26 Haziran 2015 Cuma

Tefritten ifrata solun hali

Seçimler nihayet tamamlandı. Daha önce yazmıştım, “oyumu HDP’ye vereceğim” diye, öyle de yaptım. Pişman değilim. En azından, yüzde 41 oy almasına rağmen, tek başına iktidar olamadı AKP. Memleketin haline bakınca bu bile insanın yüreğine su serpiyor.

AKP+MHP+SP+BBP bloku yüzde 60 oy aldı. Geriye kalan oyun ne kadarı içimizi rahatlatır, ne kadarına rahatlıkla “merhaba” diyebiliriz?

Sosyo-kültürel ortalama ve geleneksel hassasiyetler baz alındığında, 2015 seçimlerinin etnik, dini, mezhepsel yönleriyle dikkat çeken partilerin ezici üstünlüğü ile sonuçlandığı ifade edilebilir.

Bu tablodan biz sosyalistlere “ekmek” çıkar mı? Çıkmaz. O halde tarlayı ekecek, ürünü kaldıracak, değirmeni, fırını inşa edecek ve ekmeğimizi kendimiz yapacağız.

Şimdi böyle mi yapıyoruz? Yapmaya çalışanlar yok değil. Ancak solun bir bütün olarak bu çabanın içinde olduğu da söylenemez.

Zaten şu noktayı anlamış değilim: Sosyalist partiler, başka ne olacak da, seçim denen garabetten kendilerine “ekmek” çıkmayacağını fark edecek?

“Biz böyle iyiyiz” diyenlerin ise parti olmanın hakkını vermesi, her durum ve şart altında iddialarına sahip çıkması, “resmi ittifak” dışında seçimlere kendi tüzel kişilikleri ve programları ile girmesi, iddiaya uyumlu şekilde emekçileri alternatifsiz bırakmaması gerekir ki, her şey bir tarafa, seçmen olarak bunu istemeye hakkımız bulunuyor.

Açıkçası şudur: Parti olmaya karar verdiysen, gereğini yapacaksın. Tersiyse, o zaman kendine bir başka hayat kuracaksın. İkisini de aynı anda yürütecek derecede muktedirsen, Kürt hareketi gibi, sorun yaşamayacağını bileceksin.

Alınan oylar, girilen, girilmeyen seçimler; solun inandırıcılığını ve ciddiyetini ortadan kaldırır düzeydedir. Ve bir an önce bu sevdadan vazgeçilmelidir. Daha ne denir ki bilemiyorum.

Sosyalistlerin sandık gücü

Tartışmıyorum bile; sosyalistler inanmış insanlardır, samimidirler, hiçbir çıkar gözetmeden fedakârca koştururlar, yemez yedirirler, giymez giydirirler.

Bakmayın İslamcıların, liberallerin üfürmesine, ülkenin karanlık dönemlerinin neredeyse tek mağduru solculardır. Lakin “reel” siyasette yerleri yoktur. Ruhları, gelenekleri, varlık nedenleri buna uygun değildir. Bu konuda ısrarcı olanları anlamak da epey zordur.

Solun bütün renklerini, 68 kuşağı devrimci gençliği, sosyalistleri, sendikacıları, Kürt aydınlarını içinde barındıran Türkiye İşçi Partisi bile 1969 seçimlerinde yüzde 2 oy almıştır. Bu oran bir daha yakalanamamıştır. Anlı şanlı ÖDP’nin ilk seçimde yüzde 1’in altında kaldığını hatırlayalım.

O halde ne yapmalı?

Bu konuda muktedir değilim ama en kestirmeden söyleyeyim: Herkes “işini” yapmalı.

Lakin…

“Ne yapılmamalı” diye soran olursa, iki çift sözüm var.

Lafa gelince sandığı küçümser halleri (teoriyi) elden bırakmayız ancak ne hikmetse sandıktan da uzak durmayı beceremeyiz. Seçim siyasetinin ve sandık sonucunun ise inandırıcılığımıza ve ciddiyetimize gölge düşürdüğünü görmek istemeyiz.

Örnek mi? Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri. ÖDP-TKP-EHP-Halkevleri ortak aday çıkardı. Sonuç: 2500 oy. 5 milyonluk kentte hem de. Yazık değil mi?

İnsanı komik duruma düşüren bir başka örnek ise sonuçla değil, siyasetle alakalı. BHH temsilcilerinin 7 Haziran seçimlerine dönük çağrısını hatırlayan vardır: CHP-HDP-BHH ittifakı.

Bu, ciddiyetten uzak önerinin sayısala yansıması ise şöyle: 11,5 milyon (CHP)+6 milyon (HDP)+100 bin (ÖDP+TKP).

Başka yoruma hacet var mı?

HDP kimin sayesinde barajı aştı?

Bu yoruma açık bir konu değil. Seçim sonuçlarına bakın ve yanıtlayın. Yalnız Kürt siyasetinin daha önce aldığı oyları değil de, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oyunu dikkate alın. Çünkü Selahattin Demirtaş o seçimde 3 milyon 958 bin oy almıştı. Bilinen nedenlerle hemen bütün sosyalistler, hatta sola açık sosyal demokratlar Demirtaş’a oy vermişti.

HDP 2015 seçimlerinde ise 6 milyon 56 bin oy aldı. Yani fark 2 milyon 99 bin. Bir başka hesapla, yaklaşık yüzde 4 oy.

Eğer solun, Cumhurbaşkanlığında Demirtaş’ın hanesine yazılan oylarının ötesinde böyle bir sandık gücü olduğunu iddia eden yoksa ve CHP’nin oyları bir önceki seçime göre yerinde saymışsa artışın neredeyse tamamına yakınının Kürt seçmenden sağlandığını söyleyebiliriz.

Bu durum bizi iki sonuca götürür: Birincisi, kendi gerçeğinden koparak HDP’ye verilen desteği abartanların ve ikincisi ise hemen bütün illerden oy almayı başardığı için HDP’nin bir Türkiye partisi haline geldiği söyleyenlerin iddialarının pek de dayanaklı olmadığıdır. Çünkü HDP, her nerede yaşıyorsa yaşasın Kürtleri AKP’den kopartmış, üstüne sol/sosyalist/sosyal demokratlardan cüz’i bir oy almış ve barajı geçmiştir.

Seçim sonuçlarının tarafımdan okunması budur.

‘Kalküta ayakta, Benerci yatakta’

Seçim döneminde BHH haricinde bütün bir Kalküta ayaktaydı; iki gün kala yapılan “müşahit” atağı dışında, seçim dönemini sessiz sedasız geçirdi, “birleşenler”.

Elbette tek şart değildir, seçimde görünür olmak.

Lakin partiyseniz ve şimdiye dek, parti ve seçim ilişkisi dışında kendinize bir başka hayat kurmamışsanız ne seçimlerden vazgeçme ne de tek taraflı dayanışma çağrısı yapma hakkınız vardır. Hakkı illa kullanırım derseniz, boşa düşersiniz.

Ne çabuk unutuyoruz: İki “bileşen” 90’lardan bu yana hemen her seçime girdi ve hepsinden de hayal kırıklığı ile ayrıldı.

12 Eylül sonrası yavaş yavaş başını kaldıran sosyalist solun başına, ÖDP ve TKP tarafından “muhalefet dinamiğini parlamentoya hapsedecek” bir çorap örüldüğünü belirtmeye gerek var mı? Gerek yok, aksini iddia edene de tanık olmadım zaten. Çünkü aksi iddianın, süslü laflar haricinde, somut karşılığı olur.

20 yıla yayılan seçim-sandık siyasetinden sonra, “siyaseti oy tutumuna indirgeyen sığ yaklaşımlar” diyerek, ne inandırıcı olmak mümkün ne de esaslı bir özeleştiri beklentisi içinde olanları ikna etmek.

Yoksa gerçekten de, “dün dündür, bugün bugündürcülük” geçer akçe mi?

Gerçek şu: Bu iki parti, yirmi yıl boyunca nafile seçim koşuşturması dışında varlıklarını hissettiremedi, sosyal-siyasal pratik geliştiremedi; mahalleleri, özgün mücadele alanları, sınıfa değme noktaları, yoksullarla buluşma zeminleri olamadı.

Oldu diyenlerden örnek istemek hakkımız.

Bir örnek verin, özür dilemeye hazırım.

CHP moralini bozmamalı

CHP seçimlerde yüzde 25 oy aldı. Benim tahminim 28’di, tutturamadım. HDP’nin oyuyla birlikte, CHP’nin yüzde 41,5 oy aldığı 1977 seçimlerinden sonra (o oranın içinde Kürtlerin oyu da vardı), ilk kez yüzde 38 yakalandı. Bu yabana atılacak bir oran değil. Üstünü istemek doğal ama gerçekleri de görmek lazım.

Bu memlekette ne yazık ki seçimler, çok partili rejime geçildiğinden bu yana aşağı yukarı aynı düzeyde seyrediyor. Sol ve sağ partiler arasındaki oran 30/70, 35/65, 40/60 bandının dışına çıkmıyor.

Kaldı ki, “Kıbrıs Fethi”nden sonra yapılan seçimlerde alınan 41,5 ile 2015 seçimlerinde HDP’nin etrafında kümelenen Kürtlerin oyuyla ulaşılan 13’lük oranın bir bütün olarak solun hanesine yazılıp yazılmayacağı ayrı konu olmak kaydıyla, sol oyların yüzde 30’un üzerine çıktığı pek görülmemiş.

Bir başka istisna ise 1999 seçimleri. Öcalan’ın yakalanmasının DSP’nin namına yazdırdığı milliyetçi oylarla, DSP (yüzde 22) +CHP (yüzde 8)+HADEP (yüzde 4)+ÖDP/EMEP/SİP/İP (yüzde 1) toplamın ancak yüzde 35’i az biraz geçtiği biliniyor.

CHP’nin arkasındaki kitle desteği, dönem dönem yüzde 1-2’lik azalma ve artmalarla, önemli bir güçtür. Mevzi olarak kabul edilmesi, örgütlenmesi, pekiştirilmesi gerekmektedir, sola açık, soldan beslenen politikalarla genişletilme potansiyeli taşımaktadır.

Genişleme sınırı neresidir, nereye kadardır?

Bu sınırı tartışmak, ülkemizde etnik, dini, mezhep kökeni dışında sol, sosyal demokrat programlarla kitle desteği bulmanın ve bunu oya tahvil etmenin imkânsız değil ama oldukça zor olduğunun bilinmesini zorunlu kılmaktadır.

CHP çağdaş, demokrat, laiklik, özgürlük ve eşitlik sorunu olan milyonların partisi olarak; sağdan aday ve kadro devşirme, sağa şirin görünme, İslami argümanları kullanarak ilişki kurma “siyasetinden” vaz geçebilirse, ne diyelim, hayırlı sonuçları kısa vadede görecektir.

Gönlümüzde yatan koalisyon

7 Haziran seçimlerinde hangi partiye oy vermiş olursak olalım, şu yakıcı soruyu atlamayalım:

AKP-CHP koalisyonu mu?

AKP-HDP koalisyonu mu?

Hangisine “eyvallah” deriz?

İkisine dair de, pek çok olasılıktan söz etmek mümkün. İkisinin de artıları, eksileri olacak. Birileri gülerken birileri ağlayacak. Buna şüphe yok.

Tünelin ucunda ise AKP-MHP koalisyonu görünüyor.

Yani kamuoyunda “savaş hükümeti” gibi algılanan koalisyon. Böyle bir koalisyonla, Kürt sorununun içinden çıkılamaz bir karanlığa hapsedilmesi nasıl ihtimal dahilindeyse, Suriye’ye doğrudan müdahale de aynı derecede ihtimal içi.

Alın size; “Yeni Osmanlıcı”, “cihatçı”, “yedi düvele” ve “üç kıtaya” egemen bir devletin özlemiyle yanıp tutuşan, milliyetçi-muhafazakâr bir koalisyon.

Verin kararınızı!

Bağımsızlık benim karakterimdir

Devrimci Yol’un en belirgin özelliği bağımsızlığıydı. Elbette bunun bir yönü, uluslararası sosyalist blok içindeki kamplaşmada saf tutmaması ve ayağını memleket topraklarına basmasıyla alakalıysa, diğer yönü de odak olmayı becermesi ve buna uygun bir hayat tanzim etmesiydi.

Yani ne gölge boksu yaptı ne başka bir boksörün arkasına sakladı ne de ringe çıkmazlık etti.

Ne yazık ki bugün solun ana gövdesini oluşturan çeşitli parti ve gruplar “üç halden” birine yakındır.

Kendinize ve etrafınıza bakın, Kürt hareketiyle ilişki ve devrimcilik bağlamında zorlanmadan tasnif yapabilirsiniz.

Yazının başlığı da tam da bu noktada anlamlı: Tefrit (geride kalma) ve ifrat (ölçüyü kaçırma) halindeki soldan bir hayır çıkmaz.

Bağımsızlık ve devrimcilik vurgusunun ne anlama geldiği, özellikle Devrimci Yol kökenli çevreler tarafından daha net anlaşılacaktır.

Geçmişe sahip çıkmak, onun ideolojik-politik görüşlerini birebir tekrarlamak ve ona methiye düzmekle değil, ruhuna, siyaset yapış tarzına ve devrimci odak olma iddiasına sarılmakla mümkündür.

Gelin artık, mümkün olanı zorlaştırmayalım.


Not: Bu yazı 23 Haziran 2015'te sendika.org'da yayımlandı.


inonualpat@gmail.com

5 Haziran 2015 Cuma

7 Haziran gecesi, saat: 20.45

AKP, seçimleri futbol maçına benzetti; sağa sola “ikinci yarı başlıyor” pankartları asılmış. Bu hesaba göre; 13 yıl bitti, yeni 13 yıl başlıyor. Eyvahlar olsun, AKP iktidarı 26 sene sürecek; uzatmaları da sayarsak, 30 sene bile telaffuz edilebilir.

Bunun, bırakalım biz solcuları, bütün olarak memleket için ne anlama geleceği üzerine fazlaca durmaya gerek yok.

En yakın ihtimalleri sıralarsak; sırtımızdan sopa eksik olmayacak, kesin. Daha dün söyledi “başkan”, Kamu Güvenliği Yasası’nı boşa çıkartmadık” diye.

Türkiye’nin yardımcı başrolü almaya çalışacağı, olmadı kötü adamlıkla yetineceği bir bölge savaşı da yakın ihtimaller arasında.

Yoksulluk halleri ise değişmeyeceğe benziyor. O gün, Davutoğlu’nun bir mitingini izledim. Kürsüden, “Kılıçdaroğlu asgari ücreti 1500 lira yapacakmış” diye bağırıyor. Kalabalık Kılıçdaroğlu’na “yuh” çekiyor. Demek “halkımız”, asgari ücretin yükselmesini istemiyor; yükselme ihtimaline bile tahammülleri yok.

Gericilik dur durak bilmeyecek; seçim meydanlarında hemen bütün partilerin kullandığı İslami söylem bunun habercisi.

Faşizm, yoksulluk, gericilik ve savaş kapımızda; 7 Haziran’ın özeti budur.

Belki her seçim önemlidir lakin bu kez işin rengi hayli değişik.

Hiç kuşkusuz ders niteliğinde bir seçim olacak 7 Haziran’da.

AKP’nin durdurulması ve hatta geriletilmesi için CHP’ye, HDP’ye, KP’ye oy verelim gibi matematik hesaplarından söz etmiyorum.

Ders, bizzat AKP’den kaynaklı; dersi AKP verecek, biz alacağız.

Bu tespit, AKP’nin nasıl bir parti olduğuna bakılarak kolaylıkla yapılabilir. Yaratılan nasıl bir ülkedir? Yargısından polisine, askerinden medyasına, sermayesinden “zinde kuvvetlerine” kadar karşımızdaki gücün doğru analiz edilmesi işimizi kolaylaştırabilir.

Bırakalım uzun uzun süslü süslü konuşmayı, yazıp çizmeyi de birbirimize şu soruları soralım:

AKP’yi seçimlerde yenmek mümkün mü?

Parti-devlet sisteminin simgesi olan AKP, buna izin verir mi?

Parti-devlet kendi “sonunun başlangıcı” olacak seçimlerin “huzur” içerisinde yapılmasına müsaade eder mi?

Burhan Kuzu, twitter hesabından kandil gecesi şu mealde bir mesaj paylaştı: “HDP’nin barajı aşmaması ve koalisyon olmaması için dua ediyorum.”

Bu temenninin duayla sınırlı kalacağını düşünen var mı?

O halde başlığın ne anlama geldiğine bakalım. 20.45 futbol maçlarının bitiş saatidir. Galatasaray Başkanı Adnan Polat, Fenerbahçe avantajlı olduğu halde, maçtan önce “20.45’te şampiyonuz” demiş, “futbol ilahları”, falan filan derken dediği çıkmış ve bu söz futbol tarihine geçmiştir.

20.45, biz Fenerbahçelilerin yarasıdır. 7 Haziran 20.45’te ise yani seçim sonuçlarının hemen hemen belli olacağı saatlerde, bir başka yara kanamaya başlayacaktır. Bu kez karşımızda, “futbol ilahları” değil, bizzat faşizmin kendisi olacaktır.

Yanılmayı ne kadar çok isterim, anlatmaya gerek yok. Lakin AKP, seçim kaybetmeyecek kadar “ciddi” bir devlet partisidir.

Buradan karamsarlık değil, olsa olsa devrimcilerin yegâne vazifesine atıf çıkabilir.

İdeolojik-politik açıdan nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, Kürt hareketi, tek kanalları HDP olmadığı için, avantajlıdır.

Türkiye gibi bir ülkede devrimcilerin kendilerine sadece seçimlere dönük bir hayat tanzim etmesinin, seçimlere gereğinden fazla anlam yüklemesinin telafi edilmeyecek politik bir hata olduğu, şimdiye kadar görülmemesini yadırgamakla birlikte, korkarım ki 7 Haziran’da bir kez daha anlaşılacaktır.

Burada bir soru daha soralım: Bu düzenin, hele AKP eliyle kurulan “yeni Türkiye’nin”, öyle seçimle tasfiye edilmesi, “sonun başlaması” mümkün müdür?

AKP’nin, olası bir seçim mağlubiyetine rıza göstermeyeceği, devletin bütün olanaklarıyla sonuçları lehine çevirmeye çalışacağı nasıl aşikârsa, 7 Haziran’ı 8 Haziran’a bağlayan gece, bu kez içine Kürt hareketini de alan yeni bir Haziran ayaklanmasının patlak vermesinin şaşırtıcı olmayacağı açıktır. Bu öngörünün, aksi halde, yazanı boşa düşürecek kadar iddialı olduğunun farkındayım.  Partilerin olası seçim hileleri ile ilgili tüm hukuki yolları deneyeceği de biliniyor. Ancak seçimlerde yaşanacak küçük şaibe bile, burnundan soluyan kitleleri sokağa taşıyacak, demokrasi ve adil seçim talebi yeni bir toplumsal altüst oluşun tetikleyicisi olacaktır. Nasıl ki Gezi’nin fitilini polisin parka toplanmış insanlara uyguladığı şiddet ateşlediyse, iktidarın olası protesto gösterilerine karşı takınacağı tavır neler yaşanacağını belirleyecektir. AKP’nin sıradan protesto gösterilerini bile şiddetle bastırmasıyla ünlü sicili, iktidarının meşruluğunu tartışır hale getirecek kitlesel itirazlar karşısında daha da kabaracaktır. Erdoğan’ın yüz ifadesine bakın, neler yaşanacağını görün.

Buradaki tek sorun, Gezi İsyanı’na hazırlıksız yakalanan devrimcilerin, yeni bir isyana yine hazırlıksız yakalanma ihtimalidir.

Seçim sathı mailini girdiğimizden bu yana, seçim işini o kadar abartılı yaşamaya başladık ki, HDP’ye oy verenleri “Kürt kuyrukçusu”, CHP’ye oy verenleri “faşist-ulusalcı” ilan etmekten, birbirimizi kırıp dökmekten yorulmadık. Oysa birbirimize hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyacağımız günlerin arifesindeyiz.

Kime oy verirsek verelim, “20.45’e hazır mıyız?” sorusuna vereceğimiz yanıt önemli. Bu elbette bugünden yarına başarılacak bir iş değildir. Ancak hiç olmazsa, solun pek çok kesimini içine alan şu “seçim ruhundan” kurtulmakla işe başlayabiliriz.

Solun tecrübesiyle sabit olduğu üzere, kanserli bir ur gibidir bu işler, bulaşır bulaşmaz bütün vücuda yayılmasını önlemek zordur.

Seçim anketlerini, kamuoyu yoklamalarını, tahminleri, Oy ve Ötesi gibi inisiyatiflerin teyakkuz durumunu tartışmaktan rahatsız değiliz fakat “Tek yol sokak/Tek yol devrim” sözünün etkisini yitirmesinden korkarız.

O halde bir kez daha yazalım, 20.45’te lazım olur diyerek:

Tek yol sokak/ Tek yol devrim.


Not: Bu yazı, 3 Haziran 2015'te sendika.org'da yayımlandı.