdiğimiz fotoğraflardan biri Kırşehir’de tünelin içinde çekilenlerden. Yandan kafasını uzatan Veyis Sami Türkmen, ortadaki ise geçen senelerde beynine düşen ur nedeniyle aramızdan ayrılan Adem Kütük. İkisini de Adana Halkevi’nde tanıdım. “Adana’da kaldığın üç sene ne işe yaradı” diye soran olursa, hiç tereddüt etmeden, “Veyis Sami Türkmen’i, Adem Kütük’ü tanımama vesile oldu” derim. İkinci karede ise Veyis Sami Türkmen Halkevleri kortejinde yürüyor, önünde ben.

Devrim sonsuza bir yürüyüş ise Veyis Sami Türkmen, yürümeye devam ediyor hâlâ.

Not: Bu yazı, 22 Aralık 2014'te sendika.org'da yayımlandı.

inonualpat@gmail.com




19 Aralık 2014 Cuma

Alman papazdan sarı öküze: Devrimciler bu ülkenin vicdanıdır

Sonunda oldu. Günlerdir beklenen operasyon başladı. Devamının da geleceği konuşuluyor. Pazar sabah saatlerinde cemaat medyasının bilinen isimleri gözaltına alındı. Sanırım devlet geleneğinde değişen tek şey bu: Operasyon saatleri. Nazım’ın ilk kez bir şiiri boşa düşmüş görünüyor. Ne yazmıştı Nazım: “Saat sekiz/ Demek akşama kadar emniyettesiniz/ Çünkü teamülden değil/ Polis ev basmaz/ Güpegündüz.”

Artık basıyor. Gerçi bu basmalar basma değil, farkındayız. Bizler yadırgıyoruz işin doğrusu bu tarzı, değişen teamüllere alışmaya çalışıyoruz. Bizimkiler korku filmlerine benzerdi, şimdikiler “mağdurların” gövde gösterisi halinde geçiyor. Bizim gözlerimiz bağlanır, Renault marka arabanın arka koltuğa iki büklüm oturtulur, doğruca işkenceye götürülürdük. Öyle kelli felli koca koca adamlar da değildik, tıfıl delikanlılar, genç kızlardık. Ben ilk kez Renault arkasına atıldığımda 17 yaşındaydım. Ne TV kanalları vardı evden çıkartıldığımda, ne kalabalıklar ne de refakatçi milletvekilleri. İşkence de kalmadı pek. Şimdi teknoloji kullanılıyor, işkencede zorla kabul ettirilen suçlar, şimdi bilgisayar sahteciliği ile yükleniyor insanın üzerine. İşkencede alınan ifadeler nasıl iddianamelere konu ediliyorsa, şimdi de sahte cd’ler aynı işlevi görüyor. Sonuç değişmiyor ama. İki durumda da yatman gerektiği kadar yatırıyor seni devlet.  Nihayetinde Ergenekon, Balyoz, şike davalarında yıllarca hapis yattı insanlar.

Bu kez hedefte cemaat medyası olunca, ister istemez gün boyu grubun denetimindeki TV kanallarını izlemeye koyulduk. Hayli canlı tartışmalara, yorumlara tanık olduk. Örneğin Samanyolu TV’nin sokağına bile sokulmayacak insanlar, ekranda durumun vahameti üzerine saatlerce yorum yapabildi. Cemaat kadrolarının kızgınlığın yanı sıra kamuoyunda oluşan tepki, sol aydınlardan sağlanan destek nedeniyle dudaklarındaki müstehzi gülümseme, diğerlerinde “biz haklı çıktık” halleri.

Sohbet sırasında bol bol sarı öküz hikâyesi anlatıldı. Bilmeyenler için kısaca özetleyelim hikâyeyi. Öküzler direndiği için aslanlar aç kalma tehlikesi karşı karşıya kalmışlar. Heyet kurup öküzlerle görüşmeye gitmişler. Özürler havada uçuşmuş (Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın gazeteci Ahmet Şık’tan özür dilemesi geliverdi aklıma), demişler ki, “Biliyoruz bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanın, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç o sarı öküzde. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor, saldırganlaşıyoruz. Verin onu bize, barış yapalım. Öküzlerin aklına yatmış bu öneri. Bir tek benekli öküz karşı çıkmış, lakin sonucu değiştirememiş. Bir süre sonra aslan heyeti yine görüşmek istemiş. Bu sefer hedeflerinde uzun kuyruklu öküz varmış: “Kuyruğu sinirimizi bozuyor, verin onu bize, yine barış içinde yaşayalım”. Öküzler denileni yapmış, yine sadece benekli karşı çıkmış. Aslanların bahanesi hiç bitmemiş. Her gün aralarından birini alıp götürmüş aslanlar. Sayıları direnemeyecek kadar azaldığında, geçmişin muhasebesini yapmaya başlamışlar. “Nerede hata yaptık?” Aralarından en yaşlısı demiş ki, “Sarı öküzü vermeyecektik, savaşı o gün kaybettik işte”.

Cemaat ekranlarında bu hikâye anlatıldı anlatılmasına ama sarı öküz kimdi yanıtlanmadı. Ergenekon ve benzeri davalar geldi insanların aklına ama Türkiye’de gözaltı, hukuksuz yargılama, işkence, insan hakkı ihlali tarihinin Ergenokon davasıyla başlamadığını bilenler için sarı öküz hiç şüphesiz devrimcilerdi. TKP tevkifatlarından, 12 Mart’a, 12 Mart’tan 12 Eylül’e…

Biz “sarı öküzdük” kabul, bizden sonra kime sıra geldi, doğrusu hatırlamıyoruz. Çünkü gözlerimiz bağlıydı, işkencedeydik. Biliyoruz, bizlerin işkence görmesini sevinç çığlıklarıyla karşılayan, hakkımızdaki hükmü peşin peşin gazete manşetlerine taşıyanlara illa ki sıra gelecekti; vicdan sahibi aydınlar, tıpkı benekli öküz gibi uyaracaktı ama hikâyede olduğu üzere sonuç değişmeyecekti.
Bizi kırarak, bizi öldürerek aslında kendi sonlarını hazırladıklarını fark edememelerini salt “iktidar” ve “nema” ilişkisiyle açıklamak kifayetsiz kalmaz mı? Faşizmden beslenenlerin, faşizmden yakalarını kurtardıkları ne zaman görülmüştür.

Devlet üzerine kamyonla yazı okumuş, tartışmış bir kuşağın insanlarının, olup biteni bilgece karşılamaması, iktidar çatışmasının ne menem sonuçlara yol açtığını bilmiyor olması nasıl mümkün değilse, sarı öküz aslanlara atılırken ses çıkarmayanları, hatta yardım edenleri samimi bulmamız da o oranda mümkün değildir.

Çünkü bu ülkede vicdanın başka bir adresi yoktur. O adres devrimcilerin kalbini işaret eder. Temel insan haklarının tartışılmazlığı devrimcilerin garantisi altındadır.

Yapılan kötülükler unutulur mu? Elbette hayır. Ancak AKP’nin başlattığı operasyonu alkışlayarak manşete taşımanın da doğru olduğunu kimse iddia edemez. AKP’yi her kim ve hangi nedenle alkışlıyorsa alkışlasın, faşizmi alkışlıyor demektir.

Roboski katliamında içişleri bakanı olan zatı muhteremden demokrasi kahramanı çıkartılmasına, bırakalım bizleri, tarih izin vermeyecektir ki bu bizim, kırmızıçizgimizin en görünür kısmıdır.  Açın bakın Zaman gazetesine, devrimciler hakkında neler yazılmış, basın özgürlüğü, hak, hukuk ile ilgili ne inciler dökülmüş.

Alman papaz kim?

Cemaate yakınlığı ile bilinen Taraf gazetesi operasyon haberini, Alman ilahiyatçı Martin Niemmöller’in tarihe geçen pişmanlığı ile verdi. Bilmeyenler için tekrarlayalım Alman papazın ne dediğini: “Önce Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben sendikacı değildim. Sonra benim için geldiler ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Aslında doğru bir parça, cemaat biraz da bu Alman ilahiyatçıya benziyor. Niemmöller önceleri sıkı bir Nazi’dir. Kiliseler arası çekişmeler, kavgalar derken, Nazi karşıtı olarak bulur kendini. Ama artık iş işten geçmiş, cezaevini boylamış ve tarihe geçen bu sözleri sarf etmiştir. Ekrem Dumanlı’nın Ahmet Şık’tan özür dilemesine yüklenilen anlam, Ahmet Şık’ın sevdiklerinden ayrı geçen günlerini ne karşılamaya yeter ne de Ekrem Dumanlı’nın özrü salt bununla sınırlı kalabilir. Sırada, AKP tahakkümünün başlangıcı olarak kabul edilen 2010 Anayasa Referandumu vardır ki, sadece Ekrem Dumanlı değil, kimi solcular da referandumda “evet” dedikleri için özür sırasında yerlerini ayırtmalıdır.

Arabacı Salih kim?

İkinci Dünya Savaşı arifesinde değiliz. Faşizmin egemenliği altındaki Almanya’da yaşamıyoruz. “İş işten geçti” demeyecek ve buna izin vermeyecek kadar faşizmi tanıyoruz.

Doğrudur, devrimciler “sarı öküze” benzetilebilir, cemaatçiler kendilerini Alman papaz gibi görebilir.

Cemaat medyasının sıkı sıkıya sarıldığı bu iki hikâye bizim için ne kadar geçerlidir bilinmez. Çünkü bizim hikâyemiz farklıdır. Türkiye topraklarında neredeyse 100 yıldır anlatılan ve anlatılmaya da devam edecek olan bir başka hikâyenin kahramanlarıyız biz.

Bu ülkeyi faşizme teslim etmeyenlerin ve dahi etmeyecek olanların hikâyesidir bu.

İlla hikâye lazımsa, ille birilerini bir şeylere benzetmek gerekirse, Nazım’ın “Arabacı Salih Dayı” şiirindeki Arabacı Salih’tir devrimciler. Çünkü “bildim bileli at koşarlar” bu memlekette ve hatta yeri geldiğinde, “at yerine kendilerini koşmayı” bilirler. Terkilerinde yoksullar, emekçiler, Aleviler, Kürtler ve bilcümle ezilenler…


Bu yazı, 15 Aralık 2014'te sendika.org'da yayımlandı.

inonualpat@gmail.com


6 Aralık 2014 Cumartesi

Sessiz, kibar ve nezaket sahibi abilerin devrimci mirası

Vakti zamanında Birgün gazetesinde yazarken Ömer Yazgan’ı anlatmıştım. Hani o, Üçüncü Yol grubunun liderlerinden, subay, Gölcük’te üç arkadaşıyla birlikte idam edilen.

Ömer Yazgan’ı tanıyanlar, onun politik özelliklerine gelmeden insani yönünü anlatmak zorunda hisseder kendini. Çünkü salt politik kimlikle sınırlı anlatım, öyküde büyük boşluklara neden olur, açıkçası sığ kalır; anlatılan Ömer Yazgan olmaz.

Kifayetsiz kalacağını bile bile Ömer abiyi şu satırlarla anlatmaya çalışmıştım “Ölürken bile asaletinden kaybetmeyenlere” başlıklı yazıda: “Ömer Yazgan’ı asarak, onu yalnızca ortadan kaldırmak istemediler, soldaki asaleti yok etmeyi hedeflediler. Siyah beyaz dalgalar halinde önümüzden geçenlerden biri de oydu; hâl hatır sorulduğunda bile yanakları al al olan, her haliyle sessizliğin ve kibarlığın erdem olduğunu hissettiren, ölürken bile asaletinden hiçbir şey kaybetmeyen…”

Geçenlerde “her haliyle sessizliğin ve kibarlığın erdem olduğunu hissettiren” bir abimizi daha yitirdik: Nasuh Mitap.

Nasuh abiyi bu özelliğini bilecek kadar yakından tanımıyorum. O’nu tanımak isteyenlere Hakkı Zabcı’nın yazılarını salık veririm. Yazılar içerdendir, samimidir, sevgi doludur; kadim dostluğun ve yoldaşlığın izlerini taşır. Hakkı Zabcı’ya göre Nasuh Mitap, “Sıradanlığı içselleştiren bir devrim neferi”dir.

Nasuh abinin cenazesinde katılanlara der ki Hakkı Zabcı, “O’nu tanımaya çalışın, ne kadar güçlendiğinizi göreceksiniz.”

Buradaki tılsımlı sözcük “güçlenmektir”. Yani solun bugünkü temel ihtiyacı.

Mahallemizin sessiz, kibar, nezaket sahibi abilerinin bize bıraktığı devrimci mirası budur.

Farklı düşünseler de, farklı politik yapılarda yer alsalar da, solcuların arasında sevgili, saygılı, hürmetli ilişki tesis etmeyi asli amaç gören, Şinasi Özdenoğlu’nun “Ve bir nisan sabahı / İpe götürseler de seni / Kanı on para etmez herifleri / Davan için affedeceksin/ İnsanları seveceksin” şiiriyle büyüyen, Gülten Akın, “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” dediğinde o ince şeylerin farkına vardığı için devrimci olmayı seçen bizim kuşağın, bazı zamane solcularındaki değer yitimini anlamamız, kabul etmemiz ve saygısızlığa, nezaketsizliğe tanık oldukça canımızın yanmaması mümkün değil.

Ömer Yazgan’ın gücü, yanaklarının al al olmasından gelmektedir; idam sehpasındaki direnişi kibarlığındandır.

Ömer Yazgan bu nedenle unutulmazlarımızdandır.

Nasuh Mitap sıra neferi olmasından, kimsenin kalbini kırmamasından, karıncayı bile incitmek istememesinden, beyefendiliğinden güç almaktadır. İşkencedeki direnişi, sonrasındaki suskunluğu bundandır. Cenazesindeki sadece Devrimci Yolcularla sınırlı olmayan kalabalığın nedeni budur.
Nasuh Mitap bu nedenle unutulmayacaktır.

Türkiye devrimi, Ömer Yazgan’ı, Nasuh Mitap’ı “içselleştiren” genç kuşaklarla buluştuğunda, ideolojik-politik yaklaşımlarını özümsediğinde, insani yönlerini görebildiğinde yol alacaktır. Çünkü bizim asıl olarak nezakete, kibarlığa ve sıradanlığa ihtiyacımız bulunmaktadır.

Not: Sendika.Org’da yayımlanan yazılarımdan sonra karşı karşıya kaldığım galiz küfürlerin, hakaretlerin, tehditlerin sahibi gençlere tarihimizden iki abimizin hayatını hatırlatmak istedim. Bizler üç tane küfürü, tehdidi ciddiye alacak insanlar değiliz. Çok bireysel bir duygu olduğunun farkındayım. Sözlerini yazdığım “Eylem güzeli”ni üç gün önce birlikte ve tarifsiz bir coşkuyla söylediğimiz gençlerin, şimdi bana ağza alınmayacak küfürlerle saldırması insanın canını acıtıyor. Sol bu sevgisizliği hak ediyor mu? Biz ne zaman bu kadar kötü olduk?

Not: Bu yazı, 3 Aralık 2014 tarihinde sendika.org'da yayımlanmıştır.

inonualpat@gmail.com

1 Aralık 2014 Pazartesi

Solun birlik tartışmasına katkı: "Aralık hareketine" selam olsun!

İlk kar düştü Ankara’ya. Şimdi nasıl hatırlanmaz Ahmet Arif’in şiiri: “Döğüşenler de var bu havalarda” mı demişti. Evet, öyleydi. Devam da etmişti: “El ayak buz kesmiş, yürek cehennem/ Ümit öfkeli ve mahzun/ Ümit sapına kadar namuslu”.

Durmamıştı şiir, maksat hasıl olana kadar uzamıştı. Şiirin orta yerinde Aralık ayına gönderme yapılmıştı, şair “netameli” buluyordu Aralık ayını, sevmiyordu.

Biz seviyoruz Aralık’ı. Yaz akşamlarını, bahar sabahlarını sevdiğimiz gibi. Diğer bütün aylar gibi, diğer bütün günler gibi, aslında kocaman bir ömür gibi. Her daim hüzne de, acıya da, direnişe de açık kalbimiz.

Acı dışarıdandır, direniş kalbîdir. Bir başka ifade ile acı devrimin objektif koşullarını çağrıştırır, direniş ise sübjektif yanını gösterir.

Ömrü hayatımız şu meşhur sübjektif koşulların oluşmasını beklemekle geçmedi mi? Geçti. Hep övgüler düzdük, hep kahrettik, ama hep aklımızın bir köşesinde yer açtık şu temenniye: Lanet sübjektif koşullar bir oluşsa, defterini dürsek şu adamların!

Sübjektif koşullar için uygun an mı bekliyoruz. Haziran direnişi ne güne duruyordu. “Ben sübjektif koşullar için uygunum” demedi mi Haziran? Dedi. Dedi ama gücümüz, kalabalığımız, örgütlenme düzeyimiz o kadarına yetti.

Tuzluçayır, Dikmen, Armutlu hazır olduğunu ilan etti; ben bu kadarını sıralayayım, okuyan başka kentlerdeki beyanları ekler nasıl olsa.

Şimdi, şu an, bu esnada Ankara’da, bir başka beyanla karşı karşıyayız. Dikmen Vadisi halkı beyan ediyor: “Sübjektif koşul dediğiniz, benim yanımda olmakla başlar. Ankara’nın soğuğunda, birlikte dayak yemekle atılır ilk adımı.”

Keskindir Ankara’nın soğuğu; hakikaten el ayak tutmaz. Yanaklar kıpkırmızı kesilir, bilmeyen sağlık işareti sayar, bilen yoksulluktan olduğunu anlar.

Bu satırların yazıldığı anlarda, şimdi, şu an, bu esnada Ankara’nın yoksulları, lafı evelemeye gerek yok, polisten dayak yiyor.

Polis, Dikmen Vadisi’ni satarak direniş belasından kurtulmak isteyen Melih Gökçek’in açtığı ihaleyi yaptırmak istemeyen Vadililere saldırıyor. Baktım karelere, Vadi’den yüzüne alışık olduğumuz teyzeler, amcalar, angara bebeleri; yanlarında Halkevci delikanlılar, genç kızlar.

"Aralık hareketi" üşüyerek ve dayak yiyerek büyüyor; sırada Sincan var. Sincan’da devrimciler yoksullarla buluşuyor.

Ahmet Arif yazdı, dedi ki: “Karanfil Sokağında bir camlı bahçe/ Camlı bahçe içre bir sini saksı/ Bir dal süzülür mavide/ Al-al bir yangın şarkısı/ Bakmayın saksıda boy verdiğine/ Kökü Altındağ’da, İncesu’dadır.”

Evet, tam da böyledir. Devrimci hareketin kökü oralardadır. Yolu Dikmen’den, Sincan’dan, Ankara’nın soğuğundan, barikatın ateşinden geçmeyen solun işi kolay değildir. Kahretmek, diz dövmek ve geçen yıllara yanmaktan başka bir şey düşmeyecektir kaderine.


Not: Bu yazı 27 Kasım 2014 tarihinde sendika.org sitesinde yayımlanmıştır.


inonualpat@gmail.com