24 Aralık 2015 Perşembe

Devrimciler kiraz işçileridir

“Deli miydik hepimiz? Bir aşiretin ya da cemaatin geleceği tehlikede olunca, kadınlarla erkeklerin hayatlarını hiçe saymalarına yol açan ne türden bir sır saklıydı insan genlerinde? Bir fikir uğruna, başkalarının özgürlüğü için canlarını vermelerini mümkün kılan nasıl bir dürtüydü? Kahramanlık güdüsü nasıl böylesine güçlü olabiliyordu? En çok hayret ettiğim ve olağanüstü bulduğum, adanmışlıkla birlikte gelen gerçek mutluluk ve doyumdu. Hayat, benzersiz bir anlam, amaç ve yön kazanıyordu. Dört başı mamur bir duygu, olağanüstü bir dayanışma, içten duygusal bir bağ, tanımadığın yüzlerce insanla, kalabalıklarla paylaşılan, yalnızlığın ya da tecrit edilmişliğin buharlaştığı bir yakınlık. Herkesin mutluluğu için verilen mücadelede, her şeyden önce insan kendi mutluluğunu buluyordu.”

Sanırım anlaşılmayan bu işte.

Sanırım, bu soruların muhatabı ve böylesine bir hayatın tarafı hiç olmamışlar. Duygularla bağlanmanın, aşkla sevmenin, tutkuda ısrar etmenin,  bir ömür boyu devrimci kalabilmenin hazzını hiç tatmamışlar.

Sanırım, deli olup olmadıklarını sorgulamaya hiç ihtiyaç duymamışlar. Devrimciliğin sadece akıllı, uslu insanlara bahşedildiğine inanmışlar.

Kadın ve erkeklerin, hayatlarını hiçe saymasına tanıklık etmemişler; o kadın ve erkeklerin arasında hiç bulunmamışlar; hiçbirini tanımamışlar. İşkencede, cezaevinde, gecenin içinde… Ne korkmuşlar, ne ağlamışlar, ne başlarını yaslayacak bir omuz aramışlar.

Bir fikir uğruna canlarını yok saymamışlar; canlarını yok sayanları anlamamışlar; bu duyguyu bir şeye benzetememişler, inandırıcı bulmamışlar. Arkadaşları yerine ölmek istememişler. Ölemedikleri için, af dilememişler tarih önünde.

Onların lügatinde kahramanlık sözcüğü “ucuz” önekiyle geçmiş hep. Kahramanlığa, fedakârlığa ihtiyaç duyacak bir hayat yaşamamışlar.

Aç kalmamışlar örneğin. Açlığı saklama çabasının nasıl bir baskılanma olduğunu, ‘açım, param’ yok demek durumda kalmanın kahrediciliğini bilmemişler.

Devrimci olmanın aslında ‘mutlu olma sanatını’ icra etmek olduğunu kavramamışlar. Hiç sanatçı olmamışlar; kendileri yapmasalar da icracılara saygı duymamışlar.

İnsanın bir başkası için, hadi biraz daha serbestini yazalım, toplumun kurtuluşu için değil, aslen kendisi, kendi mutluluğu, kendi huzuru için devrimci olmayı seçtiğini, devrimci olma ısrarının, mutluluğunun bir ömre yayılmasını sağladığını fark edememişler.

Devrimci olmanın bireylerle ilgili olmadığı gerçeğini atlamışlar. Aksi değerlendirmelerin nasıl da yaralayıcı olabileceğini kestirememişler.

Bireysel çıkarların, solcuların başına gelen bin musibeti akla getirince, devede kulak bile olamayacağını, olmaması gerektiğini ve zaten sola büyük kötülük anlamına geldiğini görememişler.

Devrim anı ile “kiraz mevsiminin” neden örtüştüğünü, neden devrimcilerin aslında kiraz toplayan işçiler sayılması gerektiğini, mayısta başlayıp haziranda tamamlanan zaman diliminde neden bu kadar çok kardeşimizi kaybettiğimizi akıllarına hiç getirmemişler.

Başlangıçta, Sandinist şair Gioconda’dan aktardığım pasajın ve benim ardından sıraladığım dağınık satırların kıssadan hissesi şudur: Kaderde ‘tarihin çöplüğüne’ gönderilmek varsa, unutulmasın kiraz mevsimi de yok edilmelidir. Kiraz mevsimi yok edilemezse, kiraz işçilerini yok etmek mümkün değildir.

Eğer “defterimiz dürülürken” yanı başımızda, “kiraz mevsiminde” yitirdiğimiz arkadaşlarımız olacaksa, “hazan mevsiminde” aramızdan ayrılanlar olacaksa, baharı yaza bağlayan gece kaybettiklerimiz olacaksa, hasatta bize veda edenler olacaksa, kar altındakiler olacaksa, çocukluğumuzdan kalma ifadeyle; çeşme başına ilk ben yetiştim; ilk kan benim.


Not: Bu yazım, 3 Haziran 2008 yılında Birgün gazetesinde yayımlandı.

22 Aralık 2015 Salı

Ölen çocuklar şiiri

Beytullah Aydın 11 yıl, Hasan Nerse 17 yıl
Mehmet Hıdır Tanboğa 15 yıl
Emrah Muhammed Aydemir 14 yıl
Orhan Aslan 16 yıl, Fırat Elma 16 yıl
Baran Çağlı 7 yıl, Emin Yanaş 10 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Adem İrtegün 16 yıl, Mazlum Turan 16 yıl
Fırat Simpil 13 yıl, Ali Kaval 18 yıl
H.B. 16 yıl, Barış İşçen 16 yıl, Axin Kanat 16 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Cemile Çağırga 13 yıl, Minlal Kerimi 10 yıl
Osman Çağlı 18 yıl, Ömer Magi 12 yıl
Sait Nayici 16 yıl, Zeynep Taşkın 18 yıl
Bünyamin İrci 14 yıl, Ruken Demir 18 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Tahsin Uray 9 yıl, Vedat Balık 18 yıl
Bilal Mengil 16 yıl, Elif Şimşek 8 yıl,
Berat Güzel 12 yıl, Vedat Akcanım 16 yıl
Deniz 17 yıl, Ömer Faruk Satılmış 16 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Hasan Yılmaz 9 yıl, Adem Sevinç 16 yıl
Veysel Atılgan 9 yıl, Helin Şen 9 yıl
Tevriz Dora 3 yıl, İdris Cebe 18 yıl
Azad Ertaş 16 yıl, Diyar Akın 12 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Mustafa Aşlığ 16 yıl, Çetin Dara 18 yıl
Ferhat Doğru 18 yıl, Mehmet Reşit Arıcı 18 yıl
Nasip Yeşil 18 yıl, Şiar Baran 16 yıl
Kadir Çakmak 16 yıl, Reşit Eren 17 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Ezbere bildiğiniz bütün aşk şiirlerini unutun; hasret şiirlerini, direniş şiirlerini silin hafızanızdan.
Sevgilinizin sadece gözlerine bakmakla yetinin, boş verin aşk dizelerini.

Direnmeyi bilincinize yükleyin, hasreti sabırla göğüsleyin.

Bu şiirden başkasına yer açmayın havsalanızda.

Yoksa en korkulan şey olacak. Bu çocukların ismini unutacağız. Ölümlerine alıştık, ne acı; bari isimlerini unutmayalım, ne çaresizlik.

Çok görmeyelim bu çocuklara bari bunu. Ömürlerine ömür katmak şöyle dursun, hak ettikleri ömrü bile yaşatamadık onlara.

Hiçbirini unutmayın; ancak 3 yıl, 9 yıl, 12 yıl, 17 yıl yaşayabilen çocukları. Hele 35 günlük bebeği hiç unutmayın.

Şiirin nakaratı oldu 35 günlük bebeğin ismi, nakaratlar hep hatırlanır, ondan.

Ne zaman dara düşersek, ne zaman yaşama sevincimizi kaybedersek, ne zaman devrime olan inancımızın sarsıldığını hissedersek, nakaratı tekrarlayın.

Muhammet Tahir Yaramış 35 gün
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

35 gün yaşatabildik onu. Ona sorarsanız koca bir ömür, bana sorarsanız denizde bir damla.

Siz bana sorun, ona soramazsınız çünkü. Çünkü cevap veremez. Çünkü 35 günlük daha.

Kundakta ölen çocuklar melek sayılır; bu ülkede terörist sayılıyor.

İnsan öldüren canidir; bu ülkede kahraman ilan ediliyor.

Bu ülkede, bırakalım kendilerini hayattan koparan savaşı anlamayı, yaşamanın dahi ne olduğunu bilemeden çocuklar öldürülüyor. 7 yaşında, 18 yaşında, 8 yaşında, 13 yaşında.

Biz kahretmekle, biz “ölen çocuklar” şiirine sığınmakla yetiniyoruz.

Vebalimiz büyük yani.



inonualpat@gmail.com

16 Aralık 2015 Çarşamba

Fatsa sadece Fatsa değildi; Suriçi de sadece Suriçi değildir

Az kişiyiz; kimin ne dediğini, kimin ne yaptığını biliyoruz. Kimin ne yapmadığından, kimin ne söylemediğinden hareketle, kafaların arkasında yatanı hissediyoruz.

Şurada biz bizeyiz. Yani söylenenlerin “bahane” olup olmadığını ayırt edecek yaşa, başa sahibiz.

Kırk kişiyiz; kırktan kaçının kafasının içinde kaç tilki dolanır, onca tilkinin kuyruğu nasıl olur da birbirine değmez biliriz

Maharetli olduğumuz kesindir.  Yasak savmanın, dostlar görsün diye alışverişte arz-ı endam etmenin üstadıyız.

Lakin bu defa, her zamanki cinlikle durumu idare etmenin çok ötesinde bir vahametle karşı karşıyayız. Bu defa korkarım, cin fikirli olmak, yapıyor gibi görünmek kafi gelmeyecek; öyle olduğuna kendimizi ve çevremizi ikna etsek bile, “Suriçi” direnişçilerini inandırmamız mümkün olmayacak.

Şart mı peki bu? “Suriçi” direnişi bizsiz kifayetsiz mi kalacak?

Evet şart. Gezi İsyanı’nda Kürtleri ikna etmemiz nasıl şarttıysa, “Suriçi” direnişinin bizleri ikna etmesi de o kadar şart.

Kürtleri ikna edememek nasıl bir kilitlenmeye yol açtıysa, “Suriçi” direnişini de aynı tehlike beklemektedir.

Bir farkla.

O fark, aslında Fatsa ile Sur arasındaki farka ve benzerliğe işaret etmektedir.

Bildiğim, bu toprakların ilk özyönetim deneyiminin Fatsa’da gerçekleştiğidir. Bu, Fatsa’yla Sur’un benzerliğidir.

Fatsa yenilmiştir, “Suriçi” direnmektedir. Bu da Fatsa’yla Sur’un farkıdır.

Fatsa’nın niye yenildiğine, Sur’un nasıl direndiğine ilişkin bir çift söylemek gerekirse, söz şudur: Fatsa’nın arkasındaki siyasi irade, o gün, “özyönetimin” arkasında duramamış, “mevcut koşullar”, “mevcut güçler dengesi”, “insan kaybı ihtimali” gibi gerekçelerle, gelecek güzel günlerin nüvesi ilan edilen Fatsa savunulamamıştır. Aylar öncesinden, bir askeri darbenin geleceğini kestirmek, lakin devletin Fatsa’da darbenin küçük bir provasını yapacağını görememek ya da görülse bile gereğini yerine getirememek açık ki 12 Eylül’ün cesaretlendiricisi olmuştur.

Fatsa’da dişe diş bir direnişle karşı karşıya kalan devletin yeni bir hesap-kitap işine gireceği müneccimliğe hacet bırakmayacak ölçüde berraktı.

Ne değişti peki? Hiçbir şey. Nokta Operasyonu ciddi bir direnişle karşılaşmadan başarıyla tamamlandı ve 12 Eylül’le başlayan o müthiş yenilginin ilk acısı Fatsa’da yaşanmaya başladı. Binlerce insan evlerinden sorgusuz-sualsiz gözaltına alındı, Nokta Operasyonu başladığında plansız-programsız dağa çıkan insanlar 12 Eylül’ü takip eden günlerde katledildi. Gerekçelerin dayanaklı olmadığı ve sonucu değiştirmediği acı bir yenilgiyle öğrenilmiş oldu.

Fatsa’yı teslim alabilecek kudrete sahip devlete, bir başka odağın direnmesi mümkün müydü? Darbecilerin Nokta Operasyonu ile test ettiği buydu.

Şu nokta açık ki, bugün Suriçi’nde test edilen de budur. Kürt hareketi özyönetim ilan etmiştir ve iktidar bunu bastırmak istemektedir. Kürtler Suriçi'ni canları pahasına savunmaktadır.

Ne kadar çok can gitti son birkaç aydır, yazmaya utanıyor insan.

Türkiye devriminin yönü

Özyönetim ilanına dair eleştiriler, bilelim ki, 70’li yıllarda Fatsa ve dahi Direniş Komiteleri için de yapılıyordu.

Bilelim ki, Direniş Komiteleri’nin içeriğine ve onu hayata geçiren devrimci harekete dair eleştiriler, ne yazık ki, burjuvazinin nihai zaferini Fatsa ve Devrimci Yol üzerinden ilan ettiği gerçeğinden daha yakıcı olmamıştır.

Bugün “Suriçi” direnişine ve dahi arkasındaki politik iradeye dönük eleştiriler, Suriçi’nin teslim alınmasından daha vahim sonuçlar doğurmayacaktır.

Fatsa yenildi, Türkiye düştü; “Suriçi” düşerse, Türkiye yenilecektir.

Çünkü Fatsa’dan sonra Türkiye’ye 12 Eylül gömleği giydirilmiştir. Suriçi’nden sonra Türkiye’yi neyin beklediği ise açıktır.

“Suriçi direnişi” bizleri iki soruyla baş başa bırakmıştır. İlki, Suriçi’nin arkasındaki politik iradeye dönük eleştirilerimiz, kıyıma uğrayan bir halkın görmezden gelinmesine yol açar mı? İkincisi, Türkiye solunun ses verecek mecali var mıdır? İlk sorunun cevabı, siyasi değil vicdani ve insanidir. İkinci sorunun cevabı ise Türkiye soluna egemen anlayışta aranmalıdır.

Türkiye solunun salt “Suriçi hassasiyetiyle” büyümeyeceği, hatta yerinde sayacağı, gerileyeceği gerçeği ortadadır.

Lakin ortada duran bir başka gerçek daha vardır: Türkiye solunun, egemen sol anlayışın zincirlerinin kırıldığı, sınıfsal barikatların oluşturulduğu, büyüme, gelişme, kitleselleşme kanallarının açıldığı, Gezi’de sokağa çıkan milyonların hassasiyetlerini de içeren sosyalist bir programın militan bir tarzla hayata geçirildiği günleri çağırması gerekmektedir.

Bunun ruh çağırma seansına dönüşmesine izin vermemek elimizdedir. Çünkü Gezi İsyanı, Anadolu topraklarında ilerici, devrimci, laik bir damarın varlığını açığa çıkartmış, isyancılar, Lice’de katledilen Medeni Yıldırım’ın ismini kalbine yazarak, Türkiye devriminin yönünü tayin etmiştir.

Derdimiz “Fatsa pişmanlığının” “Suriçi pişmanlığına” dönüşmemesidir. Çünkü Fatsa o gün sadece Fatsa değildi, bugün de Suriçi sadece Suriçi değildir.



inonualpat@gmail.com


8 Aralık 2015 Salı

Türkiye soluyla, Kürt hareketinin mutsuz olma ihtimali!

Behzat Ç’nin efsanevi sahnelerindendir: Behzat Ç, evlenme teklifinin reddedilmesi üzerine kadına nedenini sorar. Kadın “Mutsuz oluruz” diye yanıtlar. Behzat Ç, “Hep mutlu olacağız diye bir kural yok ki, biz de mutsuz olalım” der. Kadının kararını belirleyen, ruhların ve dünyaların farklılığıdır; kadın gerçekçidir, Behzat Ç ise “Angara bebelerine” yakışır bir duygusallığa sahiptir, mutsuzluğu bile göze alacak kadar tutkuludur.

Türkiye soluyla Kürt hareketinin ilişkisini “mutsuzluk” metaforuyla açıklamak ne kadar isabetli olur bilemem ama ruhların ve dünyaların farklılığını, sorunların ve hedeflerin farklılığı diye okur ve Behzat Ç’nin tutkusunu, ezilenlerin yanında saf tutmanın devrimciler için vazgeçilmezi kabul edersek metaforu boşa düşürmeyiz.

Bezhat Ç. kadar tutkulu olursak eğer, gözümüzün önünde acı çeken bir halkı görmezden gelemeyiz.
Behzat Ç. kadar cesur olursak eğer, sorun ve hedef farklılığının yaratacağı “mutsuzluğu” kendimize dert etmeyiz.

“Biz de mutsuz olalım” diyebilecek bir özgüvene sahip olmak, sosyalist kabullere yeniden sıkı sıkıya sarılmamıza vesile olacaktır ki, buna ihtiyaç duymadığımızı kim iddia edebilir?

Kim iddia edebilir şimdiye kadar “enternasyonalizm” adı altında dayanışma ilişkisi gösterdiğimiz halkların doğal temsilcilerinin ideolojik-politik hassasiyetleriyle birebir örtüştüğümüzü?

Hep “mutlu” muyduk yani, dünyanın en ücra köşesinde zulüm altında bulunan ve zulme başkaldıran bir halk için sokağa döküldüğümüzde. Şah rejimi altındaki İranlılara, İsrail zulmü altındaki Filistinlilere, Somoza faşizmine direnen Nikaragualılara ve bilcümle sosyalist ve/veya ulusal kurtuluş hareketlerine ne kadar uzak ne kadar yakındık. Kaldı ki bu kez sınırları geçmeye, okyanusları aşmaya gerek yok.

Her kim, Kürt hareketinin günahlarını/sevaplarını, doğrularını/yanlışlarını tartışmaya açarak uzaklığını/yakınlığını belirlerse,  sokağa çıkma yasaklarına, katledilen bebelere, hamile kadınlara, buzlukta bekletilen cansız bedenlere karşı hesaplı-kitaplı yaklaşıyor demektir ki, siyaset bir yana, bu bizim insani yönümüzün zayıfladığını gösterir. “Öz savunma ilanı”, “hendek inatlaşması”, ilk kanı kimin akıttığı ve benzeri manasız tartışmalarla varılacak sonuçların hiçbiri, bir halkın acı çektiği ve onca acıya rağmen direndiği gerçeğinden daha değerli değildir.

Bu değer mutsuzluğa vesile olacaksa, sakıncası yok, varsın mutsuz olalım!

Kurumsal bürokrasinin sığ sularında veyahut küçük burjuva hareketlerin kendini tekrar eden çıkmazında mutluluk oynayacağımıza, böyle bir mutsuzluğa razı geliriz.

Gelelim metaforun diğer yönüne.

Ruhlar farklı, dünyalar farklıdır; ne bir erkeğin tutkusu ne de bir kadının gözyaşı uçurumun yok sayılmasına neden olabilir.

Sosyal-toplumsal gerçeklikler arasında benzerlik bir yana, derin uçurumlar vardır. Hedef kitle, harekete geçiren saik, dert edinilen sorunlar, hedef gösterilen toplumsal yaşam, karşılık bulan mücadele tarzı başkadır. İdeolojik-politik ve hatta kültürel hassasiyetler arasındaki uçurum, dayanışma ilişkisi sınırını zorlamaya meyledildiğinde, mutsuzluğu göze alacak cesaretin çok ötesinde yok olmaya sebebiyet verecek derinliktedir. O derinlik ki, Ortadoğu ülkelerinde var olmuş sol-sosyalist hareketleri zaman içerisinde adeta yutmuş, yok etmiştir.

Sırada Türkiye solu mu var? İlk soru budur.

Etnik, dini, mezhep farklılıkları üzerinden yürütülen toplumsal mücadeleler sonucunda açılan kanaldan kim, hangi güçler yürüyebilir? İkinci soru budur ve metaforumuzla ilgili nihai karar, ancak bu iki sorunun cevabına göre verilebilir.

Kimdir haklı olan? Behzat Ç. mi, yoksa kadın mı?

Peki, bir başka yol yok mu? Yok mu bu işin bir oluru?

Mutsuzluktan korkmakla, mutsuz kalmayı tercih etmek arasında bir yol açmak mümkün değil mi?

Bu sorunun cevabı, bir başka yazının konusu olmayı hak ediyor. Hak teslimine geçmeden diyebiliriz ki, Gezi isyanında sokağa dökülen milyonları “ihmal” ederek yürüyecek bir solun istikameti uçurum olacaktır. O uçurum ki, orada, metaforuna sığınacağımız bir Behzat Ç. bile olmayacaktır.


inonualpat@gmail.com

19 Kasım 2015 Perşembe

Hiç durmaz, Devrimci Yolcuların ensesinde boza pişirirdik!

Tarihe atıf yapmayı, tarihe bakıp bugüne dair sonuç çıkarmayı pek severiz. Ne yazık ki “zamane sol”, bir başka deyişle “egemen sol”, bunu sadece geçmişe güzelleme yapmaktan öteye taşımıyor; taşıyacak ne niyeti ne de mecali var işin doğrusu.

Haldeki durumumuz ortada; üzerine derin analiz yapmaya gerek var mı? 10 Ekim katliamı tabloyu kimsenin yok sayamayacağı netlikte ortaya çıkardı. Solun, devrimcilerin, ilericilerin, Alevilerin maruz kaldığı daha önceki katliamları hafıza tazeleme babında sıralamak gerekmiyor ama “kör parmağım gözüne” misali yaşatılan acıların ardı arkasının kesilmemesi, toplumsal bir illet halini alan “hafıza-i beşer nisyan ile ma’lüldür”ün, egemen solu da zapturapt altında tuttuğunu görmek, hatırlatmayı zorunlu kılıyor.

Bunun nafile bir çaba olacağını düşünenlerin, yani “egemen solun ciğerini bilenlerin” itiraz seslerini duymazdan gelerek, etki altındaki samimi unsurlar arasında “bu düzen böyle gitmez” isyanının patlak vermesini temenni etmek, yani isyana teşvik etmek, çok ölenlerin, çok acı çekenlerin, yani bizlerin, yani solun geleceği açısından taşıdığı önemi görünür kılmak gerekiyor.

Madımak, Gazi, Gezi, Diyarbakır, Reyhanlı, Suruç, Ankara; 90’lı yıllardaki aydın katliamları; her biri bir öncekinden ders alınmadığı için yaşanmıştır. Aksini düşünen varsa, fena halde yanılıyor demektir.

Bu sadece güvenlik önlemi almakla sınırlı sonuç yaratan tespit değildir. Bu, aynı zamanda, ülke topraklarında IŞİD’i var eden gerici, ırkçı, linççi sosyo-politik bir damarın varlığına ve harekete geçmeye, yani bizleri katletmeye hazır olduğuna işaret eder; politik öngörüyü içerir içermesine ama daha çok bu denli “kör” olmaktan bizleri kurtarabilir.

Egemen sol anlayış “kör”dür, bu haline bakmadan yol göstermeye kalkmaktadır.  Haliyle defalarca duvara toslamıştır. Ancak hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmeyi marifet saymaktadır.

10 Ekim katliamından sonra, ne yapmamamız gerektiği kafamıza vura vura söylendi. Öyle örgütlü (ne kadarsa, o kadar işte), olma hallini görünür kılmayacağız, “reklam kokan hareketlere” kalkışmayacağız, bunu anladık.  Peki ne yapacağız o zaman? Şimdiye kadar olduğu gibi, adamların bizi katletmesini mi bekleyeceğiz? Egemen sol ne öneriyor, ne yapıyor?  Duyan, bilen, gören var mı?

Bırakalım önümüzdeki döneme ilişkin ihtiyaç duyulan dönüşümü, Ankara katliamına ilişkin tek bir merkezi ve bütünlüklü değerlendirme, özeleştiri, özür vs. vs. vs. geldi mi? Mitingi düzenleyenler ve nasıl cereyan edeceğini belirleyenler arasında olmamasına karşın Selahattin Demirtaş’ın, “Onlar büyük bir umutla, sevinçle Ankara'ya geldiler. Koruyamadık onları maalesef koruyamadık. Affetsinler bizi. Geldikleri yerlere onları tabutlarla geri gönderiyoruz. Affetsinler bizi.” şeklindeki duygu beyanının bir benzerini niye duymadık?

Kimin, hangi güçlerin, ne için kitle katliamı yaptığı ancak epey bir zaman sonra (örneğin, Maraş katliamı sonrasında ilan edilen sıkıyönetimin 12 Eylül’e giden yolu aralaması gibi),  anlaşıldığına göre, beklemek dışında bizim payımıza bir şey düşmesi gerekmez mi? Hem de bugün, hem de hızlıca, hem de neyi ne kadar yapabiliyorsak.

Tarihimizi hatırlamak bu nedenle önemlidir. Tarihi birebir tekrar etmek değil, hiç olmazsa, “somut durumun somut tahlilini yapmak” ve dönemin ihtiyaçlarına uygun örgütlenmeye çalışmak şeklinde özetlenebilecek bir tarzı ve tavrı neden geliştiremiyoruz ve neden “eski tas eski hamam” inadını sürdürüyoruz? Ve neden zihinlerden başlamak kaydıyla, bütün bir hayatımızın değiştirilmesi yönündeki fikirleri bastırmaya çalışıyoruz? Değişime niyeti olanlara, bunu beyan edenlere, gereklerini yerine getirmeye çalışanlara karşı “kahramanca” direniyoruz.

Egemen solun, bunu daha önce “örgütlü örgütsüzlük” olarak tanımlamıştım,  mevcudiyeti, niyeti ve mecalinin yeteceği işler ve yarattığı sol algı üzerine pek çok yazı kaleme alınabilir, alınmalıdır da ama şimdi biz tarihi hatırlatmalara dönelim, üzerine methiyeler düzdüğümüz Devrimci Yol’un sayfalarında yolculuk yapalım.

Yapalım yapmasına ama şunu da bi zahmet bilelim: Egemen sol, Devrimci Yol dergilerindeki bazı yazıları okusaydı, adamların ensesinde boza pişirmek için kampanya açardı.

Örnek mi? Örnek, o tarihe kadar solun, işçi sınıfının maruz kaldığı 1 Mayıs katliamına ve dönemin görevlerine ilişkin Devrimci Yol dergisinde yer alan değerlendirme yazılarıdır.

Tek bir örnek bile, memleketteki hakim sol algının, bizi nasıl da devrimcilikten uzaklaştırdığını, ehlileştirdiğini resmetmektedir.

Hatırlanır, 1 Mayıs 1977’de kontrgerilla, 1 Mayıs mitingine saldırmış, onlarca insan öldürülmüştü. Katliam, Türkiye tarihindeki o güne kadar tanık olunan en büyük kıyımdı. Büyük ve tarifsiz bir acı yaşatılmıştı Türkiye soluna.

Devrimci Yol dergisinin 15 Mayıs 1977 tarihli 2. sayısında yayımlanan yazıda 1 Mayıs katliamı bakalım nasıl değerlendirilmiş:

“Şimdi, Bir Mayıs katliamının, kanlı faşist terörün ve diğer faşist saldırı ve cinayetlerin yaratabileceği teslimiyet ve yılgınlık eğilimlerine karşı mücadele edilmelidir. Şehitlerimizin mücadele anılarından alacağımız bir taze hınç ve inançla, emekçi yığınlara yeniden faşizme karşı devrimci mücadele azmini taşımalıyız. Bir Mayıs üzerine yürütülen faşist demagojiyi kitleler içinde geçersiz hale getirmeliyiz. Provokasyona alet olan Marksizm dışı akımları ağır tarihi sorumlulukları ile teşhir etmeli, olay karşısında oligarşinin dilini kullanan ve onların tavrını takınan sözde solcuları mahkum etmeliyiz.”

Aman Allahım! Devrimci Yol, 1 Mayıs katliamından hemen sonra “provokasyona alet olanlardan”, “sözde solculardan” söz ediyor. Şimdi olsa, enselerinde boza pişirir, böyle yazdıkları için pişman ederdik.

Biz Ankara katliamını samimi duygularla tartışamıyoruz bile; öncesinde, esnasında ve sonrasında hangi duygudan ve örgütlülükten mahrum olduğumuzu kendimize dahi itiraf edemiyoruz. Sadece ve doğal olarak ölen arkadaşlarımız için yanıyoruz; sanki bir başka tartışmaya ihtiyaç duyulması bu duygunun karşıtıymış gibi. Egemen sol karşımıza duvar gibi çıkıyor, mevcut durumu alaşağı etme ihtimali olan hiçbir tartışmaya izin vermiyor. Çünkü tek dertleri var: Memleket yanabilir, yeter ki statükolarını korusunlar.

Tarihe dönelim. Devrimci Yol, 1 Mayıs’tan sonra böyle yazdığı ve bunun gereklerini yerine getirdiği için Devrimci Yol oldu.

Faşist çetelere verecek canımız yok artık

Devrimci hareketin tarihinde o kadar çok örnek var ki. Alevilere dönük kitle katliamlarının doğurduğu sonuçlar ve görmezden gelinmeyecek kadar açık ve net olan sorumlulukları yerine getirmek üzere gerçekleştirilen dönüşüm dikkat çekicidir.

Sorun kendinize, Maraş’ta kitle katliamı gerçekleştiren faşistler, neden Çorum’da yenilgiye uğradı?

Açın, antifaşist mücadelenin gereklerinin yerine getirilmesine dair Devrimci Yol dergilerinde yer alan kamyonla yazıyı bir kez daha okuyun.

Katliamlarda yitirdiğimiz arkadaşlarımızın acısını hiç ama hiç unutmayacağız. Zaten aksi ne mümkün. Ama bir şeyi daha unutmayacağız. Maraş katliamının acısını unutmamak, yeni Maraşların olmasını engelleyecek bir örgütlülük yaratmaktı ve Devrimci Yol’un başardığı buydu. Faşist çetelerin Maraş’ta yaptığı katliamı Çorum’da gerçekleştirememesinin nedeni devrimcilerin Maraş’ın acısını unutmamasıydı.

Devrimci siyaset doğru tespitler, net görüşler, kararlı adımlar ve kitleler nezdinde oluşacak güven ilişkisi üzerinden ete kemiğe bürünür. Bu konuda egemen solun tutunacak tek bir dalı yoktur.

Devrimci Yol’un aynı sayısındaki metne bakınca, panoramanın günümüze benzer yönlerini bulmak zor değil. Durum tespiti şu: “5 Haziran seçimlerine yaklaşırken ülkemiz hızla ve yeniden tam bir siyasi karışıklıklar ortamına sürükleniyor. Artan tertip ve saldırılar, yoğunlaşan baskılar, artık günlük ve sıradan bir olay haline getirilmeye çalışılan faşist cinayetlerle, tam bir iç savaş ortamı. Şimdi hemen herkes gerek Ecevit’in mitinglerine karşı arka arkaya Niksar, Şiran ve Erzincan’da düzenlenen saldırıların gerekse Bir Mayıs katliamının arkasında egemen güçlerin yeni bir oyununun bulunduğu kanısını paylaşıyor.”

Sonra asıl önemli noktaya geliyoruz, yani devrimcilere düşen görevlere: “O halde seçimler platformunda devrimci görev, faşizme karşı mücadeleyi yükseltmektir. Kitleleri yıldırmayı, baskı altında tutarak ezmeyi amaçlayan bütün faşist saldırı ve cinayetlere en aktif bir şekilde karşı konulmalıdır. Kime yönelirse yönelsin bütün faşist saldırılara örgütlü bir şekilde, en geniş emekçi yığınlarla birleşerek karşı çıkılmalıdır. Teslimiyetin çare olmadığı kitlelere kavratılmalı, faşizme karşı savaş bilinci ve kararlılığı geniş kitlelere mal edilmelidir. Bugün bağımsız bir siyasi hareketi yaratma yolundaki güncel siyasi görevlerimiz bunlardır. Örgütlü bir kadro hareketinin, devrimci bir hareketi inşa doğrultusunda ilerletilmesinin yolu budur.”

10 Ekim katliamından sonra yapılan seçimlerde AKP iktidar oldu. 1 Mayıs katliamı sonrası yapılan 5 Haziran 1977 seçimleri ise CHP azınlık hükümetinin kurulmasıyla sonuçlandı. CHP hükümeti güvenoyu dahi alamadı ve Türkiye, iç savaş hükümetiyle (Milliyetçi Cephe), baş başa kaldı.

Ağustos ayında yayınlanan 7. sayısında ise Devrimci Yol dergisi MC’den sonra demiri solun iç tartışmalarına bükerek şunları yazmış: “MC'nin yeniden kurulmasıyla birlikte içi boş ‘birlik’ çağrıları, ‘birleşelim’ yaygaraları ve ‘Ulusal Demokratik Cephe’ maskaralıkları ortalığı kapladı. Bütün bunların bir tek olumlu anlamı vardır; o da ülkemizde sınıf mücadelesinin geldiği yerde, artık oportünistliğin bile bugüne değin yapılageldiği biçimde sürdürülemez hale geldiğinin ortaya çıkmasıdır. Ötesi ‘bildiri devrimciliğine son!’ diye bir ‘bildiriciliğin’ icat edilmesinden, ‘cephe’ ve ‘birlik’ kavramlarının yozlaştırılmasından başka bir şey değildir.”

Bugün de bizim, egemen solun neden olduğu yozlaşmayı aşmamız, bugüne kadar yapılagelenleri hiçbir şey yaşanmamış gibi sürdürmememiz lazım. Bunun yolu, 1 Kasım’ı değil asıl olarak 10 Ekim’i tartışmamızdan geçiyor. 1 Kasım sonuçlarını analiz edelim ama asıl olarak 10 Ekim’e göre tahkimat sağlayalım.

10 Ekim’i tartışmadan, 1 Kasım’ı tartışmayalım. Böyle olmuyor gerçekten de.

10 Ekim’i yok sayarak, 10 Ekim’in solun bir döneminin bittiğine dair kuvvetli işaret olduğunu kabul etmeden, mevcut tarzımızın yenilgisini tescil ettiğini görmeden mesafe kat etmemiz mümkün görünmüyor.  Böyle giderse, egemen solun pek önemsediği, korumak için canhıraş direndiği statüko da tuz buz olacak; farkında değil hiç biri.

Ankara'da Halkevcilerin gündem değerlendirme toplantısında bir arkadaş şunu söyledi: "5 Haziran 1977 seçimlerinin nasıl sonuçlandığını kimse hatırlamıyor. Ama 1 Mayıs 1977 katliamı hâlâ tartışılmaya devam ediyor." Bugün durum, fena halde buna benziyor.

Biliyoruz ki tartışacak daha çok seçim yaşarız. Ancak şunu da bilelim: Artık faşist çetelere verecek bir tek canımız dahi kalmadı.




6 Kasım 2015 Cuma

Eylem Güzeli’ni Kahtalı Mıçe yazsaydı!

Bu yazının yazılmasına sebep şudur: 10 Ekim Ankara katliamıyla ilgili kaleme aldığım bir yazıdan sonra, yazıyla “kişi”leri ya da doğrudan belli bir grubu hedeflediğimi sanan ve o günlerin duygusallığı içerisinde sosyal medyada başlatılan linç kampanyasına katılan bir grup genç, dizeleri bana, bestesi ise Sevinç Eratalay’a ait olan, Ali Asker’in yorumuyla ün kazanan “Eylem Güzeli”ni ne yazık ki sosyal medya kirliliğine malzeme yapmıştır.

“Keşke Eylem Güzeli’ni sen değil de Kahtalı Mıçe yazsaydı” şeklindeki not bir grup genç tarafından retweet edilmiş, ne yazık ki bu kervana şarkının bestecisi Sevinç Eratalay da katılmıştır.

Gençleri bir yere kadar anlarım. Ne o şiirin ortaya çıktığı günlerdeki yaşanan dramın farkındadırlar ne de dillerde yayıldıktan sonra verdiği moralin değerini anlayabilirler. Ancak Sevinç Eratalay’ı anlamam mümkün değildir. Bestecisi-güftecisi olmaktan öte, yaratılan ortak bir değer bulunmaktadır.

Bestecinin yazıyla ilgili bana kızma, öfkelenme hakkı elbette vardır. Ama ortak değerimizi kirliliğe bulaştıranlara payanda olma hakkı yoktur.

Yazılan not isabetlidir.

Keşke yazsaydı. Yazsa, yakışırdı çünkü.

Çünkü Eylem Güzeli şiirindeki ruhla, Kahtalı Mıçe’nin yaşam öyküsü arasında çelişki yoktur.

Bugün solun “temel çelişkisi” iddiayla gerçek arasındaki uçurum olduğuna ve ortalıkta solcuyum diye gezenlerin pek çoğu, solun şanına yakışır bir hayat sürmediğine göre, Kahtalı Mıçe’nin, solcu gençlerin severek ve büyük bir coşkuyla söylediği Eylem Güzeli’nin altında imzasının olması da bilakis desteklenmelidir.

Eğer bir gün gelir de Eylem Güzeli’ni emanet bırakmak gerekirse, tabancayı kabzasından, bıçağı sapından uzatır gibi huzur içerisinde emanet edilebilir Kahtalı Mıçe’ye.

Adamın boğazından haram lokma geçmemiş çünkü; hak etmediği tek bir kuruş inmemiş cebine, pek çoğu onun türküleri üzerinden para kazanmış ama o kimsenin hakkını yememiş. Kendi halinde bir halk adamıymış çünkü.

Emaneti bırakmak için yeter sebep sayılmaz mı? Sayılır, sayılması gerekir.

Birbirimize güvenmek, inanmak için yeter sebep aradığımız ve ne yazık ki bulamadığımız günlerden geçiyoruz.

Kahtalı Mıçe, öldüğünde Malatya’ya gömülmek istediğini vasiyet etmiş. Bu da benim vasiyetimdir: Eylem Güzeli üzerinden “hak yiyenleri” dışarıda tutarak, her kim isterse şiir onundur.

“Keşke Eylem Güzeli’ni sen değil de Kahtalı Mıçe yazsaydı” diyerek aklınca beni itibarsızlaştıracağını sanan lakin türkülerin yakın sesli kahramanı Kahtalı Mıçe’ye hakaret ettiğini bile anlamayacak düzeyde olanlara Kahtalı Mıçe’nin hayatına göz ucuyla olsa da bir bakmalarını öneririm.

Eğer şimdiye kadar baksalardı, şiirle ilgili bir başka temenni de bulunurlardı.

Kahtalı Mıçe bizdendir.

Yoksuldur. Tembelliğinden değil, çalışmak zorunda olduğundan ilkokulu dokuz yılda bitirmiştir. geçim sıkıntısı nedeniyle İstanbul’a göç etmiştir; daha ne olsun.

Sesindeki yanıklık, Adıyaman’ın yoksulluğunu resmetmektedir; daha ne olsun.

İlk kasetini toprak damlı bir evde doldurmuştur;  daha ne olsun.

“Ben dağ adamıyım, kentlere yabancıyım/ Güneş her sabah önce bana doğar/ çevremde dört mevsimin izi var” demiştir bir şiirinde; daha ne olsun.

Kürtçe söylediği için hapis yatmış, devlet memuruyken iki kez de sürgüne gönderilmiştir; daha ne olsun.

Besteleri, güfteleri gökteki yıldızlar kadar çoktur. Burada daha ne olsun denilmemeli. Çünkü, O’nun eserleri üzerinden hak etmeyenler para kazanırken, piyasacı düzenbazlar O’nun yarattığı değerlerden kendi cebini doldururken O, geçim derdi yüzünden düğünlere, alemdeki ifadeyle ekstralara gitmek zorunda kalmıştır. Kolay değil, dört çocuğu sadece alnının teriyle ve sesinin yanıklığı ile okutmak; daha ne olsun.

Size göre solcu olmayabilir; sizin huşu içinde söylediğiniz şarkıları da bilmeyebilir. Lakin O, sizin havsalanızın alamayacağı kadar devrimcidir.

Çünkü devrim, boğazından haram lokma geçmeyenlerin omuzlarına sırtladığı kıymetli bir altüst oluştur.

Şimdi bir kendi hayatınıza bir de Kahtalı Mıçe’nin hayatına bakın. "Aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçekleri öğrenmişsinizdir" demişti maskeli adam.

Sadece Eylem Güzeli’ni söyleyerek devrimcileşeceğinizi sanmayın, aynaya bakın!



Not: Sevinç Eratalay sadece Eylem Güzeli’ni değil, şimdi tam sayısını hatırlamıyorum ama 4-5 şiirimi daha besteleyerek albümlerinde kullanmıştır. Ortak mesaimiz, ortak hukukumuz vardır yani.

Bilinir ki, ortak tarihimizin değeri olan şiirlerin, kendisi tarafından bestelenmesi, albümlerde kullanılmasının bana verdiği mutluluğun ölçülebilir tarafı yoktur. Belirtmemem gerekiyor ki, para-pul gibi sevimsiz konuların muhatabı yapmaktan gözüm gibi sakındığım şiirlerin, politik linç aracı olarak kullanılmasını kabullenmem mümkün değildir.

Eylem Güzeli’nin yarısı benim, yarısı Sevinç Eratalay’ındır. Diğer şarkıların da öyle. Onun olan kısımlar için teşekkür ettiğimi, benim olan yarıları için hakkımı helal etmediğimi, bu yazı vesilesiyle duyurmaktan başka elimden bir şey gelmez; gelmesin de zaten.




4 Kasım 2015 Çarşamba

“Ellerini görsem oğlumun”

Avukattır, öğretmendir, şairdir;  edebiyat alanında erkek egemenliğini sarsmış ender kadınlardandır. 1933 Yozgat doğumludur. Cumhuriyet’in aydınlık yüzünün simgesi bir hayat sürmüştür. Eşinin mesleği gereği neredeyse ayak basmadığı Anadolu kenti kalmamıştır. Şiirinin gücü buradan gelmektedir. Demokrat gazetesi kurucusu ve yazarı olmuş, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği gibi demokratik ve muhalif örgütlenmelerde yer almıştır. Şiirinin farklılığı buradan kaynaklanmaktadır. İlk şiiri 1951 yılında  Son Haber gazetesinde yayımlanmıştır. Şiir serüveni hala devam etmektedir.  Şiirleri gezdiği, gördüğü, yaşadığı Anadolu kentleri kadar çok sayıda dile çevrilmiştir. İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İtalyanca, Bulgarca, Arapça, Lehçe, İspanyolca, Fransızca ve İbranice’yle insana seslenmiştir.

O, Türk edebiyatının Gülten Akın’ıdır ama Mamak Cezaevi’nde yatan tutukluların Gülten Teyze’sidir. Oğlu Murat Cankoçak Ankara’da bir banka soygununa katıldığı gerekçesiyle tutuklanmış, dosyası Şentepe Devrimci Yol davasıyla birleştirilmiş, önce müebbet hapse mahkum edilmiş, daha sonra cezası Yargıtay tarafından bozulmuştur. Bütün bu zaman zarfında Murat Cankoçak’ın Mamak’ta, Gülten Akın, ‘Seyranla Mamak’ arasında yaşadıkları ömür törpüsü olmuştur. O günlerde yarattığı ürünler şiirine ayrı bir soluk katmakla kalmamış, içerdekileri gerçek şiirle tanıştırmıştır.

Murat Cankoçak Mamak’ın en belalı günlerini yaşamıştır. Gülten Akın oğlunu kıran, döken bu belaya dışardan tanıklık yapmış, görüş yerlerinde görevliler tarafından itilip kakılmış, belaya şiirle direnmeye, meydan okumaya çalışmıştır. Maruz kaldığı her bir hakaret, şiddet, küfür unutulmaz dizeler olarak geri dönmüştür. Bu yüzden şiirlerine görüş yerindeki annelerin, babaların, eşlerin, çocukların gözyaşı, umut ve umutsuzluk halleri ile Murat’ın ve Murat’ın yüzlerce arkadaşının işkence altındaki çığlığı karışmıştır.

Gülten Akın’ı unutmamamız lazım. Evet biliyorum; 0, şiirde öyle bir  yer edindi ki kendisine, ‘unutmama’ çağrısının tuhaf kaçtığına eminim. Ama Gülten Akın bizler için yalnızca şair değildir. Geçmişimizin anlamlı ve çok nadide bir parçasıdır. Gülten Akın’ı unutmak, Mamak’ta yaşanan onca acıyı unutmak olacaktır. Gülten Akın bizler açısından, okunduğunda türlü hayallere daldığımız bir şair değil, her dizesinde kendi hayatımıza dair ‘ince şeylerle’ karşılaştığımız şiirlerin yazarıdır. Gülten Akın’ı yeniden okumak, o ‘ince şeyleri’ hissettiğimizi göstermek hem kendimize hem de O’na  teşekkür sayılacaktır. Bir annenin duygularının şairane ifadesi olan “İlahiler” ve 12 Eylül sonrasında cezaevlerinde yaşanan ilk ve en uzun ölüm orucunu anlattığı “42 Gün” Mamak’ın resmi olmayan tarihinin tutanaklarıdır.

"Şarkıları şarkı yapan" dizeler

Pek çok şiir, şiir olsun diye yazılmıştır. Gülten Akın’ın yazdıkları ise şarkıları şarkı yapmakla yükümlüdür sanki. Şarkılar, O’nun dizeleri üzerine kurulmamışsa eğer, sıradan olma tehlikesi taşımaktadır. Gülten Akın, hayatı ve şarkıları sıradan olmaktan kurtarmıştır.

8 Haziran 1977’de ODTÜ girişinde jandarma tarafından kurşunlanarak öldürülen Ertuğrul Karakaya’nın, pek çok arkadaşımızın adı, sanı unutulurken, hala aynı sıcaklıkta anılıyor olmasının,  “Ertuğrul Ağıtı” ile izahını yapmak sanıyorum ki isabetli olacaktır. Şiir, hem şarkıyı hem de Ertuğrul Karakaya’yı ebediyen hatırlanma mertebesine ulaştırmıştır. “Gökte bulut yan yan gider/ Yaralarımdan kan gider/ Töresi batası dünya/ Kahpe kalır şahan gider” dizelerinin gençlerin belleklerinde yer etmesi, Gülten Akın’ın isyanının bugünlere kadar ulaşmasıdır. Çünkü hala adaletsizlik devam etmektedir; kahpeler kalmakta, şahanlar gitmektedir.

“Ertuğrul Ağıtı”nı Ali Asker’in hüzünlü ve tok sesinden dinlemiştik ilk kez. Tıpkı “Demirle Pas Arasında İlahi”yi dinlediğimiz gibi. “Nergisle güz arasında/beş yıldır beş uzun yıldır/ Yağmurla kar arasında/ Beş yıldır beş uzun yıldır/ Ayazla çiğ arasında/ Demirle pas arasında/ Seyranla Mamak/ Beş yıldır beş uzun yıldır/Tanıyorum sesini demirin/ Açılan sürgünün itilen kapının/ Eldeki omuzdakinin/ Aman dinlemez sesini/ Beş yıldır beş uzun yıldır…” Dikkat edilmelidir: Bu şiir “İlahiler”  kitabında yer almıştır. Kitabın yayın tarihi 1983’tür. 12 Eylül faşist darbesinden 3 yıl sonradır, yani. 12 Eylül bir karabasan gibi çökmüştür ülkenin üstüne. Hapisaneler tıklım tıklımdır. İnsanlar işkencededir. Umut azdır; yenilginin ruh hali çökmüştür herkesin omzuna. Gülten Akın “İlahiler”de umutsuzluğa karşı bayrak açmıştır. Sanki, umutsuzluğun kabullenilmemesi çağrısında bulunmaktadır. “Demirle Pas Arasında İlahi”nin son dizesinde,“Gelir bir gün gelir bir gün/ Bir gün siler parlatırım/ Bilirim susmayacak kalb-i viranımdaki kuş” demiştir. Belki de bu dizeler, 1983 Türkiye’sinde bir ilktir; bütün bir Türkiye’yi susturmaya niyet etmiş cuntacılara açıktan ‘bizi susturamayacaksınız’ demektir.

Bu isyanın arkasında bir annenin karşılıksız sevgisi vardır. Hangi cuntanın gücü, bir annenin cezaevinde yatan oğlunu sevmesini, onun için şiir yazmasını engelleyebilir ki? 1983’te yazılan şiir, Ali Asker’in kasetinde yer aldıktan sonra dilden dile yayıldı. Oğulları içerde onlarca annenin duygusuna tercüman olan Gülten Akın, “42 Gün”de yer verdiği “Büyü de baban sana” ilk dizeli şiirle de, babaları cezaevinde, kendileri kundakta bebelere, acı da olsa, gerçekleri anlatmaktan geri durmadı. “Büyü de baban sana/Büyü de/Acılar alacak/ Büyü de baban sana/ Büyü de/ Yokluklar alacak/ Büyü de baban sana büyü de/ Bitmez işsizlikler açlıklar alacak/ Büyü de/ Büyü de baban sana Baskılar işkenceler alacak/ Kelepçeler gözaltılar zındanlar alacak/ Büyü de/ Büyüyüp onyedine geldiğinde/ Büyü de baban sana idamlar alacak” Grup Yorum’un, o coşkulu bestesiyle dinlediğimizde bu güzelim dizeleri, hangimizin aklına 17 yaşında idam edilerek öldürülen Erdal Eren gelmedi ki?

“Ah, kimselerin vakti yok/ durup ince şeyleri anlamaya” diye yazdı Gülten Akın. Elbette bu bir serzenişti. Oysa biliyordu ki; biz, yani hem Gülten Akın’ı okuyanlar hem de Gülten Teyze’yi tanıyanlar, hayata, şiire, yufka yürekliliğe dair ne kadar ‘ince şey’ varsa, epey büyük bir kısmını ondan öğrendik.

Eller İlahisi

Ellerini görsem oğlumun
Uzun esmer parmaklı ellerini
Onları özlüyorum
Üç yaşına yağan karda
Kızarmış, ısıttım öpe hohlaya
Ozanda el-ücra çağrışımı yapan
Alucra kışları
Bir elim elinde sabaha dek
Öteki yorganının üstünde
Üşümezdi artık örttüm sardım ya

Görsem ellerini oğlumun
Ardında bağlı durmasa
Kalmasa Alucra sisler içinde
Gevaş'a kurtlar inmese
Cano kızak yap oğluma
Uçar gider göle doğru
Çığ düşer, Artos'a salma

Ellerini görsem oğlumun
Dizgini tutarken atının üstünde
Sağrısı yelesi al ürpermede
Ferhan usul usul titrese

Ellerini görsem oğlumun
Yeşil söğüt dalını incelikle
Kuş sesleriyle değiştiğinde
Beş yaşında çalışkan ellerini
Uçtu gitti kitapların ardında
Uçtu gitti kalemlerin ardında




Not: Yayım tarihini hatırlamıyorum. Birgün gazetesinde yazarken, o günkü köşeyi bu yazıyla şiirin Gülten Akın'ına, bizim ise Gülten Teyzemize ayırmıştım.

3 Kasım 2015 Salı

“Sağa kesen” memlekette solculuk yapmak!

Seçim sonuçları gayet normal. Normal olmayan biziz.

Seçim pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde sonuçlandı. Şaşırtıcı olan devrimcilerin iddialarının gereğini yerine getirememesidir.

“Seçim kapıya gelip dayandığında solcular gerçekliğini yitiriyor” demiştim de bir keresinde, epey azar işitmiştim bizim mahallede.

Ne bekliyorduk? Anlamak mümkün değil. Emekliye iki ikramiye vaadiyle CHP, geleneksel sağ oylardan hatırı sayılır bir parçayı koparıp oranını yüzde 30’lara mı çıkaracaktı?

Ya HDP’nin, 7 Haziran’daki oyunu daha da artıracağına dair beklentiye ne demeli. Sen zaten, Kürt nüfus içerisinde AKP’yi neredeyse sıfırlamışsın. Daha da genişlemeni sağlayacak sosyal gerçekliğin bulunmuyor. O halde bu beklenti neden?

Dediğim gibi, seçim sathı mailine girildiğinde gerçekliği yitiriyoruz.

Bizim sık sık yitirdiğimiz gerçeklik, her seçimde şamar gibi suratımıza çarpıyor ancak biz hayal kurmaktan öte bir şey yapmıyoruz. Vahiy inecek ve geleneksel Anadolu sağı sola oy verecek; bunun başka türlü gerçekleşme şansı yok çünkü.  Çünkü sağın egemenliği altında bulunan geniş kitlelerle bağ kurmuyoruz; böyle bir derdimiz yok. Sosyal medyada, AKP’ye oy veren Somalılara, Rizelilere, Reyhanlılara vb. çemkiriyoruz; bir görünüp bir yok olmak dışında oralardaki varlığımızı, hayatlarına değip değmediğimizi sorgulamıyoruz.

Zaten kaç zamandır, gerçekliğin kendisi ile değil, bizzat kendimiz tarafından oluşturulan imajla ilgiliyiz. Bunu sadece sandık sonuçlarına bakarak söylemiyorum. Bütün hayatımızı bu imaj üzerinden kurguluyoruz; imajı sabitleme kaygısı görevlerimizi yerine getirme sorumluluğumuza baskın çıkıyor. Açıkçası bu “yeni tarz” solculuk işimize de gelmiyor değil.

“Yeni tarz” solculuğu başka türlü de ifade edebiliriz: “Egemen sol” anlayış diyebiliriz örneğin. Ya da  “örgütlü örgütsüzlük” olarak da adlandırabiliriz.

Hangisini tercih edersek edelim, bu solculuğun birkaç ayırt edici özelliği bulunmaktadır. Etrafınıza bakın, aşağıda sıralanan yedi benzeri bulursanız, “tamam işte bu bize uyuyor” deyin; samimi olmanın, dürüst olmanın kimseye bir zararı olmaz.

İlki örgütlü olmaktan bilerek isteyerek kaçınmaktır. Örgütlü olma gerekliğine dair yapılan vurguyu “illegalite fetişizmi”yle karıştırmayın lütfen!

İkincisi, örgütsüzlüğün neredeyse iyi bir şey olduğuna inanmaktır. Özellikle Gezi İsyanı döneminde, kitlelerin örgütsüz oluşuna methiye düzülmesini hatırlayın lütfen!

Üçüncüsü, az buçuk örgütlü olanların küçümsenmesi, örgütlü davranma refleksini gösterenlere dudak bükülmesidir. Burada fazla vakit kaybetmeyelim lütfen, ne de olsa “reklam kokan hareketler” olarak değerlendirilir bütün bunlar!

Dördüncüsü, “konjonktür”, “somut durumun somut tahlili”, “taktiksel hamle” gibi kavramları dilinden düşürmemek, lakin ortaya çıkan yeni duruma uygun siyaset geliştirememektir. 7 Haziran seçimlerini, 400 vekil tartışmasını ve “seni başkan yaptırmayacağız” iddiasını hatırlayın lütfen!

Beşincisi yeni dönemin gerekleri ve sorumlulukları üzerine sayfalarca tahlil yapmak lakin bu doğrultuda en küçük adım atmamaktır. Yani nasıl bir ülkede yaşıyoruz ve bu gerçek karşısında nasıl konumlanacağız, bu soruları kendine dert etmemektir. Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarını ve geçen aylarda ağırlıkla HDP’ye dönük faşist kalkışmayı hatırlayın lütfen!

Altıncısı geçmiş güzellemeleri, nostaljik öykünmeler, süslü ve iddialı sözler dışında mevcudiyetini gösterememe, bunu başaramama, başka bir ifadeyle solun temel kabulleriyle birlikte mücadeleci, militan, fedakar yönünün terk edilmesidir. Neyi mi hatırlayacağız? Son yirmi senemize bakmak yeterlidir, memleketteki sola dair algının oluşmasında katkımız var mı yok mu, bakın lütfen!

Yedincisi eleştiri kabul etmezliktir; dokunulmazlığını ilan etmektir, tabuculuktur. Neyi mi hatırlayalım? Bakın sola dair tartışmalara, verin kararınızı!

Sübjektif şartlar

15 Haziran 2011 tarihinde sendika.org’da yayımlanan “Seçim sonuçları bir kez daha tescil etti: Tek yol sokak” başlıklı yazıda AKP’nin yine yüzde elli oy aldığı 2011 seçimlerini değerlendirmiş, popüler ifadeyle, “enseyi karartmamak” gerektiğini belirtmiş, hatta merkeze oturmuş ve merkezi gericileştirmiş bir sağ partinin daha fazla oy almasının şaşırtıcı olmayacağı öngörüsünde bulunmuştum.

Ülkenin genel eğilimi değişmedi. Şu veya bu nedenle MHP-AKP ve AKP-Kürt oyları arasındaki geçişkenlik, savaş siyaseti, HDP’ye dönük saldırılar şu bu, hile hurda derken AKP, yine aynı oranı yakaladı.

Dikkat edilmeli. IŞİD’i, AKP’yi, iktidarı şunu bunu tartışmaktan, kendimizi tartışamıyoruz. Hatta ihtiyacımız olan tartışmanın başladığını hissetsek tepesine biniyor, bastırıyoruz.

Hayatımız değişmiyor, bunu görmüyoruz. Kendimizi aldatıyoruz, lakin hayatı aldatamadığımızı fark edemiyoruz. Pek çok örnek bulmak mümkün. Örneğin Ankara katliamının, yol açtığı acı ve politik sonuçlarıyla birlikte, gerçeğin yüzümüze vurulmasından ibaret olduğunu kendimize dahi itiraf edemiyoruz.

Anadolu sağının birleşmesi karşısında paniğe kapılmaktan, katliamlara, saldırılara, yasaklamalara rağmen HDP’nin barajı geçmesinin ve CHP’nin az biraz olsa da oyunu artırmasının değerini hissedemiyoruz.

Aynı yazıda, “Türkiye devrimci hareketi ‘sağa kesen’ bu memlekette Fatsa’yı, Tuzluçayır’ı, ÖTK’yı, Yeniçeltek’i, Hopa’yı, Dikmen Vadisi’ni yaratmayı başarmıştır” denilerek, hayatın nasıl kavranması, hayata nasıl müdahale edilmesi gerektiği de vurgulanmıştı. Denilmişti ki, “tek yol sokak”ın tarifi, devrimci hareketin tarihinin manidar bir özetidir.

Karamsarlığa, kasvete kapılmaya gerek yok. Tepeden tırnağa sağa kesen bu memlekette, son sözü kimin söyleyeceği önemlidir, ancak bu önem etnik, dini, mezhepsel temelde farklılaştırılan yoksulların devrim ve sosyalizm hedefiyle kucaklaşmasını sağlayacak gerçekliği yaratarak dayanaklı kılınabilir.

Vakti zamanında abilerimiz bu gerçekliğe “sübjektif şart” diyordu. Sadece nasıl bir ülkede yaşadığımız değil, bizi biz yapan temel tespit ve sorumluluklarımız da unutulmuş gibi.

1970’li yıllarda birer iç savaş organizasyonu olan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin kitle desteği bundan az değildi, hatırlayın.

Şimdi dönüp kendimizi, yani sübjektif şartları konuşmanın vaktidir. Çünkü hiçbir şey olmamış, gerçek böyle değilmiş gibi davranmak, kendi yarattığımız ve en başta da kendimizi inandırdığımız algıyı siyasetin merkezine yerleştirmek sola yapılacak en büyük kötülüktür.

Unutmayalım, geleceği hak edenler, gerçeği görenler ve kendilerine karşı acımasız olanlardır.


inonualpat@gmail.com


23 Ekim 2015 Cuma

Çaresizlik ve kızgınlık arasında gidip gelen ruh haliyle!

Sevgili Eylem Can, size teşekkür etmek istiyorum. Duygularınızı yazıya döktünüz, sosyal medyada oluşturulan küfür ve hakaret korosuna katılmadınız, sanal zorbalık olarak tanımlanan yeni şiddet türüne ortak olmadınız.

Konu, solun son yirmi yılının tartışılmasını ve egemen sol anlayışın sorgulanmasını gerektirecek önemdedir; bu tartışma ertelenemez bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Eğer yeni Ankara katliamları yaşamak istemiyorsak, bu tartışmayı yapmak, sonuca varmak ve gereğini yerine getirmek durumundayız.

Sevgili arkadaşım,

Yazı vesilesiyle bizlerle paylaştığın duyguyu her zerremle hissettiğimi söylemem gerekiyor. Örgütlü ya da örgütsüz, varıyla yoğuyla koşturan insanların duygu ve çabasını yok saymayı aklımın ucundan dahi geçirmedim. Mesele orada bulunanların duyguları ve ne yaptıkları değildi; hiç kimsenin aksi davranması zaten mümkün olamaz ki. Yazıda sadece “örgütlü” yapıların sorumluluklarını yerine getirmediğine temas etmeyi amaçladım.

O gün orada neler yaşandığının hepimiz tanığıyız. Kimse bir başka gerçeklik varmış gibi göstermeye kalkmasın.

Hepimiz oradaydık. Her birimiz yapılması gereken işleri bir şekilde yerine getirmeye çalıştık. Kimimiz yaralı taşıdık, kimimiz fenalık geçirenleri sakinleştirmeye çalıştık, ambulanslara yol açtık, polislerle cebelleştik. Aksi mümkün mü zaten. İnsanız biz. Siyaseti, şunu bunu bir kenara bırakalım, yaralı bir kuşu bile acısıyla baş başa bırakıp gidemeyiz.

Bireylerin sorumluluğu hassasiyetleriyle, iyi insan olup olmadıklarıyla alakalıdır. Ancak örgütlü olduğunu iddia edenlerin sorumluluğu gerekli olduğu anlarda müdahale olanaklarına sahip olup olmadıklarına bakılarak değerlendirilir.

“Siz bu yazıyı hangi ruh haliyle yazdınız” diye sormuşsunuz. Evet, ruh halimizden başlayarak bütün mevcudiyetimizi sorgulamamız gereken günlerden geçiyoruz. Aslında epey zamandır buna ihtiyaç bulunuyordu; keşke Ankara Katliamı’ndan önce bu sorgulamayı yapabilseydik, şimdi bir başka tartışmanın tarafı olurduk.

Yapamadık, olmadı; solun mevcudiyetine dair eleştirel yaklaşım içeren hemen bütün görüşlerin gördüğü tepki ve eleştiriler bağlamında gösterilen direnç, bizleri Ankara Katliamı karşında korunaksız bıraktı.

Sorun şu: Ankara Katliamı, mitingin kendisinden başlayarak, hemen her aşamasının tartışılmasını, toplanma alanındaki halimizden bombalı saldırıdan sonraki çaresizliğimize ve dağınıklığımıza kadar ele alınmasını, üzerinde ısrarla durulmasını, ders çıkarılmasını gerektiriyor.

Sevgili arkadaşım,

“Reyhanlı’dan sonra olmaz” dedik. “Diyarbakır’dan sonra olmaz” dedik. “Suruç’tan sonra olmaz” dedik. Oluyor ama.

“Unutmayacağız” dedik, unuttuk.  Madımak’ı, Gazi’yi, Reyhanlı’yı, Suruç’u unuttuk.

Unutmak ölen arkadaşlarımızın acısını hissetmemek, onları özlememek değildir. Gereğini yerine getirmemektir unutmak.

Aslında nasıl bir ülkede yaşadığımızı unutmuşa benziyoruz.

Hangi ruh haliyle yazdığımı sormuşsunuz. Soru doğru. Çünkü çok kötü bir ruh haliyle yazdım. Ruhum çaresizlik ve kızgınlık arasında gidip geldi. Çünkü her şey gözümüzün önünde cereyan etti. Bu yazıyı da benzer bir ruh haliyle yazdığımı bilmenizi isterim. Çünkü şiddetle ihtiyaç duyduğumuz tartışma ve sahici sorgulama ne yazık ki “mahalle baskısı” nedeniyle bilinmez bir tarihe ötelenme tehlikesiyle karşı karşıya.

Yüz arkadaşımıza kıydılar, yüzlercesini yaraladılar; evlere ateş düştü, ocaklar söndü. Sol, altından kolay kalkamayacağı bir katliamla karşı karşıya bırakıldı. Şimdi hepimiz durduğumuz yerden bakacağız, solun hayatında, hayatı kavrayış biçiminde, hayat içindeki konumlanışında değişiklik olacak mı olmayacak mı? Ben umutlu değilim. Umarım birileri çıkar, “bu düzenin böyle gitmeyeceğine” dair umudumu çoğaltır.

Bekleyip göreceğiz; müdahil olamıyoruz çünkü, gücümüz yetmiyor. Çünkü gerçeklerle yüz yüze gelme cesaretimiz ve gerçeklerin gereğini yerine getirme niyetimiz yok.

53 yaşındayım. Kendimi bildim bileli bu işlerin içindeyim. Eğer günlerdir küfür ve hakaret yağdıran gençler hallerinden memnunlarsa, benim için de sorun yok, bütün söylediklerimi yok sayabilirler.

Burada kesiyorum. Sizin ve diğer arkadaşlarımın ruhunda küçücük bir kırılmaya sebebiyet verdiysem, özür dilerim.


Not: Bu yazı, 22 Ekim 2015'te sendika6.org'da yayımlandı.

“Ölülerimizi burada bırakıp nereye gideyim”

Yaşlı bir teyze, Kürt, belli ki patlamanın hemen ardından yakınlarına telefonla ulaşmış, “ben iyiyim” demek için.

Feryat figan konuşuyor; hem konuşuyor hem ağlıyor. “Ölülerimiz burada, onları burada bırakıp nereye gideyim” diyor karşısındakine.

Belli ki, telefonun ucundaki yakını alanı terk etmesini istiyor.

Telefonu kapatıyor, Garın yan tarafındaki duvara yaslanıyor, dizlerini döverek, “kıydılar bize” diye inliyor.

“Ölülerimizi burada bırakıp gidemem” cümlesini unutmayın, yazın bir kenara.

Sonra çevirin başınızı diğer tarafa; patlamadan sonra hızla alanı terk edenleri göreceksiniz orada: Panikle toplanan bayrakları, alanda ne olduğunu merak eden gençleri yanlarına çağırarak ve hatta onlara kızarak hızla “olay” yerinden uzaklaşanları, o Kürt teyzeyi ölüleri ve acıları ile baş başa bırakıp gidenleri.

Yazın bunu da bir kenara.

1 Mayıs 1977 tarihini hatırlayın sonra. O güne kadar görülmedik bir katliamla karşı karşıya kalan, haliyle dehşetli panik içindeki, ne yapacağını bilemeyen yüzbinlerce insanı düşünün.  Sonra gözünüzde Dev-Genç militanları canlansın: Görevli kollukları ve önlükleriyle kalabalıkları sakinleştirmeye, güvenlik almaya çalışan, devam eden polis saldırısına direnen, yaralılara yardım eden.

İdam edilmeden az bir zaman önce yazdığı şiirde ne demişti Mustafa Özenç: “Sende korkarsın küçüğüm sen/ her şeyden önce insansın çünkü.”

Ve devam etmişti: “Yiğitsen, sağlam bir inancın varsa/ elindedir bunu belli etmemek.”

Şimdi çıkıp kim iddia edebilir, 1 Mayıs 1977’de Dev-Gençlilerin korkmadığını?

Şimdi kalkıp kim söyleyebilir, 10 Ekim 2015’te Halkevci gençlerin korkmadığını?

Sadece Halkevciler değil elbette. Unuttuklarım, göremediklerim varsa affola; DHF’liler, ESP’liler, Kürt delikanlılar korkmadı mı sanıyorsunuz? Ya insanları hayata döndürmeye çalışan doktorlar, çok mu güvendeydi acaba?

Korktular, lakin korktuklarını belli etmediler. Orada olmak, orada bulunmaya devam etmek gerekiyordu çünkü.

Polis gaz sıkmaya başlamıştı, direnmek gerekiyordu.

Zaten yarım saat sonra alana gelmeye başlayan cankurtaranlara yol açmak gerekiyordu.

Ne hikmetse, cankurtaranlardan önce alana gelen itfaiye aracını yoldan def etmek gerekiyordu.

Cankurtaranların kullanacağı yolu kordon oluşturup kapatan polislerin def edilmesi gerekiyordu.

Yaralıların hastanelere yetiştirilmesi gerekiyordu; bundan öte yapılacak iş olur mu?

“Burada kalmak gerekmiyor, yapılacak bir şey yok” deyip ölüleri, yaralıları, acıları orada bırakıp gitmek, nasıl bir ruh haliyle açıklanabilir?

Basına yansıdı: Bir yaralıyı polis arabasıyla hastaneye yetiştiren iki Halkevci genç gözaltına alındı. “Ödül beklerken, gözaltına alındılar” diye yazdı gazeteler.

Hastaneye götürdükleri yaralı hayata tutunduysa, bundan başka ödül olabilir mi?

Dev-Genç’li abilerinin yaptığını yapmış olmanın onuru hangi ödüle tercih edilir?

Keçiören’deki Adli Tıp önünde bekleyenlere, kıt kanaat imkânla tedarik edilen peynir, ekmek, çay yetiştirmeye çalışan Halkevcilere hangi ödül verilmeli?

Mahallelerde sokak sokak, ev ev, dükkân dükkân gezerek katliamı anlatan, evlerin ve dükkânların camına yas simgesi dövizler asan, yas pankartlarını indirmek için saldıran polislere direnen Halkevcilere ne demeli, nasıl teşekkür etmeli?

Bu sitede haberi yer aldı. Ankara Kızılay Konur Sokağa asılan yas pankartını indirmek için gelen polislerin karşısına dikilen iki Halkevci gencin korkmaması mümkün mü? İzleyin görüntüleri; ikiye karşı 100. Ellisi bir yanda, ellisi diğer yanda; araya sıkıştırdıkları iki delikanlıya linç edercesine saldırıyorlar.

Ne diyeceğiz şimdi bu iki arkadaşımıza: “Gidin evinize burada yapacak bir şey yok” mu?

Bütün bunlar için asgari düzeyde de olsa örgütlü hal gerektiğini biliyorum.  Alanda kalmak için de, orada güvenlik almak için de, katliamı mahallelerde anlatmak için de.

Lakin asıl lazım olanın o yaşlı Kürt teyzenin sözlerinde saklı olduğunu bilmemiz gerekiyor.

“Ölülerimizi burada bırakıp gidemem” diyebilen, bu duyguyu yaşayabilen, bunu hissedebilen insanlar mıyız değil miyiz?

Bu sorunun cevabını bulmamız ve gereğini yapmamız için daha ne duruyoruz.

Bu yazı Halkevci, DHF’li, ESP’li, HDP’li gençlere teşekkür için kaleme alındı. Hepsini gözlerinden öpüyorum.


Not: Bu yazı, 17 Ekim 2015'te sendika5.org'da yayımlandı.

15 Ekim 2015 Perşembe

Kan kardeşliğidir zulmü alt edecek olan

Bildiklerimizi unutmamızın, kırgınlıkları gidermemizin, önyargılarımızdan kurtulmamızın, uzaklıkları yakın etmemizin, farklılıklarımızı kucaklaşma vesilesi saymamızın, birbirimizin eksiklerini kapatmamızın, birbirimizden öğrenmemizin, birbirimizi çoğaltmamızın tam zamanıdır.

Bugün değilse, ne zaman yapacağız bunu? Bugün başaramazsak, korkulur ki hiçbir zaman başaramayız.

Daha ne olabilir, daha ne olacak ki acıları azaltmak için sarılacağız birbirimize?
Eskilere, çok eskilere gitmeye gerek yok.

Diyarbakır’da HDP mitinginde bomba patlatıldı; Kürtler yandı.

Suruç’ta patlayan bomba Türkiyeli sosyalistleri kırdı.

10 Ekim katliamında Türkler, Kürtler, Aleviler; HDP’liler, CHP’liler, EMEP’liler, Halkevciler, Pir Sultanlılar, yani bu ülkenin iyi ve erdemli insanları birbirlerine sarılarak can verdi.

Ben oradaydım; kan gölünü gördüm, yanan et kokusunu aldım, faşist katillerin parçaladığı arkadaşlarımızın üstüne basmamaya gayret ederek yürüdüm aralarından.

Bu satırların acımasız olduğunu biliyorum ama ne yazık ki gerçek böyledir: Bir Kürt delikanlısının omzuna yapışmış saçlı bir et parçasını ellerimle aldım.

Şimdi hangi siyaset, hangi tartışma, hangi farklılık o delikanlıyla beni birbirimizden uzaklaştırır.
Acılar birleştirir diye bilirdik insanları; ölümün birleştirdiğini gördük.

Hüzün yakınlaştırırdı insanları; insanların hıçkırarak birbirlerine sarıldıklarına şahit olduk.

Korku insanları teslim almak içindi; egemenler bize bunu ezberletti.

Korkunun öfkeye dönüşmesinden korkardı egemenler; devrim tarihinden okuduk bunu.

İnanın, Kürt ve Türk devrimcilerinin kanının birbirine karışarak oluşturduğu o göl, bütün bildiklerimizi unutturacak berraklıktaydı.

O kan gölünün taşıdığı anlamı artık ne Türk ne de Kürt devrimcileri yok sayabilir. Çünkü iki halkın kanı birbirine karışmıştır. İki halk kan kardeşidir artık.

Hatırlayın, hangimiz kan kardeşliği denemedik çocukken.

Hatırlayın, hangimiz diğerimizi siyaseten mahkûm etmedik.

Hatırlayın, en doğru ile en yanlış uçurumunda birbirimizle ilişkimizi belirlemedik mi?

Hatırlıyorsak eğer, kan kardeşliğinin gereğini yerine getirmenin tam zamanıdır.

Bugün bunu başaramazsak, yuh olsun hepimize.

Katiller kan gölünü bizi teslim almak için oluşturdu; biz kan gölünü kan kardeşliğin ilk buluşması saydık.

Türkiye devrimi, 10 Ekim Meydanı’ndaki kan gölü kadar berraktır artık.


Not: Bu yazı, 12 Ekim 2015'te sendika4.org'da yayımlanmıştır.

6 Ekim 2015 Salı

Ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı

Her ne kadar çalışmanın ismi “Direnişten Komüne-Gezi”  konulmuş olsa da, Mayıs’ın son günlerinde başlayan ve Haziran-Temmuz-Ağustos aylarını kapsayan ayaklanma tarihe “Gezi İsyanı” olarak geçmeyi hak ediyor. Yerinde bir tanımlama olur mu bilmiyorum, “devrimin üç ayı” dersek. Dedik, oldu.  

Evet, devrimin üç ayı. Bu tanım kullanıldı mı acaba? Kullanıldıysa, özür. İlk kez kullanılıyorsa, bundan sonra kullanılsın isterim.  

Zaman ne çabuk geçiyor. Neredeyse iki sene olacak. Bu zaman zarfında, yani 2013’ün Mayıs ayından günümüze, isyanla ilgili o kadar çok tanım, analiz, değerlendirme yapıldı ki, körün fili tuttuğu yerden tarifi misali,  çok sahipli, çok nedenli ve doğal olarak çok sonuçlu bir “şey”le karşı karşıyayız. 

Kitaba dâhil olma olasılığı bulunan isimlere bakıldığında, “devrimin üç ayı”na dair hayli kapsamlı bir çalışmanın ortaya çıkacağı anlaşılıyor. Gezi İsyanı’na dair bütünlüklü bir değerlendirme yapılması mümkün değilse, katılımcıların kendi durduğu yerden, tanık olduğu kadarıyla ve ilgi alanına giren konular çerçevesinde değerlendirme yapacağı şüphesizdir. Ben de aynı şeyi yapmak durumundayım. Doğaldır; aksi mümkün değildir. 

Sorun kendinden menkul değerlendirmelerin mutlak doğru olduğuna dair bir algı yaratmakla ortaya çıkmaktadır. Denebilir ki herkesin bir Gezi’si vardır. Bu tuhaflık gibi görülse de, Gezi İsyanı’nın tek harfli bir alfabe olmadığına delalettir.

İşimizin kolay olduğunun farkındayım. Yaşanmış ve bitmiştir, yaşananı yorumlamak pek de zor değildir. Tıpkı maç sonu yapılan yorumlar gibi. Maç bitmiş, takımın aksayan yönleri, futbolcuların performansları, hocanın taktik hamlelerinin doğruluğu, sonucu değiştiren etkenler üzerine analizler yapılmıştır. Gezi’den iki sene sonra yapılan analizler biraz da buna benzemektedir.

Haksızlık olur mu bilemem, Gezi’den bir gün önce, ‘milyonları sokağa taşıyan toplumsal bir hareket yaşanacağı kimsenin aklına gelmemiştir’ demek. Bu tespit içinde bir parça haksızlığı barındırsa da, öz itibariyle doğrudur. O bir parça faslına ise nelerin dahil olduğuna bakalım.

Başbakan’ın Hopa’ya gitmesiyle patlak veren olaylar Gezi İsyanı’nın öncülü sayılabilir mi? Sayılması lazımdır.

Hopa’da Metin Lokumcu öldürülmüştür; Gezi’dekine benzer taammüden cinayete kurban gitmiştir. Lokumcu Hoca’nın öldürülmesi karşısında sokağa taşan tepki, Gezi İsyanı’na benzemektedir. İsyancılar AKP Ankara il binasına dayanmış, polis saldırmış, onlarca yaralı ve bir o kadar da gözaltı verilmiştir. Halkevleri MYK Üyesi Dilşat Aktaş onlarca polisin arasında kalmış, feci dayak yemiş, ağır yaralanmıştır. Ali İsmail de öyle olmamış mıdır? Bir tekmenin, bir sopanın, bir yumruğun şiddetiyle alakalıdır yaşama tutunup tutunmayacağınız. Belki de bedenin bir anlık refleksidir, Ali İsmail’le Dilşat Aktaş arasındaki fark. 

Gezi İsyanı, yaşamı savunmayı asli amaç sayan bizlerin, bizleri yaşamdan kopartmayı varlık nedeni sayan gerici-faşist kırması çetelere direnişi değil miydi? Öyleydi. Yakın tarihimizde özgürlükçü isyan örnekleri, öz deneyim pratikleri o kadar çok ki. Bunları akla getirdiğimizde Gezi İsyanı’nın birden patlak verdiği iddiasına nasıl olup da hak verilir, kabullenmesi zor.

Elbette kitleselliği, yaygınlığı, öfkesi farklıydı lakin Dikmen Vadisi halkına sorulursa “Gezi, ilk isyanınız mıydı” diye, hiç tereddüt etmeden “ilk değildi ama en büyüğüydü” der. Hopalıların da yanıtı aynı olur. KPSS, ÖSS ve bilumum sınavdaki sahteciliğe isyan edip sokakları dolduran on binler de farklı yanıt vermez. Ya internete getirilen yasaklara karşı alanlara çıkanlar… Ya 1 Mayıs’ta Taksim’i zorlayanlar.

Ankara’dan yazıyorum. Ankara sokakları defalarca polisin “orantısız” saldırısına tanık oldu Gezi İsyanı’na kadar; Ankara sokakları “orantısız” direnişe sahne oldu Gezi İsyanı’na gelinceye kadar.

Önce “Adana yandı”

Haksızlık etmeyelim. “Devrimin üç ayı”na damgasını vuran direnişleri hatırlayalım. Kentlerin merkezi alanlarında; İstanbul Taksim’de, Ankara Kızılay’da, İzmir Cumhuriyet’te, Adana Atatürk Parkı’nda ve tabi ki diğer kentlerde, isyanın ilk birkaç günü biriken kalabalıkların taşıdığı anlamı sabitlemek kaydıyla, denebilir ki, Gezi İsyanı’nın üç aya yayılmasında etkisi olan birkaç mahalle oldu: Ankara’nın Tuzluçayır’ı, Dikmen’i, Antakya’nın Armutlusu, İstanbul’un Gazi’si. Birkaç mahalle daha eklenebilir bu listeye.

Nedir buraları farklı kılan? Alevilerin yoğun yaşadığı yerlerdir. Yoksulluk ortak paydadır. İşsizlik dikkat çekicidir. Laiklik temel taleplerdendir. Geleneksel olarak bu mahalleler devrimcilerin nefes aldığı, karşılık bulduğu adalardır.  

Siyaset bilimcilerinin ve dahi sosyologların ilgi alanına girer, Taksim Gezi Parkı polis tarafından boşaltıldıktan, kentin merkezi yerlerindeki kalabalıklar azaldıktan sonra bu mahallelerin neden Gezi İsyanı’nın taşıyıcısı olduğu. 

Ben de o mahallelerden birinde yaşıyorum. Gezi İsyanı’nı dışardan bir gözle değil, bizzat içinde yer alarak değerlendirme şansım oldu. İsyanın ilk haftası Adana’daydım. Bilinir Adana sert yerdir. Gezi İsyanı Adana’nın sertliğine uygun cereyan etti mi, daha ötesi yaşanır mıydı bilinmez. Lakin şunu belirtmeden geçmek olmaz. Kentlerde sokağa çıkan kalabalıkların asıl hedefi AKP il binalarına ulaşmak ve protesto gösterisini orada yapmaktı. Diğer kentlerde tam olarak neler yaşandı bilmiyorum ama o kadar önleme, polise, tomalara, akreplere, polis şiddetine rağmen AKP il binasına ilk ulaşan Adanalılar oldu. Bunu tarihe not olarak düşelim.

Kürt nüfusun yoğun yaşadığı kentlerde polis de, yargı da o gerginliğe uygun saf tutuyor. Polis sert, yargı insafsız. Adana’nın Kürt mahalleri kesintisiz çatışma alanları. Bırakalım hâkimiyet kurmasını, polis nedenli-nedensiz mahallere giremiyor. Şimdi kritik soru şu: Kürt hareketi “Adana yanarken” orada mıydı? Değildi. Niye böyle olduğu, bir başka tartışma konusu ama doğruya doğru, tarihe not olarak düşmek lazım.

Kim vardı peki Adana sokaklarında? Arap Aleviler, sosyal demokratlar, taraftar grupları, liseli, üniversiteli gençler, sosyalistler, devrimciler. Bir nevi taşra kenti olmasından kaynaklı, isyanın ilk günlerinde Adana’da gerçekleşen devasa gösteriler kamuoyuna yansımadı. Düşünelim, aynı anda, kentin iki yakasında, on binlerin katıldığı iki farklı gösteri oldu mu?  Birinde Arap Aleviler ana gövdeyi oluşturuyordu, diğerinde “beyaz Türkler”. 

Çatışmaları ise şöyle özetlemek mümkündü: On binler sokağa çıkıyor, polisin ilk saldırısında kalabalık on bine düşüyor, direniş devam ediyordu. Polis bir kez daha saldırıyor, kalabalık biraz daha azalıyor, lakin devrimci gençler saatlere yayılan bir direniş sergiliyordu.

Ara başlığı kapatmadan, Kürt hareketinin Gezi İsyanı’nda yer alıp almadığına dair bir şey söylemek isterim. Söyleyeceklerim tespitten ibaret olacak. Ne Kürt hareketi sözcülerinin Gezi’ye mesafeli yaklaşımı konu edilecek ne “darbe” tartışmalarına değinilecek ne de sonrasında Kürt hareketinin yayınlarındaki özeleştiri satırları hatırlatılacak. Eğer “mevzu üç beş ağaç” değilse ve Gezi İsyanı Taksim Gezi Parkı’nda kurulan çadırlardan müteşekkil görülmeyecekse, Kürt hareketinin Gezi İsyanı’na katılmadığı açıklıkla ifade edilmeli ve aynı zamanda, Gezi’ye sahip çıkma söyleminin, komik duruma işaret ettiği hatırlatılmalıdır.

Tespit şu: İçişleri Bakanlığı Gezi eylemleriyle ilgili bir basın metnini kamuoyuyla paylaştı, vakti zamanında.  Bakanlık 67 ilde irili-ufaklı gösterilerin olduğunu belirtti. Açıklamaya göre başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere Hatay, Eskişehir, Bursa, Adana, Antalya, Edirne, Muğla, Aydın, Bolu, Manisa, Sinop, Sivas, Gaziantep, Tekirdağ, Trabzon, Ordu, Mersin, Samsun, Kocaeli, Çorum, Çanakkale, Artvin, Tunceli, Zonguldak, Düzce, Balıkesir ve Niğde’de eylemler kitleseldi. Bakanlık Kayseri, Rize, Erzurum, Erzincan, Şanlıurfa, Giresun, Uşak, Diyarbakır, Kütahya ve Denizli gibi illerde de en fazla 100 kişilik gruplardan oluşan küçük çaplı eylemlerin yapıldığını açıkladı. İçişleri Bakanı, eyleme katılmayan illeri sıralamadan önce şu sözleri sarf etti: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki vatandaşların nerdeyse tamamı eylemlere destek vermedi. İç Anadolu, Akdeniz, Ege ve Karadeniz bölgesinin bir kısmı ise eylemlere destek vermeyerek olası provokasyonların da önüne geçmiş oldu.” Bakanlığın çalışmasına göre eylemlere destek vermeyen iller ise şunlardı: Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt, Şanlıurfa, Adıyaman, Kilis, Malatya, Elazığ, Bingöl, Kars, Ardahan, Iğdır, Bitlis, Van, Hakkâri, Şırnak, Ağrı, Kahramanmaraş, Bayburt, Gümüşhane, Amasya, Yozgat, Muş, Aksaray, Kırşehir, Karaman, Tokat, Çankırı, Kırıkkale, Konya, Nevşehir, Sakarya, Kastamonu, Karabük, Bartın, Burdur, Isparta, Osmaniye ve Afyonkarahisar. 

Kürt hareketi var mıydı yok muydu gibi manasız tartışmaya dair başka bir söze, yoruma hacet var mı? Gezi eylemleri Kürt hareketinin güçlü olduğu, istendiğinde hayatı durdurabildiği iller ile Türkiye sağının geleneksel olarak güçlü olduğu illerde görülmedi. 

Tam da bu noktada yazı başlığı devreye giriyor. Yazı başlığının icabının ilk ayağı, Kürt hareketinin hak etmediği halde Gezi’ye sahip çıkma gayretkeşliğiyse diğer ayağında kendilerine Birleşik Haziran Hareketi adını veren ve ana gövdesini ÖDP ve iki TKP’nin oluşturduğu grup yer alıyor. Bakın, Gezi İsyanı iki unsuruyla dikkat çekti. Birincisi militanlık, ikincisi İsyanın yaz aylarına yayılmasını sağlayan mahalle çatışmaları. Militanlık konusunda iyi sınav vermedikleri öznel bir değerlendirme olsa da, şiddetli çatışmaların yaşandığı mahallerde mevcudiyetleri olmayanların, onun adıyla hareket etme hakkını kendilerine tanıması adalet duygusunu yaralasa da, asıl olarak Gezi’nin “sahipsizliğine” işaret ediyor. Doğrudur, Gezi kimsenin tapulu malı değildir ancak bir de vicdanlardaki dağılım vardır ki bundan hem Kürt hareketine hem de ÖDP+TKP’ye küçük bir parçanın düşeceği açıktır.

Alınıp gücenen olur mu bilmem ya da şimşekleri ne kadar çekerim üstüme onu da bilmem ama söylemek vicdani bir sorumluluktur. Adana, Ankara ve Ankara’nın mahallelerini baz alarak söylüyorum: Gezi İsyanı’nın militan yönünü Halkevciler, Cepheciler, SDP’liler, DHF’liler, Kaldıraç’çılar ve taraftar grupları oluşturdu. Ankara mahallelerini baz alarak söylüyorum ki Gezi İsyanı’nın yerel ayağında Halkevciler vardı. Gücenen, kızan olursa olsun, ne yapayım.  

Mahir Dikmen’de

İlk soru: Bu bir devrim mi? İkinci soru: Bu iş nereye varacak? Hatırlayalım, Gezi İsyanı sırasında sohbetlerde bu iki soru vardı. Pek çok yanıt verildi verilmesine ancak benim açımdan sorulara yanıt Dikmen’deydi. Mahir Çayan’ın turuncuya bezenmiş bir fotoğrafı, Dikmen’den Kızılay’a doğru akan kortejin önünde dalgalanıyorsa devrim başlamıştı. İşin nereye varacağı sorusunun yanıtı ise vardığı yerin ta kendisiydi. Vardığı yer, Dikmen’de on binlerin önünde Mahir’in fotoğrafının dalgalanmasıydı.

Gezi örgütsüz bir öfke patlamasıydı. Devrim örgütlü bir öfke patlamasıdır. Gezi İsyanı’na devrimcilerin örgütsüz yakalandığı, sosyalistlerin Gezi İsyanı’nı  öngöremediği, sokağa çıkan kalabalıklarla doğrudan bir ilişkisi olmadığı, dolayısıyla yönlendiricilikten uzak kaldığı ne kadar doğruysa, devrimcilerin görece örgütlü olduğu bölgelerde isyanın daha görünür olduğu, daha kitlesel katılımların sağlandığı, daha sert direnişin yaşandığı da aynı derecede gerçektir.

Bu iki tespit bize şunu göstermektedir:  Sorun sokağa çıkanlarda değil, bizdedir. 

Şimdi sokağa çıkan Dikmenli bir teyzeden söz edeceğim. Kalabalık, öfkeli ve bir o kadar da coşkulu yürüyüşe polis tomalarla, akreplerle, onlarca çevikle saldırdı. Çatışma sertleşince, yaşlı erkek ve kadınları, çocukları mahalleli evlerine aldı. Eşim de bir grup insanı bizim eve götürdü. Polis mahalleden çekilince ben de eve çıktım. Kadınlar hem gazdan etkilenmiş hem de korkmuş haldeydi. Dışarı çıkma vakti geldiğinde, bir teyze elindeki Mustafa Kemal’li bayrağı evde bırakmak istedi. Neredeyse korkudan fenalık geçirecek haldeydi; beti benzi atmıştı. Bayrakla sokağa çıkmak ve hedef olmak istemiyordu, belli ki. Hem sakinleştirdik hem de bayrağı aldık. Misafirlerimiz evden çıktıktan bir süre sonra mahalle yine hareketlenmeye başladı. Ben de dışarı çıktım. Polis saldırısı nedeniyle evlere çekilenler yeniden bir araya gelmiş, Kızılay’a doğru yürüyüşe geçmişti. Az önce bizim evde fenalık geçiren, elline yüzüne kolonya dökerek ferahlatmaya çalıştığımız teyzeyi gördüm. Bu sefer ilkinden daha öfkeli ve kararlı yürüyen grubun içindeydi, slogan atıyordu. Az önceki halinden eser yoktu.

Gezi neydi? Biraz da o bayraklı teyzeydi.  Dikmenli teyzeye benzer yüzbinlerce insanın büyük kentlerin meydanlarını, sokaklarını ele geçirmesi ve farklı sürelerle elinde tutmasıydı, komşuluk ilişkilerinin bile değişmesiydi, birbirlerine selam vermeyenlerin, sokaklarda kol kola girmesiydi. 

Korku sınırının aşılmasıydı, bir halkın gözünü budaktan esirgemekten vazgeçmesiydi, halkın polis şiddetine aldırış etmemesiydi, iktidarın tehditlerine rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmemesiydi. Uzun yıllardır devrimcilerle sınırlı polise militanca direnme geleneğinin, yeni ve sıradan insanlarla buluşmasıydı. 

Buluştu ve Gezi İsyanı ortaya çıktı.

Başka gerçekler de açığa çıktı. Sosyalistlerin, laiklik ve özgürlük gibi temel hassasiyetlere sahip, siyasi iktidar tarafından hayatına müdahale edilmesinden rahatsız, Sünni-İslam kabulleri temelinde kurgulanacak toplumsal düzenin kendisine yaşam hakkı tanımayacağına inanan, işsizlik ve yoksullukla boğuşan geniş kesimlerle ilişkisi yok. Özellikle laiklik konusundaki ikircikli ve net olmayan tutum ilişki kurulmasına engel. Gezi, laikliğe sahip çıkan, gericilikle mücadeleyi programının başköşesine almayan bir solun devre dışı kaldığını gösterdi. Bu gerçekliğin üstüne bir de, yıllardan bu yana, yukarıdan siyaset yapan, halkın yaşadığı sıcak sorunları mücadele konusu haline getirmeyen, yoksul mahallelerde ayağı olmayan, kurumsal bürokratik ilişkilere bağlı, dolayısıyla da bu kurumların Gezi kitlesiyle kurduğu ilişkiyle yetinmek durumunda kalan sol parti ve çevrelerin varlığı eklenince, Gezi İsyanı belirli sınırları aşamadı. Doğruya doğru, isyan sol parti ve çevrelerin örgütsel, zihinsel sınırları haricinde gelişmiş, sol bu nedenle etkisiz kalmıştır. 

Gezi açık ki sadece AKP iktidarının Türkiye kurgusunu bozmakla kalmamış, başta yukarıda vurgulanan eksiklikleri taşıyan solcuların hayatı olmak üzere neredeyse tüm solun hayatını alt üst etmiştir. Gezi solun,  durağan, bürokratik örgüt ve kadro anlayışını, inandırıcılıktan yoksun, yaşamı ile söylemi arasında derin uçurumlar bulunan gerçekliğini, sendika ve meslek odaları ile sınırlı muhalefet yapış tarzını değiştirmesi zaruretini ortaya çıkarmıştır. 

Gezi günleri örgütsüzlüğün ne kadar kötü olduğunu da açığa çıkarmıştır. Örgütsüzlüğe, sanki iyi bir şeymiş gibi kutsiyet atfedenler de inanıyorum ki bunun kötü bir şey olduğunu anlamıştır. Gezi günlerinde üzerine methiyeler düzdüğümüz Çarşı grubu, tribünle sınırlı bir örgütlenmenin bile sonuç değiştiriciliğinin örneğini oluşturmuştur. 

Diğer kentleri, diğer mahalleleri bilmem ama Dikmen’de Halkevcilerin isyan günlerinde Dikmenlilerle kurduğu gönül bağından, keder ve kader ortaklığından söz ediyorum. Örgüt dediğimiz budur işte, gönül bağıdır. Derdimiz Gezi İsyanı vesilesiyle, gönül bağlarını çoğaltacak politik irade beyanında bulunmak ve hayatımızı buna uygun tanzim etmektir. Bunu yapan sol, yeni isyana hazırlıksız yakalanmayacak ve hatta isyanın “azmettiricisi” olacaktır.



Not: Bu yazı, Gezi'nin ikinci sene-i devriyesine yakın bir zamanda gelen talep üzerine kaleme alınmış ve Ağustos 2015 tarihinde Siyah Beyaz yayınları tarafından çıkartılan Savaş Çoban'ın "Direnişten Komüne Gezi" isimli kitabında yayımlanmıştır. 


5 Ekim 2015 Pazartesi

HDP neden desteklenmeli ve neden HDP’li olmamalı?

Başlıktaki iki soruya da herkesin kendi nam-ı hesabına cevabı vardır mutlaka. Nihayetinde etten-kemikten ve fikirden mütevellit insanlarız. Meselelerin farkındayız; meselelerin nasıl çözüleceğine dair şahsımıza münhasır fikirlerimizin olması doğal.

1 Kasım seçimlerine dair meselimiz, buna seçim siyaseti de denebilir, şudur: 1 Kasım seçimlerinde HDP’yi desteklememek nasıl bir yanlışsa, HDP’yi her derde deva görmek, asli mücadele örgütü ilan etmek, HDP’ye eklemlenmek dışında geride herhangi bir mevcudiyet bırakmamak da o kadar yanlıştır.

Şu noktayı geçtiğimizi farz ediyoruz: Topyekûn doğru ve yanlış yoktur. Dolayısıyla bırakalım CHP, HDP ve diğerlerini, kendi politik manzumemizi bile böyle bir noktadan teste tabi tutabilir, içimizi rahatlatacak kararlar alabiliriz.

Benim de imzacıları arasında bulunduğum “Saray yenilecek, halk kazanacak” başlıklı metinde yer alan seçimlerde HDP’yi destekleme çağrısını, alt etmekle yükümlü olduğumuz sorun bağlamında siyaseten iç rahatlatıcı bir atak olarak görebilir, mucitliğini Mao Zedung’un yaptığı “temel çelişki, baş çelişki, tali çelişki” gibi kavramlara dalarak, iç huzurumuzu teorik açıdan dayanaklı kılabiliriz.

Huzurluyuz. 1 Kasım seçimlerinde oyumuzu, büyük tehlikeyi görerek, HDP’ye vereceğiz.

Dört nedenle yapacağız bunu. Birincisi şudur: Bir partinin (HDP), genel merkezi de dahil onlarca bürosunun bir gecede yakılıp yıkılması ve egemenlerin aynı partiyi sistem tarafından onaylanan kulvara bile dahil etmemek için akla hayale gelmedik dalavereler düzenlemesi o partiyle dayanışmayı zorunlu kılar. Bırakalım iri iri lafları, asgari düzeyde demokrat olmak bile bunu gerektirir.

İkincisi şudur: 7 Haziran seçimlerinden beklediğini bulamayan egemenler, savaş üzerinden seçimleri kotarmaya çalışmaktadır. Hareket noktası Suruç Katliamı olmak üzere, Güneydoğu illerinde savaş hükmünü ilan etmiştir. Savaşı kimin başlattığının, kimin derinleştirdiğinin bir önemi yoktur. Savaş başlamıştır ve tarafların savaş “siyasetini” tereddütsüz hayata geçirmeye hazır olduğu açığa çıkmıştır. Bu çerçevede, savaşı değil, parlamenter siyaseti tercih ederek Meclis’e giren bir partinin, savaşın bizzat tarafı ilan edilip tecrit edilmesine karşı çıkmak gerekmektedir.

Üçüncüsü ise şudur: Bir ülkede, bırakalım genç, yaşlı, kadın, erkek sivil halkın katledilmesini eğer savaş, çocukların ölüm haberleriyle duyuluyorsa, o ülkenin genleriyle oynamak, emri verenleri tepe takla etmek boynumuzun borcu olmalıdır. İri iri laflara gerek yok. Cizreli çocukları düşünün ve verdiğiniz kararın doğruluğunu görün.

Dördüncüsü ise şudur: Lafı uzatmaya hacet yok. AKP’nin tek başına iktidar olamamasının biricik yolu, HDP’nin barajı aşmasından geçmektedir. 7 Haziran seçimleri bunun somut örneğidir. 7 Haziran’da AKP hem oy kaybına uğramış hem de HDP’nin barajı aşmasıyla parlamentoda güç yitimine uğramıştır. 400 vekil tartışmasına değinmek bile yersizdir.

Sosyalist solun bir kısmının, 7 Haziran’ı geçtik, önümüzdeki seçimde AKP’nin bütün stratejisini HDP üzerine kurduğu gerçeğine gözlerini kapatmasını, büyük tehlikeyi akla getirince ve hatta “il bazlı oy vermenin” sağlayacağı yarar üzerine akademisyenlerin kafa yorduğu bir dönemde, HDP’den ve “il bazlı hesaplardan” uzak durmasını anlamanın mümkün olmadığını ifade ederek ilk soruya verdiğim cevabı noktalayabilirim.

Gelelim ikinci soruya. İkinci soru karmaşık ve açıkçası daha zor. Bu nedenle kendi nam-ı hesabıma sade bir cevap vereceğim.

Güncel ihtiyaç ve sorunların yakıcılığını, Kürt hareketi temsilcilerinin Gezi İsyanı, 17-25 Aralık, 4+4+4 ile ilgili söylediklerine ve benzeri tavırlarına heba etmeyecek, “müzakere süreci/ Dolmabahçe mutabakatı/ savaş”, “Tayyip beyin başkanlığını destekleriz/ seni başkan yaptırmayacağız/savaş” gelgitlerine kafayı fazlaca takmadan sosyalist solun gerçekliği ve solun asıl ihtiyacı üzerinde iki çift laf edeceğim.

Bizim amentümüz bellidir. Farkındayım, amentümüze bakıp “hala bu kafa mı” diyenler çıkacaktır. Lakin kapitalizm, faşizm, emperyalizm ve gericilik karşıtlığından vazgeçme, herhangi birini önemsiz gibi gösterme, tali olarak değerlendirme şansımız yoktur. Başsız, gövdesiz, kolsuz, kanatsız kalacağımız aşikârdır. Böyle bir sol isteniyorsa, taliplilerinin kimler olduğu herkesin malumudur.

Bizim solumuz açıktır. Anadolu ilericiliğinin temel kabulleri, THKP-C’den bu yana geleneğimizin ayırt edici özelliği olagelmiştir. “Sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan”  geleneği sürdürme ısrar ve kararlılığımız kendimize nasıl bir gelecek vadettiğimizin de emaresi sayılmalıdır. Yani lafın özcesi, kuyruğumuzu dik tutmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken, amentümüzü programımızın başköşesinde oturtacak, değerlerimize kalbimizin en anlamlı köşesinde yer açacak, devrimci bir halk hareketi yaratma, sosyalist bir ülke kurma hedefinin peşinde koşacağız.

İhtiyaç bu çünkü: Sosyalist Türkiye’yi inşa edeceğiz. “Varamasam da yolunda ölürüm” diyen karıncanın öyküsü, öykümüzdür.

Aksi ne varsa, ne önerilirse solun varlık nedenini tarumar edeceği açıktır.

Etnik ve din temelli iktidar ve güç savaşlarının bölge ülkelerindeki solu ne hale getirdiğini bizzat yaşayarak gören bir kuşağın buna izin vermeyeceğine olan inanç, Kürt hareketinden sosyal demokratlara kadar dışımızdaki toplumsal güçlerle dönemsel, taktiksel ilişkilerin olabileceğine dair özgüveni de açığa çıkaracaktır. Seçimlerde HDP’yi desteklemenin bu özgüvenin ifadesi olarak görülmesi, yani desteğin ötesinde anlam yüklenilmemesi, bizlere amentümüzün ışığından ayrılmadan, olası gelişmeler karşısında sakinliği elden bırakmadan değerlendirme ve siyaset yapma şansı doğuracaktır ki, solun buna muktedir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Amentüsü “radikal demokrasi” olanla, amentüsü “devrim ve sosyalizm” olan iki farklı gücü, hangi tılsımlı değnek bir araya getirebilir? Soru budur ve bizim cevabımız bellidir: Örneğin çekin alın altımızdan temel yapı taşlarımızdan antiemperyalizmi, bir başka sarsıntıya hacet kalmadan evimiz başımıza yıkılır.

Kırk fırın ekmeği, açık faşizm ve iç savaş günlerinde yemiş bir geleneğin takipçisi olarak bizlerin,  bir başka toplumsal-siyasal gücün belirleyiciliği altına girmeyeceği bilinmelidir.

Bunun dışında ne yaşanırsa yaşansın, solu, daha önce de ifade edildiği gibi “garnitür” konumunda bırakacaktır ki buna kimsenin gönlü razı değildir.

Halkımızın tabiriyle; “yazıktır, günahtır.”


Not: Bu yazı, 29 Eylül 2015'te sendika1.org'da yayımlanmıştır.

21 Eylül 2015 Pazartesi

Allah, faşistin bile akıllısını nasip etsin!

İşimizin hayli zor olduğu kesin. “Akıllı düşman” ile “akılsız dost” ilişkisiyle ilgili pek çok özdeyiş olması öteden beri bu halin sorun yarattığını gösteriyor. Demek atalarımız da “akıllı düşman” özlemi içindeymiş. Biz de öyle. Mucize kabilinden bir şeyler olmazsa, özlemin dineceği yok.

Akla sahip olan, soru sorar, yargılar, sonuca varır. Sonuç onun aklıyla yaptığı bir tercihtir. Tercih nedenleri ve tercihin senin için ne anlam ifade ettiği ayrı mevzudur. Denk geldiğinizde konuşur, tartışırsınız, ikna çıkarsa aradan, ne ala, çıkmazsa ilişkinizi ona uygun tanzim edersiniz; kavgaysa kavga!

Tuğçe Kazaz demiş ki, “Şehitler öldükleri için şehit oluyorlar.” Şimdi böyle bir akılla ve böyle bir Türkçe sahibiyle, bırakalım barışı neyi nasıl tartışabiliriz.

İşyerime yakın bir kamu kurumu başka bir adrese taşındı. Boş binanın girişine kurum imzalı kocaman bir yazı asıldı: “Taşınmadan dolayı taşınmıştır.”

Biz “yangınlar yanıyor” diye şarkı sözü dinlemeye mecbur bırakılan, “ölü ölmüş” haberleri duymaya alışmış bir milletin ahvadı olarak, bu tür cahillikleri tebessümle karşılayabiliriz lakin “şehitler öldükleri için şehit oluyorlar” diyen biri üzerinden “ünlü” ihtiyacını karşılamaya çalışan siyasi iktidarla karşı karşıya olduğumuzu bilmek, durumumuzu bir parça acınası kılıyor.

‘Vallahi billahi öyle olmuş abi’

Aleni öyleyiz; elemli, kederli, acılı. O gün berberde tıraş sıramı beklerken, malum, konu döndü dolaştı, Cizre’de yaşananlara geldi. Belli ki Cizre’deki sivil ölümleri örtbas etmek mümkün olmamış, camiye gitmek üzere evinden çıkan insanların PKK’li keskin nişancılar tarafından vurulduğu haberi kulaktan kulağa yayılmış. Bir çeşit manipülasyon merkezi gibi çalışan mahalle berberleri bu yalanın yaygınlaşması için görevli kılınmış. Biraz mırın kırın itiraz edeyim dedim. Adam, “vallahi billahi öyle olmuş abi” dedi. Yemin ediyor yani. Yemin edene ne denir, çaresiz kaldım, “olabilir” dedim ve sustum.

Akşam yandaş bir televizyon kanalında, Cizre’nin de ele alındığı tartışma programına takıldım biraz. Bizim berber ahalisinin yalnız olmadığını anladım. Merkezi manipülasyon üssü vazife başındaydı. İlaveten, seçimden birkaç gün önce, HDP mitinginde patlayan bombanın baraj sorununu ortadan kaldırdığı, bombanın PKK’nin işi olduğuna dair yorumlar gırla gidiyordu.

Sorun manipülasyon üslerindeki hava değil, yalanların bu kadar kısa sürede kitleselleşmesi ve kabul görmesi. Sorun, yalanları hızla içselleştiren güruhun sokaklara taşması, sokakları terörize etmesi, yakıp yıkması, sadece Kürt olduğu için mevsimlik tarım işçilerine, inşaatta çalışanlara saldırması, yüzlercesinin birkaç kişiyi linç etmesi.

Son günlerde sıkça rastlanan olaylar yani.

Ne de olsa biz, “şehitler öldükleri için şehit oldular” kıvamında bir milletiz; ne denirse yutuyoruz.

Cehaleti örgütlemek kolaydır; “örgütlenmiş cehalet” ise korkutucu.

Gerard Depardieu’nun artistliği

Sanırım korkutuculuğun ne menem bir şey olduğunu son yaşayanlardan biri de Fransız sinema sanatçısı Gerard Depardieu oldu. Adam “artist” işte, insan basına beyanat verirken dikkatli olur, lafın nereye gideceğini az biraz kestirir. İnternet çağında olduğumuzu, Türkiye’nin internet kullanımında hayli önde olduğunu, internet kullanım oranıyla “okur-yazarlık” arasındaki paralelliğin Türkiye için geçerli olmadığını da bilmesi lazım ama ne gezer.

İsrail’in Filistinlilere yaptığı insanlık dışı mezalimi eleştirmesiyle de tanınan aktör, “Ülkemi terk etmek istiyorum” dedikten sonra, Türkiye’de internet kullanıcılarının hışmına uğradığını, ağza alınmayacak galiz küfürlere maruz kaldığını, onu internette linç eden kalabalığın ekran başından kalkıp az sonra sokaklara çıkarak “Kürtlere ölüm” diye bağırmaya başlayacağını kulağına fısıldayan olmuş mudur acaba? Adama kim, nasıl becerir bilemem ama yer yer bizi bile şaşkınlığa uğratan cehaletin ulaştığı mertebenin derecesini bir biçimde anlatmak gerekiyor ki cehalet karşısında ağzı açık kalmasın.

Adam ülkesini, yani Fransa’yı, terk edeceğini söylüyor. Birazdan sokağa dökülüp Kürt avına çıkacak cahiller, adı geçen ülkenin Türkiye olduğunu sanıyor; Gerard Depardieu adını duymamış olmanın kabahati elbette halkımızda olamaz. Yeteri kadar duyuramamış demek ki; 50 yıla yakın sanat hayatını, onlarca filmi, bütün bir kariyerini bu olay vesilesiyle bir kez daha gözden geçirsin.

Matah biri olsaydı, “Ülkemi terk etmek istiyorum” başlıklı haberin altına, “ya sev ya terk et” sloganının kullanıcıları böyle notlar düşer miydi? “Sizin gibi pisliklerden memleketimiz temizlenir, güle güle yolun izin karanlık olsun!”, “Tutan mı var zaten bu ülkede aldığın nefes bile haram”, “Hepinizin poposu sıkıştı nereye giderseniz gidin en azından sizin gibi pisliklerden memleketimiz temizlenir”, “Seni tutanmı var şerefsiz ne bekliyon”, “Zaten ermeni piçisiniz s..rin gidin anasız piçler”, “Yedin içtin zorda kalınca kaç yoksa sözlerin prim yapmıyormu”, “İyi gün dostu”. (Daha galiz olanları aktaramadım.)

Şimdi kim kabahatli karar verin. Çünkü ister sokakta ister monitörün başındakilerin sanat dünyasından bihaber olmadığını gösterir bir örnek vermek üzereyim.

Gerard Depardieu’un başaramadığını Beren Saat başardığına göre suçlu açık: Fransız Artist.

Göz yaşartıcı şahlanış

Bakın bu topluluk, kimin hangi dizide oynadığını, rolünün ne olduğunu, dizi kahramanlarını ve hatta dizide kullanılan mekânları bile içselleştirmiştir. Her nasılsa adı HDP’liye çıkan Beren Saat’i protesto etmek üzere kalabalığın Beren Saat’in rol aldığı Aşk-ı Memnu dizisinde kullanılan yalının önünde toplandığını, toplananların yalıyı taş yağmuruna tuttuğunu yazdı gazeteler. Daha da başka bir şey yazılmasına gerek kalmadı zaten, biz durumu çoktan kavramıştık. Bilgeliğin mertebesi gözlerimizi yaşartmaya yetti.

İsrail’i protesto etmek amacıyla cola içmeyen, onu yerine colacılara nazire yaparcasına aynı grubun sarı renkli içeceğini gazetecilerin önünde kafasına diken, colayı ekonomik açıdan çökertmek üzere bakkaldan bir kasa cola alıp tuvalete boşaltan ve bu “şahlanış” görüntüsünü sosyal medyada yayımlayan toplumsal duyarlılık halinin, Beren Saat protestolarında da görünür hale geçtiğini, hatta beyaz eşya satan bir esnafın, markanın reklam yüzü olan afişleri dükkânına asmadığını ilgili haberin altındaki yorumlardan anladık. Mutlu olduk. Ne de olsa, “beren saat, levent üzümcü, halit-bergüzar ergenç, cem boyner ve diğer binlerce kanı bozuk sözde Türk kaçacak delik arayacaksınız. Artık size sabrımız kalmadı.” Görüyoruz ki sanat, siyaset ve iş dünyasına hakim bir grup arkadaşla karşı karşıyayız.

Alın size göz yaşartıcı bir eylem daha: “Kanal D’de Beren Saat’in filmi var. Eylem ve kınama amaçlı plazmayı kırıp havuza attım. Kahrolsun HDP’li karı.” Ne dersiniz, doğru mudur acaba? Doğruysa, bu halkın önünde kimse duramaz.

Beren Saat mevzusunu uzattığımın farkındayım. Ancak şu satırları okuyamamanıza gönlüm el vermedi: “türk filim artisi mi var hepsi ermeni hangi filmi açarsan aç hep ermeni ama adı türk üçkağıtçıların yeni foyası ortaya çıkıyor daha bakın kimler pkk lı filim artistleri hergün neşeyle izlediğiniz o filimlerin pastası hep pkk ya gidiyor yüzümüze güle güle sırtımızı sıvazlıya sıvazlıya işleri götürüyorlar kimse müdahele edemiyor yazıklar olsun.”

Bu muhteşem alıntıyı yaptığımda, üçüncü sayfaya dolandığımı fark ettim. Kesmem gerekiyor haliyle. Gerçi sırada, Gülse Birsel’in, Macaristan’ın Suriyeli mültecilerle ilgili siyasetini eleştirdiği, “Ne kıymetli ülkeniz varmııış!” başlıklı yazısına yönelen “milli” tepkiler vardı ama. Şimdi mahrum mu kalacaksınız, “evet seni ve senin gibileri adam eden kıymetli ülkemiz var! kimseyi zorla tutmuyoruz”, “beğenmiyorsanız gidin bu ülkeden”, “evet çok değerli, defolup gidermisin lütfen”, a… k.. kaşarı beğenmiyorsan s.. ol git otopsi” şeklindeki yorumlardan.

Devam edersek örneklere, Cahillikler Kitabı’na alternatif hacimde bir kitap ortaya çıkacak korkarım. Bu yüzden cidden bitiriyorum.

‘Baktı ki ikisi de çekik göz’

Çin’de Uygur Türklerinin yaşadığı iddia edilen sorunlarla alakalı olarak, Çinli diyerek gördüğü her çekik gözlüyü (Kırgız, Kazak, Koreli, Tatar) döven adamları ve bu adamları, “Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz. Baktı ki ikisi de çekik göz. Fark eder mi efendim?” diye savunmaya çalışan Devlet Bahçeli’yi,  İstanbul’da “Çinili Fırın” isimli lokantanın, kalabalık tarafından Çinli diye okunarak taşlandığını, esmer tenli olan vatandaşları Kürt diye dövenleri, Kürt diye dövülen esmerin MHP’li çıkmasını, çocuğun “vurmayın ben ülkücüyüm” diye bağırmasını, Konya’da bir subayın PKK’li diye linçe uğramasını, PKK’yi bitirmek için, “kandildeki en derin mağranın içine 1 ton tnt yerleştirirsin pkk’ya bir ayda dağı boşaltın dersin, dağ tnt ye dayanamaz ve ova haline gelir” denmesini, Dağlıca saldırısı için, “dağlıca öyle sıradan bir terör saldırı değil, olayın perde arkasında çok büyük bir koalisyon olduğunun işaretleri çok fazla. bölgenin meteorolojik fotoğrafı, 37 derece, hiçbir bulut yok, sadece bölge üzerinde çok yoğun bir yağış var” diyerek başka bir bakış açısı getirilmesini, Çanakkale Halkevi’ne saldırmak için biriken kalabalığın, “evleri” karıştırarak, yanlışlıkla bir ailenin yaşadığı eve baskın yapmasını, MHP Çanakkale İl Başkanının o eve elinde çiçek, geçmiş olsun ziyaretine gitmesini ve nihayetinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, Fuat Avni isimli ünlü hesaba benzer şekilde açılan sahte twitter hesabından “yezid kabe’deki vincin devrilmesi için talimat verdi. gündemi kabe’ye çekerek Cizre’deki katliamın dozunu artırmak istiyor” şeklindeki geyiği ciddiye alıp, “buna yuh kelimesi hafif olur” diye yanıt vermesini başka bir yazıda enine boyuna aktarmak ve yorumlamak gerekir.

İnsan yoruluyor gerçekten. Ne diyelim: Allah yardımcımız olsun, sabırlar ihsan eylesin!


Not: Bu yazı, sendika1.org'da 17 Eylül 2015'te yayımlanmıştır.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Ankara’nın şarkında turuncu garba bezenmiş bir mahalle: Tuzluçayır

Tuzluçayır Ankara’nın doğusundadır, şarkındadır* yani.

Tuzluçayır’ın garbı* turuncudur; turuncu renklere bezenmiş bir mahalledir Tuzluçayır, Ankara’nın şarkında.

Kırdan kente göç eden yoksullar tarafından kurulmuştur; devrimcilerin “şark hizmeti” o gün bu gündür kesintisiz sürmektedir.

Ankara’nın şarkında 1960’lardan bu yana devrim şarkıları söylenmektedir. 12 Mart darbesi bu şarkıyı kesmek için yapılmıştır. 12 Eylül darbesi şarktan yükselen şarkının bütün bir kentten duyulmasını önlemek için tezgâhlanmıştır. 12 Eylül günlerinde, oğlu-kızı Mamak zindanına atılmayan ev yok gibidir Tuzluçayır’da.  Çok eziyet çekmiştir Tuzluçayırlılar, çok işkence görmüştür, çok ölmüştür. Lakin şarktan yükselen şarkı ne kesilmiştir ne de daha güçlü söylenmesinin önüne geçilebilmiştir.

Gülten Akın’ın dizelerinde gizlidir aslında Tuzluçayır’ın öyküsü: Örselense de, acıyla teslim alınmak istense de, kırılsa da, viran olsa da Tuzluçayırlıların kalplerindeki kuş hiç susmamıştır.

Mamak Cezaevi’nde yatanlar bilir bunu. Tuzluçayır’da yoksul evlerde yaşayanlar bilir bunu.

Hayli uzaktan da olsa, birbirini gören iki tepeyi gözünüzde canlandırın. Birinde cezaevi vardır, diğerinde Tuzluçayır. Penceresinden Tuzluçayır’ın göründüğü bir koğuşa düşmek içerdekine hapiste değilmiş hissini uyandırır; Mamak tarafından esen rüzgâr, oğulların, kızların kokusunu getirir.

Anneler ve oğullar, babalar ve kızlar arasında Ankara’nın şark semasında kem gözlerden, şer kalplerden azade kurulan bu köprüyü hangi faşizm engelleyebilir. Bizim “illegalite” dediğimiz “şey” işte budur: Ev özleminin ve evlat kokusunun cellatlara hissettirilmeden ciğerlere çekilmesi. Bu duygulardan ibaret gibi görünen tespit, aslında devrimci bir halk hareketinin meşru ve asla ele avuca sığmayan, baş edilmeyen yönüne işaret etmektedir. “Alnımız açık, yüzümüz ak” deyişinin bir başka ifadesidir. “Burası bizim mahallemizdir, mahallemizi savunmak hayatı savunmaktır” şeklindeki meydan okumadır.

Ne yani 70’li yıllarda faşist çetelerin başaramadığını, yeni yetme faşistler mi başaracak? 12 Eylülcülerin teslim alamadığı mahalleyi, AKP mi teslim alacak? Tuzluçayırlıların kalplerindeki “illegalitenin” nasıl bir güç olduğunu bilmeyenler tomalarla, akreplerle, paramiliter güçlerle kapıya dayansa kaç yazar?

Ya da dayandılar da ne oldu? “Geldikleri gibi gittiler.”

Geldikleri yer, Tuzluçayır Meydanı’dır. Tuzluçayır Meydanı, 1980’in 1 Mayıs’ında işçi bayramını kutlamak isteyenlere polisin ateş açması sonucunda vurulan Menekşe Erbay’ın düştüğü yerdir ve daha nicelerinin.

Tuzluçayır Meydanı, Madımak’ta katledilenlerin büyüdükleri, uğrak verdikleri yerdir ve daha nicelerinin.
Tuzluçayır Meydanı, 70’li yıllarda antifaşist mücadelenin simgelerindendir.

Tuzluçayır Meydanı, 12 Eylül günlerinde cezaevindeki çocuklarını ziyarete giden ziyarete giden annelerin ve babaların buluştukları yerdir.

Tuzluçayır Meydanı, barınma hakkı için, su hakkı için, ulaşım hakkı için sokağa dökülen binlere kucak açmıştır.

Tuzluçayır Meydanı, Gezi İsyanı günlerinde “destan” yazmıştır.

Tuzluçayır Meydanı, cami-cemevi adıyla bilinen asimilasyon girişimine direnenleri kötülüklerden korumuştur.

Tuzluçayır Meydanı, kent yoksullarının ve turuncu bayraklıların nice direnişine tanıklık etmiştir.

Kolay mı öyle, teslim almak.

Şimdilerde, yani 7 Haziran seçimlerinden sonra, yeniden alevlenen çatışmaların devamında, sokaklara taşan milliyetçi-gerici hezeyanın, hedeflerinden birinin de Tuzluçayır olması tesadüfi değildi.

Bu tesadüfi olmayan hali, Ferda Koç bu sitedeki “AKP’yle münakaşa; Sen de dinle Türk ulusu” başlıklı yazısında açıkça izah etti. Dedi ki yazının bir yerinde, “Kısacası sorun, Kürtlerin yenilip yenilmeyeceği değil; Türklerin AKP’ye, mezhepçi ve ırkçı faşizme yenilip yenilmeyeceğidir!” İşte faşist çetelerin Tuzluçayır’ı; yani ilericilerin, devrimcilerin, Alevilerin oturduğu mahalleyi hedef almasının nedeni buydu.

Tuzluçayır’daki direniş de tesadüfi değildi. Halkevcilerin yani Tuzluçayır’ın devrimci geleneğine sahip çıkan delikanlıların, turuncu garb kuşananların, “angara bebelerinin” AKP’ye, mezhepçi, ırkçı faşizme aman vermeyeceği belliydi.

Yine bu sitede yayınlanan bir videoyu bir kez daha izleyelim. 8 Haziran gecesi Tuzluçayır’a polis desteği ile saldıran faşistlerin püskürtülmesinden sonra Halkevci Doruk Yıldırım’ın yaptığı konuşmayı dinleyelim. Tuzluçayır’da yaşananlara hâkim olmakla kalmayacak, hiç şüphe yok devrimcilerdeki kararlılığı, politik netliği görecek ve Tuzluçayır’ın niye teslim alınamayacağını bir kez daha anlayacağız.

“(…) Şehit cenazelerini fırsat bilip provokasyon yaratmak amacıyla faşistlerin mahallemize girdiği iki oldu. ilkinde, 150 kadar genç Tuzluçayır’a geldiler, Tuzluçayır halkı bunun bir provokasyon olduğunu fark etti o gruba müdahale etmedi. Ama dedi ki, ‘Biz bu durumun farkındayız, bu sadece ve sadece provokasyondur. O yiten gençlere en çok bizim içimiz acıyor’. Ancak şunu da dedik, ‘Bir daha olmasın. Bir daha Tuzluçayır’a girme cüretini gösterirseniz, kemikleriniz kırılacak. Tuzluçayır halkı siz faşistlere ne yapması gerektiğini on yıllar öncesinden biliyor. Yitirmedi o bilgisini.’ Aradan beş dakika geçmedi. 10 tane şahin arabalı çakal, Tuzluçayır meydanında şov yapacaktı. Tuzluçayırlı gençler ne yapılması gerekiyorsa onu yaptı. Arabalarını buradan çekiciyle götürdüler. Bugün de aynısı oldu. Gördük, polis korumasında geliyorlardı buraya. Nitekim geldiler göbeğe. Ama biz uyarmıştık. Demiştik ‘bir daha gelmeyin. Gelirseniz kemiklerinizi kırarız’. Bugün bunu yaptık. Buradan bütün Tuzluçayırlılar, Haziran isyanında, cami-cemevi protestolarında, Berkin Elvan eylemlerinde bu meydanı dolduranlar, on yıllardır bu meydanın gerçek sahipleri kulağınız açık olsun: Savaştan beslenen, iktidarını savaşla tescilleyen AKP iktidarı biz Tuzluçayır halkının, Gazi halkının, Antakya halkının üzerine bu faşist köpekleri gönderecek. (...)”

Ferda Koç’un yazdıklarını ve Doruk Yıldırım’ın konuşmasını birleştirin. Karşınızda devrimci mücadele geleneğini diri tutan, kaderini yoksul halkla birleştiren, ezilenlerin, mazlumların yanında saf tutmakta bir an olsun tereddüt göstermeyen devrimci bir halk hareketini bulacaksınız.

Haydin saflara!

* Şark: Doğu
* Garb: Giysi, kıyafet


Not: Bu yazı, 14 Eylül 2015'te sendika1.org'da yayımlandı.