26 Ocak 2015 Pazartesi

“Kahrolsun Kemalist Diktatörlük”*

Bu yazının uzunu kısası olmaz. Bu yazı onlarca özneden ve yüklemden oluşmaz. Bu yazıda devrik cümle hiç kullanılmaz. Neyse odur; söylenir ve susulur. Açıktan söylenir; derinden susulur.

Kurgusu, bütünlüğü aranmaz ve hatta mesajı da olmaz bu yazının.

Bu yazı kuşlara, kelebeklere benzer biraz; rengini nereden aldığı, kanatlarını nasıl dalgalandırdığı ve nereye konacağı bellidir sadece.

Bu yazı herhangi bir tartışmaya dâhil olmaz. Sosyalistler arasında vakti zamanında başlayan, günümüze kadar süren ve anlaşılan o ki gündemde kalmaya da devam edeceğe benzeyen  “Kemalizm” tartışmasıyla alakası kurulmaz.

Bu yazı, bir delikanlının hayatıyla, hassasiyetleriyle ilgilidir. Bunlardan bihaber olanların, olsa da umursamayanların içinde bulunduğu tuhaflığa işaret eder ve orada noktasını bulur.

Bu yazıda, ne Mahir Çayan’ın “Atatürk’e bağlılık nöbeti” tuttuğu ne Deniz Gezmiş’in “Biz ikinci milli kurtuluş savaşçısıyız” dediği ne de 1970’li yıllarda faşistlerin yakasında Atatürk rozeti takanları solcu diye ölesiye dövdüğü anlatılacaktır.

Olsa olsa bu yazının satır aralarında, her dönemin kendine has özellikleri olduğu ve tarihe dönük tartışmaların bugünün doğruları üzerinde yapılmasının yanlış olacağı gerçeği gizlidir.
Kaldı ki bu yazıda ne tarih ne de yöntem tartışması yapılacaktır.

Bakın delikanlı odasının duvarına portresini asacak kadar saygı duyuyor, Anıtkabir’i ziyaret edecek kadar Mustafa Kemal’e sevgi besliyor.  Bu onun gerçeğidir; değiştirmeye ne haddimiz ne de hakkımız vardır.

Şimdi hayatta değildir; onunla ilgili gerçekler ancak bıraktığı izlerden takip edilebilir.

Mustafa Kemal, Ali İsmail’in gerçeğidir.

Gezi İsyanı, Ali İsmail’in gerçeğidir.

Alevilerin kaygıları, hassasiyetleri Ali İsmail’in gerçeğidir.

Eli sopalı polisler ve eli sopalı faşistler tarafından dövülerek öldürülmesi, Ali İsmail’in gerçeğidir.

Onu katledenlerin neredeyse ödül gibi cezalara çarptırılması, Ali İsmail’in gerçeğidir.

Yitirdiğimiz arkadaşlarımızın gerçeğinden uzaklaşmak, onlardan uzaklaşmaktır; sevgisizlik, nezaketsizliktir.

Ali İsmail’in davasında çıkan kararı protesto etmek amacıyla İstanbul’da düzenlenen gösteride bir grubun “Kahrolsun Kemalist Diktatörlük” diye bağırması, Ali İsmail’in gerçeğinden uzaklaşmak, kendi gerçeklerini Ali İsmail’e dayatmaktır.

Hesap-kitap başkadır. Lakin bu hesap ne Gezi İsyanı’na uymakta ne de Ali İsmail’in o güzelim hatırasına yakışmaktadır.

Ali İsmail dövülerek öldürülmüş, mahkeme katillere az ceza vererek ona bir kez daha öldürücü darbe vurmuş, gösteride “Kahrolsun Kemalist Diktatörlük” diye bağıranlar, Ali İsmail’in kaybından fena halde üzülenlerin ve mahkemenin kararına gerçekten öfkelenenlerin haklı tepkisini gölgelemekle kalmamış, inanılır ki Ali İsmail’i de rencide etmiştir.

Ali İsmail’i, Ethem Sarısülük’ü, Ahmet Atakan’ı ve dahi Gezi İsyanı’nı kendi gerçeğiymiş gibi göstermeye çalışmak, halüsinasyon haline işaret etmektedir ki, bu ruh halinin siyaseten anlamı üzerinde durmak, bu yazının ilgi alanına girmemektedir.

Ali İsmail, AKP diktatörlüğü döneminde katledilmiş, katilleri neredeyse taltif edilmiştir. “Kahrolsun AKP Diktatörlüğü” diyeceğine, sen kalkıp “Kahrolsun Kemalist Diktatörlük” diye bağırıyorsun. Bu, AKP’nin günahını azaltmak, diktatörlük karşıtlarının gücünü zayıflatmak değil de nedir?

Çünkü bu yazı Ali İsmail’e, onun masumiyetine, doğrularına saygı duyma çağrısıdır.

Çünkü bu yazı, Gezi İsyanının gerçek sahibi ve simgesi olan Ali İsmail’in, Ethem Sarısülük’ün, Ahmet Atakan’ın, Abdullah Cömert’in, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Hasan Ferit Gedik’in, Berkin Elvan’ın gerçeğini değiştirme ve hiç de hak edilmediği halde Gezi İsyanı’na sahip çıkma riyakârlığına itirazdır.

Çağrı ve itiraz açıktır: Ölen arkadaşlarımızı ve Gezi İsyanı’nı rahat bırakın.


Not: Yazıyla ilgili pek çok tepki aldım, olumlularını sıralamak yakışık almaz. Lakin olumsuzlara dair bir çift sözüm olacak: Kemalizmi savunmam; sosyalizme inanırım.

Yazı sonrası, Kemalizme dair ezberleri peş peşe sıralamanın gereği yoktu; bu solculuğa yeni başlayan genç hallerinden ne zaman kurtulacağız ya da ne zaman okuduğumuzu anlayacağız, bilemiyorum.

Ali İsmail Korkmaz ve onun hassasiyetleriyle ilgili durum tespiti yapmaya çalıştım sadece yazıyla. Ali İsmail'le ilgili kararı protesto gösterileri sırasında "Kahrolsun Kemalist Diktatörlük" diye bağırmanın kabul edilebilir bir tarafı yoktu. Bu, ne onun gerçeği ile örtüşmekteydi ne de Gezi İsyanıyla. Anlaşılması için bir başka örnek vereyim: Bu tıpkı, Gezi isyanıyla eş zamanlı günlerde öldürülen Medeni Yıldırım'ın cenaze töreninde, onun hassasiyetlerini yok sayarak "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" sloganını atmaya benziyor.

Zaman, mekan ve anlam açısından son derece yanlıştı, "kahrolsun" demek, buna işaret etmeye çalıştım. Bu kadar eleştiriye bile tahammülün olmadığını görmek ne yazık ki şaşırtmadı. Ne faşistliğim kaldı ne de... Bu kadarı bile yeter zaten.

Sağlık olsun, istenen "köpeksiz köyde değneksiz gezmek" anlaşılan; sıfır itiraz, sıfır eleştiri, sıfır tepki, birileri çoktan dokunulmazlığını ilan etmiş, bu vesileyle bir kez daha anlaşmış oldum.


*Bu yazı, 23 Ocak 2015'te sendika.org'da yayımlandı

17 Ocak 2015 Cumartesi

En çok Mahir öldü

Mahir Çayan, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Sinan Kazım Özüdoğru, Saffet Alp, Hüdai Arıkan, Sabahattin Kurt ve Ertuğrul Kürkçü Kızıldere’de kuşatılmıştır. Teslim olmayı reddeden devrimciler ağır silahlarla katledilmiş, yaralı ele geçirilen Saffet Alp kurşuna dizilmiş, aralarından sadece Ertuğrul Kürkçü sağ yakalanmıştır. Çatışma, görüşmek için kuşatıldıkları evin çatısına çıkanlara sorgusuz sualsiz ateş açılması nedeniyle başlamıştır.

İlk Mahir düşmüştür.

Kayıtlarda alnından vurulduğu yazılmaktadır. Mahir Çayan 26 yaşındadır ve THKP’nin lideri olarak bilinmektedir. Ne ilk kurşunu ona sıkmaları tesadüftür ne de onun vurulma ihtimali olmasına karşın  çatıya çıkması.

THKP’nin lider kadrolar ından Ziya Yılmaz, Mahirler Kızıldere’de kuşatıldıklarında emniyette işkence altındadır. Günlerce, Mahirlerin nerede olduğuna ve Karadeniz’e doğru yola çıktıkları bilgisi polise ulaştıktan sonra, grubun Fatsa’da kimlerle irtibat kurabileceğine dair soruları yanıtsız bırakmıştır.

Ziya Yılmaz’ın işkencecilerinden binbaşı Necati, elindeki Tercüman gazetesini Ziya Yılmaz’ın hücresine sevinç çığlıkları ile atmış, “seninkileri öldürdük” demiştir. Ziya Yılmaz göz ucuyla gazetedeki habere bakmış ve sessizliğe gömülmüştür. “Böyle bir acıyı ne o güne kadar ne de sonrasında yaşamıştır” Ziya Yılmaz.

O ana kadar binbaşı Necati çaresiz, Ziya Yılmaz güçlüdür. Mahirler katledildiğine göre, Ziya Yılmaz’a soracak sorusu kalmamış, iş duygusal açıdan acı çektirmeye gelmiştir. Belli ki binbaşı Necati, işkencede çözemediği Ziya Yılmaz’dan intikam almak istemektedir.

İşkenceci binbaşı hücrenin önüne gelip Ziya Yılmaz’ı kahreden o soruyu sorar: “Ertan Saruhan neyin olur Ziya, Fatsa’dan de mi o herif, o öldü.”

Döner dolaşır bir kez daha gelir: “Nihat Yılmaz amcanın oğluydu de mi Ziya, geberdi gitti işte.” Yetinir mi işkenceci: “Ömer Ayna yakın arkadaşın mıydı Ziya, o da öldü.” Neredeyse her ölen için ayrı ayrı dayanır kapıya.

En sona Mahir’i bırakır. Ziya Yılmaz’ın canını acıtmak için sarf ettiği cümleler Mahir’in bizler açısından önemini tescil etmiştir. İşkenceci binbaşı bir cümleyle Türkiye devrimci hareketinin tarihini özetlemiştir aslında: “Mahir Çayan sizin başkandı de mi Ziya, en çok o öldü.”

İlk ve en çok Mahir ölmüştür. İlk ve en çok öldüğü için o, Mahir Çayan olmuştur. İlk ve en çok ölerek 26 yaşındaki delikanlı, liderlerin nasıl yaşaması ve nasıl ölmesi gerektiğini göstermiştir. Kendi hayatını bir başka arkadaşının hayatından daha değerli görenlerin lider olmasının mümkün olmadığını ilk ve en çok ölerek kanıtlamıştır Mahir.

Hesap-kitap yapmadan, sorgu-sual etmeden, pazarlığa kalkışmadan fedakârca yaşamış ve öyle ölmüştür. Ölmek ve hayata dönmek budur işte.

Not: Sevgili arkadaşım Barış Mutluay’ın NotaBene Yayınları’ndan çıkan “TİP’ten THKP-C’ye Fatsa’dan Türkiye’ye/ Ziya Yılmaz” kitabını okumanızı öneririm. Bu bir kitap önerisi değildir sadece. Kitapta karşımıza çıkacak olan, Türkiye devrimci hareketinin en değerli kısmıyla ilgili, o değeri yaratanlardan Ziya Yılmaz’ın aktardıklarıdır ve “Mahir sandığa sığmaz” sözünün tarihsel dayanaklarıdır.


Bu yazı, 13 Ocak 2015 tarihinde sendika.org'da yayımlanmıştır.

9 Ocak 2015 Cuma

Gezi İsyanında biz onların façasını aldık, seçimlerde onlar bizim

“Savaş ilan edilince ilk kaybedilen şey gerçektir” der antik bir Yunan savaşçı. Sanıyorum kaybedilenler listesinin ilk sırasında kendi gücünle ilgili gerçek yer almaktadır.

Savaş ve gerçek üzerine ders niteliğinde başka tespitler de vardır. Sun Tzu Savaş Sanatı’nda der ki, “Kendi gücünüzü ve düşmanın gücünü biliyorsanız, savaşı kazanırsınız. Kendi gücünüzü biliyor ancak düşmanınkini bilmiyorsanız, kazanmanız tesadüflere bağlıdır. Kendinizin ve düşmanın gücünden habersizseniz kaybetmeniz kaçınılmazdır.”

Sonra, savaşın nasıl yürütüleceğine ve zaferin nasıl kazanılacağına dair taktiklerle devam eder ki bunlar, Türkiye solunun ne yapması gerektiğine ilişkin emareler taşır: “Düşmana yaklaştığınızda uzakta olduğunuz izlenimi vermeli; uzakta olduğunuzda ise düşmanın burnunun dibinde olduğunuza düşmanı inandırmalısınız.”

Konumuz elbette savaş değil. Savaş Sanatı’ndaki incelikleri ve zekâ ürünü taktikleri siyaset sahnesinde nasıl uygulayabiliriz ona bakacağız. “Siyaset sahnesi” ifadesi, yazının kendine dert ettiği konu bağlamında oldukça iğreti durdu, farkındayım. Derdimiz zaten tam da bu: İğreti duran “siyaset sahnesini” yıkıp yerine devrimci siyaseti inşa etmek. Düzenin her defasında kendini yeniden meşrulaştırdığı ve güç kazandığı siyaset algısını değiştirmek, yalancı demokrasi söylemini darmaduman etmek, siyaset bezirgânlarının “façasını almak” nasıl ve ne şekilde mümkündür bunu arayacağız.

“Façasını almak” deyimine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü Gezi, iktidarın façasının alınabileceğini gösterdi. Lakin isyancıların gerçeği, isyanın siyaset sahnesini yıkmasına yol açmadı. Gezi isyanı hâkim sınıfların façasını aldı; isyandan sonra yapılan iki seçimde ise egemenler, bırakalım kendi yaralarını iyileştirmeyi, “bizim” façamızda oldukça derin bir iz bırakmayı başardı.

Hatırlatmak için bu noktada büyük bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü gelen her seçim, geride bıraktığımız bütün seçimleri sanıyorum ki unutturuyor. Sanki ilk kez seçime giriyormuşçasına, sosyalist solda canhıraş seçim telaşı başlıyor. Telaşa mahal yok. Sandık sonuçları ve aslında sonuçları yansıtan toplumsal gerçeklik ortada. Gezi isyanından sonra yaşanan yerel seçimlerdeki oy oranlarını sanırım unutmuş bulunuyoruz.  AKP, yüzde 45 civarında bir oy oranıyla hemen bütün büyükşehirleri aldı. CHP yüzde 27, MHP yüzde 15 ile hayal kırıklığı yaşadı. Gelelim asıl mevzuya, bugün Birleşik Haziran Hareketi bünyesinde bulunan partilerden ÖDP ve TKP toplamda 100 bin oyu biraz aşabildi. ÖDP, TKP ve Halkevleri Ankara’da ortak aday çıkardı; Kaya Güvenç 2500 gibi bir oy aldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin nasıl cereyan ettiği ve kimin ne kadar oy aldığı biliniyor. Nihayetinde Gezi İsyanından ve hatta yolsuzluk işlerinden sonra yapılan iki seçim, muktedirin meşrulaşması ve gücünü pekiştirmesinden başka sonuca yol açmadı. Parantezi kapatıyorum.

Faça örneği ile konumuza gelmiş bulunuyoruz. 2015’te genel seçimler var. Daha şimdiden seçimlere dönük olası ittifaklar üzerine, sosyalist solun da dahil olduğu tartışmalar başlamış bulunuyor. CHP’nin bu sefer hangi devşirme sağ adayları listesine alacağı, sosyalistlere listesinde yer verip vermeyeceği, HDP’nin bağımsız adaylarla mı yoksa parti olarak mı seçimlere gireceği, CHP-HDP ittifakının aslında fena olmayacağı, CHP-HDP-BHH koalisyonunun ülkenin kaderini değiştirmeye namzet olduğuna dair tartışmalar gündeme oturdu. Kamuoyunun bunları tartışmasında sorun yok lakin sosyalistlerin yeni bir seçime kilitlenme emaresi taşımaya başlaması, bu yönde öneri ve görüşlerin havalarda uçuşması tartışılmaya muhtaç.

Evet tartışalım. Ancak tartışmaya, Uzakdoğu felsefesine atıfta bulunarak başlayalım: “Düşmanın” en güçlü olduğu zeminde savaşırsanız yenilmeniz kaçınılmazdır.

Anlaşılan o ki bizim arkadaşlar, “seçim ilanıyla” kendi gerçeklerinden kopmaktadır. Düşmanın ve kendilerinin gücünü unutarak girilen seçimlerde arkadaşlarımızın kaderine yenilgiden başka bir şey düşmemektedir. Her yenilginin sebebiyet verdiği olumsuz sonuçlar, kırılmalar üzerine bir şeyler söylemeye gerek yok sanırım; tereciye tere satmayalım, hepsi tecrübeyle sabittir. Kaldı ki, seçim denen garabetin sosyalistlerin hayatını bu derece belirlemesine dair itiraz, salt taktisyenlik sorunu değil, ömrü hayatı devrime vakfetme iradesini sergilemekle alakalıdır.

Kendi gücümüzü ve düşmanın gücünü bilerek başka “kapışma” zeminleri yaratalım. Buradaki tılsımlı sözcük, “yaratalım”dır. Yani biz belirleyelim. Düşmanın en güçlü olduğu seçimde değil, bizim en güçlü olduğumuz yerde göğüs göğse gelelim. Simgesel ifadeyle: Ateşi yakalım, barikatı kuralım. Enerjimizi seçim yolunda heba etmeyelim, gerçekleştiğinde seçimlerin önemini yitireceği toplumsal dayanaklarımızı oluşturalım, varımızı yoğumuzu devrimci bir hareketin oluşmasına ve yoksullarla buluşacağımız zeminlerin yaratılmasına harcayalım. Bir taraftan düşmanı uzakta olduğumuza inandıralım, oysa burnunun dibinde olalım, diğer taraftan burnunun dibine kadar girip ulaşılmaz olduğumuzu gösterelim. Bunun tek yolu var: Siyasal, sosyal mücadele alanlarında, sahici ve sıcak sorunlar merkezinde varlığımızı, meşruiyetimizi ilan edelim. Taşeron işçilerin yanında olalım, kent savunması için yollara düşelim, doğayı sahip çıkalım, barınma hakkı için direnenlerin yalnız olmadığını hissettirelim, öğrencilerin sırtına inen copun acısını iliklerimizde duyalım, yaşamı pahalılaştıran ve çekilmez kılanlara sokakları dar edelim, saltanata karşı demokrasiyi, gericiliğe karşı laikliği, tebaa dayatmasına karşı yurttaşlığı, faşizme karşı özgürlüğü sadece sahip çıkılacak kavramlar olarak değil, yolunda ölünecek değerler olarak ilan edelim,  ilan etmekle yetinmeyip bütün bir hayatımızı bu ilana uygun olarak tanzim edelim.

Zor mu bu? Zor. Lakin bu zorluğun, seçim yenilgilerinin yarattığı hayal kırıklığından daha ağır sonuçlar doğurması hem mümkün değildir hem de bu uğurda yaşanacak meşakkat devrimci bir hareket yaratmanın tartışılmaz gereğidir.

Sıfır noktasında mıyız? Değiliz. Türkiye devrimci hareketinin tarihi, toplumsal ve siyasal mücadelede bırakılan izlerden takip edilebilir. Yeter ki büyük küçük demeden “iz” bırakmaya yemin edelim. Yarattığımız “iz”lerin toplamından başka nedir ki devrim.

Ve yine yeter ki, seçim denen “orta oyuna” bu kez itibar etmeyelim. Bırakalım kim kimle ittifak yaparsa yapsın, kim mebus olursa olsun.

Ve biz biz olalım, Gezi İsyanını sandıkta sınamaya kalkmayalım. Çünkü o, sandığa sığmayacak kadar devrimci ve özgürlükçü bir kalkışmaydı. Gezi İsyanına yazık etmeyelim.

Gezi’de façasını aldığımız adamlara, yaralarını iyileştirme ve bizim façamızı alma şansını bir kez daha tanımayalım.

Not: Bu yazı 8 Ocak 2015'te sendika.org'da yayımlanmıştır.


inonualpat@gmail.com