23 Ekim 2015 Cuma

Çaresizlik ve kızgınlık arasında gidip gelen ruh haliyle!

Sevgili Eylem Can, size teşekkür etmek istiyorum. Duygularınızı yazıya döktünüz, sosyal medyada oluşturulan küfür ve hakaret korosuna katılmadınız, sanal zorbalık olarak tanımlanan yeni şiddet türüne ortak olmadınız.

Konu, solun son yirmi yılının tartışılmasını ve egemen sol anlayışın sorgulanmasını gerektirecek önemdedir; bu tartışma ertelenemez bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Eğer yeni Ankara katliamları yaşamak istemiyorsak, bu tartışmayı yapmak, sonuca varmak ve gereğini yerine getirmek durumundayız.

Sevgili arkadaşım,

Yazı vesilesiyle bizlerle paylaştığın duyguyu her zerremle hissettiğimi söylemem gerekiyor. Örgütlü ya da örgütsüz, varıyla yoğuyla koşturan insanların duygu ve çabasını yok saymayı aklımın ucundan dahi geçirmedim. Mesele orada bulunanların duyguları ve ne yaptıkları değildi; hiç kimsenin aksi davranması zaten mümkün olamaz ki. Yazıda sadece “örgütlü” yapıların sorumluluklarını yerine getirmediğine temas etmeyi amaçladım.

O gün orada neler yaşandığının hepimiz tanığıyız. Kimse bir başka gerçeklik varmış gibi göstermeye kalkmasın.

Hepimiz oradaydık. Her birimiz yapılması gereken işleri bir şekilde yerine getirmeye çalıştık. Kimimiz yaralı taşıdık, kimimiz fenalık geçirenleri sakinleştirmeye çalıştık, ambulanslara yol açtık, polislerle cebelleştik. Aksi mümkün mü zaten. İnsanız biz. Siyaseti, şunu bunu bir kenara bırakalım, yaralı bir kuşu bile acısıyla baş başa bırakıp gidemeyiz.

Bireylerin sorumluluğu hassasiyetleriyle, iyi insan olup olmadıklarıyla alakalıdır. Ancak örgütlü olduğunu iddia edenlerin sorumluluğu gerekli olduğu anlarda müdahale olanaklarına sahip olup olmadıklarına bakılarak değerlendirilir.

“Siz bu yazıyı hangi ruh haliyle yazdınız” diye sormuşsunuz. Evet, ruh halimizden başlayarak bütün mevcudiyetimizi sorgulamamız gereken günlerden geçiyoruz. Aslında epey zamandır buna ihtiyaç bulunuyordu; keşke Ankara Katliamı’ndan önce bu sorgulamayı yapabilseydik, şimdi bir başka tartışmanın tarafı olurduk.

Yapamadık, olmadı; solun mevcudiyetine dair eleştirel yaklaşım içeren hemen bütün görüşlerin gördüğü tepki ve eleştiriler bağlamında gösterilen direnç, bizleri Ankara Katliamı karşında korunaksız bıraktı.

Sorun şu: Ankara Katliamı, mitingin kendisinden başlayarak, hemen her aşamasının tartışılmasını, toplanma alanındaki halimizden bombalı saldırıdan sonraki çaresizliğimize ve dağınıklığımıza kadar ele alınmasını, üzerinde ısrarla durulmasını, ders çıkarılmasını gerektiriyor.

Sevgili arkadaşım,

“Reyhanlı’dan sonra olmaz” dedik. “Diyarbakır’dan sonra olmaz” dedik. “Suruç’tan sonra olmaz” dedik. Oluyor ama.

“Unutmayacağız” dedik, unuttuk.  Madımak’ı, Gazi’yi, Reyhanlı’yı, Suruç’u unuttuk.

Unutmak ölen arkadaşlarımızın acısını hissetmemek, onları özlememek değildir. Gereğini yerine getirmemektir unutmak.

Aslında nasıl bir ülkede yaşadığımızı unutmuşa benziyoruz.

Hangi ruh haliyle yazdığımı sormuşsunuz. Soru doğru. Çünkü çok kötü bir ruh haliyle yazdım. Ruhum çaresizlik ve kızgınlık arasında gidip geldi. Çünkü her şey gözümüzün önünde cereyan etti. Bu yazıyı da benzer bir ruh haliyle yazdığımı bilmenizi isterim. Çünkü şiddetle ihtiyaç duyduğumuz tartışma ve sahici sorgulama ne yazık ki “mahalle baskısı” nedeniyle bilinmez bir tarihe ötelenme tehlikesiyle karşı karşıya.

Yüz arkadaşımıza kıydılar, yüzlercesini yaraladılar; evlere ateş düştü, ocaklar söndü. Sol, altından kolay kalkamayacağı bir katliamla karşı karşıya bırakıldı. Şimdi hepimiz durduğumuz yerden bakacağız, solun hayatında, hayatı kavrayış biçiminde, hayat içindeki konumlanışında değişiklik olacak mı olmayacak mı? Ben umutlu değilim. Umarım birileri çıkar, “bu düzenin böyle gitmeyeceğine” dair umudumu çoğaltır.

Bekleyip göreceğiz; müdahil olamıyoruz çünkü, gücümüz yetmiyor. Çünkü gerçeklerle yüz yüze gelme cesaretimiz ve gerçeklerin gereğini yerine getirme niyetimiz yok.

53 yaşındayım. Kendimi bildim bileli bu işlerin içindeyim. Eğer günlerdir küfür ve hakaret yağdıran gençler hallerinden memnunlarsa, benim için de sorun yok, bütün söylediklerimi yok sayabilirler.

Burada kesiyorum. Sizin ve diğer arkadaşlarımın ruhunda küçücük bir kırılmaya sebebiyet verdiysem, özür dilerim.


Not: Bu yazı, 22 Ekim 2015'te sendika6.org'da yayımlandı.

“Ölülerimizi burada bırakıp nereye gideyim”

Yaşlı bir teyze, Kürt, belli ki patlamanın hemen ardından yakınlarına telefonla ulaşmış, “ben iyiyim” demek için.

Feryat figan konuşuyor; hem konuşuyor hem ağlıyor. “Ölülerimiz burada, onları burada bırakıp nereye gideyim” diyor karşısındakine.

Belli ki, telefonun ucundaki yakını alanı terk etmesini istiyor.

Telefonu kapatıyor, Garın yan tarafındaki duvara yaslanıyor, dizlerini döverek, “kıydılar bize” diye inliyor.

“Ölülerimizi burada bırakıp gidemem” cümlesini unutmayın, yazın bir kenara.

Sonra çevirin başınızı diğer tarafa; patlamadan sonra hızla alanı terk edenleri göreceksiniz orada: Panikle toplanan bayrakları, alanda ne olduğunu merak eden gençleri yanlarına çağırarak ve hatta onlara kızarak hızla “olay” yerinden uzaklaşanları, o Kürt teyzeyi ölüleri ve acıları ile baş başa bırakıp gidenleri.

Yazın bunu da bir kenara.

1 Mayıs 1977 tarihini hatırlayın sonra. O güne kadar görülmedik bir katliamla karşı karşıya kalan, haliyle dehşetli panik içindeki, ne yapacağını bilemeyen yüzbinlerce insanı düşünün.  Sonra gözünüzde Dev-Genç militanları canlansın: Görevli kollukları ve önlükleriyle kalabalıkları sakinleştirmeye, güvenlik almaya çalışan, devam eden polis saldırısına direnen, yaralılara yardım eden.

İdam edilmeden az bir zaman önce yazdığı şiirde ne demişti Mustafa Özenç: “Sende korkarsın küçüğüm sen/ her şeyden önce insansın çünkü.”

Ve devam etmişti: “Yiğitsen, sağlam bir inancın varsa/ elindedir bunu belli etmemek.”

Şimdi çıkıp kim iddia edebilir, 1 Mayıs 1977’de Dev-Gençlilerin korkmadığını?

Şimdi kalkıp kim söyleyebilir, 10 Ekim 2015’te Halkevci gençlerin korkmadığını?

Sadece Halkevciler değil elbette. Unuttuklarım, göremediklerim varsa affola; DHF’liler, ESP’liler, Kürt delikanlılar korkmadı mı sanıyorsunuz? Ya insanları hayata döndürmeye çalışan doktorlar, çok mu güvendeydi acaba?

Korktular, lakin korktuklarını belli etmediler. Orada olmak, orada bulunmaya devam etmek gerekiyordu çünkü.

Polis gaz sıkmaya başlamıştı, direnmek gerekiyordu.

Zaten yarım saat sonra alana gelmeye başlayan cankurtaranlara yol açmak gerekiyordu.

Ne hikmetse, cankurtaranlardan önce alana gelen itfaiye aracını yoldan def etmek gerekiyordu.

Cankurtaranların kullanacağı yolu kordon oluşturup kapatan polislerin def edilmesi gerekiyordu.

Yaralıların hastanelere yetiştirilmesi gerekiyordu; bundan öte yapılacak iş olur mu?

“Burada kalmak gerekmiyor, yapılacak bir şey yok” deyip ölüleri, yaralıları, acıları orada bırakıp gitmek, nasıl bir ruh haliyle açıklanabilir?

Basına yansıdı: Bir yaralıyı polis arabasıyla hastaneye yetiştiren iki Halkevci genç gözaltına alındı. “Ödül beklerken, gözaltına alındılar” diye yazdı gazeteler.

Hastaneye götürdükleri yaralı hayata tutunduysa, bundan başka ödül olabilir mi?

Dev-Genç’li abilerinin yaptığını yapmış olmanın onuru hangi ödüle tercih edilir?

Keçiören’deki Adli Tıp önünde bekleyenlere, kıt kanaat imkânla tedarik edilen peynir, ekmek, çay yetiştirmeye çalışan Halkevcilere hangi ödül verilmeli?

Mahallelerde sokak sokak, ev ev, dükkân dükkân gezerek katliamı anlatan, evlerin ve dükkânların camına yas simgesi dövizler asan, yas pankartlarını indirmek için saldıran polislere direnen Halkevcilere ne demeli, nasıl teşekkür etmeli?

Bu sitede haberi yer aldı. Ankara Kızılay Konur Sokağa asılan yas pankartını indirmek için gelen polislerin karşısına dikilen iki Halkevci gencin korkmaması mümkün mü? İzleyin görüntüleri; ikiye karşı 100. Ellisi bir yanda, ellisi diğer yanda; araya sıkıştırdıkları iki delikanlıya linç edercesine saldırıyorlar.

Ne diyeceğiz şimdi bu iki arkadaşımıza: “Gidin evinize burada yapacak bir şey yok” mu?

Bütün bunlar için asgari düzeyde de olsa örgütlü hal gerektiğini biliyorum.  Alanda kalmak için de, orada güvenlik almak için de, katliamı mahallelerde anlatmak için de.

Lakin asıl lazım olanın o yaşlı Kürt teyzenin sözlerinde saklı olduğunu bilmemiz gerekiyor.

“Ölülerimizi burada bırakıp gidemem” diyebilen, bu duyguyu yaşayabilen, bunu hissedebilen insanlar mıyız değil miyiz?

Bu sorunun cevabını bulmamız ve gereğini yapmamız için daha ne duruyoruz.

Bu yazı Halkevci, DHF’li, ESP’li, HDP’li gençlere teşekkür için kaleme alındı. Hepsini gözlerinden öpüyorum.


Not: Bu yazı, 17 Ekim 2015'te sendika5.org'da yayımlandı.

15 Ekim 2015 Perşembe

Kan kardeşliğidir zulmü alt edecek olan

Bildiklerimizi unutmamızın, kırgınlıkları gidermemizin, önyargılarımızdan kurtulmamızın, uzaklıkları yakın etmemizin, farklılıklarımızı kucaklaşma vesilesi saymamızın, birbirimizin eksiklerini kapatmamızın, birbirimizden öğrenmemizin, birbirimizi çoğaltmamızın tam zamanıdır.

Bugün değilse, ne zaman yapacağız bunu? Bugün başaramazsak, korkulur ki hiçbir zaman başaramayız.

Daha ne olabilir, daha ne olacak ki acıları azaltmak için sarılacağız birbirimize?
Eskilere, çok eskilere gitmeye gerek yok.

Diyarbakır’da HDP mitinginde bomba patlatıldı; Kürtler yandı.

Suruç’ta patlayan bomba Türkiyeli sosyalistleri kırdı.

10 Ekim katliamında Türkler, Kürtler, Aleviler; HDP’liler, CHP’liler, EMEP’liler, Halkevciler, Pir Sultanlılar, yani bu ülkenin iyi ve erdemli insanları birbirlerine sarılarak can verdi.

Ben oradaydım; kan gölünü gördüm, yanan et kokusunu aldım, faşist katillerin parçaladığı arkadaşlarımızın üstüne basmamaya gayret ederek yürüdüm aralarından.

Bu satırların acımasız olduğunu biliyorum ama ne yazık ki gerçek böyledir: Bir Kürt delikanlısının omzuna yapışmış saçlı bir et parçasını ellerimle aldım.

Şimdi hangi siyaset, hangi tartışma, hangi farklılık o delikanlıyla beni birbirimizden uzaklaştırır.
Acılar birleştirir diye bilirdik insanları; ölümün birleştirdiğini gördük.

Hüzün yakınlaştırırdı insanları; insanların hıçkırarak birbirlerine sarıldıklarına şahit olduk.

Korku insanları teslim almak içindi; egemenler bize bunu ezberletti.

Korkunun öfkeye dönüşmesinden korkardı egemenler; devrim tarihinden okuduk bunu.

İnanın, Kürt ve Türk devrimcilerinin kanının birbirine karışarak oluşturduğu o göl, bütün bildiklerimizi unutturacak berraklıktaydı.

O kan gölünün taşıdığı anlamı artık ne Türk ne de Kürt devrimcileri yok sayabilir. Çünkü iki halkın kanı birbirine karışmıştır. İki halk kan kardeşidir artık.

Hatırlayın, hangimiz kan kardeşliği denemedik çocukken.

Hatırlayın, hangimiz diğerimizi siyaseten mahkûm etmedik.

Hatırlayın, en doğru ile en yanlış uçurumunda birbirimizle ilişkimizi belirlemedik mi?

Hatırlıyorsak eğer, kan kardeşliğinin gereğini yerine getirmenin tam zamanıdır.

Bugün bunu başaramazsak, yuh olsun hepimize.

Katiller kan gölünü bizi teslim almak için oluşturdu; biz kan gölünü kan kardeşliğin ilk buluşması saydık.

Türkiye devrimi, 10 Ekim Meydanı’ndaki kan gölü kadar berraktır artık.


Not: Bu yazı, 12 Ekim 2015'te sendika4.org'da yayımlanmıştır.

6 Ekim 2015 Salı

Ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı

Her ne kadar çalışmanın ismi “Direnişten Komüne-Gezi”  konulmuş olsa da, Mayıs’ın son günlerinde başlayan ve Haziran-Temmuz-Ağustos aylarını kapsayan ayaklanma tarihe “Gezi İsyanı” olarak geçmeyi hak ediyor. Yerinde bir tanımlama olur mu bilmiyorum, “devrimin üç ayı” dersek. Dedik, oldu.  

Evet, devrimin üç ayı. Bu tanım kullanıldı mı acaba? Kullanıldıysa, özür. İlk kez kullanılıyorsa, bundan sonra kullanılsın isterim.  

Zaman ne çabuk geçiyor. Neredeyse iki sene olacak. Bu zaman zarfında, yani 2013’ün Mayıs ayından günümüze, isyanla ilgili o kadar çok tanım, analiz, değerlendirme yapıldı ki, körün fili tuttuğu yerden tarifi misali,  çok sahipli, çok nedenli ve doğal olarak çok sonuçlu bir “şey”le karşı karşıyayız. 

Kitaba dâhil olma olasılığı bulunan isimlere bakıldığında, “devrimin üç ayı”na dair hayli kapsamlı bir çalışmanın ortaya çıkacağı anlaşılıyor. Gezi İsyanı’na dair bütünlüklü bir değerlendirme yapılması mümkün değilse, katılımcıların kendi durduğu yerden, tanık olduğu kadarıyla ve ilgi alanına giren konular çerçevesinde değerlendirme yapacağı şüphesizdir. Ben de aynı şeyi yapmak durumundayım. Doğaldır; aksi mümkün değildir. 

Sorun kendinden menkul değerlendirmelerin mutlak doğru olduğuna dair bir algı yaratmakla ortaya çıkmaktadır. Denebilir ki herkesin bir Gezi’si vardır. Bu tuhaflık gibi görülse de, Gezi İsyanı’nın tek harfli bir alfabe olmadığına delalettir.

İşimizin kolay olduğunun farkındayım. Yaşanmış ve bitmiştir, yaşananı yorumlamak pek de zor değildir. Tıpkı maç sonu yapılan yorumlar gibi. Maç bitmiş, takımın aksayan yönleri, futbolcuların performansları, hocanın taktik hamlelerinin doğruluğu, sonucu değiştiren etkenler üzerine analizler yapılmıştır. Gezi’den iki sene sonra yapılan analizler biraz da buna benzemektedir.

Haksızlık olur mu bilemem, Gezi’den bir gün önce, ‘milyonları sokağa taşıyan toplumsal bir hareket yaşanacağı kimsenin aklına gelmemiştir’ demek. Bu tespit içinde bir parça haksızlığı barındırsa da, öz itibariyle doğrudur. O bir parça faslına ise nelerin dahil olduğuna bakalım.

Başbakan’ın Hopa’ya gitmesiyle patlak veren olaylar Gezi İsyanı’nın öncülü sayılabilir mi? Sayılması lazımdır.

Hopa’da Metin Lokumcu öldürülmüştür; Gezi’dekine benzer taammüden cinayete kurban gitmiştir. Lokumcu Hoca’nın öldürülmesi karşısında sokağa taşan tepki, Gezi İsyanı’na benzemektedir. İsyancılar AKP Ankara il binasına dayanmış, polis saldırmış, onlarca yaralı ve bir o kadar da gözaltı verilmiştir. Halkevleri MYK Üyesi Dilşat Aktaş onlarca polisin arasında kalmış, feci dayak yemiş, ağır yaralanmıştır. Ali İsmail de öyle olmamış mıdır? Bir tekmenin, bir sopanın, bir yumruğun şiddetiyle alakalıdır yaşama tutunup tutunmayacağınız. Belki de bedenin bir anlık refleksidir, Ali İsmail’le Dilşat Aktaş arasındaki fark. 

Gezi İsyanı, yaşamı savunmayı asli amaç sayan bizlerin, bizleri yaşamdan kopartmayı varlık nedeni sayan gerici-faşist kırması çetelere direnişi değil miydi? Öyleydi. Yakın tarihimizde özgürlükçü isyan örnekleri, öz deneyim pratikleri o kadar çok ki. Bunları akla getirdiğimizde Gezi İsyanı’nın birden patlak verdiği iddiasına nasıl olup da hak verilir, kabullenmesi zor.

Elbette kitleselliği, yaygınlığı, öfkesi farklıydı lakin Dikmen Vadisi halkına sorulursa “Gezi, ilk isyanınız mıydı” diye, hiç tereddüt etmeden “ilk değildi ama en büyüğüydü” der. Hopalıların da yanıtı aynı olur. KPSS, ÖSS ve bilumum sınavdaki sahteciliğe isyan edip sokakları dolduran on binler de farklı yanıt vermez. Ya internete getirilen yasaklara karşı alanlara çıkanlar… Ya 1 Mayıs’ta Taksim’i zorlayanlar.

Ankara’dan yazıyorum. Ankara sokakları defalarca polisin “orantısız” saldırısına tanık oldu Gezi İsyanı’na kadar; Ankara sokakları “orantısız” direnişe sahne oldu Gezi İsyanı’na gelinceye kadar.

Önce “Adana yandı”

Haksızlık etmeyelim. “Devrimin üç ayı”na damgasını vuran direnişleri hatırlayalım. Kentlerin merkezi alanlarında; İstanbul Taksim’de, Ankara Kızılay’da, İzmir Cumhuriyet’te, Adana Atatürk Parkı’nda ve tabi ki diğer kentlerde, isyanın ilk birkaç günü biriken kalabalıkların taşıdığı anlamı sabitlemek kaydıyla, denebilir ki, Gezi İsyanı’nın üç aya yayılmasında etkisi olan birkaç mahalle oldu: Ankara’nın Tuzluçayır’ı, Dikmen’i, Antakya’nın Armutlusu, İstanbul’un Gazi’si. Birkaç mahalle daha eklenebilir bu listeye.

Nedir buraları farklı kılan? Alevilerin yoğun yaşadığı yerlerdir. Yoksulluk ortak paydadır. İşsizlik dikkat çekicidir. Laiklik temel taleplerdendir. Geleneksel olarak bu mahalleler devrimcilerin nefes aldığı, karşılık bulduğu adalardır.  

Siyaset bilimcilerinin ve dahi sosyologların ilgi alanına girer, Taksim Gezi Parkı polis tarafından boşaltıldıktan, kentin merkezi yerlerindeki kalabalıklar azaldıktan sonra bu mahallelerin neden Gezi İsyanı’nın taşıyıcısı olduğu. 

Ben de o mahallelerden birinde yaşıyorum. Gezi İsyanı’nı dışardan bir gözle değil, bizzat içinde yer alarak değerlendirme şansım oldu. İsyanın ilk haftası Adana’daydım. Bilinir Adana sert yerdir. Gezi İsyanı Adana’nın sertliğine uygun cereyan etti mi, daha ötesi yaşanır mıydı bilinmez. Lakin şunu belirtmeden geçmek olmaz. Kentlerde sokağa çıkan kalabalıkların asıl hedefi AKP il binalarına ulaşmak ve protesto gösterisini orada yapmaktı. Diğer kentlerde tam olarak neler yaşandı bilmiyorum ama o kadar önleme, polise, tomalara, akreplere, polis şiddetine rağmen AKP il binasına ilk ulaşan Adanalılar oldu. Bunu tarihe not olarak düşelim.

Kürt nüfusun yoğun yaşadığı kentlerde polis de, yargı da o gerginliğe uygun saf tutuyor. Polis sert, yargı insafsız. Adana’nın Kürt mahalleri kesintisiz çatışma alanları. Bırakalım hâkimiyet kurmasını, polis nedenli-nedensiz mahallere giremiyor. Şimdi kritik soru şu: Kürt hareketi “Adana yanarken” orada mıydı? Değildi. Niye böyle olduğu, bir başka tartışma konusu ama doğruya doğru, tarihe not olarak düşmek lazım.

Kim vardı peki Adana sokaklarında? Arap Aleviler, sosyal demokratlar, taraftar grupları, liseli, üniversiteli gençler, sosyalistler, devrimciler. Bir nevi taşra kenti olmasından kaynaklı, isyanın ilk günlerinde Adana’da gerçekleşen devasa gösteriler kamuoyuna yansımadı. Düşünelim, aynı anda, kentin iki yakasında, on binlerin katıldığı iki farklı gösteri oldu mu?  Birinde Arap Aleviler ana gövdeyi oluşturuyordu, diğerinde “beyaz Türkler”. 

Çatışmaları ise şöyle özetlemek mümkündü: On binler sokağa çıkıyor, polisin ilk saldırısında kalabalık on bine düşüyor, direniş devam ediyordu. Polis bir kez daha saldırıyor, kalabalık biraz daha azalıyor, lakin devrimci gençler saatlere yayılan bir direniş sergiliyordu.

Ara başlığı kapatmadan, Kürt hareketinin Gezi İsyanı’nda yer alıp almadığına dair bir şey söylemek isterim. Söyleyeceklerim tespitten ibaret olacak. Ne Kürt hareketi sözcülerinin Gezi’ye mesafeli yaklaşımı konu edilecek ne “darbe” tartışmalarına değinilecek ne de sonrasında Kürt hareketinin yayınlarındaki özeleştiri satırları hatırlatılacak. Eğer “mevzu üç beş ağaç” değilse ve Gezi İsyanı Taksim Gezi Parkı’nda kurulan çadırlardan müteşekkil görülmeyecekse, Kürt hareketinin Gezi İsyanı’na katılmadığı açıklıkla ifade edilmeli ve aynı zamanda, Gezi’ye sahip çıkma söyleminin, komik duruma işaret ettiği hatırlatılmalıdır.

Tespit şu: İçişleri Bakanlığı Gezi eylemleriyle ilgili bir basın metnini kamuoyuyla paylaştı, vakti zamanında.  Bakanlık 67 ilde irili-ufaklı gösterilerin olduğunu belirtti. Açıklamaya göre başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere Hatay, Eskişehir, Bursa, Adana, Antalya, Edirne, Muğla, Aydın, Bolu, Manisa, Sinop, Sivas, Gaziantep, Tekirdağ, Trabzon, Ordu, Mersin, Samsun, Kocaeli, Çorum, Çanakkale, Artvin, Tunceli, Zonguldak, Düzce, Balıkesir ve Niğde’de eylemler kitleseldi. Bakanlık Kayseri, Rize, Erzurum, Erzincan, Şanlıurfa, Giresun, Uşak, Diyarbakır, Kütahya ve Denizli gibi illerde de en fazla 100 kişilik gruplardan oluşan küçük çaplı eylemlerin yapıldığını açıkladı. İçişleri Bakanı, eyleme katılmayan illeri sıralamadan önce şu sözleri sarf etti: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki vatandaşların nerdeyse tamamı eylemlere destek vermedi. İç Anadolu, Akdeniz, Ege ve Karadeniz bölgesinin bir kısmı ise eylemlere destek vermeyerek olası provokasyonların da önüne geçmiş oldu.” Bakanlığın çalışmasına göre eylemlere destek vermeyen iller ise şunlardı: Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt, Şanlıurfa, Adıyaman, Kilis, Malatya, Elazığ, Bingöl, Kars, Ardahan, Iğdır, Bitlis, Van, Hakkâri, Şırnak, Ağrı, Kahramanmaraş, Bayburt, Gümüşhane, Amasya, Yozgat, Muş, Aksaray, Kırşehir, Karaman, Tokat, Çankırı, Kırıkkale, Konya, Nevşehir, Sakarya, Kastamonu, Karabük, Bartın, Burdur, Isparta, Osmaniye ve Afyonkarahisar. 

Kürt hareketi var mıydı yok muydu gibi manasız tartışmaya dair başka bir söze, yoruma hacet var mı? Gezi eylemleri Kürt hareketinin güçlü olduğu, istendiğinde hayatı durdurabildiği iller ile Türkiye sağının geleneksel olarak güçlü olduğu illerde görülmedi. 

Tam da bu noktada yazı başlığı devreye giriyor. Yazı başlığının icabının ilk ayağı, Kürt hareketinin hak etmediği halde Gezi’ye sahip çıkma gayretkeşliğiyse diğer ayağında kendilerine Birleşik Haziran Hareketi adını veren ve ana gövdesini ÖDP ve iki TKP’nin oluşturduğu grup yer alıyor. Bakın, Gezi İsyanı iki unsuruyla dikkat çekti. Birincisi militanlık, ikincisi İsyanın yaz aylarına yayılmasını sağlayan mahalle çatışmaları. Militanlık konusunda iyi sınav vermedikleri öznel bir değerlendirme olsa da, şiddetli çatışmaların yaşandığı mahallerde mevcudiyetleri olmayanların, onun adıyla hareket etme hakkını kendilerine tanıması adalet duygusunu yaralasa da, asıl olarak Gezi’nin “sahipsizliğine” işaret ediyor. Doğrudur, Gezi kimsenin tapulu malı değildir ancak bir de vicdanlardaki dağılım vardır ki bundan hem Kürt hareketine hem de ÖDP+TKP’ye küçük bir parçanın düşeceği açıktır.

Alınıp gücenen olur mu bilmem ya da şimşekleri ne kadar çekerim üstüme onu da bilmem ama söylemek vicdani bir sorumluluktur. Adana, Ankara ve Ankara’nın mahallelerini baz alarak söylüyorum: Gezi İsyanı’nın militan yönünü Halkevciler, Cepheciler, SDP’liler, DHF’liler, Kaldıraç’çılar ve taraftar grupları oluşturdu. Ankara mahallelerini baz alarak söylüyorum ki Gezi İsyanı’nın yerel ayağında Halkevciler vardı. Gücenen, kızan olursa olsun, ne yapayım.  

Mahir Dikmen’de

İlk soru: Bu bir devrim mi? İkinci soru: Bu iş nereye varacak? Hatırlayalım, Gezi İsyanı sırasında sohbetlerde bu iki soru vardı. Pek çok yanıt verildi verilmesine ancak benim açımdan sorulara yanıt Dikmen’deydi. Mahir Çayan’ın turuncuya bezenmiş bir fotoğrafı, Dikmen’den Kızılay’a doğru akan kortejin önünde dalgalanıyorsa devrim başlamıştı. İşin nereye varacağı sorusunun yanıtı ise vardığı yerin ta kendisiydi. Vardığı yer, Dikmen’de on binlerin önünde Mahir’in fotoğrafının dalgalanmasıydı.

Gezi örgütsüz bir öfke patlamasıydı. Devrim örgütlü bir öfke patlamasıdır. Gezi İsyanı’na devrimcilerin örgütsüz yakalandığı, sosyalistlerin Gezi İsyanı’nı  öngöremediği, sokağa çıkan kalabalıklarla doğrudan bir ilişkisi olmadığı, dolayısıyla yönlendiricilikten uzak kaldığı ne kadar doğruysa, devrimcilerin görece örgütlü olduğu bölgelerde isyanın daha görünür olduğu, daha kitlesel katılımların sağlandığı, daha sert direnişin yaşandığı da aynı derecede gerçektir.

Bu iki tespit bize şunu göstermektedir:  Sorun sokağa çıkanlarda değil, bizdedir. 

Şimdi sokağa çıkan Dikmenli bir teyzeden söz edeceğim. Kalabalık, öfkeli ve bir o kadar da coşkulu yürüyüşe polis tomalarla, akreplerle, onlarca çevikle saldırdı. Çatışma sertleşince, yaşlı erkek ve kadınları, çocukları mahalleli evlerine aldı. Eşim de bir grup insanı bizim eve götürdü. Polis mahalleden çekilince ben de eve çıktım. Kadınlar hem gazdan etkilenmiş hem de korkmuş haldeydi. Dışarı çıkma vakti geldiğinde, bir teyze elindeki Mustafa Kemal’li bayrağı evde bırakmak istedi. Neredeyse korkudan fenalık geçirecek haldeydi; beti benzi atmıştı. Bayrakla sokağa çıkmak ve hedef olmak istemiyordu, belli ki. Hem sakinleştirdik hem de bayrağı aldık. Misafirlerimiz evden çıktıktan bir süre sonra mahalle yine hareketlenmeye başladı. Ben de dışarı çıktım. Polis saldırısı nedeniyle evlere çekilenler yeniden bir araya gelmiş, Kızılay’a doğru yürüyüşe geçmişti. Az önce bizim evde fenalık geçiren, elline yüzüne kolonya dökerek ferahlatmaya çalıştığımız teyzeyi gördüm. Bu sefer ilkinden daha öfkeli ve kararlı yürüyen grubun içindeydi, slogan atıyordu. Az önceki halinden eser yoktu.

Gezi neydi? Biraz da o bayraklı teyzeydi.  Dikmenli teyzeye benzer yüzbinlerce insanın büyük kentlerin meydanlarını, sokaklarını ele geçirmesi ve farklı sürelerle elinde tutmasıydı, komşuluk ilişkilerinin bile değişmesiydi, birbirlerine selam vermeyenlerin, sokaklarda kol kola girmesiydi. 

Korku sınırının aşılmasıydı, bir halkın gözünü budaktan esirgemekten vazgeçmesiydi, halkın polis şiddetine aldırış etmemesiydi, iktidarın tehditlerine rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmemesiydi. Uzun yıllardır devrimcilerle sınırlı polise militanca direnme geleneğinin, yeni ve sıradan insanlarla buluşmasıydı. 

Buluştu ve Gezi İsyanı ortaya çıktı.

Başka gerçekler de açığa çıktı. Sosyalistlerin, laiklik ve özgürlük gibi temel hassasiyetlere sahip, siyasi iktidar tarafından hayatına müdahale edilmesinden rahatsız, Sünni-İslam kabulleri temelinde kurgulanacak toplumsal düzenin kendisine yaşam hakkı tanımayacağına inanan, işsizlik ve yoksullukla boğuşan geniş kesimlerle ilişkisi yok. Özellikle laiklik konusundaki ikircikli ve net olmayan tutum ilişki kurulmasına engel. Gezi, laikliğe sahip çıkan, gericilikle mücadeleyi programının başköşesine almayan bir solun devre dışı kaldığını gösterdi. Bu gerçekliğin üstüne bir de, yıllardan bu yana, yukarıdan siyaset yapan, halkın yaşadığı sıcak sorunları mücadele konusu haline getirmeyen, yoksul mahallelerde ayağı olmayan, kurumsal bürokratik ilişkilere bağlı, dolayısıyla da bu kurumların Gezi kitlesiyle kurduğu ilişkiyle yetinmek durumunda kalan sol parti ve çevrelerin varlığı eklenince, Gezi İsyanı belirli sınırları aşamadı. Doğruya doğru, isyan sol parti ve çevrelerin örgütsel, zihinsel sınırları haricinde gelişmiş, sol bu nedenle etkisiz kalmıştır. 

Gezi açık ki sadece AKP iktidarının Türkiye kurgusunu bozmakla kalmamış, başta yukarıda vurgulanan eksiklikleri taşıyan solcuların hayatı olmak üzere neredeyse tüm solun hayatını alt üst etmiştir. Gezi solun,  durağan, bürokratik örgüt ve kadro anlayışını, inandırıcılıktan yoksun, yaşamı ile söylemi arasında derin uçurumlar bulunan gerçekliğini, sendika ve meslek odaları ile sınırlı muhalefet yapış tarzını değiştirmesi zaruretini ortaya çıkarmıştır. 

Gezi günleri örgütsüzlüğün ne kadar kötü olduğunu da açığa çıkarmıştır. Örgütsüzlüğe, sanki iyi bir şeymiş gibi kutsiyet atfedenler de inanıyorum ki bunun kötü bir şey olduğunu anlamıştır. Gezi günlerinde üzerine methiyeler düzdüğümüz Çarşı grubu, tribünle sınırlı bir örgütlenmenin bile sonuç değiştiriciliğinin örneğini oluşturmuştur. 

Diğer kentleri, diğer mahalleleri bilmem ama Dikmen’de Halkevcilerin isyan günlerinde Dikmenlilerle kurduğu gönül bağından, keder ve kader ortaklığından söz ediyorum. Örgüt dediğimiz budur işte, gönül bağıdır. Derdimiz Gezi İsyanı vesilesiyle, gönül bağlarını çoğaltacak politik irade beyanında bulunmak ve hayatımızı buna uygun tanzim etmektir. Bunu yapan sol, yeni isyana hazırlıksız yakalanmayacak ve hatta isyanın “azmettiricisi” olacaktır.



Not: Bu yazı, Gezi'nin ikinci sene-i devriyesine yakın bir zamanda gelen talep üzerine kaleme alınmış ve Ağustos 2015 tarihinde Siyah Beyaz yayınları tarafından çıkartılan Savaş Çoban'ın "Direnişten Komüne Gezi" isimli kitabında yayımlanmıştır. 


5 Ekim 2015 Pazartesi

HDP neden desteklenmeli ve neden HDP’li olmamalı?

Başlıktaki iki soruya da herkesin kendi nam-ı hesabına cevabı vardır mutlaka. Nihayetinde etten-kemikten ve fikirden mütevellit insanlarız. Meselelerin farkındayız; meselelerin nasıl çözüleceğine dair şahsımıza münhasır fikirlerimizin olması doğal.

1 Kasım seçimlerine dair meselimiz, buna seçim siyaseti de denebilir, şudur: 1 Kasım seçimlerinde HDP’yi desteklememek nasıl bir yanlışsa, HDP’yi her derde deva görmek, asli mücadele örgütü ilan etmek, HDP’ye eklemlenmek dışında geride herhangi bir mevcudiyet bırakmamak da o kadar yanlıştır.

Şu noktayı geçtiğimizi farz ediyoruz: Topyekûn doğru ve yanlış yoktur. Dolayısıyla bırakalım CHP, HDP ve diğerlerini, kendi politik manzumemizi bile böyle bir noktadan teste tabi tutabilir, içimizi rahatlatacak kararlar alabiliriz.

Benim de imzacıları arasında bulunduğum “Saray yenilecek, halk kazanacak” başlıklı metinde yer alan seçimlerde HDP’yi destekleme çağrısını, alt etmekle yükümlü olduğumuz sorun bağlamında siyaseten iç rahatlatıcı bir atak olarak görebilir, mucitliğini Mao Zedung’un yaptığı “temel çelişki, baş çelişki, tali çelişki” gibi kavramlara dalarak, iç huzurumuzu teorik açıdan dayanaklı kılabiliriz.

Huzurluyuz. 1 Kasım seçimlerinde oyumuzu, büyük tehlikeyi görerek, HDP’ye vereceğiz.

Dört nedenle yapacağız bunu. Birincisi şudur: Bir partinin (HDP), genel merkezi de dahil onlarca bürosunun bir gecede yakılıp yıkılması ve egemenlerin aynı partiyi sistem tarafından onaylanan kulvara bile dahil etmemek için akla hayale gelmedik dalavereler düzenlemesi o partiyle dayanışmayı zorunlu kılar. Bırakalım iri iri lafları, asgari düzeyde demokrat olmak bile bunu gerektirir.

İkincisi şudur: 7 Haziran seçimlerinden beklediğini bulamayan egemenler, savaş üzerinden seçimleri kotarmaya çalışmaktadır. Hareket noktası Suruç Katliamı olmak üzere, Güneydoğu illerinde savaş hükmünü ilan etmiştir. Savaşı kimin başlattığının, kimin derinleştirdiğinin bir önemi yoktur. Savaş başlamıştır ve tarafların savaş “siyasetini” tereddütsüz hayata geçirmeye hazır olduğu açığa çıkmıştır. Bu çerçevede, savaşı değil, parlamenter siyaseti tercih ederek Meclis’e giren bir partinin, savaşın bizzat tarafı ilan edilip tecrit edilmesine karşı çıkmak gerekmektedir.

Üçüncüsü ise şudur: Bir ülkede, bırakalım genç, yaşlı, kadın, erkek sivil halkın katledilmesini eğer savaş, çocukların ölüm haberleriyle duyuluyorsa, o ülkenin genleriyle oynamak, emri verenleri tepe takla etmek boynumuzun borcu olmalıdır. İri iri laflara gerek yok. Cizreli çocukları düşünün ve verdiğiniz kararın doğruluğunu görün.

Dördüncüsü ise şudur: Lafı uzatmaya hacet yok. AKP’nin tek başına iktidar olamamasının biricik yolu, HDP’nin barajı aşmasından geçmektedir. 7 Haziran seçimleri bunun somut örneğidir. 7 Haziran’da AKP hem oy kaybına uğramış hem de HDP’nin barajı aşmasıyla parlamentoda güç yitimine uğramıştır. 400 vekil tartışmasına değinmek bile yersizdir.

Sosyalist solun bir kısmının, 7 Haziran’ı geçtik, önümüzdeki seçimde AKP’nin bütün stratejisini HDP üzerine kurduğu gerçeğine gözlerini kapatmasını, büyük tehlikeyi akla getirince ve hatta “il bazlı oy vermenin” sağlayacağı yarar üzerine akademisyenlerin kafa yorduğu bir dönemde, HDP’den ve “il bazlı hesaplardan” uzak durmasını anlamanın mümkün olmadığını ifade ederek ilk soruya verdiğim cevabı noktalayabilirim.

Gelelim ikinci soruya. İkinci soru karmaşık ve açıkçası daha zor. Bu nedenle kendi nam-ı hesabıma sade bir cevap vereceğim.

Güncel ihtiyaç ve sorunların yakıcılığını, Kürt hareketi temsilcilerinin Gezi İsyanı, 17-25 Aralık, 4+4+4 ile ilgili söylediklerine ve benzeri tavırlarına heba etmeyecek, “müzakere süreci/ Dolmabahçe mutabakatı/ savaş”, “Tayyip beyin başkanlığını destekleriz/ seni başkan yaptırmayacağız/savaş” gelgitlerine kafayı fazlaca takmadan sosyalist solun gerçekliği ve solun asıl ihtiyacı üzerinde iki çift laf edeceğim.

Bizim amentümüz bellidir. Farkındayım, amentümüze bakıp “hala bu kafa mı” diyenler çıkacaktır. Lakin kapitalizm, faşizm, emperyalizm ve gericilik karşıtlığından vazgeçme, herhangi birini önemsiz gibi gösterme, tali olarak değerlendirme şansımız yoktur. Başsız, gövdesiz, kolsuz, kanatsız kalacağımız aşikârdır. Böyle bir sol isteniyorsa, taliplilerinin kimler olduğu herkesin malumudur.

Bizim solumuz açıktır. Anadolu ilericiliğinin temel kabulleri, THKP-C’den bu yana geleneğimizin ayırt edici özelliği olagelmiştir. “Sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan”  geleneği sürdürme ısrar ve kararlılığımız kendimize nasıl bir gelecek vadettiğimizin de emaresi sayılmalıdır. Yani lafın özcesi, kuyruğumuzu dik tutmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken, amentümüzü programımızın başköşesinde oturtacak, değerlerimize kalbimizin en anlamlı köşesinde yer açacak, devrimci bir halk hareketi yaratma, sosyalist bir ülke kurma hedefinin peşinde koşacağız.

İhtiyaç bu çünkü: Sosyalist Türkiye’yi inşa edeceğiz. “Varamasam da yolunda ölürüm” diyen karıncanın öyküsü, öykümüzdür.

Aksi ne varsa, ne önerilirse solun varlık nedenini tarumar edeceği açıktır.

Etnik ve din temelli iktidar ve güç savaşlarının bölge ülkelerindeki solu ne hale getirdiğini bizzat yaşayarak gören bir kuşağın buna izin vermeyeceğine olan inanç, Kürt hareketinden sosyal demokratlara kadar dışımızdaki toplumsal güçlerle dönemsel, taktiksel ilişkilerin olabileceğine dair özgüveni de açığa çıkaracaktır. Seçimlerde HDP’yi desteklemenin bu özgüvenin ifadesi olarak görülmesi, yani desteğin ötesinde anlam yüklenilmemesi, bizlere amentümüzün ışığından ayrılmadan, olası gelişmeler karşısında sakinliği elden bırakmadan değerlendirme ve siyaset yapma şansı doğuracaktır ki, solun buna muktedir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Amentüsü “radikal demokrasi” olanla, amentüsü “devrim ve sosyalizm” olan iki farklı gücü, hangi tılsımlı değnek bir araya getirebilir? Soru budur ve bizim cevabımız bellidir: Örneğin çekin alın altımızdan temel yapı taşlarımızdan antiemperyalizmi, bir başka sarsıntıya hacet kalmadan evimiz başımıza yıkılır.

Kırk fırın ekmeği, açık faşizm ve iç savaş günlerinde yemiş bir geleneğin takipçisi olarak bizlerin,  bir başka toplumsal-siyasal gücün belirleyiciliği altına girmeyeceği bilinmelidir.

Bunun dışında ne yaşanırsa yaşansın, solu, daha önce de ifade edildiği gibi “garnitür” konumunda bırakacaktır ki buna kimsenin gönlü razı değildir.

Halkımızın tabiriyle; “yazıktır, günahtır.”


Not: Bu yazı, 29 Eylül 2015'te sendika1.org'da yayımlanmıştır.