30 Mayıs 2015 Cumartesi

Seçim gecesi morali bozulacaklara hatırlatmalar

1954 seçimleri: Sol oylar yüzde 37, sağ oylar yüzde 63.

1957 seçimleri: Sol oylar yüzde 41, sağ oylar yüzde 59.

1961 seçimleri: CHP yüzde 36 almış. Memleket yüzde 64 ile tercihini sağdan yana kullanmış.

1965 seçimleri: CHP ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) oyları yüzde 31’i bulurken, sağ partilerin toplam oyu yüzde 69’u yakalamış.

1969 seçimleri: CHP, Birlik Partisi (BP) ve TİP oyları yüzde 31’e ulaşmış. Sağa yine yüzde 69 düşmüş.

1973 seçimleri: CHP’de birleşen toplam sol oylar yüzde 34,45. CHP Kürt illerinin neredeyse tek partisi. Yani bu orana sol, sosyal demokrat, sosyalist ve Kürtlerin oyu dahil. Sağ partilerin toplam oyları ise 65,55.

1977 seçimleri: CHP çatısı altında birleşen oyların oranı yüzde 41,92. Yine aynı şekilde Kürtler dahil kendine solcuyum, sosyal demokratım, sosyalistim diyenler mührü CHP’ye basmış. Oran bir önceki seçime göre yaklaşık yüzde 7,5 artmış. Artışta, Kıbrıs hassasiyetinin önemli bir etkisi bulunuyor. Memleketteki sağ oyların toplamı 58,08.

1983 seçimleri: 12 Eylül’den sonraki ilk seçim. Sol, Halkçı Parti (HP) çatısı altındadır. Solun tüm renkleri ve Kürtler HP’ye oy vermiş ve HP yüzde 30,36 oy almış. Yani Türkiye sağının oy oranı yüzde 69,64.

1987 seçimleri: Sol, sosyal demokrat ve Kürt oyların SHP ve DSP’de toplandığı 1987 seçimlerinde toplam oy yüzde 33,27. Sağın oy oranı ise yüzde 66,73.

1991 seçimleri: Sosyal demokratlar ile Kürt hareketi kurumsal düzeyde ittifak yaptı. SHP-HEP ittifakı ile DSP oyları toplamı yüzde 31,5 oy oranına ulaştı. Sağ ise yüzde 68,5 oy oranını yakaladı.

1995 seçimleri: CHP, DSP, HADEP ve İşçi Partisi’nin aldığı toplam oy yüzde 30,22 oldu. Türkiye sağı ise yüzde 69,78 oranında oy aldı.

1999 seçimleri: 12 Eylül’den sonra sol partilerin en fazla oy aldığı seçim. Bunda Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının DSP’ye kazandırdığı oyların etkisi var. DSP, CHP, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), ÖDP, İP, BP, SİP, EMEP’in oyu toplamda yüzde 37,17. Sağ oylar ise yüzde 62,83.

2002 seçimleri: CHP, DSP, Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Yeni Türkiye Partisi (YTP), İşçi Partisi, ÖDP ve TKP’nin almış olduğu oy yüzde 29,02. Sağcılar ise yüzde 70,98.

2007 seçimleri: 2007’de ise sol partilerin hesabına düşen yüzde 27,02. Bu oranın içinde CHP, Kürt hareketi, İP, ÖDP, TKP, EMEP oyları var. Sağ partilerin aldığı oy ise yüzde 72,98.

2011 seçimleri: Sol, 2011 seçimlerine beş partiyle girdi. CHP, Emek/Özgürlük/ Demokrasi Bloğu, DSP, TKP, EMEP oyları yüzde 33,02’i, “sağ blok” ise yüzde 66,98’i yakaladı.

Özetle; çok partili sisteme geçildiğinden bu yana, sol ve sağ partiler arasındaki bölüşüm üç aşağı beş yukarı değişmemiş. Sol partiler en yüksek oyu 1977 seçimlerinde yüzde 41,92 ile almış. En düşük oy ise 2007 seçimlerinde yüzde 27 ile gerçekleşmiş.

Yine özetle; elbette her seçim döneminin kendine has dinamikleri, sosyo-kültürel özellikleri, politik atmosferi olabilir lakin sağ ve sol partiler arasında kayda değer bir değişiklik görülmemesi, oy tercihinde politik geleneklerin, dinsel, etnik ögelerin önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor.

O halde ne yapmalı?

Ne yapmalı sorusuna yanıt vermeden, önümüzdeki seçimlere dönük anketlerin ortalamasına bakıldığında, CHP ve HDP’nin ana gövdeyi oluşturmak kaydıyla, oy oranının yüzde 40’a dayanacağı anlaşılmaktadır. İyimser bir tahmin olsa bile bu oran, yine memleketin yüzde 60 oranında tercihini sağ partilerden yana kullanmaya hazırlandığını göstermektedir.

Her seçim sonrası TV karşında gardımızın düştüğü, moralimizin bozulduğu, gelecek kaygısına gark olduğumuz bilinmektedir. 7 Haziran gecesi böyle bir ruh haline bürünmemiz ihtimal dâhilindedir.

Başlangıçta yapılan hatırlatmanın anlamı tam da burada vurgulu hale getirilmelidir.

1968 kuşağı devrimci gençliğinin “duruma el koyduğu” yıllarda yapılan seçimlerde sağ ve sol partiler oranı bildiğimiz gibidir. O, haklı olarak üzerinde çok düşünüp çokça tartıştığımız TİP, 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2 oy almıştır. Kaldı ki eksiksiz gediksiz bütün bir sol ve Kürt aydınlar TİP içerisindedir.

O, tartışa tartışa bitiremediğimiz 1970’lerin ikinci yarısındaki durum da genelden farklı değildir. Devrimci hareketler yüzde 60-65 oranında sağa kesmiş bir memlekette faaliyet yürütmüş, kitlelerle kucaklaşmış, bugün büyük özlemle andığımız Fatsa, ÖTK, Yeniçeltek, Tariş, Tuzluçayır gibi örnekler “sağcı bir ülkede” hayata geçirilmiştir.

Ne yapmalı sorusunun yanıtı buradadır.

Bilenler anlatsın, 1969-1973-1977 seçim sonuçları zamanın devrimcileri üzerinde yılgınlığa, “bu halktan bir şey olmazcılığa” yol açmış mıdır?

Yanıtı tahmin etmek zor değil. O halde asıl memleketi değil kendimizi tartışmanın zamanıdır.

BSP, SİP, TKP, ÖDP ve ardılları derken, 20 senelik bir süreçten söz edilmektedir ki, muhatapları kabul etmese de, ortada yok sayılamayacak bir sorun olduğu açıktır.

Sorun vardır. Sorun, solun temel kabullerinde, örgütlenme, kadro ve mücadele anlayışında derin kırılmalara yol açılmasından kaynaklanmaktadır.

Eteklerimizdeki bütün taşları dökmeden, solun son yirmi senesiyle yapıcı bir şekilde hesaplaşmadan, ilerlememize yol açacak eleştiri-özeleştiri mekanizmasını işletmeden, her derde deva görülen ve neredeyse bir fetiş haline getirilen yapay birlik girişimlerinden kurtulmadan ne mevcut durumumuzu değiştirmek mümkündür ne de seçim sonuçlarının yol açtığı karamsarlığın önüne geçmek.

7 Haziran gecesi gözümüz kulağımız açılan sandıklarda değil, 8 Haziran’da kurulacak barikatların tahkimatında olsun. Türkiye devrimci hareketi “sağa çark etmiş” bu topraklarda; Fatsa’da, Dikmen Vadisi’nde, Gezi’de iz bırakmayı başarmıştır.

Özetle; 7 Haziran seçimlerinin memleket açısından önemi yadsınamaz. Vatandaş olarak oyumuzu kullanalım ama asıl olarak işimize bakalım.



Not: Bu yazı 28 Mayıs 2015'te sendika.org'da yayımlandı.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

"Lan bu solcular ne etti size!"

Başlığa yabancı değiliz. HDP’li Sırrı Süreyya Önder, Habertürk’te Balçiçek İlter’in programında sarf etmişti bu sözleri de, yüreğimize su serpilmişti.

Nüktedan olmasıyla nam salan Önder’in kızgın halinin daha etkileyici olduğu söylenebilir.

Hatırlanır o sohbet. Kızdıkça coşmuş, coştukça solcuların hakkını hilafsız teslim etmişti.

Hangi solcunun hoşuna gitmez bu satırlar: “Solcuların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiş. Bu solcular size ne etti kardeşim. Ağzını açan beraber ve solo olarak sola küfrediyor. Sol bu memlekette hakkınızı savunmuş, yanınızda durmuş, canını vermiş, kanını vermiş, gık dememiş, Allah için bir gün intizar etmemiş. Ortada da kalmamış; sağdan sola soldan sağa say sayımız belli. Bir gün de iktidar olmamışız. La nedir bu, bütün kötülükleri sola ihale etmeniz.”

Sağ ol, var ol, eksik olma Sırrı abe. Bırakalım HDP’nin barajı aşmasını sırf bu yüzden bile oy verebilir sana Ankara 1. Bölgede mukim solcular.

Ya 2. Bölgede mukim olanlar ne yapacak? Eğer ortada kurulmuş bir sandık varsa, oy vermek bir çeşit vatandaşlık göreviyse, HDP Ankara 2. Bölge 1.sıra adayının Mahmut Memduh Uyan olduğunu hatırlatmak isterim. Mahmut abiye oy vermeyeceğiz de ne yapacağız allasen!

Kimdir Mahmut Memduh Uyan? Şimdilerde bazı aklıevvel cahil cühela takımı ortaya çıkıp “Devrimci Yol 12 Eylül’e tek kurşun atmadan teslim oldu” diyor ya, Mahmut Memduh Uyan, yalancının mumunu yatsıdan daha önce söndürendir şüphesiz.

Devrimci Yol’un 1980 ile 1985 arasında 12 Eylül faşizmine karşı oluşturduğu gerilla birliğine komutanlık yapmış, ortada 12 Eylül’e karşı silahlı direnişin kırıntısı yokken, memleketin dağlarını, kırlarını arşınlamış, savaşmış, onlarca arkadaşını çatışmalarda kaybetmiş, nihayetinde yakalanmış, tarifsizişkencelere maruz kalmış, yıllarca hapis yatmıştır.

Mahmut Memduh Uyan’ın gerilla pratiğini ve üzerinde uygulanan işkenceleri anlattığı kitaplarını okuyup da ona oy vermemek ne mümkün. Bırakalım barajı aşmasını, sırf onun “Ben bir İnsanım” kitabınıokuyup mühür HDP’ye basılabilir; en azından çektiği acılar nedeniyle küçük de olsa bir teşekkür niyetine.

Buraya kadar ifade edilenlerde sorun yok.

Sorun şu: “Bu sol size ne etti” demekle, sola, “ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın” demek arasındaki rabıta, AKP’nin parlamentoda geriletilmesi için ve gerçeği dışında anlam yüklemeden HDP’ye oy verecek olanlarla birlikte bütün sosyalistleri rencide eden bir noktaya işaret ediyor.

Örnek mi? Son örnek, Özgür Babaoğulları’nın “Ne bitmez Kürt alerjisidir arkadaş: HDP kimle anlaştı” başlığıyla sendika.org’da yayımlanan yazısıdır. İlk örnek olduğu sanılmasın, ne ilk örnektir ne de son olacağa benzemektedir. Az çok Türkiye soluyla Kürt hareketi arasındaki ilişkiyle ilgili fikri takip halinde olanlar, HDP’ye dahil olmayan sosyalistler üzerinde insafsızca baskı kurulduğunu bilir. Yer yer Kürt hareketinin sözcülerinin de talihsiz açıklamaları olmuştur konuyla ilgili ancak basınç musluğunun başında bulunanlar daha çok HDP içindeki sosyalistlerdir. Bırakalım bu tür yazıları hatırlatmayı, kalem oynatanların listesini bile buraya not etmek mümkün değildir. Çünkü liste hayli uzundur.

Yazılarından anladığımız kadarıyla Özgür Babaoğulları da bunlardandır. HDP’ye sırtını yaslamıştır ve devrimcilere hakarete varan sözler sarf etmektedir.

Son yazısında demiş ki, “%1 bile zor eden hacimleriyle, sınıf aşkı ile coşup kollarına atlıyor da HDP mi tutuyor bu arkadaşları?” Yazının her bir satırı rahatsız edici ancak şu yüzde 1 mevzusu kadar değil.

Burada “Sırrı abe” yetişsin imdadımıza. Özgür kardeş, ne etti bu sol sana? Madem yüzde 1 bile oyumuz yok, hacmimiz, yani cirmimiz aha bu kadar, seni üzerimize yazı yazmaya iten sebep nedir? Bu, alerjinin de ötesinde bir duyguya işaret ediyor korkarım ki. Kin mi, nefret mi nedir? Ne yaptık biz sana? Sanal alemde kalabalık gibi durduklarına bakma, örneğin BHH’nin toplam oyu 100 bin; Diyarbakır’ın bir mahallesinden HDP’ye çıkan oy kadar yani. Yazmaya değmez.

Sanırım güç, güçsüzlük sorun edilmiyor. Edilse, bu küçümseyen söyleme HDP içindeki sol parti ve çevreler fena halde alınganlık gösterebilir. Onlardan vazgeçtik, ‘küçüğün de küçüğü hacim’ tespiti, Mahmut Memduh Uyan’ın kalbinde onulmaz bir yara açabilir.

O halde tek kıstas kalıyor geriye: HDP içinde olup olmamak.

HDP içindeysen;  iyisin, hoşsun, varlığın yeter. Dışındaysan; cirmin kadar yer yakarsın, Kemalistsin, ulusalcısın, Cumhuriyet balolarında ilerici ve laik Türkçü burjuvalarla boy gösterirsin.

Vay be! Bu kadar yani.

Boş verin gerisini, biz buyuz işte. Cumhuriyet balolarına gider, oradan ‘devrimci taban çıkarmaya’ çalışırız. Yapacak bir şey yok. Çünkü “Böyle buyurdu Zerdüşt.”

İş bu kerteye gelince, ne tarihe dönük hatırlatmaların kıymeti harbiyesi olur ne de “solun milli meselesi”ne ilişkin analizlerin. Futbol gibidir biraz da bu işler; geçmiş yok bugün vardır.

Yenilirsen böyle olur işte. Başarısız birlik projeleri dışında varlığın yokluğun belli olmazsa esame listesine de adını yazdıramazsın.

Çözüm süreci başladığında “Sosyalist dostlarımız kusura bakmasınlar, bu fırsatı kaçıramayız” diyen Ahmet Türk gibi nezaket sahibi olmayan biri çıkar ve “hadi oradan sen yüzde 1’liksin” der ve seni dertlerinle, çaresizliğinle baş başa bırakır.

Sorun bizde yani Sırrı abe.


inonualpat@gmail.com

24 Mayıs 2015 Pazar

Devrimci Yol’un lideri kim?

Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim. Devrimci Yol’un lideri Çetin Uygur’dur. Merkez Komitesi Yeniçeltek Devrimci Yol davasında yargılanan işçi önderlerinden oluşur. Kimdir onlar? Sadık Köse, Özer Tanyeri, Hüseyin Gülçek, Mehmet Akyürek, Muharrem Kurt, Ramazan Anar’dır; vakitsiz kaybettiğimiz arkadaşlarımız.  İşleri çekip çeviren lider kadrolar ise Yeniçeltek grevinin sözcüleri ve gözcüleridir.

Başlıktaki sorunun ve ilk paragraftaki ironik satırların müsebbibi, Yeniçeltek Devrimci Yol davası savcısıdır. Her ne kadar sanıkların avukatı Ahmet Atak’la davanın savcısı arasında geçen hukuki bir tartışma olsa da, savcı duruşmada söyledikleriyle, Devrimci Yol tarihine bir başka gözle bakmamız gerektiğini o günlerden hatırlatmıştır. Avukat Ahmet Atak’ın, Ankara’da görülen merkez Devrimci Yol davasını hatırlatması ve mahkemenin yetkisiz olduğuna dikkat çekmesi karşısında söz alan savcı, “Her ne kadar Ankara’da açılan davada Devrimci Yol örgütü Merkez Komitesi’nin Ankara’da olduğu iddia ediliyorsa da, biz Devrimci Yol Merkez Komitesi’nin Yeniçeltek’te olduğunu iddia ediyoruz” demiş ve Devrimci Yol tartışmasını bitirmiştir.

İkili bir durumla karşı karşıya olduğumuz açık. Ne arkasındaki politik irade yok sayılarak Devrimci Yol’u anlamak mümkündür ne de Yeniçelktek’i, Hekimhan’ı, Çukurova’yı, Uşak’ı, Tuzluçayır’ı görmezden gelerek Devrimci Yol açıklanabilir.

Aksi mümkün değildir zaten. Yeniçeltek işçileri olmasa, ne Devrimci Yol bilinen etki alanını yaratabilirdi ne de aradan yıllar yıllar geçmesine rağmen özlemle anılırdı. Bütün mevzu, “iz” bırakmakla alakalıdır. Sürün izleri; Fatsa çıkar karşınıza, ÖTK çıkar, Yeniçeltek çıkar, memleketin bir bütün olarak faşistleştirilmesine karşı direniş çıkar.

Devrimci Yol’un tarihini öğrenmek isteyenler “resmi” anlatımlara itibar etmesin. Orada “ruhu” yakalamak mümkün değil zaten. O kitaplardan, Devrimci Yol’u yaratan ve yenilgiyle nihayete eren süreci ayrıntılarıyla öğrenebilir, hatalara ve büyük günahlara hakim olabilir, politik iradenin nasıl şekillendiğine tanık olabilirsiniz.

Tersten gidelim bu sefer. Yeniçeltek Devrimci Yol davasına bakalım. O davada yargılanan işçilerin hayatından yola çıkarak, Devrimci Yol’u tanımaya çalışalım.

Okuduğumuz bütün kıymetli kitapları unutalım. Bunu saygısızlık olarak da görmeyelim. Hiçbirinin kıymetinden kaybetmeyeceğini bilelim.

Hasan Kaplan’ın “Dik Dur Devrimci Ol!” kitabını alalım elimize ve Devrimci Yolcularla tanışalım.

Bu kitabın birkaç faydası olacaktır. İlki “tanışma” faslıdır. Kim istemez isimsiz kahramanları tanımak? Kim istemez Devrimci Yol’un gerçek tarihiyle yüzleşmek?

İkincisi ise bugüne ve geleceğe dair alacağınız mesajlardır. Yolu maden ocaklarından, yoksul mahallerden, “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların” evlerinden geçmeyen ve giderek yoksulları hareketin öznesi ve bizzat kendisi haline getirmeyen bir solun, devrimci halk hareketi olmanın kıyısından bile geçemeyeceği gerçeğidir. Hani onca methiyeye rağmen, Devrimci Yol’un nasıl olup da Devrimci Yol olduğuna gözlerimizi kapatıyoruz ya, kitap bunu söylüyor işte bize: Cam fanuslarda devrimci hareket yaratılmıyor.

Son faydası ise şudur: Yeniçeltek’te yaşananları, Yeraltı Maden İş deneyimini, işçi önderlerini önemsizleştirerek tarih anlatmaya kalmak nafile bir çabadır.

Tarihi yok saymanın, tarihin yapıcılarını önemsizleştirmenin, Devrimci Yol’un öznelerine gözlerini kapatmanın tek bir sonucu bulunmaktadır: Solun mevcut hali bunun resmidir.

12 Eylül’de onlarca toplu dava açıldı. Sadece 30 küsur Devrimci Yol davası vardı. Yeniçeltek Devrimci Yol davası bunlardan sadece biriydi. 1000’e yakın sanık bulunuyordu ki, bu sanıkların neredeyse tamamına yakını maden işçilerinden, yoksul köylülerden oluşuyordu.

12 Eylül günlerinde hepsi işkenceden geçirildi, hepsi cezaevine atıldı, yıllarca hapiste tutuldu. Yeniçeltek Devrimci Yol davası, yüzlerce işçinin yargılandığı tek dava olarak kayıtlara geçti; Türkiye’de böyle bir dava olmadığı biliniyor, dünyada örneği var mı, bilen söylesin.

Kendi de aynı davanın sanığı olan ve yıllarca hapis yatan Hasan Kaplan, Yeniçeltek Devrimci Yol davasına bakan hakim Arif Hikmet Korkmaz’la sanıklar arasındaki yer yer güldüren diyalogları aktararak, yer yer hüzünlendirerek tarihimize ışık tutuyor. Işığı takip edip etmeyeceğimiz niyetimize bağlı.

Soma katliamı ve sonrasında yaşananlarla, otomotiv fabrikalarında devam eden direniş, devrimcilerin bir başka hayatı kurmak dışında şanslarının olmadığını gösteriyor. Biz buradan ne kadar süslü şeyler söylersek söyleyelim, devrimci hareketin merkez komite üyeleri, Somalı madencilerden Bursalı metalcilerden oluşmadığı sürece, nostalji satmaya devam ederiz; hem de alıcısı olmadığını bile bile.

Şimdi savcının iddiasına dönelim. Savcının iddiasının karşılıksız, dayanaksız olmadığını bilelim.

İlk dayanağı şudur: Abdullah Karatay Devrimci Yol davası tutuklu sanığıdır, maden işçisidir, 1978 1 Mayıs mitingi için İstanbul’a gitmiş, onlarca maden işçisi gibi kazmayla yürümüştür.  Sorgu sırası ondadır. Kürsüye çıkar, Hakim Arif Hikmet sanığa sorar: “Yeraltı Maden İş üyesi olmak, greve katılmak, 1978 yılında İstanbul’da 1 Mayıs mitingine katılmak, Dev-Yol üyesi olmak, duvarlara yasadışı yazı yazmak, afiş asmak, seminerler ve toplantılara katılmakla suçlanıyorsun. Ne diyorsun bu iddialara?” İşçi yanıt verir: “Doğrudur efendim.” Hakim araya girer: Yani suçlamaları kabul ediyorsun öyle mi?” maden işçisi, “Efendim onların hiçbiri suç değil ki” der. Hakim: “Bak burada Dev-Yol üyesi olduğun yazıyor. Ona ne diyorsun.” Abdullah Karatay konuşur: “Efendim, onu herkese demiş. Savcıya göre buradaki herkes Dev-Yol üyesi.” Hakim devam eder: “Sen Dev-Yol üyesi misin? Devrimci yol dergisi okur muydun?” Yanıt hazırdır: “Ben Dev-Yol üyesi değilim. Devrimci Yol dergisi de okumam. Benim doğru dürüst okumam da yok zaten. İlkokul diplomasını bile dışarıdan aldım.”

Bu kez soru 1 Mayıs mitingiyle alakalıdır:

“İstanbul’a 1 Mayıs mitingine gitmişsin.”
“Evet efendim. 1 Mayıs bizim bayramımız. Elbette gideceğim.”
“İstanbul’a kazmalarla gitmişsiniz, neden?”
“Kazma bizim iş aletimiz. Biz maden işçisiyiz. Kazma madenciliğin simgesidir. O nedenle baretlerimizle, tulumlarımızla, kazmalarımızla gittik.”

Böyle sürüp gider sorgu. Bundan öte sınıf bilinci, kararlılık, meşruiyet ve “politik savunma” olur mu?

İkinci dayanağı şudur: Yeraltı Maden İş üyesi ve Devrimci Yol davası sanıklarından işçilerden bazıları Çetin Uygur’a duydukları sevgiden dolayı çocuklarına onun ismini verdi; birkaçıyla İşçilerin Sesi gazetesinde tanışmıştım.

Son dayanak ise Özgür Açılım tarafından hazırlanan Yeniçeltek belgeselidir. Belgeselden de anlaşılacağı üzere Yeniçeltek’i var edenler maden işçileridir, işyeri komite ve konseylerini kuranlar, grevi, direnişi örgütleyenlerdir. Çetin Uygur, onlardan söz ettiği bölümde hayata olmayanları hatırlayıp gözyaşlarını tutamamıştır. Kendini öksüz gibi hissettiği açıktır.

Devrimci Yol’u merak edenler, kazmalarıyla 1 Mayıs’a katılan işçilerin sadeliğinin ve inanmışlığının izini sürsün.

Çünkü o iz bizi, devrimci bir halk hareketi yaratmaya götürecek kadar kıymetlidir.

Not: Dik Dur Devrimci Ol. Hasan Kaplan. Su Yayınları.



Bu yazı, 22 Mayıs 2015'te sendika.org'da yayımlandı.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

“Benim rengim turuncu; her sondan sonra yeniden doğuş gibi”

Madem renklerle oynayacağız, madem güzelim rengin güzelim şiirle buluştuğu dizeleri bencilliğimizle heba edeceğiz, madem eleştiri sınırlarını aşıp işi hakarete vardıracağız, madem bel altı vuracağız, madem renklere özel anlam yükleyeceğiz, madem bir rengi mahkûm etmek için başka renklerden medet umacağız, madem uluorta yazıp kimin ne tepki vereceğini beklemeye başlayacağız, madem kaçak güreşeceğiz, madem bir rengi aşağılamaya çalışacağız, o zaman dilin kemiğinin olmadığını da bileceğiz.

Açılan yoldan yol almayı düşünenlerden değiliz. Ne küfre küfür, ne hakarete hakaretle karşılık veririz. Aşağı inenlerden daha aşağı inmeyi doğru bulmayız. Tek bir rengi soldurmayı kendine dert edinenlerin, güneşin yedi rengini ve hatta hayatı küstüreceğini hatırlatırız. Lakin mevzu bahis renklere ve hayata sahip çıkmaksa, ezeli ve ebedi hatırlatmaları yapmayı da kendimize borç biliriz.

Fransız ressamlarından Delacroix’e mâl edilen bu öyküyü hatırlatırız örneğin. Ressam, bir kunduracıdan tablosunda yer verdiği çizme ile ilgili yorum ister. Kunduracı, çizmeyi yorumlar, uyarılarda bulunur, görüşüne başvurulmasından hoşnut bir ruh haliyle pantolonu, kemeri de yorumlamaya başlar. Bunun üzerine “siz” der ressam, “çizmeden yukarı çıkmayın lütfen!”

Biz de deriz ki, “Mevzu bahis devrimcilikse siz çizmeden yukarı çıkmayın lütfen.”

“Dilin kemiği yok” acımasızlığının bize yansıması bu kadardır işte. Ötesi bizim mahallemizde geçer akçe değildir, yakışmaz bize.

Bizim mahallede renk denildiğinde, Lenin’in “Kurşunidir aslında teori, oysa yemyeşildir hayat” sözü gelir akla. Bu şairane söz bize, teorinin önemli olduğunu ancak hayatın bazılarına “ağır” geldiğini hatırlatır.

Mahir Çayan, kırk yıllık revizyonist tezleri çöpe attığından bu yana, bu böyledir. Bir tarafta statükoya yaslananlar, bir tarafta devrim isteyenler vardır. Vakti zamanındaki tartışmaların, bugünkülerden farklı olma ihtimali elbette bulunmaktadır ancak bugün de sırça köşklerinden çokça laf söyleyenlerin varlığı söz konusudur ve ne yazık ki bu, Türkiye solunun değişmez kaderidir.

Nedir ki, renklerin arkasına sığınmak ve diğer renkleri itibarsızlaştırmaktan başka bir şey kalmamış olabilir mi ellerinde? Olabilir, ruh halini bilemeyiz, hangi ruhla renkleri, yani hayatı tartışmaya açtıklarını kestiremeyiz.

Bizim mahallede güneşin yedi rengi ve yedi rengin kaynaşmasıyla açığa çıkan “rengâhenk”i devrimin ilk hamlesi olarak kabul eder ve öyle yaşarız. Mahir Çayan’dan bu yana, bu böyledir.

Biz de şimdi, 12 Eylül’den bu yana sol diye yutturulan tezleri ve siyaset yapış tarzını zorluyoruz. Bunu kendimiz için değil, memleketteki sol algıyı değiştirmek için yapıyoruz.

Kitlelerden kopuk, buyurgan, yani üstten, emredici bir dil kullanan, yoksullara değmeyen, inandırıcılıktan yoksun, yer yer konformist, yani sistemi rahatsız etmeyen, solu seçim sandığına mahkûm bırakan, onca yıl boyunca ne bir fabrika ne bir mahalle örgütlülüğü yaratan,  cılız bile olsa, solun halkla buluşmasını sağlayacak bir tek kanal açamayan, onca yıl süresince hiçbir iz bırakamayan, iktidarda bulunduğu kurumların sınırlarına kadar solculuk yapan, bürokratik ilişkilerden kadro devşiren, kendi ayakları üzerinde duramayan, caka satma konusunda herkesi solda sıfır bırakan, “pireyi deve yapan”, “deveyi ise havuduyla” yutmaya çalışanlara inat, sayımızın azlığına bakmadan, inatla ve ısrarla sözümüzü söylemeye gayret, kimsenin reddedemeyeceği üzere büyümeye de devam ediyoruz.

Mahir Çayan’n bıraktığı mirası içselleştirmeye ve geleceğe taşımaya çalışıyoruz.

Söz renklere getirilir ve oradan vurmaya kalkılırsa, en güçsüz sanılan noktamız en güçlü yanımız haline geliverir.

Ne de olsa Gülten Kaya,

Turuncu gemide yoldaşlar gidiyor
Tüfekleri ellerinde
Kalk gidelim evimize karlar yağacak
Bugünde böyle geçti sanma
Yarın neler olacak
***
Gülüm gülüm, gülüm gülüm
Hava bozdu birden bire
Gülüm gülüm, gülüm gülüm
Gözündeki yaş niye
***
Turuncu gemi dönmeyecek geri
Gözündeki yaşlar niye
Deniz kenarı soğuk
Hem de karanlık basıyor
Havada tam kar havası ha
***
Gidilmesi zor yer var gidilmesi gereken
Hadi gülüm toparlan gidiyoruz
Yaşamak için ölmek sırası bizde
Gitmeden yetişelim gemiye çabuk

der ve virgülü koyar.

Virgülden sonra sözü Abdullah Özdoğan alır,

Kırmızı değil kesinlikle
Mavi de değil
Benim rengim turuncu
Biraz can gibi
Bolca akşamüstleri gibi
***
Biraz siyaha çalan
Siyahın yanında beyaz gibi
Biraz nahoş turuncu
Biraz tatlı
Yanına ne koyarsan onun aksi gibi
***
Hayat gibi turuncu
Bazen de gökyüzü gibi
Sessiz, sedasız ve sade
Sonu hep iyi biten bir film gibi
***
Benim rengim turuncu
Her sondan sonra yeniden doğuş gibi

der ve noktayı koyar.

Bize de; dağa taşa, yoksul evlere, kaldırımsız sokaklara, yarım kalmış inşaatlara, sınır boylarına, maden ocaklarına, barikat önlerine, sokak savaşlarına, umuda, kazanmaya, çeyiz sandıklarına, okul duvarlarına, hastane çatısına, güvencesiz işçinin kalbine, öğrencilerin kalemine, parklara, en canlı ve diri haliyle “benim adım turuncu, her sondan sonra yeniden doğuş gibi” yazmak kalır.



Not: Bu yazı, 15 Mayıs 2015'te sendika.org'da yayımlandı.


Fotoğraf: Halkevleri tarafından Ankara Mamak'ta düzenlenen konser

14 Mayıs 2015 Perşembe

Gözün arkada kalmasın paşa, seninkiler işbaşında!

Erdal Eren 17 yıl yaşadı; sen neredeyse yüzyılı devirdin. Gözün arkada kalmasın paşa!

Berkin Elvan 15 yaşında katledildi; emri verenler, tetiği çekenler daha kaç yıl yaşar, ebediyete ne zaman intikal eder, ne zaman öbür tarafa geçip el etek öperler bilinmez. Az ya da çok sabır buyur, ne de olsa zaman kavramı olmayacak sizin oralarda, gelecekler elbet üç vakte kadar yanına.

Çok sevmezler ama çok kullanırlar ebediyete intikal etmeyi. Halkın gözünü böyle korkutulurlar ebediyetle. Sen de öyleydin. Öyle olmasa bu kadar yaşar mıydın? Erdal Eren’i, Behçet Dinlerer’i, Necdet Adalı’yı, Veysel Güney’i ve daha niceleri kara toprağa gönderip zevk-ü sefa içinde bir ömür sürdün.

“Altı da bir, üstü de birdir yerin” dizesini ezberlettin okullarda ama yerin altına hep bizim çocukları gönderdin. Ya zamane takipçilerin başka türlüsünü mü yapıyor? Haşa! Toprağın üstünü parselleyip yedi sülaleleriyle saltanat sürüyor, bizimkilerin kaderine ise hep yerin altı düşüyor.

Mirasına sahip çıkmak, seni ölümsüz kılmak bu olsa gerek: Sadece birkaç ay içerisinde, Ethem Sarısülük’ü, Hasan Ferit Gedik’i, Berkin Elvan’ı, Abdullah Cömert’i, Ali İsmail Korkmaz’ı, Ahmet Atakan’ı, Berkin Elvan’ı, Mehmet Ayvalıtaş’ı, Medeni Yıldırım’ı yerin üstünde rahat yaşamak için öldürdüler. Tıpkı senin yaptığın gibi.

Sen İlhan Erdost’u döverek öldürdün, bunlar Ali İsmail Korkmaz’ı döverek öldürdü.

Öyle ki, sen hukuk içi olsun diye, yaşını büyütüp astın Erdal’ı, aksi olsa kim hesap soracaktı ki. Şimdi yaşı bile sorulmadan vuruluyor çocuklar. İçini ferah tut, gözün arkada kalmasın! Seninkiler iş başında.

Yüzbinlercemizi toplayıp işkenceden geçirdin, cezaevlerine attın, cezaevlerini dur durak bilmeyen işkence merkezleri gibi çalıştırdın. Merak buyurma, zamane cezaevlerinin hem ismi değiştirildi hem de insan onurunu ayaklar altına alacak “naif” yöntemler geliştirildi. İçini ferah tut.

Nefes alanın bindin tepesine, okuyanın, yazanın düştün canına. Gazeteler, televizyonlar, köşe yazarları sana karşı tek bir kelam edemedi, el öpme kuyruğuna girdi hemen hepsi. Bırakalım eleştirmeyi, “yapıcı uyarıda” bulunan bile ekmek yiyemedi. Aç gözlerini paşa, bak ülkeye. Durum bıraktığın gibi.

“Komünizme panzehir olsun” diyerek İslami örgütlerin önünü açtın, din dersleri zamanında zorunlu hale getirildi. Senin açtığın yoldan yürüdü İslamcılar, yürümekle kalmadı iktidara el koydular. Din derslerinin zorunlu olması bir tarafa, eğitim bir bütün halinde gericileştirildi, bütün okullar İmam Hatip’e dönüştürüldü. Senin başlayıp bitiremediğini tamamladı evlatların.

Doğruya doğru, seçim meydanlarında kükredin, höykürdün, lakin Alevileri yuhalattığına tanık olunmadı hiç. Seninkiler bunu da yaptı.

Hatırla, sen bir mitingde “biz işbaşına gelmeseydik, Fatsa’dakiler gelecekti” demiştin. Şimdi Hopa hedef gösteriliyor mitinglerde.

YÖK’ü sen kurdun, HSYK’yı da. Partiler Yasası, seçim barajı senin eserindi. Şimdi eserlerine toz kondurulmuyor. Senin zamanında başlayan neoliberal uygulamalar öyle bir noktaya geldi ki, gözlerini açıp baksan sen bile şaşırırsın. Ne özelleştirmelerin hızına yetişmek mümkün ne de patronların kahkahası bir an olsun kesiliyor. Sadece şunu bil, satacak bir şey kalmadı memlekette.

Grev yasaklamak sana mahsus sanıyorsan aldanırsın, kamu güvenliği bahane edilerek grevler yasaklanmaya devam diyor. Merak etme, patronlar gülüyor, işçiler ağlıyor hâlâ.

Senin zamanında binlerce Kürt Diyarbakır zindanında tarifsiz bir mezalim altında yaşadı. Daha geçenlerde yaklaşık on bin Kürt, cezaevine atıldı. Senin “başkumandanlığın” döneminde başlayan kirli savaş, senden sonra gelenler tarafından da olanca ağırlığı ile devam ettirildi.

Her şey denetimin altında yani, sıkma paşa gönlünü!

Senin zamanında işkencede alınan ifadelerle oluşturulan iddianamelerle binlerce insan yıllarca hapiste tutuldu. Şimdi işler değişti biraz, bilgisayar icat edildi, “teknolojinin nimetleri” işkencenin yerini aldı, “büyük abinin” gözü ileri teknoloji marifetiyle üzerimize sabitlendi, sahte deliller yaratıldı, binlerce insan hapse atıldı. Yani yöntem farklılaşmasına rağmen,  maksat hep hâsıl oldu sizin için, muhalifler zamanın ruhuna uygun şekilde etkisizleştirildi.

Senin zamanında Garbis Altınoğlu, Ermeni olduğu için özel işkencelerden geçirilmişti. Şimdikiler ise Hrant’a kıydı gözlerini kırpmadan.

“Yok öyle Evren, yaptığın kötülüklerin hesabı bir bir sorulana kadar ölmek yok” dediysek de, seni yaşattık, hesap sormayı beceremedik. Ardında kocaman bir yıkım bırakıp ebediyete intikal ettin.

Sen huzur içerisinde “tonton” bir dede olarak hayata veda ettin, biz gencecik çocuklarımızı “edebiyete” teslim ediyoruz. Sen faşizmin yasalarına yaslandın, biz şiirlere, türkülere adadık arkadaşlarımızı.

Senden önce başlayan, senle devam eden ve şimdi de hüküm süren faşizme karşı hayata tutunmaya devam etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Bu da bizim ayıbımız olsun. Ayıbımızı biliyor, çaresini bulmaya çalışıyoruz.

Faşizmin yasaları da, bizim şiirlerimiz de varlığını sürdürüyor. Bakalım hangisi bir diğerine galebe çalacak.

“Bir ülkenin türkülerini yapanlar kanunlarını yapanlardan daha güçlüdür” sözü elbet bir gün kuvveden fiile geçecek. Ölümüne sadece bu yüzden üzülüyoruz. Büyük kavgada karşımızda olmanı bilsen ne çok isterdik.



Not: Bu yazı, 10 Mayıs 2015'te sendika.org'da yayımlandı.

10 Mayıs 2015 Pazar

Yarım kalan bir aşk gibi hüzünlü, devrim kadar gerçek

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi. İdam sehpasına denizler çıkarıldıklarında Deniz 25 yaşındaydı, Hüseyin 23; Yusuf, Deniz’le aynı yaştaydı.

Üçü de gençti anlayacağımız, üçü de körpecik fidandı. Ne işi olabilirdi “kocaman” devletin yaşları henüz 25’e değen delikanlılarla. Oluyor işte; o gün
den bu yana ne devletin gençlerle hesabı kapandı ne de gençler bu zalim düzeni yıkma fikrinden vazgeçti.

Bu yüzden Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i unutmadık, unutmayacağız. Tarihe karşı vefalı, geleceğe karşı sorumlu olduğumuz için…

Biz her şeyin farkındayız: 25 yaşındaki gençleri ölümsüzleştiren, kahramanlığın yanı sıra idam sehpasında söyledikleridir. Az sonra öleceksindir ve dudaklarından dökülen sözcükler, bir bebeğin ilk sözcükleri kadar masum, doğal ve içtendir. 25 yaşındaki gençleri ölümsüz kılan, sosyalizmle tanışmaları, devrime inanmaları, “doğrusu budur” diyerek dağa çıkmalarıdır;  bu kadar “hesapsız-kitapsız” devrimcileri başka bir coğrafyada bulmak mümkün müdür?

Türkiye solu, 1960’lı yılların ikinci yarısında sosyalizmin kuramsal metinlerine ulaşmış, dünya ve memleket meselelerini sosyalizmin temel kabulleri ışığında tartışmaya başlamıştır. Bu, Türkiye solunda bir kırılma yaşanmasını da zorunlu kılmıştır.

Nedir kırılmaya neden olan tespitler? İlki, Milli Demokratik Devrim (MDD) teorisidir. İkincisi ise devrimin ancak silahlı bir örgüt tarafından yapılabileceğinin kabulüdür.

Türkiye gibi burjuva devrimini tamamlamamış, dolayısıyla burjuvazinin ilerici özelliğini kaybettiği, hatta gericileştiği, devrimin ancak işçi-köylü ittifakı temelinde proletarya önderliğinde gerçekleşeceği tezine dayanan MDD, devrimin antiemperyalist karakter taşıması, Kürt sorununun ve toprak sorununun çözülmesini içeriyordu. İşte THKO’nun doğmasını bu tartışma bağlamında düşünmek gerekmektedir.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin’le simgeleşen THKO; TİP, FKF, Dev-Genç ve Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) içinde sosyalizmle tanışan, MDD tezlerini kabul ederek, Türkiye devriminin ancak kırsal alanda başlatılacak bir gerilla mücadelesiyle başarıya ulaşabileceğini düşünen gençlerin kararıyla kuruldu. Yani Denizler ne sadece bir kahraman ne de sadece serüvenciydi. Denizlerin antiemperyalizm ve silahlı devrim vurgularının dayanağı vardı, idam sehpasında Türk ve Kürt halklarından söz etmeleri, Marksizm’i sitayişle anmaları boşa değildi. Ve kahramanlıkları, kendi doğrularını hayata geçirme noktasında tereddüt etmemelerinde aranmalıydı.

İnandılar ve adım attılar; onlarcası tutuklandı, işkence gördü; THKO’nun çekirdek kadrosu, 6 Mayıs’ta darağacında, 31 Mayıs’ta Nurhak’ta katledildi. Önder oldular, örnek oldular; milyonlarca çocuğa Deniz isminin verilmesi zafer, hâlâ unutulmamaları devrim değil midir? O halde, kim iddia edebilir yenildiklerini?

Merak edip bakın tarih sayfalarına. Denizleri, Amerikan 6. Filosu’na bağlı askerleri denize dökerken görürüz. Üniversitelilerin hakları için okul işgal ederken, polise direnirken, eli kanlı faşistlerle dövüşürken, ABD elçisi Commer’in arabasını yakarken, Filistinlilerle siper yoldaşlığı yaparken, işçi eylemlerine destek verirken, grev çadırlarında sabahlarken, İstanbul Boğazı’na köprü yapılmasına itiraz ederken, Hakkâri Zap Suyu’na köprü yaparken…

Rivayet odur ki, Deniz Gezmiş, Devrimci Gençlik Köprüsü’nün tahtalarını tek başına sırtlamış, taş taşımış, ter akıtmıştır. Denizlerin öyküsü, günümüz devrimcilerinin nasıl bir hayat sürmesi gerektiğini öğretmekle kalmıyor, yoksullara değmeyen bir solun, “Deniz olma” iddiasının, ancak şiirsel bir figür dışında anlam taşımadığını da ifade ediyor.

Bütün bunlardan sonra nasıl anlatmalı Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i? Hangi sözcüğe sığınmalı, hangi kurguya teslim olmalı?

En iyisi Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i anlamayı ve yaşatmayı, onların ismini taşıyan, anısını yaşatan milyonlarca çocuğa bırakmak.

Bırakırken de kulaklarına sadece şunu fısıldamak: Onlar inançları için gözünü kırpmadan ölebilecek kadar kararlı, karınca ezmeyecek kadar yufka yürekliydi. Sosyalizmin kalplerde ilk kez atmaya başlamasının, emperyalizmin ve gericiliğin bu topraklarda asla var olamayacağının, mazlumların başkaldırısının, direnme geleneğinin simgesiydi onlar.

Onlar yarım kalan bir aşk gibi hüzünlü, anlatıldıkça çoğalan anılar tazeliğinde sıcak, devrim kadar gerçekti.



Not: Bu yazı, 6 Mayıs 2015'te sendika.org'da yayımlandı.