19 Nisan 2015 Pazar

Halkevleri, hüznü gözlerinden okunan öfkeli yoksulların evidir

“Paramız olsaydı daha çok gelirdik Ankara’ya” dedi biri diğerine. “Bu kadarına da şükür” dedi diğeri birine.

Konuşarak kayboldular kalabalığın arasında; yakışık alsa takip etmek vardı onları.

Biri ve diğeri gelseydi sadece, başka herhangi bir kalabalık umrumuzda olmazdı.

Biri ve diğeri gelseydi sadece, biz Ankara’da ikamet edenler dizilseydik yanlarına bile yeterdi aslında.

Evinden çarşıya dolmuş parasını hesap ederek yaşayanları, bindir otobüslere, Ankara’ya götür. Ya otobüs parası? Dişinden tırnağından, çocuğunun nafakasından arttırılan üç otuz parayı say şoförün avucuna.

Gel de kahırlanma. Hep bu zamanlarda kahırlanıyor insan, yoksullardan müteşekkil bir çevre olduğuna;  işi gücü ve ortalama maaşı olan bile zenginden sayılıyor, varın siz düşünün gerisini. Zengini yok, otobüs “kıyağı” çekecek bir abi yok, ‘tamamdır, tutarız sekiz-on otobüs çekeriz altınıza’ diyen bir kurum hiç yok.

Kavrulursan kendi yağında kavrulacaksın, kavrulmayacaksan, zor gelecekse bu, devrimciliğin asıl olarak “kendi hür, vicdanı hür” insanların eseri olduğu gerçeğine çarpıp dağılacaksın.

Kim inkâr edebilir, sola dair öykülerin hayal kırıklığı ile bitmesinin sebebinin biraz da bu gerçek olduğunu.

Nihayetinde sınıf çıkarıdır, lamı cimi yoktur. Yoksulların sahne alması, rahmetli Ecevit’in deyişle “işçilerin tribünden inmesi” bir başka şeye benzemez.

Neye benzer? Devrime benzer; “varamasam da yolunda ölürüm” demeye benzer.

“Varamasam da yolunda ölürüm” diyenleri kim durdurabilmiştir tarihte? Bir bakın tarih sayfalarına ve ömrü hayatımızı neye vakfedeceğimizi anlayın.

Eğer yürüyüş kolunuzda fotoğraftaki gözlere sahip biri yoksa, tepetaklak etme zamanıdır her şeyi.

Ezberinizi bozun, ilişkilerinizi dağıtın, kurduğunuz hayatın egonuzu tatmin etmekten başka bir işe yaramadığını bilin, her şeyi tepetaklak edin ve alt üst oluşun adını koyun.

Bu, ya devrimdir ya da yolunda ölürüm deme kararlılığıdır. Eğer buna uygun bir hayat tanzim etme niyetiniz yoksa, vakit çok geç değil, dağılabilirsiniz.

Nihayetinde sınıf çıkarıdır, en zor ve en sert anlarda yoksulların dağılmamasına sebep.

Daha eskilere gitmek gerekmiyor, Gezi İsyanı’nda ölen arkadaşlarımızı hatırlayın. Anne babalarının yüzlerini getirin gözlerinizin önüne. Bir başkası için sosyal-siyasal pratik anlamı taşıyan isyan, Ethem için, Ahmet, Hasan için burjuvazinin nizamını yerle yeksan etmekti. O yüzden de “varamasam da yolunda ölürüm” kararlılığı ile geçtiler barikatın arkasına.

Biliyoruz varamadılar, biliyoruz ateş düştüğü yeri yakar; ancak Halkevleri’nin mitinginde Ethem’in abisini görmek,  Barış Annesi’nin sesini duymak bir başka hayatın müjdesiydi, hüzün ve öfkeyle yoğrulmuş.

Böyle kolayca yazıldığına bakılmasın. Onlardan bir soyut varlıkmış gibi, bir kurummuş gibi söz ettiğim sanılmasın, sözlerim öyle anlaşılmasın.

Ethem’in ailesi bir “kurum” değildir, Barış Anneleri bir “kurum” değildir, Halkevleri bir “kurum” değildir.

Evladını kaybetmenin verdiği acıyı kim tarif edebilir? Yanan yüreği ne soğutabilir? Özlemenin ve bir daha kavuşamayacak olmanın yarattığı iç sıkıntısı nasıl giderilebilir?

Biçare kalır insan.

En çaresiz anda, boğulduğunu hissettiğin anda, ‘bu halktan bir şey olmaz’ dediğin anda hüzünlü ve öfkeli kalabalığın arasına karışır, Ethem’in abisini görür, Barış Annesi’ni dinler, fotoğraftaki gözlerin sahibiyle “saf tutar” insan.

Şimdi kim iddia edebilir Halkevleri’nin bir “kurum” olduğunu?

Çünkü Halkevleri, hüznü gözlerinden okunan öfkeli yoksulların evidir.

Fotoğraf: Citizenside.com


Not: Bu yazı 15 Nisan 2015'te sendika.org'da yayımlandı.

14 Nisan 2015 Salı

Asıl mevzu kalemi Kılıçdaroğlu’na, Demirtaş’a bırakmamak!

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: CHP ve HDP listelerine bakıldığında, bıçağı sapından, tabancayı kabzasından teslim edilecek isimler olduğu gibi, “Allaha yakın bana uzak olsun” diyeceğimiz adaylar da mevcut. Partiler kendi programlarına ve hedeflerine uygun liste hazırladı. Bunda beis yok. Hem de CHP ve HDP’ye gerçeklikleri dışında bir anlam yüklemeye de hiç mi hiç hacet yok. CHP ya da HDP’ye oy verilmesi bizi ne CHP’li ne HDP’li yapar. Aksi olsa bulunduğumuz yerde olmaz, gidip iki partiden birine kaydımızı yaptırırdık.  Böyle olmadığına göre, demiri fazla bükmenin de bir âlemi yok.

Belli ki 2015 Haziran seçimlerine dönük taktiksel siyasetin odağında, AKP’nin parlamentoda geriletilmesi yer alacaktır. HDP’nin barajı aşması, CHP’nin oyunu yükseltmesi aynı derecede öneme sahiptir ki, HDP’nin baraj altında kalmasının Kürt sorununun çözümünü kilitleme ihtimali şüphesiz ilk tercihin önemini bir kat daha arttıracaktır.

Fark ediliyor, kızgın ve şaşkınız, kafamız allak bullak. Mebus adayları kesinleştiğinden bu yana, aday bazlı tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Bunu hem yazılardan hem de sosyal medyada birkaç cümlelik değerlendirmelerden anlıyoruz. Sol saflarda hoşnutsuzlukta var, memnuniyet de.

İkinci paragrafa geri dönmek zorundayım. Çünkü adaylar açıklandıktan sonra özellikle “Allaha yakın bana uzak olsun” diyebileceğimiz isimler tartışmanın odağına oturmuş görünüyor. Kim bunlar? Özellikle HDP’den Hüda Kaya, Altan Tan, Dengir Mir Mehmet Fırat; biraz da CHP’den Mehmet Bekaroğlu.

Bıçağı sapından teslim edeceğimiz isimlerle ilgili tartışmalara dair iki çift laf bile etmek istemem; örneğin eski Devrimci Yol liderlerinden Ali Alfatlı ve Mahmut Memduh Uyan’ın HDP’den aday olmasından sonra yapılan sevimsiz yorumlara, hatta işi ihanet kertesine vardıranlara ne desek nafile.

Herkes yüreğini ferah tutsun kendi seyir defterimizi kendimiz yazamaya devam edeceğiz. Kalemi ne Kılıçdaroğlu’nun ne de Demirtaş’ın eline bırakmaya niyetimiz yok.

Asıl mevzu bu.

Böyle kısacık bir cümleyle işin içinden çıkıverdik ama bunu başarmak yazıldığı kadar kolay değil. Örneğin BHH bunu başaramadığı için bütünlüğünü koruyamadı; hem bileşenler hem de kişilerin takındığı farklı seçim tavrı, BHH’de krize yola açtı.  Komünist Parti (KP) seçimlere kendi adıyla girme kararı aldı, Emekçi Hareket Partisi (EHP) HDP’yi destekleyeceğini açıkladı, BHH içinden pek çok isim HDP’ye destek çağrısı yaptı.

Dikkat çekici bir iddia ile oluşturulan BHH’nin ilk sınavı geçememesinin, bileşenlerinin gerçeklikleriyle doğrudan ilintili yönü olsa da, bir başka açıdan da, BHH içindeki partilerin seçimlere gereğinden fazla anlam yükleyen siyasetlerinin etkisi olduğu açık. Bu böyle olmasaydı, örneğin ÖDP, girdiği her seçimden bölünerek çıkmazdı. Ne yazık ki böyle oldu. Umarım yüzümüz kara çıkar ama 2015 seçimlerinin BHH için bölünme anlamına geleceği, en azından zayıflatıcı etki yaratacağı şimdiden söylenebilir.

Bu konudaki eleştirilerin haddi olmalıdır.  Nihayetinde parti kurulmuştur, siyaseten iddianın seçimlerde de tezahür etmesinden doğal bir sonuç olamaz. Doğal olarak bu partilerin sorununu başka bir yerde aramak gerekmektedir ki, bu, yazının konusunun dışına çıkmak olacaktır.

Bıraktığımız yere dönüp “Abdestinden şüphesi olmayanın namazından da şüphesi olmaz” sözünü hatırlatalım.

Yoksa açıkçası ne Hüda Kaya’nın “Hayatımın tek referansı Kur’an” demesi kaldırılabilir ne de Altan Tan’ın “Laik değilim, laikliğe karşıyım. Ben şeriatçıyım” şeklindeki sözleri HDP’ye oy verecek olan sosyalistler tarafından kabul edilebilir.

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın “Erzurum’da çarşaflı bir kadın HDP’den aday adayı oldu. Herkes rengiyle bu partide” şeklindeki sözleri ise “renge” biçilen anlamın farkına varanlar için caydırıcı bir etki yaratabilir.

Mevzu bahis sadece HDP değil elbette. CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için MHP’li Mansur Yavaş’ı aday göstermesi ve adayın seçim süresince MHP’liliğinden vazgeçmediğine dair ısrarlı beyanı ile CHP-MHP ittifakıyla Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun İslamcı kimliği ile seçim meydanlarına çıkmasının, sosyal demokrat seçmende yarattığı burukluk, hem adayların savunulacak yönü olmadığı ve hem de kararı savunacak politik kararlılık sergilenemediği için sonuçlar CHP’nin inandırıcılığını tartışılır kıldı.

“Abdestinden şüphesi olmayan” Halkevleri, AKP’nin parlamentoda geriletilmesi için HDP’ye destek çağrısı yaptı, AKP’nin sokakta geriletilmesi için de, seçim tartışmaları arasında boğulmadan “yürü üstüne üstüne” kampanyası düzenledi. Bir aydır, örneğin Ankara’da yüzünüzü hangi yöne çevirseniz Halkevleri’nin afişiyle, duvar yazısıyla, eylemiyle, polis saldırısına karşı direnişiyle karşılaşırsınız.

Asıl mevzu bu.

Dikkat edilirse, Halkevleri ömrü hayatında ilk kez bir partiyi işaret etti. Bu kararın saflarda dalgalanma ve sıkıntı yaratacağı yönündeki tahminler boşa çıkmakla kalmadı, sokağa dönük ve sahici sorunlar merkezinde hayata geçirilen pratik güç toplamanın vesilesi oldu.

Şimdiden bildirilmelidir ki, sol kulvarı “abdestinden şüphesi olmayanlar”, seçimleri hayat-memat meselesi olarak görmeyenler, devrimden asla vazgeçmeyenler, seyir defterini kendileri yazanlar dolduracaktır.

12 Nisan’da Ankara Kolej Meydanı’nda seyir defterinin bir yaprağı, Ahmed Arif’in deyişle “namus işçileri” tarafından yazılacaktır.

Görüşmek üzere.



Not: Bu yazı 11 Nisan 2015'te sendika.org'da yayımlandı.


inonualpat@gmail.com

9 Nisan 2015 Perşembe

“Büyük infial” 12 Nisan’da Ankara’da

Artvin Valiliği Halkevleri tarafından düzenlenecek miting için hazırlanan afişleri “vatandaşlar arasında infiale sebebiyet verme” ihtimali nedeniyle yasakladı.

Çanakkale’de mitinge çağrı için broşür ve el ilanı dağıtan Halkevciler darp edildi, yerlerde sürüklendi, yaka paça gözaltına alındı.

İstanbul Sarıgazi’de miting için stant açanlara polis saldırdı. Çağrı pankartının yasak olduğu söylendi. Halkevciler pankartın indirilmesine izin vermeyince polis saldırdı, plastik mermi sıktı, gözaltı yaptı. Ertesi gün bu kez, “Yürü üstüne üstüne/ pankartımızı sökenin, emri verenin, diktatörün” yazılı pankart açıldı.

Adana Halkevi’nin balkonuna asılan “Yürü üstüne üstüne/diktatörün, hırsızın, katilin” yazılı pankart gece gizlice indirilmek istendi. Halkevciler gece nöbetine başladı. Halkevi binası abluka altına alındı. Polis pankartı indiremedi.

Ankara’nın muhtelif semtlerinde afiş asanlar, bildiri dağıtanlar gözaltına alındı. Bu satırların yazılmasından çok değil, yarım saat önce, Konur Sokak’ta 18 Halkevci dövülerek gözaltına alındı. Dün Konur Sokak’ta bulunan üst geçidin merdivenlerine “yürü üstüne üstüne” afişi asılmış ve Konur Sokak’tan el ayak çekilince polis afişleri sökmüştü. Halkevciler afişleri yeniden asmak istedi. Polis saldırdı, Halkevciler gözaltına alındı.

Türkiye’de artık sıkıyönetim kanunları geçerlidir. Yasal bir mitingin çalışmasını yapmak yasaktır. İç Güvenlik Yasası’nın ilk hedefi Halkevlerinin düzenlediği miting olmuştur.

İç Güvenlik Yasası’nın Meclis’te engellenemediği biliniyor; sokakta engellenip engellenemeyeceğini ise biz biliyoruz.

Zalim Meclis’te durdurulamadı; sokakta durdurulup durdurulmayacağı bize bağlı.

Başkanlık sistemi dayatması Meclis’te sonuç alır mı bilinmez ama sokaktan sonuç alınıp alınmayacağına biz karar veririz.

Başkanlık sistemi şudur: Hiç kimse hiçbir şeyi eleştirmeyecektir. Hele “başkanlık” gibi kutsiyet atfedilen makama kimse yan bakamayacaktır.

“Yeni Türkiye”nin sacayağı, Başkanlık sistemi, İç Güvenlik Yasası ve örneğin son günlerde Halkevciler üzerinde estirilen devlet terörüdür.

Artvin Valiliği, “vatandaşlar arasında infiale sebebiyet verme” ihtimalini öne sürerek yasaklamış afişleri. “Yasak” demiş ve devam etmiş, “genel asayişi bozdurmayız.”

Genel asayiş denilerek korumaya alınan, İç Güvenlik Yasası ile zırhı oluşturulan Başkanlık sistemidir.

O halde yanıt sırası bizde: Zırhınızı parçalayacağız, bütün yasalarınızı kadük bırakacağız. Sizin “asayiş” dediğiniz “müesses nizamınızı” yerle bir edeceğiz.

Duyan duymayana anlatsın; duymak isteyen gelsin.

Gören görmeyene anlatsın; görmek isteyen gelsin.

12 Nisan’da, Ankara’da “büyük infial” olacak.

12 Nisan’da, Ankara’da, faşizmin üstüne üstüne yürüyenler yan yana gelecek. Faşizmin sökmediği, sökmeyeceği gösterilecek.

İç Güvenlik Yasası’ndan sonra morale ihtiyaç duyanlar, moral taşımak için saf tutsun.

2 Kasım 2008’de Ankara’da düzenlenen Halkevleri mitingi için Birgün gazetesinde şöyle yazmıştım: “Başkaları gördü mü bilmem ama ben, uzun pek uzun yıllardan sonra, hani o siyah beyaz fotoğraflardan sonra ilk kez tanık oldum bunca yoksulun bir araya gelişine. Daha büyük mitingleri gördüm, daha coşkulularını, daha dikkat çekici olanlarını ama bu kadar çok yoksulu bir arada görmedim. Belli ki, Ankara gecekondularında bir şeyler oluyor; siyah beyaz günlerden kalma.”

Siyah beyaz günleri özleyenler, özlem gidermek için 12 Nisan’da Ankara’ya.


Not: Bu yazı, 6 Nisan 2015'te sendika.org.'da yayımlanmıştır.

5 Nisan 2015 Pazar

Devlet dersinde öldürülen çocuklar

Bu şiiri hatırlatmanın ve “devlet” teorisini sadeleştirmenin zamanıdır. Türkiye “devlet dersinde öldürülen çocuklar” ülkesidir.

Bir ülkede çocukların nasıl öldüğüne bakın ve karşınızda hukuk devleti olup olmadığına karar verin. Evet, devlet genel anlamda baskı ve zor aracıdır ancak kendi dersinde kendi çocuklarını infaz eden devlete ne denirse, siz de onu deyin.

Kendi dersinde kendi çocuklarını öldüren devlet zalimlik yapmışsa, mazlumların yanında yer alın.

Kendi dersinde kendi çocuklarını öldüren devlet neye mahkûmsa, bir kenara tek sözcüklü not düşün. Yeri ve zamanı geldiğinde çıkarın okuyun o notu ve çıkın sokağa. “Devrim” yazan pusulayı elden ele dolaştırın.

Yoksa çok öleceğiz emin olun.

Ece Ayhan bu şiiri 45 sene önce yazdı; Taylan Özgür, Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu’nun peş peşe öldürülmesi üzerine canı yandı ve kaleme sarıldı.

Bir ülkede şairlerin canını ne yakıyorsa, devletle ilgili kararınızı ona bakarak verin. Yoksa anlaşılmaz olur şiirler.

Can Yücel’in neden “aşk olsun sana çocuk” dediği, Turgut Uyar’ın neden “ölülerimiz toplanacaktır” diye yazdığını, Ece Ayhan’ın neden “bir teneffüs daha yaşasaydı” diye yakardığını anlayamayız, koparız şiirden, uzaklaşırız hayattan. Kendi dersinde kendi çocuklarını öldüren devletin bunu istediğini bilin, şiire ve hayata sarılın.

“Adliye sarayında” küçük bir odaya sıkışmış o çocuğun kurşun sesleri arasında “ah” deyişini duyduysanız, kendi çocuklarına “ah” dedirten devleti bağışlamayın.

“Ah” bir acı ifadesidir, kurşunlar canını acıtmıştır belli ki. Peş peşe “ah” sesi geldiğine göre, kurşunlar peş peşe girmektedir bedenine.

“Ah” bedduadır aynı zamanda, intizardır. Devlet, kendi çocuklarının ahını almış demektir. İflah olamayacağını bir kez daha açığa çıkarmıştır, “adliye sarayında” sağ yakalama ihtimali varken infazı tercih etmesiyle.

İflah olmaz artık bu devlet; kendi çocuklarının “ahını” alan bir devlet bitmiştir, tükenmiştir, yoktur.

Karşılaştırma yapma niyetinde değiliz. Hukuk devletinde bu sorunun nasıl çözüleceğine dair pek çok örnek de bulunabilir. Bu bir tercihtir; Türkiye Cumhuriyeti Devleti çocukların yaşını büyütüp asmayı, iki çocuğun üzerine yüzlerce kurşun sıkmayı tercih etmektedir.

Bu hep böyle olmuştur. Açın bakın bu memlekette çocukların nasıl öldüğüne. “Silah-külah”, “rehine” “şu bu” derseniz, açın bakın Ali İsmail’in nasıl öldüğüne, Ethem’in, Ahmet’in, Medeni’nin.

Bu devlet o kadar çok çocuk öldürdü ki, bu devlet o kadar çok “ah” aldı ki.

Ali İsmail’in “vurmayın” diye bağırmasıyla, adliyede yankılanan “ah” sesi arasında bir fark olmadığını görün.

“Doğru eylem nedir”, “bu işte bir iş var” muhabbetlerini yapmak istiyorsanız yapın. Mahirlere methiye düzüp bu çocukları mahkûm etmek isterseniz edin. Lakin bu çocukları bir teneffüs daha yaşatmayı isteyen şair kadar ince düşünmeyi, vicdan sahibi olmayı bir deneyin.

Şimdi biz; “bütün sınıf” “çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar” göndermeye söz verelim, bizlere sevgilerini gönderen o çocuklara.

Bari bunu yapalım.


Not: Bu yazı, 3 Nisan 2015'te sendika.org'da yayımlandı.


inonualpat@gmail.com