21 Eylül 2015 Pazartesi

Allah, faşistin bile akıllısını nasip etsin!

İşimizin hayli zor olduğu kesin. “Akıllı düşman” ile “akılsız dost” ilişkisiyle ilgili pek çok özdeyiş olması öteden beri bu halin sorun yarattığını gösteriyor. Demek atalarımız da “akıllı düşman” özlemi içindeymiş. Biz de öyle. Mucize kabilinden bir şeyler olmazsa, özlemin dineceği yok.

Akla sahip olan, soru sorar, yargılar, sonuca varır. Sonuç onun aklıyla yaptığı bir tercihtir. Tercih nedenleri ve tercihin senin için ne anlam ifade ettiği ayrı mevzudur. Denk geldiğinizde konuşur, tartışırsınız, ikna çıkarsa aradan, ne ala, çıkmazsa ilişkinizi ona uygun tanzim edersiniz; kavgaysa kavga!

Tuğçe Kazaz demiş ki, “Şehitler öldükleri için şehit oluyorlar.” Şimdi böyle bir akılla ve böyle bir Türkçe sahibiyle, bırakalım barışı neyi nasıl tartışabiliriz.

İşyerime yakın bir kamu kurumu başka bir adrese taşındı. Boş binanın girişine kurum imzalı kocaman bir yazı asıldı: “Taşınmadan dolayı taşınmıştır.”

Biz “yangınlar yanıyor” diye şarkı sözü dinlemeye mecbur bırakılan, “ölü ölmüş” haberleri duymaya alışmış bir milletin ahvadı olarak, bu tür cahillikleri tebessümle karşılayabiliriz lakin “şehitler öldükleri için şehit oluyorlar” diyen biri üzerinden “ünlü” ihtiyacını karşılamaya çalışan siyasi iktidarla karşı karşıya olduğumuzu bilmek, durumumuzu bir parça acınası kılıyor.

‘Vallahi billahi öyle olmuş abi’

Aleni öyleyiz; elemli, kederli, acılı. O gün berberde tıraş sıramı beklerken, malum, konu döndü dolaştı, Cizre’de yaşananlara geldi. Belli ki Cizre’deki sivil ölümleri örtbas etmek mümkün olmamış, camiye gitmek üzere evinden çıkan insanların PKK’li keskin nişancılar tarafından vurulduğu haberi kulaktan kulağa yayılmış. Bir çeşit manipülasyon merkezi gibi çalışan mahalle berberleri bu yalanın yaygınlaşması için görevli kılınmış. Biraz mırın kırın itiraz edeyim dedim. Adam, “vallahi billahi öyle olmuş abi” dedi. Yemin ediyor yani. Yemin edene ne denir, çaresiz kaldım, “olabilir” dedim ve sustum.

Akşam yandaş bir televizyon kanalında, Cizre’nin de ele alındığı tartışma programına takıldım biraz. Bizim berber ahalisinin yalnız olmadığını anladım. Merkezi manipülasyon üssü vazife başındaydı. İlaveten, seçimden birkaç gün önce, HDP mitinginde patlayan bombanın baraj sorununu ortadan kaldırdığı, bombanın PKK’nin işi olduğuna dair yorumlar gırla gidiyordu.

Sorun manipülasyon üslerindeki hava değil, yalanların bu kadar kısa sürede kitleselleşmesi ve kabul görmesi. Sorun, yalanları hızla içselleştiren güruhun sokaklara taşması, sokakları terörize etmesi, yakıp yıkması, sadece Kürt olduğu için mevsimlik tarım işçilerine, inşaatta çalışanlara saldırması, yüzlercesinin birkaç kişiyi linç etmesi.

Son günlerde sıkça rastlanan olaylar yani.

Ne de olsa biz, “şehitler öldükleri için şehit oldular” kıvamında bir milletiz; ne denirse yutuyoruz.

Cehaleti örgütlemek kolaydır; “örgütlenmiş cehalet” ise korkutucu.

Gerard Depardieu’nun artistliği

Sanırım korkutuculuğun ne menem bir şey olduğunu son yaşayanlardan biri de Fransız sinema sanatçısı Gerard Depardieu oldu. Adam “artist” işte, insan basına beyanat verirken dikkatli olur, lafın nereye gideceğini az biraz kestirir. İnternet çağında olduğumuzu, Türkiye’nin internet kullanımında hayli önde olduğunu, internet kullanım oranıyla “okur-yazarlık” arasındaki paralelliğin Türkiye için geçerli olmadığını da bilmesi lazım ama ne gezer.

İsrail’in Filistinlilere yaptığı insanlık dışı mezalimi eleştirmesiyle de tanınan aktör, “Ülkemi terk etmek istiyorum” dedikten sonra, Türkiye’de internet kullanıcılarının hışmına uğradığını, ağza alınmayacak galiz küfürlere maruz kaldığını, onu internette linç eden kalabalığın ekran başından kalkıp az sonra sokaklara çıkarak “Kürtlere ölüm” diye bağırmaya başlayacağını kulağına fısıldayan olmuş mudur acaba? Adama kim, nasıl becerir bilemem ama yer yer bizi bile şaşkınlığa uğratan cehaletin ulaştığı mertebenin derecesini bir biçimde anlatmak gerekiyor ki cehalet karşısında ağzı açık kalmasın.

Adam ülkesini, yani Fransa’yı, terk edeceğini söylüyor. Birazdan sokağa dökülüp Kürt avına çıkacak cahiller, adı geçen ülkenin Türkiye olduğunu sanıyor; Gerard Depardieu adını duymamış olmanın kabahati elbette halkımızda olamaz. Yeteri kadar duyuramamış demek ki; 50 yıla yakın sanat hayatını, onlarca filmi, bütün bir kariyerini bu olay vesilesiyle bir kez daha gözden geçirsin.

Matah biri olsaydı, “Ülkemi terk etmek istiyorum” başlıklı haberin altına, “ya sev ya terk et” sloganının kullanıcıları böyle notlar düşer miydi? “Sizin gibi pisliklerden memleketimiz temizlenir, güle güle yolun izin karanlık olsun!”, “Tutan mı var zaten bu ülkede aldığın nefes bile haram”, “Hepinizin poposu sıkıştı nereye giderseniz gidin en azından sizin gibi pisliklerden memleketimiz temizlenir”, “Seni tutanmı var şerefsiz ne bekliyon”, “Zaten ermeni piçisiniz s..rin gidin anasız piçler”, “Yedin içtin zorda kalınca kaç yoksa sözlerin prim yapmıyormu”, “İyi gün dostu”. (Daha galiz olanları aktaramadım.)

Şimdi kim kabahatli karar verin. Çünkü ister sokakta ister monitörün başındakilerin sanat dünyasından bihaber olmadığını gösterir bir örnek vermek üzereyim.

Gerard Depardieu’un başaramadığını Beren Saat başardığına göre suçlu açık: Fransız Artist.

Göz yaşartıcı şahlanış

Bakın bu topluluk, kimin hangi dizide oynadığını, rolünün ne olduğunu, dizi kahramanlarını ve hatta dizide kullanılan mekânları bile içselleştirmiştir. Her nasılsa adı HDP’liye çıkan Beren Saat’i protesto etmek üzere kalabalığın Beren Saat’in rol aldığı Aşk-ı Memnu dizisinde kullanılan yalının önünde toplandığını, toplananların yalıyı taş yağmuruna tuttuğunu yazdı gazeteler. Daha da başka bir şey yazılmasına gerek kalmadı zaten, biz durumu çoktan kavramıştık. Bilgeliğin mertebesi gözlerimizi yaşartmaya yetti.

İsrail’i protesto etmek amacıyla cola içmeyen, onu yerine colacılara nazire yaparcasına aynı grubun sarı renkli içeceğini gazetecilerin önünde kafasına diken, colayı ekonomik açıdan çökertmek üzere bakkaldan bir kasa cola alıp tuvalete boşaltan ve bu “şahlanış” görüntüsünü sosyal medyada yayımlayan toplumsal duyarlılık halinin, Beren Saat protestolarında da görünür hale geçtiğini, hatta beyaz eşya satan bir esnafın, markanın reklam yüzü olan afişleri dükkânına asmadığını ilgili haberin altındaki yorumlardan anladık. Mutlu olduk. Ne de olsa, “beren saat, levent üzümcü, halit-bergüzar ergenç, cem boyner ve diğer binlerce kanı bozuk sözde Türk kaçacak delik arayacaksınız. Artık size sabrımız kalmadı.” Görüyoruz ki sanat, siyaset ve iş dünyasına hakim bir grup arkadaşla karşı karşıyayız.

Alın size göz yaşartıcı bir eylem daha: “Kanal D’de Beren Saat’in filmi var. Eylem ve kınama amaçlı plazmayı kırıp havuza attım. Kahrolsun HDP’li karı.” Ne dersiniz, doğru mudur acaba? Doğruysa, bu halkın önünde kimse duramaz.

Beren Saat mevzusunu uzattığımın farkındayım. Ancak şu satırları okuyamamanıza gönlüm el vermedi: “türk filim artisi mi var hepsi ermeni hangi filmi açarsan aç hep ermeni ama adı türk üçkağıtçıların yeni foyası ortaya çıkıyor daha bakın kimler pkk lı filim artistleri hergün neşeyle izlediğiniz o filimlerin pastası hep pkk ya gidiyor yüzümüze güle güle sırtımızı sıvazlıya sıvazlıya işleri götürüyorlar kimse müdahele edemiyor yazıklar olsun.”

Bu muhteşem alıntıyı yaptığımda, üçüncü sayfaya dolandığımı fark ettim. Kesmem gerekiyor haliyle. Gerçi sırada, Gülse Birsel’in, Macaristan’ın Suriyeli mültecilerle ilgili siyasetini eleştirdiği, “Ne kıymetli ülkeniz varmııış!” başlıklı yazısına yönelen “milli” tepkiler vardı ama. Şimdi mahrum mu kalacaksınız, “evet seni ve senin gibileri adam eden kıymetli ülkemiz var! kimseyi zorla tutmuyoruz”, “beğenmiyorsanız gidin bu ülkeden”, “evet çok değerli, defolup gidermisin lütfen”, a… k.. kaşarı beğenmiyorsan s.. ol git otopsi” şeklindeki yorumlardan.

Devam edersek örneklere, Cahillikler Kitabı’na alternatif hacimde bir kitap ortaya çıkacak korkarım. Bu yüzden cidden bitiriyorum.

‘Baktı ki ikisi de çekik göz’

Çin’de Uygur Türklerinin yaşadığı iddia edilen sorunlarla alakalı olarak, Çinli diyerek gördüğü her çekik gözlüyü (Kırgız, Kazak, Koreli, Tatar) döven adamları ve bu adamları, “Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz. Baktı ki ikisi de çekik göz. Fark eder mi efendim?” diye savunmaya çalışan Devlet Bahçeli’yi,  İstanbul’da “Çinili Fırın” isimli lokantanın, kalabalık tarafından Çinli diye okunarak taşlandığını, esmer tenli olan vatandaşları Kürt diye dövenleri, Kürt diye dövülen esmerin MHP’li çıkmasını, çocuğun “vurmayın ben ülkücüyüm” diye bağırmasını, Konya’da bir subayın PKK’li diye linçe uğramasını, PKK’yi bitirmek için, “kandildeki en derin mağranın içine 1 ton tnt yerleştirirsin pkk’ya bir ayda dağı boşaltın dersin, dağ tnt ye dayanamaz ve ova haline gelir” denmesini, Dağlıca saldırısı için, “dağlıca öyle sıradan bir terör saldırı değil, olayın perde arkasında çok büyük bir koalisyon olduğunun işaretleri çok fazla. bölgenin meteorolojik fotoğrafı, 37 derece, hiçbir bulut yok, sadece bölge üzerinde çok yoğun bir yağış var” diyerek başka bir bakış açısı getirilmesini, Çanakkale Halkevi’ne saldırmak için biriken kalabalığın, “evleri” karıştırarak, yanlışlıkla bir ailenin yaşadığı eve baskın yapmasını, MHP Çanakkale İl Başkanının o eve elinde çiçek, geçmiş olsun ziyaretine gitmesini ve nihayetinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, Fuat Avni isimli ünlü hesaba benzer şekilde açılan sahte twitter hesabından “yezid kabe’deki vincin devrilmesi için talimat verdi. gündemi kabe’ye çekerek Cizre’deki katliamın dozunu artırmak istiyor” şeklindeki geyiği ciddiye alıp, “buna yuh kelimesi hafif olur” diye yanıt vermesini başka bir yazıda enine boyuna aktarmak ve yorumlamak gerekir.

İnsan yoruluyor gerçekten. Ne diyelim: Allah yardımcımız olsun, sabırlar ihsan eylesin!


Not: Bu yazı, sendika1.org'da 17 Eylül 2015'te yayımlanmıştır.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Ankara’nın şarkında turuncu garba bezenmiş bir mahalle: Tuzluçayır

Tuzluçayır Ankara’nın doğusundadır, şarkındadır* yani.

Tuzluçayır’ın garbı* turuncudur; turuncu renklere bezenmiş bir mahalledir Tuzluçayır, Ankara’nın şarkında.

Kırdan kente göç eden yoksullar tarafından kurulmuştur; devrimcilerin “şark hizmeti” o gün bu gündür kesintisiz sürmektedir.

Ankara’nın şarkında 1960’lardan bu yana devrim şarkıları söylenmektedir. 12 Mart darbesi bu şarkıyı kesmek için yapılmıştır. 12 Eylül darbesi şarktan yükselen şarkının bütün bir kentten duyulmasını önlemek için tezgâhlanmıştır. 12 Eylül günlerinde, oğlu-kızı Mamak zindanına atılmayan ev yok gibidir Tuzluçayır’da.  Çok eziyet çekmiştir Tuzluçayırlılar, çok işkence görmüştür, çok ölmüştür. Lakin şarktan yükselen şarkı ne kesilmiştir ne de daha güçlü söylenmesinin önüne geçilebilmiştir.

Gülten Akın’ın dizelerinde gizlidir aslında Tuzluçayır’ın öyküsü: Örselense de, acıyla teslim alınmak istense de, kırılsa da, viran olsa da Tuzluçayırlıların kalplerindeki kuş hiç susmamıştır.

Mamak Cezaevi’nde yatanlar bilir bunu. Tuzluçayır’da yoksul evlerde yaşayanlar bilir bunu.

Hayli uzaktan da olsa, birbirini gören iki tepeyi gözünüzde canlandırın. Birinde cezaevi vardır, diğerinde Tuzluçayır. Penceresinden Tuzluçayır’ın göründüğü bir koğuşa düşmek içerdekine hapiste değilmiş hissini uyandırır; Mamak tarafından esen rüzgâr, oğulların, kızların kokusunu getirir.

Anneler ve oğullar, babalar ve kızlar arasında Ankara’nın şark semasında kem gözlerden, şer kalplerden azade kurulan bu köprüyü hangi faşizm engelleyebilir. Bizim “illegalite” dediğimiz “şey” işte budur: Ev özleminin ve evlat kokusunun cellatlara hissettirilmeden ciğerlere çekilmesi. Bu duygulardan ibaret gibi görünen tespit, aslında devrimci bir halk hareketinin meşru ve asla ele avuca sığmayan, baş edilmeyen yönüne işaret etmektedir. “Alnımız açık, yüzümüz ak” deyişinin bir başka ifadesidir. “Burası bizim mahallemizdir, mahallemizi savunmak hayatı savunmaktır” şeklindeki meydan okumadır.

Ne yani 70’li yıllarda faşist çetelerin başaramadığını, yeni yetme faşistler mi başaracak? 12 Eylülcülerin teslim alamadığı mahalleyi, AKP mi teslim alacak? Tuzluçayırlıların kalplerindeki “illegalitenin” nasıl bir güç olduğunu bilmeyenler tomalarla, akreplerle, paramiliter güçlerle kapıya dayansa kaç yazar?

Ya da dayandılar da ne oldu? “Geldikleri gibi gittiler.”

Geldikleri yer, Tuzluçayır Meydanı’dır. Tuzluçayır Meydanı, 1980’in 1 Mayıs’ında işçi bayramını kutlamak isteyenlere polisin ateş açması sonucunda vurulan Menekşe Erbay’ın düştüğü yerdir ve daha nicelerinin.

Tuzluçayır Meydanı, Madımak’ta katledilenlerin büyüdükleri, uğrak verdikleri yerdir ve daha nicelerinin.
Tuzluçayır Meydanı, 70’li yıllarda antifaşist mücadelenin simgelerindendir.

Tuzluçayır Meydanı, 12 Eylül günlerinde cezaevindeki çocuklarını ziyarete giden ziyarete giden annelerin ve babaların buluştukları yerdir.

Tuzluçayır Meydanı, barınma hakkı için, su hakkı için, ulaşım hakkı için sokağa dökülen binlere kucak açmıştır.

Tuzluçayır Meydanı, Gezi İsyanı günlerinde “destan” yazmıştır.

Tuzluçayır Meydanı, cami-cemevi adıyla bilinen asimilasyon girişimine direnenleri kötülüklerden korumuştur.

Tuzluçayır Meydanı, kent yoksullarının ve turuncu bayraklıların nice direnişine tanıklık etmiştir.

Kolay mı öyle, teslim almak.

Şimdilerde, yani 7 Haziran seçimlerinden sonra, yeniden alevlenen çatışmaların devamında, sokaklara taşan milliyetçi-gerici hezeyanın, hedeflerinden birinin de Tuzluçayır olması tesadüfi değildi.

Bu tesadüfi olmayan hali, Ferda Koç bu sitedeki “AKP’yle münakaşa; Sen de dinle Türk ulusu” başlıklı yazısında açıkça izah etti. Dedi ki yazının bir yerinde, “Kısacası sorun, Kürtlerin yenilip yenilmeyeceği değil; Türklerin AKP’ye, mezhepçi ve ırkçı faşizme yenilip yenilmeyeceğidir!” İşte faşist çetelerin Tuzluçayır’ı; yani ilericilerin, devrimcilerin, Alevilerin oturduğu mahalleyi hedef almasının nedeni buydu.

Tuzluçayır’daki direniş de tesadüfi değildi. Halkevcilerin yani Tuzluçayır’ın devrimci geleneğine sahip çıkan delikanlıların, turuncu garb kuşananların, “angara bebelerinin” AKP’ye, mezhepçi, ırkçı faşizme aman vermeyeceği belliydi.

Yine bu sitede yayınlanan bir videoyu bir kez daha izleyelim. 8 Haziran gecesi Tuzluçayır’a polis desteği ile saldıran faşistlerin püskürtülmesinden sonra Halkevci Doruk Yıldırım’ın yaptığı konuşmayı dinleyelim. Tuzluçayır’da yaşananlara hâkim olmakla kalmayacak, hiç şüphe yok devrimcilerdeki kararlılığı, politik netliği görecek ve Tuzluçayır’ın niye teslim alınamayacağını bir kez daha anlayacağız.

“(…) Şehit cenazelerini fırsat bilip provokasyon yaratmak amacıyla faşistlerin mahallemize girdiği iki oldu. ilkinde, 150 kadar genç Tuzluçayır’a geldiler, Tuzluçayır halkı bunun bir provokasyon olduğunu fark etti o gruba müdahale etmedi. Ama dedi ki, ‘Biz bu durumun farkındayız, bu sadece ve sadece provokasyondur. O yiten gençlere en çok bizim içimiz acıyor’. Ancak şunu da dedik, ‘Bir daha olmasın. Bir daha Tuzluçayır’a girme cüretini gösterirseniz, kemikleriniz kırılacak. Tuzluçayır halkı siz faşistlere ne yapması gerektiğini on yıllar öncesinden biliyor. Yitirmedi o bilgisini.’ Aradan beş dakika geçmedi. 10 tane şahin arabalı çakal, Tuzluçayır meydanında şov yapacaktı. Tuzluçayırlı gençler ne yapılması gerekiyorsa onu yaptı. Arabalarını buradan çekiciyle götürdüler. Bugün de aynısı oldu. Gördük, polis korumasında geliyorlardı buraya. Nitekim geldiler göbeğe. Ama biz uyarmıştık. Demiştik ‘bir daha gelmeyin. Gelirseniz kemiklerinizi kırarız’. Bugün bunu yaptık. Buradan bütün Tuzluçayırlılar, Haziran isyanında, cami-cemevi protestolarında, Berkin Elvan eylemlerinde bu meydanı dolduranlar, on yıllardır bu meydanın gerçek sahipleri kulağınız açık olsun: Savaştan beslenen, iktidarını savaşla tescilleyen AKP iktidarı biz Tuzluçayır halkının, Gazi halkının, Antakya halkının üzerine bu faşist köpekleri gönderecek. (...)”

Ferda Koç’un yazdıklarını ve Doruk Yıldırım’ın konuşmasını birleştirin. Karşınızda devrimci mücadele geleneğini diri tutan, kaderini yoksul halkla birleştiren, ezilenlerin, mazlumların yanında saf tutmakta bir an olsun tereddüt göstermeyen devrimci bir halk hareketini bulacaksınız.

Haydin saflara!

* Şark: Doğu
* Garb: Giysi, kıyafet


Not: Bu yazı, 14 Eylül 2015'te sendika1.org'da yayımlandı.

13 Eylül 2015 Pazar

Sıcak savaş, sahici barış

Ne 90’lı yıllara ne de 7 Haziran seçimleri sonrası yaşananlara bakmaya gerek var. Son birkaç güne dikkat kesilmek bile sıcak bir savaşla karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.

İki gün önce Dağlıca’da 16 asker, bugün sabah saatlerinde Iğdır’da 14 polis öldürüldü, dün Tunceli’de yaralanan polisin hastanede hayatını kaybettiği öğrenildi.

Devam edelim: Sayılar havada uçuşuyor; operasyonlarda onlarca PKK’lının öldürüldüğünü yazıyor gazeteler. Silopi’de, Sur’da, Cizre’de ve daha pek çok kentte sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Kent halkına zulmediliyor; çocuklar bile öldürülüyor, daha ne denir. Ekmek almak bile evinden çıkamayan, keskin nişancılar nedeniyle dışarı adımını atamayan insanlar çığlıklarını ancak sosyal medya üzerinden duyuruyor. Yasak kalktıktan sonra basına yansıyan kareler, TV ekranlarında görmeye alışık olduğumuz bombalardan harabeye dönmüş kentleri çağrıştırıyor. Silopi mi, Kobani mi, Cizre mi Cizire mi anlamakta zorlanıyor insan.

Ya gazetelere bakıyor musunuz? Her biri savaş bülteni gibi çıkıyor; bolca yalan, abartı, kendi taraftarına moral vermek amacıyla çarpıtılmış haberler… Bırakalım muhalif medyayı, merkez medyanın amiral gemisi Hürriyet gazetesi bile bindirilmiş kıtaların saldırısına uğruyor.

Bindirilmiş kıta bulduktan sonra sokakları terörize etmemek olur mu?

Dün geceye bakın ve işin vahametini anlayın. HDP il, ilçe örgütlerinden kaçı faşist güruhlar tarafından basıldı, kaçı yağmalandı, kaçı kullanılamaz hale getirildi. Hesabını tutmak mümkün değil. Bırakalım yaralıları, ölümlerin bile hesabını tutamadığımız günler başladı.

Ankara’nın Beypazarı’nda mevsimlik Kürt işçiler öldüresiye dövülüyor. Polislerin arasında yaşlı bir Kürt amcanın ve yerde yatan Kürt bebenin fotoğrafı düşüyor gazetelere; başka bir örneğe gerek var mı?

İntikam naralarıyla Kürtlerin evlerine saldırılıyor; solcuların, ilericilerin mahallerine polis destekli taarruzlar yapılıyor. “Kürtlere ölüm” nidalarıyla sokağa çıkanların, Uygur Türklerine uygulanan baskıları protesto etmek için gördüğü her çekik gözlüyü Çinli diyerek linç etmeye kalkanlarla aynı güruh olması, zekâlarını akla getirince kaygı duymamak mümkün görünmüyor.

Kaygılıyız elbette. “Örgütlenmiş bir cehaletten” daha korkutucu ne olabilir?

İntikam olabilir örneğin. İntikam duygusuyla sokağa taşan kalabalıklardan daha tehlikelisi ne olabilir?

Eğer bir ülkede gençler “intikam” diyerek sokağa çıkıyorsa, Cizre’nin intikamı Dağlıca’da, Dağlıca’nın intikamı Beypazarı’nda alınıyorsa, işin toplumsal açıdan varacağı noktayı tarif etmeye gerek yok.

Bu yazıya da gerek yok aslına bakılırsa. Bir çırpıda yazdım; mesai biter bitmez koşarak mahalleme gideceğim. Yazının da hızlıca okunmasını, okuyanın yaşam alanlarını savunmak için hızla bilgisayarın başından kalkmasını beklerim.

Seçim mi dediniz, barış mı dediniz! Geçin bir kalemde.

Bu ortamda ne seçim olur, ne seçim sonuçlarına güvenilir ne seçimin diktatörlüğü ve savaştan beslenenleri meşrulaştırmak dışında bir anlamı olabilir ne de savaşan tarafları mahkûm etmeyen bir barış talebi samimi ve inandırıcı bulunabilir.


Not: Bu yazı 8 Eylül 2015'te sendika1.org'da yayımlandı.