31 Ağustos 2015 Pazartesi

Türkiye solunun intihar etmesine izin vermeyelim

Kim ne derse desin, ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi)’nin “başını yiyen”, Kürt hareketiyle nasıl ilişki kurulacağı konusuydu.

“Her yerden geliyoruz” (“Bizler Meclis’e” diye de okunabilir) şiarıyla yola çıkan ÖDP’nin, “Kürtlerin otantik temsilcileri” ile nasıl ilişki kuracağıyla ilgili “her yerden gelenler” arasındaki farklılık, zamanla kilitlenmeye sebebiyet vererek partiyi iş göremez halde bıraktı, giderek “her yerden geliyor olmanın” yarattığı tılsımı yok etti ve dolayısıyla parti, hızla çekim merkezi olmaktan uzaklaştı. Bir iki seçim yenilgisinden sonra, Kürt hareketiyle ittifakı, programın başköşesine oturtmak isteyenlerin istifaları ile ÖDP, ağırlıkla sosyalist hareketlerden birinin (Devrimci Yol geleneği) bulunduğu bir partiye dönüştü. Yine Ufuk Uras’ın, parti organlarının aksi kararına rağmen Kürt hareketinin desteğini alarak bağımsız aday olması ve milletvekili seçilmesi, geride kalanlar arasında yeni bir çatlağa neden oldu, Ufuk Uras ve ekibinin partiden ayrılması ile ÖDP’de bir dönem sona erdi.

Özetin özeti sayılabilecek yukarıdaki satırlarla hafıza tazelemek, bugün solu benzer bir “tehlikenin” beklediğini söylemek içindir. Bunun emaresi var çünkü. Örneğin BHH (Birleşik Haziran Hareketi)’nin seçim tavrı nedeniyle içine düştüğü kriz, farklı biçimlerde seyretse de, ÖDP’nin yaşadığına benzemektedir. BHH’nin “dayanışma” ilişkisi açıklamasının ardından, oluşum içindeki kimi bireyler, parti/çevreler HDP’nin desteklenmesi yönünde çağrı yapmış, BHH bünyesinde olmasına rağmen KP (Komünist Parti), BHH’nin karara uymayarak kendi kimliği ile seçimlere girmiş, BHH bileşenlerinden HTKP (Halkın Türkiye Komünist Partisi) Kürt sorunu ve HDP’yle ilişki de dahil olmak üzere bir dizi sorun nedeniyle bölünmüştür.

Kürt sorunu ve Kürt hareketiyle kurulacak ilişki anlaşılan o ki daha çok “can yakmaya” devam edecektir.

Çünkü, “Toplar atılırken, müzik susmalıdır” paradoksunu aşabilecek yetkinlikte bir sol hareket mevcut değildir.

Etnik, dini ve mezhepsel farklılıkların bütün bir toplumsal hayat üzerinde egemenliğini ilan ettiği, politik saflaşmaların, hatta oy tercihlerinin bile bu farklılıklar temelinde belirlendiği, son üç aydır görüldüğü üzere ülkenin yeniden ve hızlı biçimde savaşa büründüğü bir zaman diliminde devrimcilerin emekçi kitlelerle buluşma kanallarının yaratılması, hatta bunun ihtimali bile, mümkün olmaktan çıkmaktadır.

Tecrübeyle sabittir; tecrübe aynı zamanda solu bekleyen tehlikeye işaret etmektedir.

Türkçeleştirelim: Sosyalistlerin böyle bir atmosferde nefes alması, siyaset yapması, toplumdan karşılık bulması, bırakalım güç kazanmayı, mevcudiyetlerini koruması mümkün değildir. Hele etnik, dini ve mezhep saflaşmasındaki taraflardan biriyle kurulacak duygusal ilişki, devrimci militanları sosyalizmin kabullerinden uzaklaştıracak, zamanla bir başka “şeye” ağlayan/gülen insanlar, o “şeye” dahil olmakta tereddüt göstermeyecektir.

Tecrübeyle sabittir; tecrübe aynı zamanda saf belirlemenin ilk adım itibarıyla duygusallık üzerinden şekillendiğine işaret etmektedir.

Üstüne üstlük, böyle bir coğrafyada, seçimlere haddinden fazla anlam yüklemeye kalkmanın, asli işini tali plana itmenin,  sosyalist program ve hedefler doğrultusunda uygulamaya alınacak sosyal-siyasal pratiği ihmal etmenin politik intihar olacağı açıktır. Bakalım son iki yılımıza: 2014 yerel, 2014 Cumhurbaşkanlığı, 2015 genel seçimleri, erken seçim, seçim hükümeti, kabine tartışmaları vb. derken, kıt olanaklarımızı, kendimize dert ettiğimiz konuları, mücadele gündemimizi, canhıraş halde pratiğin gereklerini yerine getirmeye çalışan militanlarımızı, yani ömrü hayatımızı nelere vakfettiğimizi, seçim odaklı tartışmaları, kırıp dökmeleri, bölünmeleri de unutmadan, hatırlayalım ve yaklaşan intihara çare bulmaya odaklanalım.

Bakın, bu aynı zamanda iddialı olmaktır. Biz iddia etmeliyiz ki, Kürt sorununu barışçı ve demokratik tarzda çözeceğiz, eşit yurttaşlık temelinde yeni bir toplumsal hayat kuracağız, barışı tesis edeceğiz. Bu iddia, memleketin sorunlarının çözümünü devrime havale etmek sığlığı ve kolaycılığıyla alakalı değildir. Alakası şudur: Memleketin “batı yakasında”, örneğin Alanya’da, ırkçı-gerici kuşatmayı yaracak olanaklara sahip devrimci bir hareket yaratılmazsa, barışı tesis etmek de sanılanın çok ötesinde zor olacaktır.

İhtiyaç şudur: Birilerinin çıkıp Suruç katliamını, Silopi’de vd. yaşanan mezalimi, iki ateş arasında kalan bölge halkının çektiği sıkıntıları sokak sokak anlatması gerekmektedir. İlk kanı kimin akıttığı türü zamanla manasızlaşan tartışmalara takılmadan ve çifte standart tuzağına düşmeden insan hayatına ve barışa sahip çıkmak, savaşan tarafların bunu yapmasının mümkün ve ikna edici olmadığıyla birleştiğinde, bu ulvi sorumluluğun memleketin vicdanını temsil eden devrimcilere düştüğü görülecektir. Vicdan, Baran Çağlı ile Fırat Simpil’in katillerinin insanlık ve tarih anıma mahkûm edilmesine işaret etmektedir. Katillerin hiç de oralı olmayışı ve öldürmeye devam etmesi, vicdanı harekete geçirmek için yeterli sebeptir.  

Türkçeleştirelim: Bizim borumuzun öttüğü yerde, ne savaş sesi ne düşmanlıktan beslenen ırkçı-gerici çetelerin höykürmesi duyulur ne de savaşta ölen çocuklar sahipsiz kalır. Örnek mi lazım: Örneğin, ırkçı-gerici kalkışmanın sık görüldüğü Karadeniz’de Hopa, savaş çığırtkanlığına izin vermeyen kıymetli bir taş gibidir. Gelsin de birileri, örneğin Tuzluçayırlıları* kışkırtmaya kalkışsın. Adamın alnını karışlarlar.

İntiharın ayak sesi 

Bulunduğumuz zeminde, belirleyici olmayı bir tarafa bırakalım, etkileme şansına bile sahip olmadığımız açıkken, intihar, Kürt siyasetinin kendi doğruları ve ihtiyaçları bağlamında geliştirdiği/geliştireceği siyasetin, sosyalistlerin temel kabulleriyle çelişmesi karşısında sessizliğe gömülmekle ete kemiğe bürünmektedir.

Örnek mi?  Örnek çok elbette. Daha eskilere gitmek gerekmiyor. Son günlerde HDP’nin seçim hükümetinde yer alma kararı ile Özgür Gündem gazetesinin 25 Ağustos günlü nüshasındaki “Saray Esadlaşıyor” manşetini örnek vermek yeterli. “Savaş kabinesine” dahil olmanın taşıdığı anlam ile büyük antiemperyalist direnişe sahne olan bir ülkenin lideriyle ilgili yaklaşımın taşıdığı stratejik önem üzerine serbest vezin tartışamıyoruz bile.

Ülkenin yakıcı sorunları, savaş, toplumsal hareketler, Kürtlerin hak ve özgürlükleriyle ilgili hassasiyet geliştirmekle kendi ideolojik-politik doğrularımızın taşıyıcısı olmak arasındaki rabıtayı, antikapitalist, antifaşist, antiemperyalist devrimci mücadeleyi geliştirme lehine kullanamadığımız sürece intihar süreci devam edecektir.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde son birkaç yıldır yaşananlar ve politik olarak izah edilmekten uzak gelişmeler Türkiye solunu, teşbihte hata olmaz, “şaşkın ördeğe” benzetmiştir. Havsalamızın kifayetsiz kaldığı o kadar çok "şeyle" karşılaşıyoruz ki, başkalarına izah ve kendimizi ikna etmekte bile zorlanıyoruz. Savaşanlar bir gün sonra barışıyor, barışanlar üç gün sonra birbirlerine düşman kesiliyor; bizim de kaderimize, içimizi rahatlatmaya dönük zorlama yorumlar düşüyor.

Ne yazık ki sadece ülke değil, Türkiye solu da 90’lı yıllara dönmüştür. Solu bu halinden çekip alacak devrimci bir odağa duyulan ihtiyaç, belki de her zamankinden daha yakıcı olarak listenin ilk sırasındaki yerini almıştır.


* Bu yazının kaleme alınmasını takip eden gün, faşistlerin Tuzluçayır'da giriştiği provokasyon devrimcilerin sert tepkisiyle karşılaştı.  


inonualpat@gmail.com




17 Ağustos 2015 Pazartesi

“Kandan kına yakılır mı bre yezit”

Hasan Hüseyin sormuştu bir şiirinde, “kandan kına yakılır mı” diye. Ömrü hayatımız bu soruya yanıt aramakla geçti. Hasan Hüseyin buldu yanıtı, “yakılmaz” dedi.

Biz hissettik, lakin kandan kına yakılmayacağına dair hissiyatı dile getirmenin, savaş histerisine dolaylı destek gibi algılanma ihtimali nedeniyle sustuk. Oysa gerçek buydu.

Kan akıtanların, barış havariliğine soyunarak günahlarından kurtulmak istediğini gördük, lakin muhataplardan olmadığımız için sustuk. Oysa gerçek buydu.

Barış masasına ancak savaşan tarafların oturacağına dair gerçek, bizi biçare bıraktı. Dışarıdan ahkâm kesmek durumunda kalacaktık ki, bunu yapmadık haliyle. “Koyunlar keçiler ve koçlar için/ Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı/ Bu barış var ya, bu barış/ Cephedekiler için o kadar barış”tır diyen Can Yücel gibi, ABD ve AKP eliyle gelecek “barışın” barış olmayacağını biliyorduk ama nafile sustuk.

Hele Ahmet Türk’ün “Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız” demesi karşında dudaklarımızı kıpırdatmak bile halt yemek olacaktı. Bu kadar içten ve samimi duygu bildirimi olur mu? “Acı çektik” diyor, kocaman adam. Çekmeye devam edin mi diyecektik?

Çözüm süreci, kandan kına yakılıp yakılamayacağının test edilmesiydi bir bakıma. Sonuç ortada. Her ne sebeple olursa olsun ve her kim tarafından gelirse gelsin, savaşın yeniden başlama kararı verilir verilmez, ki Suruç katliamı bunun işaret fişeğidir, saniyesinde bombardıman uçakları havalanıyorsa, namlular sivillere dönüyorsa, tipik kent gerillası taktiği gereği polise-askere pusu atılıyorsa, savaş naraları, üstü kapalı-açık savaş tehditleri gırla gidiyorsa, “Kurt puslu havayı sever” misali, faşist hareket tarafından polis-asker cenazeleri etrafında yeni bir etki alanı yaratılıyorsa, “kana kan” diye bağırılıyorsa, cenazelerde intikam çığlıkları atılıyorsa, barışı sahici duygularla isteyen ve savunan taraf yok demektir.

Bugün Pazartesi. Kaç eylemle ve kaç ölümle başladık güne? Oysa Pazar sabahına HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın PKK’ya ateşkes çağrısıyla uyanmıştık. Bu kaçıncı çağrısı oldu Demirtaş’ın? Savaş isteyenlerin borusu ötüyor demek ki, kontrgerillaya gün doğuyor bu sayede. Demek ki böyle. Davutoğlu “ateşkes çağrısı için artık çok geç” mealinde bir şeyler bile söyledi.

Durum budur. Durum iç açıcı değildir. İçimizi karartan, savaş kararı alanların genç ölümlerden zerrece etkilenmediğidir. Karar vericiler sarayda mı yaşar, dağda mı yaşar, bir önemi bulunmuyor. İlk kanı kim akıttı, bunun da bir önemi yok artık. “Savaşçılar” gençlerin hayatı üzerinden bu kararı veriyor, dramatik olan bu. Ve gençler gözünü kırpmadan basıyor tetiğe; bu daha da dramatik. Demek ki, kimse kavrama “çocuğun kurduğu düştür barış” saflığı ile yaklaşmıyor.

Şurası açık ki, barışmak kolay değil. 30 yıl devam eden ve neredeyse büyük çoğunluğu PKK’lı ve bölge halkından olmak üzere yaklaşık 40 bin insanın yaşamını kaybettiği bir savaştan sonra, barışın tesisi, 30 yıllık bir barış dönemi yaşamak ve yeni doğan 40 bin çocuğa barış ismini koymakla ancak mümkün olabilir.

Ne yazık ki 7 Haziran’da sonra yeniden başlayan çatışmalar şu gerçeği bir kez daha yüzümüze vurdu: Barış içselleştirilememiş, özümsenmemiş, yakıcılığı fark edilememiştir; ne yazık ki politik atraksiyonlarla kavramın içi boşaltılmıştır.

Fatih Yaşlı sosyal medya üzerinden “Mesele tek kişinin saray tutkusu, taht kavgası vs. değildir. Hakiki bir barış mücadelesi emperyalizmi denkleme katmakla mümkündür” şeklinde bir not paylaştı.

Konunun mihenk taşı budur. Asıl sorun tam da bu noktada kendini ele vermektedir. Emperyalizmin barış gibi niyeti yoktur ve savaş lüzumlu olduğunda düzenli düzensiz ordularıyla tereddütsüz devreye alınır. NATO’nun düzenli orduları ve kontrgerillasıyla. Kaldı ki ülkemizin de içinde bulunduğu bölgede “savaş” ve “barış” gibi kavramlar, stratejik hedefin birer argümanı olarak görülmekte ve dönem dönem biri öne çıkartılmaktadır. “Irak’a özgürlük” denilerek başlatılan operasyonda milyonlarca insanın ölümüne, bütün Kuzey Afrika ülkelerinin savaş ve darbe batağına saplanmasına, en son da Suriye’de son üç yılda 250 bin insanın katledilmesine sebebiyet veren iç savaşı başlatan emperyalizmin Kürt sorununun barışçı çözümünden yana olduğunu iddia etmek, en hafif tabirle, emperyalizmin ne olduğunun farkında olmamaktır.

Şu nokta açık ve nettir. Ne emperyalizmi karşısına almayan bir hareket barışı sağlayabilir ne de emperyalistlere tek kurşun atmadan devrimci olmak mümkündür. Dolayısıyla emperyalizmi denkleme dahil etmek de yetmeyebilir, denklemin odak noktasında “haydut devletin” bizzat yer aldığını atlayarak yapılan değerlendirmelerin, görünen o ki hiçbir geçerliliği yoktur. Sorunu antiemperyalist mücadelenin nihai zaferine havale ederek, “peki çözüm” denildiğinde sessizliği bürünerek yol alınmayacağını bilirim ancak Körfez Savaşı’ndan bu yana, ABD politikalarının bölgede milyonlarca insanın ölümüne yol açtığını hatırlatarak isterim.

Kan, savaş demektir. Kına ise barış. Kanı emperyalizm akıtmaktadır; kına halkların büyük özlemidir. Emperyalizm kahrolmadıkça bizlerin yaşaması mümkün değildir. Şimdi bütün sorulara yanıt verebilir, barışı nasıl tesis edeceğimizi, memleketin bütün devrimcileri, ezilenleri, yoksulları, mağdurları kafa kafaya verip kararlaştırabilir, bunu özgürlükçü ve demokratik ögelerle beslenmiş bir anti-emperyalizmle dayanaklı hale getirmeyi başarabiliriz. Fıtratımız buna uygundur. Bizleri Kürt düşmanlığı temelinde anti Amerikancılık “oynayan” faşistlerden ayıran temel fark da budur.

Hasan Hüseyin’le başladık, onunla bitirelim: “Kandan kına bre yezit/ Kandan kına yakılır mı”



Not: Bu yazı, 10 Ağustos 2015'te sendika1.org'da yayımlandı.

4 Ağustos 2015 Salı

Sol tarih: “Zulmün kâr etmediği büyük tahammül”

Hafızalarımızı tazeleyelim. Yalnız bunu, hüzünlenmek, ah çekmek için değil, devletin iliklerine işlemiş faşizme ve Anadolu gericiliğinin taşıdığı ırkçılığa, şovenizme, katliamcılığa karşı uyanık kalmak için yapalım.

Evet ayniyle vakidir: Sol tarih, Enver Gökçe’nin selam çaktığı gibi “zulmün kâr etmediği büyük tahammül”dür. Tahammül, bizim indimizde inatçılık, direniş ve devrimden vazgeçmemektir.

Bu kadar çok kıyıma uğrayan ve asla geri adım atmayan, sosyalizmin “tarihsel yenilgisine” rağmen yaşanabilir bir dünya ve sosyalist bir ülke için bedel ödemeye hazır başka bir ülke solu var mıdır, bilemiyorum.

Bildiğim şu: Sol aynı zamanda ideolojik-politik anlamda da, ısrarla tahammüllü davranmaktadır. Tahammül bizim indimizde, yeni sorunları ve yeni toplumsal hareketleri kapsamakla beraber, sosyalizmin temel kabullerine sadık kalmak, sol liberal yorumlara, sistem içi önermelere, radikal demokrat programlara tenezzül etmemektedir.

Ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada etnik ve dini temelde örgütlenmenin getirdiği kolaylığa gözünü kapatarak sosyalizm idealine halel getirmemek bile başlı başına selam çakılması gereken bir tahammüldür.

Girizgâh faslını, Enver Gökçe’nin “Senin emekçin olaydım/ şen olası türküsü/ dost kokusu, dost selam Türkiye” şiiriyle tamamlayıp hüznün, acının, ıstırabın lakin her daim mücadelenin tarihine göz atalım.

Hafızalarımızı tazeleyelim.

Sırtını Anadolu gericiliğine yaslayan devlet ve devlet destekli çetelerin pek çok katliam gerçekleştiğini unutmayalım. Ve unutmayalım ki, katliamların “karanlık odaklara”, “dış güçlere”, istihbarat servislerine” ihale edilerek yapılan değerlendirmelerin, asıl olarak Anadolu gericiliğinin taşıdığı katliamcı, linççi potansiyeli örtbas etmekten öte sonucu yoktur; “İslami hassasiyet” her an “galeyana” gelmeye hazır gerçekliğe sahiptir ve bu tür yorumlar bu gerçekliği gölgelemektedir.

Irkçı-gerici güruhlar Kanlı Pazar’dan Suruç’a, Çorum’dan Madımak’a devletin kışkırtma ve aynı zamanda koruması altında başrolde yer almış, Anadolu gericiliğinin yeşerdiği politik-kültürel zemin, ülke tarihinin en hassas dönemlerinde hâkim sınıflara bulunmaz bir fırsat sunmuştur.

Şu gerçeğin izahını birileri yapmak zorundadır: Çorum, Sivas, Maraş gibi kitle katliamları faşistlerin kışkırtmasıyla yaşanmış ancak kışkırtılan nedense hep “cami cemaati” olmuştur. “Komünistler camiyi bombaladı” şeklindeki asılsız haber, binlerce Müslümanı sokağa dökmeye yetmiş, sokağa dökülenler, IŞİD’i aratmayacak bir vahşilikte solcuları, Alevileri katletmiştir. Sol liberallerin “Madımak’ın arkasında “Ergenekon vardı” iddiaları doğru olsa bile, bu iddia sahiplerinin kışkırtılanın neden siyasal İslam’ın tabanı olduğuna dair iki çift laf etmeleri gerekmez mi?

Bir soru daha var: Neden solcu, demokrat, ilerici, Alevi kitleler hiç “kışkırtılan” olmamıştır, neden devrimciler tarafından yapılan herhangi bir kitle katliamı yoktur?

HDP’nin İslamcı milletvekili Hüda Kaya’nın, Madımak katliamının peşi sıra gerçekleşen Başbağlar katliamını solla ilişkilendirme çabası ise kendisini kamuoyu karşısında zor durumda bırakmış, “yanlış anlaşıldım” diyerek işin içinden sıyrılmak istemiştir. Başbağlar katliamını gerçekleştirenler sır değilken, yıllar sonra çıkıp, “muhafazakâr milliyetçi çevrelerin Madımak ile yüzleşmeleri gerektiği gibi, sol ve Alevi çevrelerin de Başbağlar ile yüzleşmeleri gerekmektedir” demek, Madımak’ın İslamcıların sırtındaki ağırlığını hafifletme niyetinden başka bir şey değildir. Aynı zihniyet bugün, IŞİD vahşeti karşısında “gerçek İslam bu değil” diyerek kendilerini ve kamuoyunu aldatmaya devam etmektedir.

Hafızlarımızı tazeleyelim. Tazeleyelim ki, bugün IŞİD tarafından gerçekleştirilen insanlık suçunun köklerinin gerici-faşist odaklara kadar uzandığı görülebilsin. Suruç katliamından sonra “suruçtabayramvar” hesabı açanlar, vahşeti hiç yabancılamamış, devrimcilerin katledilmesini bayramla karşılamıştır. Çünkü hepsi “aynı bokun soyudur.” Katliamının izini sürmek isteyenler, ülke tarihindeki devlet destekli ırkçı-gerici çeteler tarafından sergilenen vahşeti takip edebilir. Karşılarına Anadolu gericiliğinin çıkacağından kuşku yoktur.

Sola dönük kitlesel kıyımın ilk örneği, aralarında TKP Genel Sekreteri Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın da bulunduğu 15 TKP’li 1921 yılının 28 Ocak’ında Karadeniz açıklarında boğdurulmasıdır. TKP’liler, Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Anadolu’ya geçmek istemiş, Kars’tan giriş yapmış, Karslılar TKP’lileri coşkuyla karşılanmış, protestolar nedeniyle Erzurum’a girememiş, burada askerin nezaretinde Trabzon’a götürülmüş, bir sandala bindirilerek Bakü’ye doğru yola çıkarılmıştır. Siyasi iktidarın adamı olarak bilinen Yahya Kaptan ve arkadaşları TKP’lileri Karadeniz açıklarında bıçak ve süngülerle öldürmüştür. 15’lerin şiirini yazmak Nazım Hikmet’e düşmüş, “Göğsümde 15 yara var” demiştir.

Kanlı Pazar’la devam edelim. Tarih 16 Şubat 1969’dır. Amerikan 6. Filosu’nun Temmuz 1968’den sonra Şubat 1969’da tekrar İstanbul’a gelişi gençliği ve antiemperyalist güçleri yeniden hareketlendiriyordu. İlk gelişinde büyük olaylara ve ölüm¬lere sebebiyet veren 6. Filo yoğun protesto gösterileriyle karşılanmış, 6. Filo’ya karşı “Emperyalizme ve Sömürüye Kar¬şı İşçi Yürüyüşü” adıyla büyük bir miting tertiplenmiştir. Miting için Beyazıt’ta toplanan yaklaşık 30 bin kişi Taksim’e doğru yürüyü¬şe geçmiş, yürüyüş kolunun küçük bir kısmı Taksim’e ulaştığında, polis araya girerek asıl büyük kalabalığın alana girmesini engellemiş, alana girenler, önceden hazırlıklı olan gericilerin taşlı, sopalı, silahlı saldırısına uğramış, saldırıda yüzlerce gösterici yaralanmış, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan isimli işçiler öldürülmüş, polis saldırganlara müdahale edeceğine, büyük kitlenin önünde set olmaya devam etmiştir. Bu olay tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçmiştir.

1 Mayıs 1977, Türkiye tarihinin kanlı kitle katliamlarından biridir. Yüz binlerce insanın katıldığı bir mitingde üç el silah sesi duyulduğunda ne olması beklenirse, İstanbul Taksim Meydanı’nda onlar olmuştur. Üç el silah sesini çatılara konuşlanmış polislerin ateşi takip etmiş, panzerler kalabalığın üstüne sürülmüş, izdiham yaşanmış, yüzlerce gösterici yaralanmış, 36 insan katledilmiştir. Sol liberaller yıllar sonra katliamı sol içi çatışmaya mâl etmek istediyse de, kendilerinden ve AKP yanlısı medya dışında bu yalana inanan çıkmamıştır.

16 Mart 1978 katliamını nasıl unuturuz. O gün okuldan çıkan öğrencilerin üzerine bomba atılmış, panik halinde sağa sola savrulan öğrenciler otomatik silahla taranmıştır. Altı öğrenci yaşamını yitirmiş, 100 öğrenci ise bomba ve silahla yaralanmıştır. Can güvenlikleri olmadığı için okuldan toplu halde çıkan, birbirlerine yaslanmaktan başka silahları olmayan gençler, kendilerini korumakla görevlendirilen polislerin gözleri önünde katledilmiştir. Bilmeliyiz, bu vahşi katliamın failleri bulunamamıştır. Ne de olsa Türkiye faili meçhuller diyarı bir ülkedir. “Kalûbelâdan beri” bu böyledir.

Gerici-faşist ayaklanmalar

Sırada gerici-faşist ayaklanma örnekleri var. İlk örnek Malatya kalkışmasıdır.  17 Nisan 1978 tarihinde patlak verdi ve üç gün sürdü. Ankara’dan gönderilen bombalı bir paketin patlaması sonucunda Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, gelini ve torunu öldürüldü. Faşistler hazırlıklıydı; “Fendoğlu’nu solcular öldürdü” yalanı yayıldı, sokaklara çıkan güruhlar solcuların, Alevilerin evlerine, işyerlerine, derneklerine karşı saldırıya geçti. Yaşananlar tam bir katliamdı. Yakılmadık, yıkılmadık ev bırakılmadı, Töb-Der, Tüm-Der binaları ateşe verildi. Alevi-Sünni çatışması gibi algılatılmaya çalışılan katliam girişimde üç solcu öldürüldü, onlarcası yaralandı. Pek çok Alevi aile kentten göç etti.

Alevi-Sünni ayrımı temelinde gerçekleştirilen katliamların bir sonraki adresi ise Sivas’tı. Gerici ayaklanma 3 Eylül 1978’de başladı ve günlerce sürdü. Açıkçası katliam göz göre göre geldi. Ramazan ayı boyunca faşistler özellikle cami cemaatini hedef alarak, solcu ve Alevilere dönük yalan kampanyasına girişti. Kışkırtıcı bildiriler dağıtıldı. “Alevilerin ayaklanacağı”, “camilere saldıracağı” kulak kulağa yayıldı. Nihayetinde 3 Eylül günü megafonla “Alevi ayaklanmasının başladığı”, “camilerin bombalandığı” duyuruldu, cihat çağrısı yapıldı.  Bunun üzerine sayıları binleri bulan güruh önceden tespit edilen evlere, işyerlerine saldırdı. Özellikle yoğun olarak Alevilerin yaşadığı Alibaba Mahallesi uzun namlulu silahlarla tarandı. Yüceyurt, Çavuşbaşı gibi mahalleler de aynı saldırıya maruz kaldı. Karşılaştıkları direnişle katliamı başaramayan faşistler bu kez de kentin merkezine yönelip işyerlerini, dernekleri yakıp yıktılar. Yüzlerce ev ve işyeri kullanılmaz hale geldi. Sonuç ağırdı: 17 insan ya linç edilerek ya da ateşli silahla katledildi, yüzlercesi yaralandı.

Bitmedi. Alevi-Sünni ayrımının olduğu hemen her kentte faşist provokasyon sahnelendi. Kahramanmaraş da bu kentlerden biriydi. Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı katliam Maraş’ta yaşandı. Maraş katliamı ülkeyi 12 Eylül’e taşıyan önemli basamaklardan biri olarak değerlendirildi. Katliamın yine yalanla başladı. “Güneş Ne Zaman Doğacak”  isimli daha çok faşistlerin itibar ettiği filmi oynatan sinema yine faşistler tarafından bombalandı ve provokasyon başladı. Ertesi gün misilleme niyetine Alevilerin devam ettiği bir kahvehane bombalandı, devrimci öğretmenler Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu okuldan çıktıkları sırada kurşunlanarak öldürüldü. Devrimcilerin cenaze töreni düzenleyeceği kesindi ve katliam cenazeye yapılan saldırıyla başladı. Saldırı şiddetli olunca kalabalık dağıldı. Güvenlik güçleri saldırganlara müdahale etmedi. Bir taraftan da sokaklarda megafonlarla duyurular yapıldı. “Komünistler camiyi bombalanmıştı”, “Alevi ayaklanması başlamıştı”, “bir Alevi öldüren beş kez cennete gitmiş sayılırdı.” Faşistler tarafından önceden işaretlenen evler, işyerleri yakılıp yıkıldı, talan edildi. İlk günkü saldırılarda üç insan öldürüldü, onlarcası yaralandı. Gün 23 Aralık’a döndüğünde saldırılar tam bir katliama dönüştü. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Yörükselim, Yenimahalle, Serintepe, Mağaralı,  Karamaraş Mahalleleri hedefteydi. Faşistler ve kışkırttıkları güruh evleri basıp kadın, çocuk, yaşlı, genç, hamile demeden önlerine çıkanı öldürdü. 19 Aralık 1978’de başlayan ve 24 Aralık’ta sona eren saldırılarda 111 Alevi, solcu vahşice katledildi. Aralarında CHP,  Töb-Der, TİP,  Pol-Der binalarının da bulunduğu yüzlerce dernek ve işyeri kullanılamaz hale geldi.

Gerici-faşist çetelerin Çorum’da gerçekleştirdiği ayaklanmaya ayrı bir yer açılmalıdır. Çünkü daha önce Malatya’da, Sivas’ta, Maraş’ta savunmasız olan halk, Çorum’da katliam girişimine direniyor, özellikle hedefte bulunan Milönü Mahallesi sokak sokak, ev ev direnişe sahne oluyordu. 1 Temmuz 1980 tarihinde başladı olaylar. Yalan aynıydı yine: “Alaaddin Camii bombalandı.” Devamı diğer illerde ne yaşandıysa, Çorum’da da hayata geçirilmeye çalışıldı. Kışkırtılan cami cemaati sokağa taştı; ellerinde silahlar, sopalar, bıçaklar… Polis yine saldırgan grubu önlemek yerine, Milönülülerin üzerine panzerlerini sürdü. Dört gün sürdü olaylar. 50 kişi öldü, onlarcası yaralandı. Çorumlular, Çorum’un Maraş olmasına direnerek izin vermedi. Maraş’ta direniş komiteleri yoktu, Çorum’da vardı. Çorum’da faşistler büyük kayba uğradı. Çorum, katliamdan daha çok direnişin ismi oldu.

Malatya’dan Çorum’a gerici ayaklanmalar tarihinin kıssadan hissesi şudur: Çorumlu devrimcilerin yaptığı yapılmalıdır. Yoksa çok ölürüz.

Kahvehane katliamları

İlk hatırlatma Balgat katliamı. Ankara’nın Balgat semtinde 1978’in 10 Ağustos gecesi, saat: 21.30’da ayrı noktalarda bulunan dört kahvehane aynı anda basıldı. Daha çok ilerici, devrimci insanların gittiği mekânlara düzenlenen saldırılarda beş vatandaş öldürüldü, ikisi ağır 11 vatandaş yaralandı. Faşistler kahvehane katliamlarına başlamıştı. Devamı gelecekti.

Piyangotepe katliamı katliam zincirinin bir başka halkasıydı. 16 Mayıs 1979 tarihinde Ankara Etlik-Piyangotepe Refik Saydam Caddesi’nde bulunan ve daha çok sol görüşlülerin gittiği Çelik kahvehanesine yapılan saldırıda yedi vatandaş öldürüldü. Yüzlerine çorap geçirmiş üç faşist gece saat 22. 45 sıralarında girdikleri kahvehanede bulunan insanları yere yatırıp ateş açtılar. Altı vatan¬daş olay yerinde, biri de hastanede hayatını kaybetti.

Sonraki halka Kayseri’den takıldı zincire. Kayseri katliamı 8 Kasım 1979’da gerçekleştirildi. Kayseri Mimar Sinan Mahallesi’nde genellikle solcuların devam ettiği bir kahvehaneye faşistler tarafın¬dan düzenlenen baskında beş insan öldürüldü, yedisi yaralandı.

Barbaros katliamının tarihi ise 16 Aralık 1979’du. İstanbul Beşiktaş’ta bulunan ve daha çok Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi’nde okuyan devrimci öğrencilerin gittiği Barbaros kahvehanesine öğrencilerin yoğun olduğu bir anda daha önceden yerleştirilen bombanın patlaması sonucunda beş kişi öldü; çoğu ağır 22 kişi yaralandı.

Devam edelim hatırlatmalara: Faşistlerin tarihinde hedef gözetmeksizin girişilen katliam örnekleri çoktur, tıpkı kahvehane saldırıları gibi, tıpkı Ankara’nın Tepecik Mahallesi’nde varlık gösteremeyen faşistlerin Tepecik’e giden belediye otobüsünü 8 Ağustos 1978’de silahla taraması, üç mahalleliyi ölmesi, ikisi ağır, 16 mahalleliyi yaralaması gibi. Yoksullar biner belediye otobüslerine. Faşistler yoksul halkı katleder.

“çuval cinayetleri” vardır örneğin faşistlerin tarihinde. Ankara’da, 1980’in Ocak-Haziran ayları arasında 33 devrimci faşistler tarafından kaçırılmış, işkence edilmiş ve vahşice öldürüldükten sonra çuvala konularak bir köşeye bırakılmıştır. Vahşet ve kıyımın faili de mağduru da aradan geçen zamana rağmen aynıdır.

Vahşete örnek mi istiyorsunuz, 1978’in 8 Ekim gecesine dikkat kesilin. Ankara Bahçelievler’de, faşistler yaşları 20-26 arasında olan yedi genci işkence ederek, telle boğarak, kurşunlayarak öldürdü. Katliamın birinci derecede faili, Tansu Çiller tarafından kahraman ilan edilen ve Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı’ydı. IŞİD’in savunmasız, çaresiz insanları vahşice öldürme geleneği nereden geliyor diye merak eden varsa, 8 Ekim gecesine dikkat kesilsin.

Gerici-faşist kırması çeteler ne dün kana doydu ne de bugün doymakta.

23 Temmuz 1979 Şavşat katliamı, 23 Nisan 1980 İnciraltı Yurdu katliamı,  23 Nisan 1980 Tarsus katliamı, bizzat askerin başrolde olduğu kıyımlardı. Bir subay, sık sık trafik kazası olan bir yolda önlem alınmasını isteyen Tarsusluların üstüne neden ateş açma emri verir? Üçü çocuk, 10 vatandaşın öldürülmesinden bir subay neden haz alır? Neden, Şavşat’a atanan alay komutanı, “Şavşat’ı vatan topraklarına katmaya geldim” der? Neden 23 Temmuz 1979’da bir mitingden dağılan kalabalığın üzerine ateş emri verir, bir komutan? Beş insanın öldürülmesi, otuzunun yaralanmasıyla yaşattığı katliamı neden zafer kazanmış bir edayla seyreder? Neden bir teğmen 12 Haziran 1980’de, ertesi gün yapılacak ÖSS için kaldıkları yurtta eğlence düzenleyen gençlere ateş açılmasını emreder? O teğmen 25 yıl ceza alır ama silahını ateşleyerek Altı öğrenciyi öldüren, onlarcasını yaralayan bugün 50’li yaşlarda olan askerler şimdi nerededirler, ne yaparlar, o günü hatırladıklarında ne hissederler?

Bir alay komutanı emreder, bir subay emreder, bir teğmen emreder, bir devlet emreder.

Madımak, Gazi, Ulucanlar ve devlet hayattan koparıyor

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 33 insan katledildi. Kimi yanarak, kimi boğularak öldü. Bu, Alevilerin Sivas’ta yaşadığı ikinci kıyımdı. Üzerine söz söylemeye hacet yok. Acısı ve neler yaşandığı hâlâ tazeliğini koruyor. Madımak’ın yakılması sırasında dışarıdan çekilen görüntüleri izleyemeyen yok gibidir. İzlerken seslere kulak kabartalım bir kez daha. Madımak’ı ateşe verenler hep bir ağızdan “Allahu ekber” diye bağırmaktadır. IŞİD’i, DEAŞ diye okuyarak bu gerçeği değiştirmeye çalışanların nafile bir çaba içinde olduğunu yüzlerine vuralım.

Yine aynı kontrgerilla taktiği. İstanbul Gazi Mahallesi’nde bulunan dört kahvehane ve bir pastane silahla tarandı. Yaşlı bir amca hayatını kaybetti, beşi ağır, 25 kişi de yaralandı. Elbette devrimciler saldırıyı protesto edecek, cenazeye sahip çıkacaktı. Nitekim öyle oldu. Cenaze için bir araya gelen mahallelilerin üstüne otomatik silahlarla ateş açıldı, uzun namlulu silahlar kullanıldı. 12-13 Mart 1995’te, yani İki gün içerisinde Gazi’de 17 insan katledildi, onlarca yaralı vardı. Bugünlerde Gazi’ye dikkat çekenler, mahallenin büyük katliamları yaşayarak bugünlere geldiğini, tarih es geçilerek yapılan sosyolojik değerlendirmelerin kifayetsiz olduğunu bilmeli. Hafızlarımızı tazeleyelim: Gazi’de katliam yapanların ucu, Susurluk kazasıyla deşifre olan çete ilişkilerinde çıktı.

Devrimcileri yok etmek isteyenlerin hedefinde bu kez Ankara Ulucanlar Cezaevi vardı. Tarih, 26 Eylül 1999’du. İçeride eli-kolu bağlı insanlar yüzlerce polis ve askerin saldırısına uğradı. 10 devrimci öldürüldü. Onlarca yaralı vardı. Otopsilerden anlaşıldı ki, içeridekiler ya kurşunla ya da sert cisimlerle öldürülmüştü. Hem kıyım hem de yalan aynı anda servis edildi. Devrimcilerin koğuşunda çok sayıda ateşli silah çıktığı söylendi. Lakin hiçbir görevli yaşamını yitirmemişti. Birkaç gün sonra katliamı meşrulaştırmak amacıyla bir grup gazeteci cezaevine davet edildi. Olayların çıkmasına sebep olduğu ileri sürülen bir tünel gösterildi. Koğuşların duvarları delik deşikti, kameralara yansıdı. Kameralara bir de koğuş duvarına devrimciler tarafından nakşedilmiş bir yazı takıldı: “Kanla yazılan tarih silinmez.”

İsmi “hayata dönüş operasyonu”ydu. Operasyon bittiğinde 30 devrimcinin hayattan koparıldığı, pek çoğunun ağır derecede yanarak ya da kurşunlanarak yaralandığı, sakat kaldığı anlaşıldı. 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde aynı anda yapılan operasyonun devamında hayata geçirilen F Tipi Cezaevi uygulamasını protesto eden mahkûmların 122’si ölüm oruçlarında can verdi.

Farkındayım ne Türkiye solunun, ilericilerin, Alevilerin, mazlumların maruz kaldığı katliamlar bunlarla sınırlıdır, HDP Diyarbakır mitinginde ve Suruç’ta patlayan bombalar gösteriyor ki ne de son olacaktır.

Türkiye solunun tarihi biraz da hüznün tarihidir.

Kaleme alırken içime çöken kasveti dağıtsın, okuyanların muhtemelen sıkışacak kalbini rahatlatsın diye Neruda’nın cenaze töreninde, bir kadının okuduğu Neruda’nın şiiriyle yazıyı sonlandırıp “büyük tahammüle” bir kez daha selam çakalım.

“Halkım ben, parmakla sayılmayan/ Sesimde pırıl pırıl bir güç var/ Karanlıkta boy atmaya/ Sessizliği aşmaya yarayan/ Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa/ Tohuma dururlar yeniden/ Ve halk, toprağa gömülü/ Tohuma durur bir yerde/ Buğday nasıl filizini sürer de/ Çıkarsa toprağın üstüne/ Güzelim kırmızı elleriyle/ Sessizliği burgu gibi deler de/ Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle.”


Not: Bu yazı 29 Temmuz 2015'te sendika1.org'da yayımlandı.


inonualpat@gmail.com