21 Şubat 2015 Cumartesi

Sola ve solun birliğine dair aforizmalar

Biz birbirimizi görmezsek, büyüyemeyiz.

Biz birbirimize saygı duymazsak, başkasından bize saygı göstermesini bekleyemeyiz.

Biz birbirimizi yok sayarsak, medyanın bizi yok saymasına itiraz edemeyiz.

Biz birbirimizi incitirsek, devletin bizi öldürmesine ses çıkartamayız.

Biz birbirimiz hakkında dedikodu üretirsek, başkalarının bizim için yaptığı manipülasyonu boşa çıkartamayız.

Biz birbirimizin güçsüz düşmesini beklersek, asıl güç kaybedenin biz olduğumuzu fark edemeyiz.

Biz birbirimize düşmanca yaklaşırsak, başkalarından dostluk bekleyemeyiz.

Biz birbirimize dünyayı dar edersek, egemenlerin bizi sıkıştırdığı cendereyi parçalayamayız.

Biz birbirimizi ikna edemezsek, başkalarını inandıramayız.

Biz birbirimize tahammül gösteremezsek, kimseyi tahammüle çağıramayız.

Biz birbirimizin söylediklerini kulak arkası yaparsak, başkalarına sesimizi ulaştıramayız.

Biz birbirimizin sesini kısarsak, devlet sesimizi kısmak için kapımıza dayandığında sessizliğe gömülürüz.

Biz birbirimizin hırsızlığına göz yumarsak, hırsızlığa karşı mücadele edemeyiz.

Biz birbirimize solun temel değerleri noktasında çeki düzen vermezsek,  heder olan asıl biz oluruz.

Biz birbirimizi “küçük” ve “kendinden menkul” iktidar olanaklarıyla ezmeye çalışırsak, ezilen biz oluruz.

Biz birbirimize “iktidar” olduğumuz kurumların kapısını kapatırsak,  asıl “büyük kapının” suratımıza kapandığını anlayamayız.

Biz birbirimize gerçekleri söylemezsek, gerçeği arayamayız.

Biz birbirimizi kandırmaya devam edersek, asıl kendimizi kandırdığımızı bilemeyiz.

Biz birbirimize el vermezsek, dayanışma iddiasında bulunamayız.

Biz birbirimize omuz veremezsek, omzumuzun yanına omuz isteyemeyiz.

Biz birbirimizle yarışmayı asli amaç sayarsak, yarış dışı kaldığımızı göremeyiz.

Biz birbirimize kibirli davranırsak, kibrin nihai yenilgiye sebebiyet verdiği gerçeğini es geçeriz.

Biz birbirimize “iktidar” şımarıklığı içinde yaklaşırsak, “büyük iktidarın” şımarıklığını deşifre edemeyiz.

Biz birbirimize eleştirel yaklaşamazsak, eleştiri hakkını yitiririz.

Biz birbirimizle ilişkimizi tabular çerçevesinde kurarsak, egemenlerin kutsallarına el değemeyiz.

Biz birbirimize tarihimizi öğrenmeyi yasaklarsak, egemenler tarafından yazılan tarihi tartışamayız.

Biz birbirimize “bu işler benden sorulur” küstahlığı ile yaklaşırsak, dünyamızın ne kadar küçük olduğunu göremeyiz.

Biz birbirimize “varmış” gibi, “yapıyormuş” gibi caka satarsak, beklenti oluşmasının önüne geçemeyiz.

Biz birbirimizi “olmayanı oldurarak” kandırmaya çalışırsak, kendini kandıranların neden duvara tosladığını anlayamayız.

Biz birbirimize pembe tablo çizersek, ayakları yere basmayanların yaşadığı hüsranı yaşamaktan kaçamayız.

Biz birbirimize güçlü görünmek sevdasında olursak, “sanal” bir güç tesis ettiğimizi fark edemeyiz.

Biz birbirimizin olumsuzluklarını yüzümüze vurmazsak, kötülükleri ortadan kaldırma kararlığını sergileyemeyiz.

Biz birbirimizi, bir taraftan solculuk taslayıp diğer taraftan “sebepsiz-sebepli zenginleşme”, “koltuk düşkünlüğü”, “bırakalım bedel ödemeyi, tırnağını bile sağlama alma çabası”, “ön sırada oturma budalalığı”, “kendi hayatını bir başkasınınkinden değerli görme ve her şeyi kendine hak sayma huyu”,  “kendini büyütmek için diğerlerini küçültme, önemsizleştirme kurnazlığı”, “güvencesizliğe ve taşerona karşı çıkıp aynısını yapma samimiyetsizliği”, “iktidarını asla tartıştırmama muhafazakârlığı”, “kadın sorununa temas edip erkek egemenliğinin bir parçası olmaktan rahatsız olmama durumu”, “demokrasiyi sadece kendi için isteme ikiyüzlülüğü” gibi konularda sorgulamazsak, mızrağı “büyük iktidara” yöneltemeyiz.

Biz birbirimizi ne yapıp ne edip bu konuları kendine dert etme durumundan kurtaramazsak, üzerine tartışacağımız sol ve birliği kalmayacak.

Yazının icabı: Daha eskilere gitmeye hacet yok, sadece 13 Şubat’ta yapılan eğitim boykotunun ve Özgecan’ın katledilmesiyle ilgili düzenlenen protesto gösterilerinin sol haber sitelerinde ve sol gazetelerde verilip verilmediğine, verildiyse nasıl verildiğine, “haber atlama” pahasına hangi haber ve fotoğrafların görmezden gelindiğine bakılması ve popüler ifadeyle, “aynanın karşısına geçilmesi” yeter, bu yazının icabını anlamak için.


Bu yazı, 18 Şubat 2015'te sendika.org'da yayımlandı.

13 Şubat 2015 Cuma

Mütevazı bir halk hareketinin yarattığı mütevazı olmayan sonuçtur devrim

Biz gariban insanlarız. Ağzımız vardır, dilimiz yoktur çoğu zaman.

Tanığımızdır halk: Hamravat suyu olmasını da biliriz, “bizim de dağlarımız vardır Che Guevara” demesini de. İlki bilge olduğumuzun kanıtıdır, ikincisi devrimden asla vazgeçmeyeceğimizi gösterir.

İnatçı insanlarız biz. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” türü kör bir inat değildir bu. Bilgelikle devrim ateşinin birleştiği çatakta devrimin elle tutulur gözle görülür hale geçmesi için varını yoğunu ortaya dökmektir.

Varımız yoğumuz budur işte. Varımızı çoğaltmanın, yoğumuzun umudu karartmasına izin vermemenin derdindeyiz. Derdimiz, bu memlekette iktidarı yoksulların nam-ı hesabına değiştirmektir. Bunu bir vekâlet ilişkisi gibi görenlerden de, “biz bilirizci”lerden de, “halkımız ne eylerse güzel eylerci”lerden de olmadığımızı cümle âlem bilir.

Gezi İsyanı günlerinde Tuzluçayır’da, Dikmen’de, Armutlu’da varımız yoğumuzla nasıl göğüs göğse geldiysek zalimlerle, zulümden kaçarak memleketimize sığınan Ezidileri, Kürtleri, Arapları gülücüksüz, battaniyesiz, bebek mamasız bırakmamaya da öyle gayret ettik.

İstanbul’un kuzeyindeki yeşile, Dikmen’in vadisindeki serinliğe, Karadeniz’in deli sularına, suların can verdiği bin bir çeşit renge nasıl sahip çıktıysak, metal işçisinin de yoldaşı olmaktan öyle geri durmadık.  Taşeron işçiler yoldaşımızdır bizim; sağlıkçılar, enerjiciler, güvenlikçiler. Onlardan öğrendik, onlar olduk; onlar öğrettiklerine dönüştü; büyüdük.

Mütevazı bir halk hareketinin, mütevazı olmayan sonuçlar yaratmasına “devrim” dedik ve öyle yaşadık; güvendik, inandık, kendimizi sakınmadık. İstedik ki kimse kendini dev aynasında görmesin, kimse devrimci hareketi kendine menkul saymasın, kolektif irade kahramanlıkların da, yenilgilerin de, ebedi galibiyetlerin de müsebbibi sayılsın.

Zamanı geldi, yüzümüzü gözyaşlarımızla yıkamasını bildik, başka çaresi yoktu çünkü. Zamanı geldi belayı ellerimizi kirletmeden ellerimizin tersiyle bertaraf ettik, başka yolu yoktu çünkü. Kibrin karşısında olduk hep. Her şeye tahammül ettik, yalnızca politik kibri içimize sindiremedik. Politik kibre asla müsamaha göstermedik. Ne yaptık müsamaha göstermeyip, gönül koyduk sadece. Kim azsa yanında saf tuttuk, kim mağdursa peşine takıldık.

Ve hep ayaklarımızın üstünde durmasını başardık. Ne der halkımız buna: “Kendi yağınla kavrulmak.” Öyle yaptık. Kendi yağımızla kavrulduk.  Kendi yağımızla kavrula kavrula yağı yakmamayı öğrendik.

Yenildik yenilmesine lakin ahlâki konularda başımızı dik tuttuk. Kimseyi ezmedik, kimsenin kalbini kırmadık, kimseye sesimizi yükseltmedik, akçeli işlerden, iktidar ilişkisinden uzak durduk.

Misal, kuş sürüsüydük biz. Misal, göçemedik kış aylarında, sıcak iklimlere, hata yaptık. Kara kışa yakalandık, kırıldık, bir bir düştük. Ne kanatlarımızda derman vardı ne de soğuğa direnmek mümkündü. Lakin temel ilkelerimizden asla taviz vermedik, siyaseten yalpalamadık, demokrasiden ve nezaketten nasibini almayanları sokmadık hanemize.

Ne koltuk derdine düştük, ne rahat bir hayatı amaç edindik. Bu halkın çocuklarıydık biz.

Şimdilerde unutulmuş bir şiiri mırıldanarak yürüyoruz: ‘Gülmenin bir halk gülüyorsa gülmek’ olduğunu bilmekle kalmıyor, tarifsiz bir fedakârlıkla diri tutmaya çalıştığımız devrimciliği daha da görünür kılmak için bir adım daha atıyoruz. Tuzluçayır’ı çoğaltacağız, bunu yapacağız.

Biz gariban insanlarız. Ekmeğimizi bölecek, yakası aşınmış gömleği giymeye devam edecek, iktidar sahiplerine muhtaç olmayacak, sırça köşkleri yıkacak, yoksulların arasına karışacak, mazlumların yanında saf tutacağız. Üzerine methiyeler düzülen devrimci hareketin tarihi böyle yaratılmıştır çünkü.

Şimdi tarihimizde yeni bir sayfa açılacaksa, şüphe yok ki bu, Mayıs’ın son günlerinde başlayan Haziran’ı da içine alan ateşin harının yüzümüze vurmasıyla olacaktır. İlk satırında ateş ve isyan yer alacak, son satırında ise “tek yol sokak, tek yol devrim” dediğimiz yazılacaktır.

Gezi İsyanının, Haziran başındaki seçimlere denk gelme talihsizliğini ancak böyle etkisizleştiririz. Ancak böyle yaparsak, sandığın ışıltısının gözlerimizi kamaştırmasına izin vermez, yüzümüzü daha da yaksın diye ateşe bir adım daha yaklaşırız.

Çünkü “Mayıs Haziran’a dönerken”, bizim aklımıza seçim gelmeyecek, Nurhak’tan Cevahir’e, Cevahir’den Gezi İsyanına sandığa asla sığmayan hüzün ve coşku rehberimiz olacaktır.


Not: Bu yazı 9 Şubat 2015 tarihinde sendika.org'da yayımlanmıştır.


inonualpat@gmail.com






6 Şubat 2015 Cuma

Tanrı Dağı kadar Türk’ olan hangi sol?

Nazım Hikmet’i sevdik. Evet sevdik. Türkçe’nin ve aşkın müthiş şairiydi çünkü o. Komünist olduğu için yıllarca hapis yatmış, sıla hasreti çekerken hayata veda etmişti. Devrime ve vatanına tutkuyla bağlıydı. Pek çok kez onun aşk şiirlerini sevgilimize mırıldandık. Sosyalizmi tarif ederken, “yaşamak bir ağaç gibi tek/ ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizesi kolaylaştırıcımız oldu. “Bilekler kan içinde, ayaklar çıplak” olsa da, cehennemi de cenneti de yaşadığımız bu toprakları onun sayesinde sevdik. Kurtuluş Savaşı’nı “resmi” belgelerden değil, Nazım’dan takip ettik. Şeyh Bedrettin’i, Börklüce’yi O’ndan öğrendik. Ethem Nejat’ın, Mustafa Suphi’nin Komünist oldukları için Karadeniz’de boğdurularak öldürüldüğünü, tarih kitaplarından önce onun şiiriyle bildik. O yüzden ne Bursa Cezaevi’nde ne de Moskova’da Nazım olmaktan geri durduk.

Ahmed Arif’i sevdik. Evet sevdik. Çünkü o, Türkçe’nin ve Anadolu aydınlanmasının şairiydi. Bırakalım, “üşüyorum kapama gözlerini” dizesindeki müthiş aşkı, “Havva Anan dünkü çocuk sayılır” dizesini aydınlanmanın odağına yerleştirdik. “Üsküdar’dan öte lo kimin yurdu” dediğinde anladık ki Anadolu toprakları kadim medeniyetleri bağrında taşımaktadır; bu memlekette ırkçılık, kafatasçılık yapmak tarihsel, kültürel gerçeği yok saymaktır. O nedenle ne Hamravat Suyu’ndan vazgeçtik ne de Köroğlu’ndan, Karayılan’dan. Pir Sultan’ı, Bedrettin’i, Meçhul Askeri onun sayesinde tanıdık.

Bu kadarla sınırlı değil elbette, devrime ve şiire adanmış rehberlerimiz. Örneğin, devrimin ve umudun şairi Metin Demirtaş’ı unutmadık hiçbir an. Anadolu’dan bir şair “Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara” diyorsa, hem ona hem de seslendiği Che’ye dikkat kesildik, ikisini de sevdik. Yetinmedik, dağlarımızın savaşlar gördüğü, çetecileri barındırdığını öğrendik. Vietnam, Kongo Metin Demirtaş’la girdi ilgi alanımıza. Ho Chi Ming de, Ernesto da selamlarımızdan nasibi bu yüzden aldı. Nasıl almasındı, Vietnam emperyalizme destansı direnişin simgesiydi; Küba, devrim ve sosyalizm ateşi. İki halk da Amerika’ya silah sıkarak devrimini başarmıştı, bu nedenle değerliydi Fidel de, Le Duan da.

Deniz Gezmiş’in kalbimizde yeri bambaşkaydı. Evet öyleydi. Çünkü O, idam sehpasında bile emperyalizme kurşun sıkacak kadar cesur, Anadolu halklarına sahip çıkacak kadar yüce gönüllüydü. Öldürüldüğünde 25 yaşında olduğunu bilmek, son sözlerinin değerini daha da artırıyordu. “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi, kahrolsun emperyalizm” diyenlere kalbimiz nasıl kapalı olur?

Tıpkı, “Buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” diyen, Türkiye devriminin yol göstericisi Mahir Çayan’a kalplerimizde yer verdiğimiz gibi. Hiç şüphe yok ki, Mahir de cesurdu. Cesur olduğu için, emperyalizmin Türkiye’deki tetikçileri önce onu kurşunladı.

6. Filo’nun denize dökülmesini hatırlayın, hani Denizlerin ön safta olduğu. 68 kuşağı devrimcilerinin 6. Filo askerlerini Dolmabahçe’de denize dökmesi, ABD kayıtlarına “nahoş” bir olay olarak geçmiştir. Bizim tarihimizde ise emperyalizme karşı mücadelenin simgesidir. Türkiye devrimci hareketinin tarihi simgesel ya da değil, hiçbir gerekçe adı altında emperyalizmle dirsek teması kurulamayacağının bir başka ifadesidir.

Kim iddia edebilir, İbrahim Kaypakkaya’nın kalbimizde yerinin olmadığını? Edilirse, halt edilmiş olur. Çünkü O, ser verip sır vermeyen yiğit,  devrim için ölümü göze alabilmenin simgesi olarak düşlerimizi süslemekle kalmadı, Kemalizm tartışmalarına katkı sağlayarak ufuk açıcı oldu.

Yan yana getirin Deniz’i, Mahir’i, İbo’yu, üçünün ortak paydası nedir diye bakın, hiç şüphesiz devrim, sosyalizm ve antiemperyalizmle karşılaşacaksınız; üstünün teferruat olduğunu göreceksiniz.

Emperyalistler için teferruat olan bizim için değerdir. Bizim için teferruat olan emperyalistler için aranıp da bulunmayandır. Emperyalistler kendilerine dokunmayan, çıkarlarına tehdit oluşturmayan hareketleri, partileri, devletleri yönetim biçimleri ne olursa olsun, yedeğine almakta, stratejik müttefik yapmakta beis görmemektedir.

Biz Devrimci Yol’u bu yüzden sevdik. Evet sevdik. Bu ülke Devrimci Yol’la birlikte, tepeden tırnağa antifaşizm ve antiemperyalizmle müteşekkil bir halk hareketiyle buluşmuş oldu. Bu yüzden kitleselleşti, bu yüzden yoksulların umudu haline geldi. Devrimci Yol’u bu özelliklerinden arındırın, geriye Fatsa’daki, ODTÜ’deki lokal demokrasi deneyimlerinden başka bir şey kalmaz. Onlar da ne kadar geleceğe aktarılır, ne işe yarar bilinmez.

Öykümüzün kıssadan hissesi şudur: Antifaşizm ve antikapitalizm ile beslenmeyen emperyalizm karşıtlığının içi ne kadar boşsa, emperyalizme karşı mücadelede kafası açık olmayan toplumsal-siyasal hareketlerin de sol açısından hiçbir inandırıcılığı yoktur.

“Emperyalizme mezar Tel Zaatar”

Filistin davası şimdilerde olduğu gibi radikal İslamcıların etkisinde değildi, bizim Deniz Gezmiş’in Filistin Kurtuluş Örgütü kimliğine gıptayla baktığımız yıllarda. Biz Filistin mücadelesinin taşıdığı anlamı Bora Gözen ve arkadaşlarından öğrendik. FKÖ’nün önemli güçlerinden Marksist Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni ve önderi George Habaş’ı ezbere bilirdik, Filistin-İsrail gerginliğinin “toprak” çekişmesinden ibaret olmadığını, Filistinlilerdeki antiemperyalist damarın belirleyici olduğu gerçeğine ve ABD’nin koçbaşı İsrail devletinin mazlumları katlederek bölgedeki varlığını devam ettirdiğine hâkimdik. İsrail’in 1979 yılında Tel Zaatar Filistin Kampı’nda yaptığı katliam için düzenlenen protesto gösterileri sırasında atılan “Emperyalizme mezar Tel Zaatar” sloganıyla büyüdük.

Büyüdük ve Vietnam’da, Kamboçya’da, Şili’de, Laos’ta, Nikaragua’da, Tayland’da, Meksika’da devrim, sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketlerinin antiemperyalist karakter taşıdığını kavradık. Büyüdük ve doğru önderlikle emperyalizmin “kâğıttan kaplan” olabileceğini anladık. Büyüdük ve mazlum halkların kurtuluşunun nereden geçtiğini gördük. Büyüdük ve emperyalizmi geriletmeyen ulusal kurtuluş savaşlarının, nihayetinde emperyalizme yaradığını yaşayarak test ettik. Aynı şekilde demokratik olmayan, baskıcı, otoriter, yer yer faşizan eğilimler taşıyan yönetimlerin emperyalizm karşıtı tavırlarının, antiemperyalist mücadelenin meşruluğuna gölge düşürdüğünü test ettiğimiz gibi.

Ortega’yı bu yüzden sevdik, Chavez’i, Subcomantande Marcos’u bu yüzden kendimize yakın hissettik.

Bu yüzden IŞİD’e, El Kaide’ye ve Suriye’de, Irak’ta, Çeçenistan’da faaliyet yürüten onlarca İslami örgüte, Batı’ya, ABD’ye, AB’ye açılan cihada, militanlarının bile isteye ölümü göz almasına, feda eylemlerine, canlı bomba saldırılarına rağmen küçük bir sempati dahi beslemedik.

Topların gürültüsü her sesi bastırır

Elbette Kürt hareketine aynı toprakları, aynı ülkeyi paylaştığımız, aynı havayı soluduğumuz için ayrı bir parantez açmalı. Bizlerin nasıl değerlendirdiğinden azade bir gerçekliği bulunuyor Kürt hareketinin. Ne eleştirinin ne de desteğin sonuç değiştirici olduğunu söylemek zor. Mevcut güçler dengesi, eşit bir ilişki kurulmasına engel. Hareket kendi mecrasında akıyor, devletin muhatap almak zorunda kalmasından IŞİD’e karşı Kobane’de savaşan Kürt gruplara sağlanan uluslararası desteğe kadar, bizim gerçekliğimizi aşan bir durumla karşı karşıyayız.

Daha eskilere gitmek gereksiz. Sadece Kobane’ye bakıldığında, kentlerini büyük bir fedakârlıkla savunan mazlumlara karşı ne duyarsız kalmak mümkün ne de Kobane ve diğer Kürt kantonlarında hayata geçirilmeye çalışılan özyönetim deneyimlerini görmezden gelmek.

Bilinir ki, topların gürültüsü her sesi bastırır. Ancak topların gürültüsüne yaslanarak, Türkiye solunu hak etmediği şekilde töhmet altında bırakanlara ne denir peki?

Toptancılık yaparak solu bir bütün halinde töhmet altında bırakanların, topların patladığı yerde değil de, memleketin metropollerinde yaşıyor olması tuhaflığa işaret etmiyor mu? Sormazlar mı, niyetler ve insani dayanışma ilişkisi dışında “Tanrı Dağı Kadar Türk” ilan edilen Türkiye soluyla fark nedir? Kimselerin bilmediği bir başka hayat mı var, Cağaloğlu civarında?

Türkiye solu, “Tanrı Dağı kadar Türk” olmakla suçlanır mı? Suçlanır. Türkiye soluna, “Bayılırdın ‘Yaşasın Halkların Kardeşliği’ diye bağırmaya 1 Mayıs alanlarında.” denir mi? Denir. 1 Mayıs’ta “Yaşasın halkların kardeşliği” diye bağıranlara  “Tanrı Dağı kadar Türk” diyen bile çıkar mı? Çıkar.

Bize de sormak düşer: Kimdir “Tanrı Dağı Kadar Türk” olanlar?

Varını yoğunu, kıt olanaklarını harekete geçirip yoksul mahallerde Kobane için insani yardım toplayan Halkevciler mi? Birleşik Hazirancılar mı; ÖDP, TKP, Devrimci Hareketçiler mi? Örneğin Ankara Kızılay’da Hrant’ın ölüm yıldönümünde polisten dayak yiyen CHP’li gençler mi? Kim “Tanrı Dağı kadar Türk” olan?

HDP dışında kalan Türkiye sosyalistleri mi? Hepsi mi? Kürt hareketine eleştirel yaklaşan herkes mi? HDP dışında kalmak “Tanrı Dağı kadar Türk” olmaya yeter sebep mi?

Bu kadar kolay mı, ömrü hayatlarını faşizme, emperyalizme karşı savaşanları, her daim mazlum halkların yanında saf tutanları bir çırpıda “faşist” ilan etmek.

Kolay olduğu belli. Yazarım geçerim, tarz bu. Nasıl olsa, Kürt sorununun taşıdığı hassasiyet ve yazıdaki duygusallık nedeniyle kimse itiraz edemez. Türkiye soluna had bildirmenin mağrurluğu kazanç hanesine yazılır.

Türkiye solu, “Ahmet Taner Kışlalı için tuttuğu yasın yarım santimine bile Musa Anter için yer açmadı”   denir de, kimse, “yok öyle değil” bile diyemez.  Biz susturulduk, farkında bile değiliz, ama susturulduk çoktan. Lakin ancak şunu sorabilecek kadar cesaret sahibiyiz: Sormak isteriz ne farkınız var tam tersini söyleyenlerden.

Tam da bu noktada, şu gerçek girer devreye: Devrimciler bu ülkenin vicdanıdır. Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Musa Anter’e yanarız; “abdestimizden kuşkumuz” yoktur bizim.

Bir başka gerçek daha kendini gösterir: Toplumsal hareketleri sosyalizmin temel kabulleri, ne kadar demokratik olup olmadığı ve antiemperyalist karakterine bakarak değerlendirir, yakınlığa ve uzaklığa öyle karar veririz; gerisi teferruattır.

Not: Celal Başlangıç, 28 Ocak 2015 tarihli t24’te “Mevzubahis Kürtlerse ‘devrimcilik’ teferruattır!” başlıklı bir yazı yayımladı. İlginçtir, yazıya en küçük bir tepki bile gelmedi, yazar tarafından “faşist” ilan edilen sosyalistlerden. Kimse niye üstüne alınmadı, anlayamadım. Oysa Celal Başlangıç bütün bir solu kapsayarak yazdığını açıkça ilan etti. Yazıda duygusal ve hassas konulardan başlayıp Türkiye solu, 1 Mayıs’ta “Halkların kardeşliği” diye bağıranlar da dâhil, “Tanrı Dağı kadar Türk” olmakla suçladı. Ben de aynı kurguyla yazmaya çalıştım.


Bu yazı, 3 Şubat 2015 tarihinde sendika.org'da yayımlandı.