27 Mart 2015 Cuma

“Kızıldere ruhu” mu, “zamanın ruhu” mu?

30 Mart’a; bu ülkenin en güzel ve en yiğit evlatlarının katledildiği günün yıldönümüne birkaç gün kaldı.

30 Mart’a; yani Mahir ve dokuz arkadaşının, yani soldaki büyük kopuşun öncülerinin, yani genç ömürlerini hiçe sayacak kadar devrime bağlı olanların, yani inanmışlıkları üzerine kimsenin söz söyleyemeyeceği delikanlıların, yani “ipi en önce” göğüslemekten imtina etmeyenlerin, yani önder kadroların inanmışlığının sıradan militanların inanmışlığından farkının olmadığını ölümü seçerek gösterenlerin, kendi hayatını değil, geleceğe iz bırakmayı önemseyenlerin, devrimin sadece kahramanlıkların değil ideolojik-politik netliğin eseri olduğunu gösterenlerin katledildiği güne dokunduk dokunacağız neredeyse.

30 Mart 2015’te, incinen, kırılan, rencide edilen, hayal kırıklığına uğrayan, beklediğini bulamayan, kimde simgeleşeceğini bilemeyen, lakin ısrarından, inadından, devrime olan tutkusundan asla vazgeçmeyen bir ruha sahip insanlarız ki biz, üzerinden geçen kırk seneyi aşkın zaman zarfında, zamanın ruhunun Kızıldere ruhunu teslim almasına, Kızıldere ruhunun zamanın ruhu karşısında yenilmesine izin vermeyeceğimizi tarihe not olarak düşüyoruz.

Ne varsa bize dair, yazsın istiyoruz tarih kitapları. Büyük yenilgilerden de söz etsin, küçük zaferlerden de. “Ölebilirim bir barikatta yirmi beşinde” dediğimiz de bilinsin, tren sallayarak zamanımızı heder ettiğimiz de.

Cesaretimiz dahildir buna, korkularımız dahildir; çoğalmışlığımız ve fena halde az oluşumuz dahildir; acemiliklerimiz ve mahirliğimiz, hatalarımız ve hatta günahlarımız, cehaletimiz ve bilgeliğimiz dahildir tarihimize. Ne varsa yazılmalı, ne söylenmişse bilinmelidir.

Nedir zamanın ruhu? Somut durumun somut tahlili mi? “Bir daha Kızıldere yaratılmasına gerek var mı” sorusu mu? “Ne gerek var yeni bir Mahir’e” ukalalığı mı?

Nedir zamanın ruhu? Liberalizme, bencilliğe, faşizme teslim olmakta bir sakınca görülmemesi mi? Değişim, dönüşüm martavalı mı?

Nedir zamanın ruhu? Treni sallamak mı? Akıllı-uslu sınırlarda solculuk yapmak mı? Ehlileştiğimizi görmek lakin görmezden gelmek mi?

Liberallerin kullanageldiği, her derde deva ve inanmayı, adanmayı boşa düşürmeyi hedefleyen “nane ruhu” gibi bir şey mi?

Bir bakalım neyi neye tercih ettiğimize. Sonuçlardan memnunsak, bacağımızı kırıp oturalım, yok değilsek, gereğini yapalım.

Kızıldere’nin gereğini yerine getirelim. “Başları benzesin lakin yaşları benzemesin” temennisini saklı tutarak, Kızıldere’nin taşıdığı anlamı bugünün rehberi, geleceğin belirleyicisi ilan edelim.

Nedir Kızıldere’nin temel kabulü? Mahirleri Kızıldere’ye taşıyan, onları ölümsüzleştiren, büyüten nedir? Devrime olan inanç mı, arkadaşlarına bağlılık mı, solun 40 yıllık dizginlerinden kurtarılması mı, emperyalizm ve yerli işbirlikçilerine karşı amansız mücadele mi? Hepsi mi?

Sahip çıkmamız gereken Kızıldere ruhu nedir? Sırça köşklerde yaşamak yerine, Kızıldere’deki evin çatısına çıkmayı bilmek mi? Devrimi canından çok sevmek mi? Yaşamayı tercih etmekle ölümü göze almak arasındaki uçurum mu? Uçurumun dibindeki karınca olabilecek kadar neferi olmak mı? Hepsi mi?

Şunu bilelim: Mahir, sonradan gelecekler güvenle karşıya geçsin diye uçurumu dolduran karınca olmayı gözlerini kırpmadan seçmiştir. Kızıldere ruhu bu mudur? Budur. Mahir’in bize bıraktığı değerli miras bu mudur? Budur.

Başka bir ruh aramaya gerek var mıdır? Türkiye devriminin yolu Mahir’in üstüne yüzlerce mermi boşaldığında çizilmiştir. Bize zamanın ruhuna ve zamane ruhlara dair güzellemeler değil, Kızıldere ruhu gerekmektedir.

Memlekette olana bitene dair söyleyeceklerimiz bundan ibarettir.


Not: Bu yazı, 24 Mart 2015'te sendika.org'da yayımlanmıştır.


inonualpat@gmail.com

25 Mart 2015 Çarşamba

Gönül gözüyle gördü, insanı kalpten sevdi / Ölse ne gam!

Nazım Hikmet,  “Dörtnala giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak” diye yazdı. Yaşar Kemal, “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler” dedi. Biri “beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacağımızı” hatırlattı. Diğeri “demirin tuncuna, insanın piçine kaldığımızı” söyledi.
Türkçenin iki büyük ustası, hüzünde birleşti.

Türkiye solunun tarihini anlatmaya çalışırsak, karşımıza çıkanın daha çok hüzün olacağı açıktır. Elbette umut vardır, azim vardır, fedakârlık şüphe götürmez. Lakin bizi diri tutanın hüzün olduğunu da bilmek ve hüznü ihmal etmemek lazımdır. “Oy oy İnce memed/ yüreğimde sancı memed/ içimizde kara sevda/ alnımızda yazgı memed” dizeleri hüznü layık olduğu yere taşıma gayretidir. Çünkü insan, ülke, devrim bizim kara sevdamız, sancımız, alnımızın yazgısıdır.

Yaşar Kemal’den öğrendik: Devrim bizim kaderimizdir. Yaşar Kemal’den öğrendik: İnsan kaderinden kaçamaz.

Başka türlü açıklanamaz çünkü Yaşar Kemal’in çektiği onca acı. Ne için, kimin için dayanılır onca eziyete?

Eziyet mi? Evet eziyet. Yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu olarak dünyaya “merhaba” de, sokakta Türkçe konuş, evde Kürtçe.  Sen kalk yerinden yurdundan ayrılıp Çukurova’ya göç et. Kan davası nedeniyle baban hem de gözlerinin önünde öldürülsün, daha küçücük bir bebeyken kaza sonucu bir gözünü kaybet, yoksulluk, yoksunluk içinde büyü, şiirleri, öyküleri, romanları anadilinde yazama; bütün bunların toplamı insana eziyettir ve bütün bunların toplamı insanı solcu yapar.

Solcudur Yaşar Kemal. Kendi hayatından yola çıkarak, çektiği eziyetleri başkaları çekmesin diye solcu olmuştur. Kimse yoksul olmasın, kimsenin babası öldürülmesin, kimse sakat kalmasın, herkes anadilinde yazsın diye gençken Türkiye İşçi Partisi’ne kaydını yaptırmış, adını emekçilerin hanesinden bir daha sildirmemiştir.

Memlekette solcuların başına ne geldiyse Yaşar Kemal de aynısını yaşamıştır. Cezaevi, işkence, düşünce suçu, parasızlık, itilme kakılma. Hangimiz yaşamadık. Tek bir farkla: O, Yaşar Kemal olmuştur. Yaşadıklarını yazmış, yaşamak istediklerini ak kâğıda dökmüş, O’nun yazdıklarının üstüne yazan çıksa da, aynı tadı vermemiştir.

Fark şuradadır: Daha bıyıkları terlemeden ağır işlere soyunan, ırgat kâtipliği yapan, ırgatbaşı olan, Adana Halkevi’ni açan kapatan, öğretmenliği seçen, traktör süren, pamuk ve çeltik tarlalarında ter akıtan biri eğer kaleme sarılırsa korkun ondan.  Nitekim öyle olmuştur. Roman denince O’nun adının hizasıyla çekilen çizgiyi görmeden ahkâm kesmek olsa olsa edebiyat dışı dengelere yaslanarak var olmaya çalışanların harcıdır. O harç bizim mahallede tuğla tutmaz. O harcın tuttuğu tuğlalarla yapılan eve bizden kimse başını sokmaz.

Çünkü bizim harcımız İnce Memed’in zulme başkaldırısıyla, Ant dergisiyle, cezaevi ranzasıyla, türkülerle, açlık greviyle yoğrulmuştur. Çünkü bizim harcımız kardeşlikle, barışla, bilgelikle, ağız dolusu gülmekle, bir can yittiğinde Seyhan Nehri gibi ağlamakla, sevinçlerde Ceyhan Nehri gibi coşmakla oluşmuştur. Sahi siz ne yaparsınız, çocukluğunuz eşkıyalar arasında geçse, bölgenizde nam salmış yüzlerce eşkıya olsa, Kurtuluş Savaşı eşkıyaların omzunda yükselse, zamane eşkıyalarına gönül bağlamaz mısınız? Onların canını korumak için çırpınmaz mısınız? Bu yüzdendir Yaşar Kemal’in cezaevlerinde “ölüme yatanların” yaşama tutunması için kendini heder etmesi.

Başlığa dönelim. “Her işte bir hayır vardır” derler. Ailesinin Çukurova’ya göç etmesi Yaşar Kemal’i edebiyatla buluşturmuş, gözünün kör olması gönül gözüyle görmesini sağlamış, gönül gözüyle gördüğü için de solcu olmuştur.

Hadi biri çıksın, “Yaşar Kemal öldü” desin. Adanalıların deyişle, alnının çatından mıhlanmaya da hazır olsun.


Not: Bu yazı Halkın Sesi gazetesinin 229. sayısında yayımlandı.



20 Mart 2015 Cuma

Solun nezaketle imtihanı

Nihayetinde birkaç aklıselim çıktı da, “ne oluyoruz arkadaşlar, herkes kendine gelsin” dedi. Uyarıların topyekûn sonuç değiştireceğini düşünmesem de, kendi gibi düşünmeyenlere kin kusan, nefretle ve hiddetle yaklaşanlar cephesinde küçük bir kopma bile memnuniyet verecek bize. O kadar geri bir noktaya çektik yani insani mevziimizi, küçük bir soru işareti doğmasına, bir “acaba”ya bile fitiz. “Yazanlar haklı, sanırım yanlış yapıyoruz”u duysak, devrim olmuş gibi sevineceğiz neredeyse.

Özellikle sosyal medya üzerinden ve daha çok da müstear isimle sağa sola hakaret etmenin ve küfür sallamanın meziyet kabul edildiği, arkadaş âlemlerinde hava atmanın vesilesi sayıldığı günlerden geçiyoruz. “Bizim delikanlı, almış twitter’den ‘İnönü Karasamut’ ismiyle sahte hesap, sabah akşam İnönü Alpat’la, Samut Karabulut’a (Halkevleri Genel Başkan Yardımcısı) laf sokuyor.”

Bravo, büyük iş yapıyor. Zeki olduğu da su götürmez hani. Kimin aklına gelir, sözcüklerle böylesine oynamak.

Sözcüklerle oynama ustası Can Yücel’dir. Takma isimle küfür edeceğine, küfrün üstadı Can Yücel’den iki dize okusa, yaptığı haltın farkına varacak. Aynı Can Yücel vakti zamanında üyesi olduğu ÖDP’ye şu dizeleri yazmıştı: “Ölüm tarafından asla asimile edilmemiş bir yurttaşınız olarak / dayanıyorum dayanışma kapınıza/ yaşasın özgürlük diye haykırarak.” Can Yücel sonra hayatı terk etti. ÖDP ve hayat İnönü Karasamut’a kaldı demek, yazık.

BHH’nin seçimlerdeki tavrını açıklamasının ardından, twitter’de BHH’liler için “o ulusalcı köpeklerin HDP’ye gelmediği iyi oldu” diyen delikanlıyı Cemil Bayık’ın “BHH, CHP’yle de HDP’yle de ittifak yapsa zarar görürdü. En doğru tercihi yapıp dayanışmayı seçti” diyen inceliğini anlamaya çağıralım, başka yapacak bir şey yok çünkü.

Bir değil, beş değil, on beş bile değil. O kadar çok ki bu tür. İşitmediğimiz hakaretlere, küfürlere şükrediyor hale geldik. Biri çıkıp da demiyor mu, “Ne oluyoruz arkadaşlar, kötülüğe, cehalete, hiddete teslim olanlar, iyiliğe, bilgiye, sevgiye nasıl talip olur” diye.

Evet sanırım sevgisizlikten kaynaklanıyor her şey. Birbirimizle anlaşamamak, farklı düşünmek doğal, ama bu denli sevgisizlik anlaşılabilir değil. Demek başka bir sorun var ortada. Nezaketi, inceliği, asaleti mumla arıyoruz. Gülten Akın, kimi solculara bakıp da mı yazmıştır acaba şu dizesini: “Ahh kimselerin vakti yok/ durup ince şeyleri anlamaya.”

Vakit olmadığı kesin. Dönem hızlı iletişim, hızlı küfür etme dönemi. Farklı politik hassasiyetlere sahip biri iki satır yazı yazdığında ilk küfür edene ödül veriliyor sanırım. Başka bir izahı yok çünkü bu hızın.

Hızın, küfrün ve yer yer tehdidin 2015 seçim sathı mailine girdiğimiz şu günlerde tartışmanın bütün taraflarını rahatsız edecek düzeye vardığı, içeriğe kavuştuğu görülmüş olacak ki, önce Birgün gazetesinden Barış İnce bir şeyler yazdı, sonra İleri Haber’de Metin Çulhaoğlu devam etti, son uyarı da Öğrenci Kolektifleri’nden Çağdaş Ersoy’dan geldi.

Üçü de, küfür, tehdit mevzusuna doğrudan girmeyip farklı düşünenlere karşı tahammül çağrısı yaptı, yargılardan, ezberlerden azade bir hayat temenni etti. Ne de olsa 7 Haziran’dan sonra hayat devam edecekti.

Barış İnce dedi ki, “Ben 30’lu yaşlarıma geldim ve bu sekterlikten bıktım. Sosyal medyadaki yorumlar insanı hayattan soğutuyor. Bıkmayan varsa yolu açık olsun. Ama çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir ülkemiz olmayacak bilgileri olsun. Eyvallah.”

Metin Çulhaoğlu dedi ki, “Gerçi seçimlere daha var; önümüzdeki birkaç ay içinde neler olup biter, orası da ayrı. Ama bir konuda emin ol: Türkiye, 7 Haziran öncesinde de sonrasında da önemli siyasi gelişmelere sahne olacak. Her gelişmede saflar dalgalanacak, kartlar yeniden karılacak, defter hiç kapanmayacak, yeni sayfalar eklenecektir. Dolayısıyla, 7 Haziran’da sandığa gidip oy kullanırsan (kuşkusuz soldakileri kastediyoruz), kullandığın oy nedeniyle kontrpiyede kalmayacak, açığa düşmeyecek, nedamet getirmek zorunda kalmayacaksın. Yani, kimsenin verdiği oy nedeniyle ‘eli kırılmayacaktır’. O kadar da abartmayalım.”

Çağdaş Ersoy dedi ki, “Ne olur kullandığınız dile, laflarınızın nereye gittiğine dikkat edin. 140 karaktere sığdırılmış siyasi tespitleriniz yüzünden sol içinde ne hukuk ne saygı bırakıyorsunuz. Hepimizin dinlediği şarkıları yazan Grup Yorum’a hakaret ederken dinlediğimiz şarkılara da hakaret ediyorsunuz. İşbirlikçi bunlar dediğiniz Kürt hareketine söverken, 8-9 yaşında elinde taşıyla devlete direnen Kürt çocuğuna da sövüyorsunuz. BHH HDP’yi desteklemedi diye ‘ulusalcı zaten bunlar’ diye veryansın ederken her gün DTCF’de yurtseverlerle beraber faşistlere direnen ÖDP’li dostlarımıza da ulusalcı diyorsunuz. Halkevleri HDP’ye oy verin dedi diye ‘bunlar da Kürt kuyrukçusu oldu, kaç vekile sattınız kendinizi’ derken yıllardır bağımsız bir sosyalist hat örgütlemeye çalışan binlerce insanı da itham ediyorsunuz. Herkesin öngörüsü, tespiti kimi noktalarda farklılaşıyor, farklı taktikler belirliyor, ama mücadelede yan yana geldiğimiz zaman birbirimize bakacak yüzümüz olsun. Biraz dikkatli olun!”

Sendika.Org’da sık yazıyorum. Açıkçası her yazı sonrası, yazının eleştirel kısmı hangi kesimle alakalıysa, onların hışmına uğruyor, eleştiriden memnun olanların takdirine şayan oluyorum.  Kürt hareketini antiemperyalizm, gericilik karşıtlığı üzerinden eleştiriyorum örneğin bir yazıda, başında “TC” rumuzuyla yazanlardan övgüler alıyor, HDP’li olduğunu tahmin ettiğim arkadaşların gazabına uğruyorum. Bir yazı sonra seçimlerde AKP’nin geriletilmesi için HDP’nin barajı aşması gerekir deyince, roller değişiveriyor. Ne “yüzüne tükürülecek adam olmadığım”, ne “tokadı hak ettiğim”  kalıyor; “Kürt kuyrukçuluğu”ndan, “Kürt düşmanlığı”na geçiş hızına yetişemiyorum. “ÖDP düşmanlığım” zaten baki!

Barış İnce’ye, ÖDP’li olduğunu bildiğim müstear ve/veya gerçek isimlerden gelen küfür, hakaret, tehdit mesajlarını göndereyim de, uyarısının ne kadar yerinde olduğunu görsün. Ama Allah’ı var, ne yazarsam yazayım, TKP’lilerden ağırlıkla politik eleştiriler alıyorum, sert ama içinde en ufak hakaret olmadan görüş bildiriyorlar. Bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Sezar’ın hakkı, Sezar’a.

Bu olumsuzluğun bütün sola mâl edilmemesi gerektiğini düşünenlere çevrelerine bakmalarını salık veririm. Maruz kaldığım muameleyi kendi adıma dert ettiğimi düşünen varsa yanılıyor. Bu düşmanca dilden ve ona kaynaklık eden duygudan bir bütün olarak kurtulamazsak, vay halimize!


Not: Bu yazı 18 Mart 2015'te sendika.org'da yayımlandı.


inonualpat@gmail.com

16 Mart 2015 Pazartesi

HDP’ye oy vereceğim; Allah utandırmasın!

Üyesi bulunduğum Halkevleri 2015 seçimlerinde HDP’yi destekleyeceğini beyan etti. Halkevleri tarihinde ilk oluyor bu. İlk kez bir parti işaret ediliyor. Bunun ne anlama geldiği, etkisinin ne olacağı ayrı konulardır ancak en azından bu tavrın, Halkevleri’nin CHP’nin “arka bahçesi” olduğu, her seçimde CHP’ye çalıştığı, “damarlarında ulusalcı kan dolaştığı”, “Kürt düşmanlığı” yaptığı yönündeki teraneleri bıkıp usanmadan dile getiren andaval liberalleri, bir de sosyalistleri “faşist” ilan etmekte beis görmeyen cahilleri boşa düşürmesi bile başlı başına faydalıdır.

Kaldı ki ortada düpedüz hiç de adil olmayan bir durum söz konusudur. İslamcısından liberaline, solcusundan sağcısına her türden Kürt siyasetçiye listelerinde yer veren HDP’lilerin ya da aynı şekilde bileşenleri arasında CHP milletvekillerinin de olduğu BHH’nin kimi taraftarlarının, GYK’sındaki CHP’li vekillere bakıp Halkevleri’ni CHP’nin arka bahçesi ilan etmesi, malum, bir başka söze hacet bırakmayacak oranda abesle iştigal etmek demektir.

Ne Halkevleri 1932’lerin Halkevleri’dir ne de Türkiye o yılların ülkesidir. Bunun bile ayırdına varmadan, “zaten Halkevleri’ni Atatürk kurdu, ulusalcılığı oradan geliyor” diye söze başlayanların ya da tam tersi “Atatürk’ün kurduğu Halkevleri nasıl olur da HDP’yi destekler” diyenlerin, en kibar ifade ile izan sorununda ortaklaştıklarını ifade ederek, Halkevleri’ni en doğru ve eksiksiz biçimde, CNNtürk’te Ahmet Hakan’ın konuğu AKP’li bir yandaşın, “Ben gördüm, Gezi eylemlerinde Ankara’da en büyük eylemleri bunlar yaptı, yaktılar, yıktılar” sözleriyle tanımladığını hatırlatıp asıl mevzuya dönelim.

Asıl mevzu şudur: Gezi İsyanı’nın önemli bileşenlerinden, isyanın militan yönünün simgelerinden, yine isyanın kent merkezlerindeki etkisinin azalmasıyla birlikte mahallelere kaymasını ve Tuzluçayır’da, Dikmen’de, Armutlu’daki direnişlerle yaz aylarına yayılmasını sağlayan, Gezi İsyanı’na “devrimin üç ayı” denilmesine vesile olan Halkevleri’nin ilk kez ve ikirciksiz bir tavırla halkı HDP’yi desteklemeye çağırması, üzerine söz söylemeyi gerektirmektedir.

Sözümüz şudur: “Emir büyük yerdendir” ve dolayısıyla gereğini yapmakta tereddüt göstermeyiz. Nihayetinde istenen “basit” bir oydur. Bu “basit” oyun yol açacağı olumlu sayılabilecek sonuçları bugünden kestirmek mümkündür. Halkevleri’nin seçimlere dair metni, bu sonuçların ortaya çıkması doğrultusundaki çabaların politik izahından ibarettir.

Kaldı ki, “vahim bir durumla karşı karşıya kalır mıyız” şeklindeki kaygı, seçim denen garabetin nihayetinde taktiksel bir hamle sayılabileceğine dair gerçekle birlikte, yakın ve yakıcı tehlikenin bertaraf edilmesi, olmadı zayıflatılması gibi bir sonuca yol açma ihtimali taşıması nedeniyle hafifleyecektir.

Kaygıları hafifletecek bir haber, 12 Mart günlü Birgün gazetesinde Sebahat Karakoyun imzasıyla ve “HDP senet hazırlıyor” başlığı ile yayımlandı. Habere göre, HDP başkanlık sistemine ve AKP ile koalisyona karşı olacağına dair senet imzalayacak. Elbette her insan ideolojik-politik duruşuna göre tercih kullanır, seçim vaatleriyle de hem tercihini pekiştirir hem de bunu başkalarını ikna için kullanır.

2015 seçimlerinin temel hedefi Erdoğan’ın hevesini kursağında bırakmaktır. “400 vekil” hedefinden, bırakalım Anayasa değişikliğini, belki de tek başına iktidar bile olamayacak seviyeye inmesi bilinir ki AKP için sonun başlangıcı olacaktır.

Varsa bir olanağı, bir yolu, bir oluru; sonun başlangıcını hazırlayalım. Sokağı teslim alamayan AKP’yi, sandıkta da hayal kırıklığına uğratalım.

İki olasılıkla karşı karşıya bulunuyoruz. İlki HDP’nin barajı aşması ile AKP’nin hayal kırıklığı yaşayacak olması diğeri ise AKP ile HDP’nin anlaştığı, Anayasa değişikliği ile ilgili çoktan işi pişirdikleri, koalisyon ortaklığı yapacaklarıdır.

İlki tartışmasız gerçektir. HDP barajı aşamaz ve diğer partiler aşağı yukarı aynı oyu alırsa AKP seçimden güçlenerek çıkacak, korkulan olacaktır. Hukuk dışı bir şekilde yarı başkanlıkla yönetilen Türkiye başkanlık sistemine güle oynaya geçecektir.

İkinci durum ise varsayımdan ibarettir, yorumdur. AKP-HDP ortaklığı ihtimal dahilinde olsa bile, adı üstünde ihtimaldir, kesinliği yoktur ve olsa bile nasıl olacağı belli değildir. Biz “diğerleri” açısından da değişen bir şey olmayacağı açıktır. Halkevleri metni bir bakıma bunun habercisidir. Metinde, 7 Haziran’a abartılı bir misyon biçilmemiş, sandığı değil sokağı önemseyen tarzın devamına yapılan ısrarlı vurgu, içimizi rahatlatmıştır.

Şu noktaları atlamamalıyız: Sandık başına gitmeyecekler dışında, CHP-HDP arasında kararsızlık yaşayanlar yok değil. Her iki partinin de bize uzak ve yakın gelen yönleri olduğu gibi, olası adaylar bazında da içimize sinmeyen ya da “işte tam isabet” diyeceğimiz insanlar da mevcut. Faik Bulut’a kim itiraz edebilir ya da Aylin Nazlıaka’ya.

İnce ince hesap kitap yapmaya gerek yok. Bakkal hesabı bize yeter. Alacak-verecek haneleri kargacık burgacık olmasın, ne alıp ne vereceğimizi bilelim, bilançodan memnun kalalım, daha ne isteriz.
Denebilir ki bu seçime, ince hesap yapılmaya hacet gerektirmeyecek kadar sahici bir sorunla gidiyoruz: Tek adam diktatörlüğü.

İnce hesap yapmaya kalksak, değil birkaç beyaz sayfa, sendika.org’un “külliyatı” yetersiz kalır. Biliyoruz elbette, Kürt hareketinin İslamcı tehlikenin varacağı boyutu sonradan fark ettiğini. Gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadelede güven telakki etmedikleri de ortada. Hâlâ kulaklarımızda Kürt hareketi temsilcilerinin Gezi İsyanı ile ilgili söyledikleri. 4+4+4 gerici eğitim düzenlemesine oy veren Kürt milletvekillerini unutmadık henüz. “Sosyalistler bizi affetsin, bu fırsatı kaçırmayız” sözleri kulaklarımızdan silinmedi daha. Öcalan’ın MİT başkanına güven beyan etmesini de, “Erdoğan’ın başkanlığına itiraz etmeyiz” dediğini de okuduk. Demirtaş’ın, Erdoğan’ı ayakta alkışladığını gözlerimizle gördük, yapılan açıklamadan ikna da olmadık. Şimdi elbirliğiyle devirelim dediğimiz AKP iktidarının, “koruma altına alındığı” bile söylendi. Şeyh Sait güzellemeleri, “Medine Sözleşmesi” atıfları, “Kutlu Doğum Haftası” kutlamaları, İslam konferansları, “gerçek İslam bu değil”, “hayatımın tek referansı Kur’andır”, “solcu değilim, Müslümanım, laik değilim, laikliğe karşıyım”, “evet, sol-sosyalistler olmalı ama toplumun ekseriyeti hala dindar”, “Türk halkı bilmeli ki, Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır” nidalarını duymazlıktan gelmek mümkün değil.

Kulaklarımız duydu, gözlerimiz gördü, ruhumuz yaralandı.

Şimdi devrimcilikten, militanlıktan, siyaset tarzımız ve dilimizden, gericiliğe, ırkçılığa, emperyalizme aman vermeyen çizgimizden bir an olsun sapmadan sandık başına gidip, “HDP’ye gereğinden fazla anlam yüklemeden” oy kullanacağız. Tarihsel sorumluluk böyle gerektiriyor; bu, zor bir tercih olsa bile tavırsızlıktan, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

Ne diyelim; Allah utandırmasın!

Not: Bu yazı, 12 Mart 2015'te sendika.org'da yayımlandı.


inonualpat@gmail.com

2 Mart 2015 Pazartesi

Tercihimiz hangisi: Meclis bahçesi mi, Maltepe Üniversitesi’nin çatısı mı?

Sorunun muhatabı sosyalistlerdir; artık bir cevap verilmelidir. Şimdiye dek sandıktan çıkan sonuçlardan sorunun yanıtını bulmak mümkün aslında. Denebilir ki Türkiye halkı sorunun yanıtını çoktan verdi. Sadece bizimkiler durumun farkında değil. Bu tespite, sandık sonuçlarının bir başka okumasını yaparak da ulaşabiliriz.

Soruları çoğaltabiliriz. Nasıl bir hayat biçiyoruz kendimize?  Ruhumuzu, azmimizi, örgüt ve kadro anlayışımızı neye göre tanzim edeceğiz? Birleşik Sosyalist Alternatif (BSA), Birleşik Sosyalist Parti (BSP), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) deneyimlerinden gerekli dersi almadık mı hâlâ? Bu ısrarı ve bu kendi gerçekliğimizi yok sayan hali hayra yormak mümkün mü?

Çok hayırlı olmadığı ortada. 12 Eylül sonrasında solun büyük buluşması ÖDP, birkaç seçim sonrası dağılma sürecine girdi. Tercihin Meclis’in önü değil de, içi olması sonunu hazırladı, ÖDP projesinin.  Kaldı ki ÖDP bugünle kıyaslanmayacak kitleselliğe sahipti, popülerdi, cazibe merkeziydi, aydınlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler üzerinde kayda değer etkisi vardı, sendikalarda, meslek odalarında gözle görülür ağırlığı bulunuyordu. İlk seçimde beklenen sonuç alınmadığı için değil tek başına, başka bir hayat kurgulanmadığından, parti programı, söylemi, hassasiyeti, örgüt ve kadro anlayışı bir başka hayata yani devrime uygun şekillendirilmediğinden sönümlendi; ayrılıklar, bölünmelerle anılır oldu.

Sonraki seçimleri örnek vermek bile gerekmez. Son yerel seçimde ÖDP ve TKP 120 bin (bu oya bazı kentlerde Halkevcilerinki de dahil) civarında oy aldı. Bu, halkın devrimcilere açık çağrısıydı bir bakıma. Ancak anlaşılamadı.

Gezi İsyanı bile bizimkilerin aklını başına getirmeye yetmedi. Gezi, solun ihtiyacının ne olduğunu gözümüze soktu, biz diğer gözümüzle sandıkları kolaçan etmeyi sürdürdük. Hep sandık merkezli düşündük, ittifaklarımızı da, düşmanlıklarımızı da olası seçimlere göre ayarladık.

Şimdi yine bir seçim arifesindeyiz. Seçime aylar kala başlayan tartışmalar hız kesmeden devam ediyor. Hadi diğer partilerin anlaşılabilir bir tarafı var da, bizimkilere ne oluyor allah aşkına! Halkevleri seçimlerde ne yapacak? Birleşik Haziran Hareketi (BHH) seçimlere girecek mi, girmeyecekse kimi destekleyecek? Ya sosyalistlerin ittifak tartışmalarında inisiyatif alma gayretkeşliğine ne demeli? CHP-HDP-BHH ittifak yapsın çağrıları, sen kime oy vereceksin geyikleri falan derken, sabah akşam seçimleri tartışır halde buluyoruz kendimizi. Biz biliriz birbirimizi, şu sıralar Mebus olma hayalini kuranların hayli fazla olduğunu tahmin etmemek saflık olur.

Seçim, ittifak tartışmaları arasında neler oldu: Özgecan katledildi, İç Güvenlik Yasası Meclis’e getirildi, üniversitelerde faşist saldırılar çoğaldı, gericilik, etek boyunu tartışan adam başkanlığını fiilen ilan etti, grev yasaklandı, işçiler, öğrenciler gözaltına alındı, TMMOB Yasa’sını değiştirmek için adım atıldı, bir kadın İsmet İnönü’ye “kahpe” dedi, ÖDP üyesi gençler tutuklandı, Meclis’te muhalif milletvekilleri dayak yedi, ordu Suriye’ye girdi.

Açın bakın sosyal medyayı, Halkevleri’nden Nuri Günay’ın, “seçimlerde barajı geçmesi için HDP’yi destekleyebiliriz” şeklindeki açıklamasıyla ilgili atılan twit sayısı, üniversitelerdeki faşist saldırılarla ilgili atılandan kat be kat fazla.

Şikâyet etmemek lazım. Çünkü bu durumunun müsebbibi biziz. Ya da kimse o, elini kaldırsın.

Elbette bu satırlar, parlamenter mücadelenin külliyen reddine dâhil değildir. İç Güvenlik Yasası’nın nasıl geçtiğini hatırlamak bile, Meclis’te bir milletvekili daha fazla olmayı değil, asıl olarak sokağı zapt etmeyi arzulayan siyasi iktidarın hevesini kursağında bırakacak politik irade ve kararlılığın sergilenmesini mecburi kılıyor.

Ve yine kapısını çalacağımız mebusların varlığının önemini yadsımıyor bu satırlar. Ankara için söylüyorum: Ne zaman başımız sıkışsa Hüseyin Aygün’ü, Aylin Nazlı Kara’yı, Sebahat Tuncel’i, Melda Okur’u, Levent Gök’ü, Ertuğrul Kürkçü’yü, Sezgin Tanrıkulu’nu yanımızda görmedik mi? İlla ki hepsini hatırlamam mümkün değil ama “merhaba” diyeceğimiz mebuslar her hâlükârda CHP’den, HDP’den girecek Meclis’e.

Biz başka şeyleri dert edelim kendimize. İç Güvenlik Yasası Meclis’te engellenemediğine göre, nasıl olur da teslim olmayız ve ne olur da sokağın tahkimatını sağlarız, ona bakalım.

İç Güvenlik Yasası’nın Meclis görüşmeleri sırasında dokuz Halkevci genç, Meclis’in Çankaya kapısında bildiri dağıtmak istedi, yaka paça gözaltına alındı.

Aynı gün Maltepe Üniversitesi’nde Devrimci Sağlık İş’e bağlı direnişçi 35 işçi ve DİSK Genel Sekreteri Aruz Çerkezoğlu rektörlük binasını işgal etti. Çatıdan yaka paça aşağı indirildi işçiler.

Birkaç gün önce Ankara Seyranbağları Umut Halkevi faşistlerin saldırısına uğradı; ertesi gün mahalleli faşistlere karşı yürüdü.

Özgecan’ın katledilmesini protesto eden kadınlar Gezi İsyanı’ndan sonra belki de ilk kez Kızılay Meydanı’nı işgal etti.

Şimdi tekrar soralım. Bize ne lazım? Bizim tercihimiz ne olacak?

Hangisini tercih edeceğiz: Meclis’in önünü mü, içini mi?

Hangisini tercih edeceğiz: Meclis bahçesini mi, Maltepe Üniversitesi’nin çatısını mı?

Bu sorulara verilecek yanıt, seçimlerde nasıl oy kullanacağımızı da doğrudan etkileyecek önemdedir. Biz Seyran’ı, Kızılay’ı işgal eden kadınları çoğaltalım, selamımızı sonra çakarız.

Biz yeter ki, devrimci bir halk hareketi yaratma iradesinde bulunalım, önümüzdeki seçimlerde HDP’nin barajı aşarak ve CHP’nin daha da güçlenerek AKP’yi geriletmesi için sandık başına gitmekten erinmeyiz.


Not: Bu yazı, 27 Şubat 2015'te sendika.org'da yayımlandı.

inonualpat@gmail.com