19 Kasım 2015 Perşembe

Hiç durmaz, Devrimci Yolcuların ensesinde boza pişirirdik!

Tarihe atıf yapmayı, tarihe bakıp bugüne dair sonuç çıkarmayı pek severiz. Ne yazık ki “zamane sol”, bir başka deyişle “egemen sol”, bunu sadece geçmişe güzelleme yapmaktan öteye taşımıyor; taşıyacak ne niyeti ne de mecali var işin doğrusu.

Haldeki durumumuz ortada; üzerine derin analiz yapmaya gerek var mı? 10 Ekim katliamı tabloyu kimsenin yok sayamayacağı netlikte ortaya çıkardı. Solun, devrimcilerin, ilericilerin, Alevilerin maruz kaldığı daha önceki katliamları hafıza tazeleme babında sıralamak gerekmiyor ama “kör parmağım gözüne” misali yaşatılan acıların ardı arkasının kesilmemesi, toplumsal bir illet halini alan “hafıza-i beşer nisyan ile ma’lüldür”ün, egemen solu da zapturapt altında tuttuğunu görmek, hatırlatmayı zorunlu kılıyor.

Bunun nafile bir çaba olacağını düşünenlerin, yani “egemen solun ciğerini bilenlerin” itiraz seslerini duymazdan gelerek, etki altındaki samimi unsurlar arasında “bu düzen böyle gitmez” isyanının patlak vermesini temenni etmek, yani isyana teşvik etmek, çok ölenlerin, çok acı çekenlerin, yani bizlerin, yani solun geleceği açısından taşıdığı önemi görünür kılmak gerekiyor.

Madımak, Gazi, Gezi, Diyarbakır, Reyhanlı, Suruç, Ankara; 90’lı yıllardaki aydın katliamları; her biri bir öncekinden ders alınmadığı için yaşanmıştır. Aksini düşünen varsa, fena halde yanılıyor demektir.

Bu sadece güvenlik önlemi almakla sınırlı sonuç yaratan tespit değildir. Bu, aynı zamanda, ülke topraklarında IŞİD’i var eden gerici, ırkçı, linççi sosyo-politik bir damarın varlığına ve harekete geçmeye, yani bizleri katletmeye hazır olduğuna işaret eder; politik öngörüyü içerir içermesine ama daha çok bu denli “kör” olmaktan bizleri kurtarabilir.

Egemen sol anlayış “kör”dür, bu haline bakmadan yol göstermeye kalkmaktadır.  Haliyle defalarca duvara toslamıştır. Ancak hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmeyi marifet saymaktadır.

10 Ekim katliamından sonra, ne yapmamamız gerektiği kafamıza vura vura söylendi. Öyle örgütlü (ne kadarsa, o kadar işte), olma hallini görünür kılmayacağız, “reklam kokan hareketlere” kalkışmayacağız, bunu anladık.  Peki ne yapacağız o zaman? Şimdiye kadar olduğu gibi, adamların bizi katletmesini mi bekleyeceğiz? Egemen sol ne öneriyor, ne yapıyor?  Duyan, bilen, gören var mı?

Bırakalım önümüzdeki döneme ilişkin ihtiyaç duyulan dönüşümü, Ankara katliamına ilişkin tek bir merkezi ve bütünlüklü değerlendirme, özeleştiri, özür vs. vs. vs. geldi mi? Mitingi düzenleyenler ve nasıl cereyan edeceğini belirleyenler arasında olmamasına karşın Selahattin Demirtaş’ın, “Onlar büyük bir umutla, sevinçle Ankara'ya geldiler. Koruyamadık onları maalesef koruyamadık. Affetsinler bizi. Geldikleri yerlere onları tabutlarla geri gönderiyoruz. Affetsinler bizi.” şeklindeki duygu beyanının bir benzerini niye duymadık?

Kimin, hangi güçlerin, ne için kitle katliamı yaptığı ancak epey bir zaman sonra (örneğin, Maraş katliamı sonrasında ilan edilen sıkıyönetimin 12 Eylül’e giden yolu aralaması gibi),  anlaşıldığına göre, beklemek dışında bizim payımıza bir şey düşmesi gerekmez mi? Hem de bugün, hem de hızlıca, hem de neyi ne kadar yapabiliyorsak.

Tarihimizi hatırlamak bu nedenle önemlidir. Tarihi birebir tekrar etmek değil, hiç olmazsa, “somut durumun somut tahlilini yapmak” ve dönemin ihtiyaçlarına uygun örgütlenmeye çalışmak şeklinde özetlenebilecek bir tarzı ve tavrı neden geliştiremiyoruz ve neden “eski tas eski hamam” inadını sürdürüyoruz? Ve neden zihinlerden başlamak kaydıyla, bütün bir hayatımızın değiştirilmesi yönündeki fikirleri bastırmaya çalışıyoruz? Değişime niyeti olanlara, bunu beyan edenlere, gereklerini yerine getirmeye çalışanlara karşı “kahramanca” direniyoruz.

Egemen solun, bunu daha önce “örgütlü örgütsüzlük” olarak tanımlamıştım,  mevcudiyeti, niyeti ve mecalinin yeteceği işler ve yarattığı sol algı üzerine pek çok yazı kaleme alınabilir, alınmalıdır da ama şimdi biz tarihi hatırlatmalara dönelim, üzerine methiyeler düzdüğümüz Devrimci Yol’un sayfalarında yolculuk yapalım.

Yapalım yapmasına ama şunu da bi zahmet bilelim: Egemen sol, Devrimci Yol dergilerindeki bazı yazıları okusaydı, adamların ensesinde boza pişirmek için kampanya açardı.

Örnek mi? Örnek, o tarihe kadar solun, işçi sınıfının maruz kaldığı 1 Mayıs katliamına ve dönemin görevlerine ilişkin Devrimci Yol dergisinde yer alan değerlendirme yazılarıdır.

Tek bir örnek bile, memleketteki hakim sol algının, bizi nasıl da devrimcilikten uzaklaştırdığını, ehlileştirdiğini resmetmektedir.

Hatırlanır, 1 Mayıs 1977’de kontrgerilla, 1 Mayıs mitingine saldırmış, onlarca insan öldürülmüştü. Katliam, Türkiye tarihindeki o güne kadar tanık olunan en büyük kıyımdı. Büyük ve tarifsiz bir acı yaşatılmıştı Türkiye soluna.

Devrimci Yol dergisinin 15 Mayıs 1977 tarihli 2. sayısında yayımlanan yazıda 1 Mayıs katliamı bakalım nasıl değerlendirilmiş:

“Şimdi, Bir Mayıs katliamının, kanlı faşist terörün ve diğer faşist saldırı ve cinayetlerin yaratabileceği teslimiyet ve yılgınlık eğilimlerine karşı mücadele edilmelidir. Şehitlerimizin mücadele anılarından alacağımız bir taze hınç ve inançla, emekçi yığınlara yeniden faşizme karşı devrimci mücadele azmini taşımalıyız. Bir Mayıs üzerine yürütülen faşist demagojiyi kitleler içinde geçersiz hale getirmeliyiz. Provokasyona alet olan Marksizm dışı akımları ağır tarihi sorumlulukları ile teşhir etmeli, olay karşısında oligarşinin dilini kullanan ve onların tavrını takınan sözde solcuları mahkum etmeliyiz.”

Aman Allahım! Devrimci Yol, 1 Mayıs katliamından hemen sonra “provokasyona alet olanlardan”, “sözde solculardan” söz ediyor. Şimdi olsa, enselerinde boza pişirir, böyle yazdıkları için pişman ederdik.

Biz Ankara katliamını samimi duygularla tartışamıyoruz bile; öncesinde, esnasında ve sonrasında hangi duygudan ve örgütlülükten mahrum olduğumuzu kendimize dahi itiraf edemiyoruz. Sadece ve doğal olarak ölen arkadaşlarımız için yanıyoruz; sanki bir başka tartışmaya ihtiyaç duyulması bu duygunun karşıtıymış gibi. Egemen sol karşımıza duvar gibi çıkıyor, mevcut durumu alaşağı etme ihtimali olan hiçbir tartışmaya izin vermiyor. Çünkü tek dertleri var: Memleket yanabilir, yeter ki statükolarını korusunlar.

Tarihe dönelim. Devrimci Yol, 1 Mayıs’tan sonra böyle yazdığı ve bunun gereklerini yerine getirdiği için Devrimci Yol oldu.

Faşist çetelere verecek canımız yok artık

Devrimci hareketin tarihinde o kadar çok örnek var ki. Alevilere dönük kitle katliamlarının doğurduğu sonuçlar ve görmezden gelinmeyecek kadar açık ve net olan sorumlulukları yerine getirmek üzere gerçekleştirilen dönüşüm dikkat çekicidir.

Sorun kendinize, Maraş’ta kitle katliamı gerçekleştiren faşistler, neden Çorum’da yenilgiye uğradı?

Açın, antifaşist mücadelenin gereklerinin yerine getirilmesine dair Devrimci Yol dergilerinde yer alan kamyonla yazıyı bir kez daha okuyun.

Katliamlarda yitirdiğimiz arkadaşlarımızın acısını hiç ama hiç unutmayacağız. Zaten aksi ne mümkün. Ama bir şeyi daha unutmayacağız. Maraş katliamının acısını unutmamak, yeni Maraşların olmasını engelleyecek bir örgütlülük yaratmaktı ve Devrimci Yol’un başardığı buydu. Faşist çetelerin Maraş’ta yaptığı katliamı Çorum’da gerçekleştirememesinin nedeni devrimcilerin Maraş’ın acısını unutmamasıydı.

Devrimci siyaset doğru tespitler, net görüşler, kararlı adımlar ve kitleler nezdinde oluşacak güven ilişkisi üzerinden ete kemiğe bürünür. Bu konuda egemen solun tutunacak tek bir dalı yoktur.

Devrimci Yol’un aynı sayısındaki metne bakınca, panoramanın günümüze benzer yönlerini bulmak zor değil. Durum tespiti şu: “5 Haziran seçimlerine yaklaşırken ülkemiz hızla ve yeniden tam bir siyasi karışıklıklar ortamına sürükleniyor. Artan tertip ve saldırılar, yoğunlaşan baskılar, artık günlük ve sıradan bir olay haline getirilmeye çalışılan faşist cinayetlerle, tam bir iç savaş ortamı. Şimdi hemen herkes gerek Ecevit’in mitinglerine karşı arka arkaya Niksar, Şiran ve Erzincan’da düzenlenen saldırıların gerekse Bir Mayıs katliamının arkasında egemen güçlerin yeni bir oyununun bulunduğu kanısını paylaşıyor.”

Sonra asıl önemli noktaya geliyoruz, yani devrimcilere düşen görevlere: “O halde seçimler platformunda devrimci görev, faşizme karşı mücadeleyi yükseltmektir. Kitleleri yıldırmayı, baskı altında tutarak ezmeyi amaçlayan bütün faşist saldırı ve cinayetlere en aktif bir şekilde karşı konulmalıdır. Kime yönelirse yönelsin bütün faşist saldırılara örgütlü bir şekilde, en geniş emekçi yığınlarla birleşerek karşı çıkılmalıdır. Teslimiyetin çare olmadığı kitlelere kavratılmalı, faşizme karşı savaş bilinci ve kararlılığı geniş kitlelere mal edilmelidir. Bugün bağımsız bir siyasi hareketi yaratma yolundaki güncel siyasi görevlerimiz bunlardır. Örgütlü bir kadro hareketinin, devrimci bir hareketi inşa doğrultusunda ilerletilmesinin yolu budur.”

10 Ekim katliamından sonra yapılan seçimlerde AKP iktidar oldu. 1 Mayıs katliamı sonrası yapılan 5 Haziran 1977 seçimleri ise CHP azınlık hükümetinin kurulmasıyla sonuçlandı. CHP hükümeti güvenoyu dahi alamadı ve Türkiye, iç savaş hükümetiyle (Milliyetçi Cephe), baş başa kaldı.

Ağustos ayında yayınlanan 7. sayısında ise Devrimci Yol dergisi MC’den sonra demiri solun iç tartışmalarına bükerek şunları yazmış: “MC'nin yeniden kurulmasıyla birlikte içi boş ‘birlik’ çağrıları, ‘birleşelim’ yaygaraları ve ‘Ulusal Demokratik Cephe’ maskaralıkları ortalığı kapladı. Bütün bunların bir tek olumlu anlamı vardır; o da ülkemizde sınıf mücadelesinin geldiği yerde, artık oportünistliğin bile bugüne değin yapılageldiği biçimde sürdürülemez hale geldiğinin ortaya çıkmasıdır. Ötesi ‘bildiri devrimciliğine son!’ diye bir ‘bildiriciliğin’ icat edilmesinden, ‘cephe’ ve ‘birlik’ kavramlarının yozlaştırılmasından başka bir şey değildir.”

Bugün de bizim, egemen solun neden olduğu yozlaşmayı aşmamız, bugüne kadar yapılagelenleri hiçbir şey yaşanmamış gibi sürdürmememiz lazım. Bunun yolu, 1 Kasım’ı değil asıl olarak 10 Ekim’i tartışmamızdan geçiyor. 1 Kasım sonuçlarını analiz edelim ama asıl olarak 10 Ekim’e göre tahkimat sağlayalım.

10 Ekim’i tartışmadan, 1 Kasım’ı tartışmayalım. Böyle olmuyor gerçekten de.

10 Ekim’i yok sayarak, 10 Ekim’in solun bir döneminin bittiğine dair kuvvetli işaret olduğunu kabul etmeden, mevcut tarzımızın yenilgisini tescil ettiğini görmeden mesafe kat etmemiz mümkün görünmüyor.  Böyle giderse, egemen solun pek önemsediği, korumak için canhıraş direndiği statüko da tuz buz olacak; farkında değil hiç biri.

Ankara'da Halkevcilerin gündem değerlendirme toplantısında bir arkadaş şunu söyledi: "5 Haziran 1977 seçimlerinin nasıl sonuçlandığını kimse hatırlamıyor. Ama 1 Mayıs 1977 katliamı hâlâ tartışılmaya devam ediyor." Bugün durum, fena halde buna benziyor.

Biliyoruz ki tartışacak daha çok seçim yaşarız. Ancak şunu da bilelim: Artık faşist çetelere verecek bir tek canımız dahi kalmadı.




6 Kasım 2015 Cuma

Eylem Güzeli’ni Kahtalı Mıçe yazsaydı!

Bu yazının yazılmasına sebep şudur: 10 Ekim Ankara katliamıyla ilgili kaleme aldığım bir yazıdan sonra, yazıyla “kişi”leri ya da doğrudan belli bir grubu hedeflediğimi sanan ve o günlerin duygusallığı içerisinde sosyal medyada başlatılan linç kampanyasına katılan bir grup genç, dizeleri bana, bestesi ise Sevinç Eratalay’a ait olan, Ali Asker’in yorumuyla ün kazanan “Eylem Güzeli”ni ne yazık ki sosyal medya kirliliğine malzeme yapmıştır.

“Keşke Eylem Güzeli’ni sen değil de Kahtalı Mıçe yazsaydı” şeklindeki not bir grup genç tarafından retweet edilmiş, ne yazık ki bu kervana şarkının bestecisi Sevinç Eratalay da katılmıştır.

Gençleri bir yere kadar anlarım. Ne o şiirin ortaya çıktığı günlerdeki yaşanan dramın farkındadırlar ne de dillerde yayıldıktan sonra verdiği moralin değerini anlayabilirler. Ancak Sevinç Eratalay’ı anlamam mümkün değildir. Bestecisi-güftecisi olmaktan öte, yaratılan ortak bir değer bulunmaktadır.

Bestecinin yazıyla ilgili bana kızma, öfkelenme hakkı elbette vardır. Ama ortak değerimizi kirliliğe bulaştıranlara payanda olma hakkı yoktur.

Yazılan not isabetlidir.

Keşke yazsaydı. Yazsa, yakışırdı çünkü.

Çünkü Eylem Güzeli şiirindeki ruhla, Kahtalı Mıçe’nin yaşam öyküsü arasında çelişki yoktur.

Bugün solun “temel çelişkisi” iddiayla gerçek arasındaki uçurum olduğuna ve ortalıkta solcuyum diye gezenlerin pek çoğu, solun şanına yakışır bir hayat sürmediğine göre, Kahtalı Mıçe’nin, solcu gençlerin severek ve büyük bir coşkuyla söylediği Eylem Güzeli’nin altında imzasının olması da bilakis desteklenmelidir.

Eğer bir gün gelir de Eylem Güzeli’ni emanet bırakmak gerekirse, tabancayı kabzasından, bıçağı sapından uzatır gibi huzur içerisinde emanet edilebilir Kahtalı Mıçe’ye.

Adamın boğazından haram lokma geçmemiş çünkü; hak etmediği tek bir kuruş inmemiş cebine, pek çoğu onun türküleri üzerinden para kazanmış ama o kimsenin hakkını yememiş. Kendi halinde bir halk adamıymış çünkü.

Emaneti bırakmak için yeter sebep sayılmaz mı? Sayılır, sayılması gerekir.

Birbirimize güvenmek, inanmak için yeter sebep aradığımız ve ne yazık ki bulamadığımız günlerden geçiyoruz.

Kahtalı Mıçe, öldüğünde Malatya’ya gömülmek istediğini vasiyet etmiş. Bu da benim vasiyetimdir: Eylem Güzeli üzerinden “hak yiyenleri” dışarıda tutarak, her kim isterse şiir onundur.

“Keşke Eylem Güzeli’ni sen değil de Kahtalı Mıçe yazsaydı” diyerek aklınca beni itibarsızlaştıracağını sanan lakin türkülerin yakın sesli kahramanı Kahtalı Mıçe’ye hakaret ettiğini bile anlamayacak düzeyde olanlara Kahtalı Mıçe’nin hayatına göz ucuyla olsa da bir bakmalarını öneririm.

Eğer şimdiye kadar baksalardı, şiirle ilgili bir başka temenni de bulunurlardı.

Kahtalı Mıçe bizdendir.

Yoksuldur. Tembelliğinden değil, çalışmak zorunda olduğundan ilkokulu dokuz yılda bitirmiştir. geçim sıkıntısı nedeniyle İstanbul’a göç etmiştir; daha ne olsun.

Sesindeki yanıklık, Adıyaman’ın yoksulluğunu resmetmektedir; daha ne olsun.

İlk kasetini toprak damlı bir evde doldurmuştur;  daha ne olsun.

“Ben dağ adamıyım, kentlere yabancıyım/ Güneş her sabah önce bana doğar/ çevremde dört mevsimin izi var” demiştir bir şiirinde; daha ne olsun.

Kürtçe söylediği için hapis yatmış, devlet memuruyken iki kez de sürgüne gönderilmiştir; daha ne olsun.

Besteleri, güfteleri gökteki yıldızlar kadar çoktur. Burada daha ne olsun denilmemeli. Çünkü, O’nun eserleri üzerinden hak etmeyenler para kazanırken, piyasacı düzenbazlar O’nun yarattığı değerlerden kendi cebini doldururken O, geçim derdi yüzünden düğünlere, alemdeki ifadeyle ekstralara gitmek zorunda kalmıştır. Kolay değil, dört çocuğu sadece alnının teriyle ve sesinin yanıklığı ile okutmak; daha ne olsun.

Size göre solcu olmayabilir; sizin huşu içinde söylediğiniz şarkıları da bilmeyebilir. Lakin O, sizin havsalanızın alamayacağı kadar devrimcidir.

Çünkü devrim, boğazından haram lokma geçmeyenlerin omuzlarına sırtladığı kıymetli bir altüst oluştur.

Şimdi bir kendi hayatınıza bir de Kahtalı Mıçe’nin hayatına bakın. "Aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçekleri öğrenmişsinizdir" demişti maskeli adam.

Sadece Eylem Güzeli’ni söyleyerek devrimcileşeceğinizi sanmayın, aynaya bakın!



Not: Sevinç Eratalay sadece Eylem Güzeli’ni değil, şimdi tam sayısını hatırlamıyorum ama 4-5 şiirimi daha besteleyerek albümlerinde kullanmıştır. Ortak mesaimiz, ortak hukukumuz vardır yani.

Bilinir ki, ortak tarihimizin değeri olan şiirlerin, kendisi tarafından bestelenmesi, albümlerde kullanılmasının bana verdiği mutluluğun ölçülebilir tarafı yoktur. Belirtmemem gerekiyor ki, para-pul gibi sevimsiz konuların muhatabı yapmaktan gözüm gibi sakındığım şiirlerin, politik linç aracı olarak kullanılmasını kabullenmem mümkün değildir.

Eylem Güzeli’nin yarısı benim, yarısı Sevinç Eratalay’ındır. Diğer şarkıların da öyle. Onun olan kısımlar için teşekkür ettiğimi, benim olan yarıları için hakkımı helal etmediğimi, bu yazı vesilesiyle duyurmaktan başka elimden bir şey gelmez; gelmesin de zaten.




4 Kasım 2015 Çarşamba

“Ellerini görsem oğlumun”

Avukattır, öğretmendir, şairdir;  edebiyat alanında erkek egemenliğini sarsmış ender kadınlardandır. 1933 Yozgat doğumludur. Cumhuriyet’in aydınlık yüzünün simgesi bir hayat sürmüştür. Eşinin mesleği gereği neredeyse ayak basmadığı Anadolu kenti kalmamıştır. Şiirinin gücü buradan gelmektedir. Demokrat gazetesi kurucusu ve yazarı olmuş, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği gibi demokratik ve muhalif örgütlenmelerde yer almıştır. Şiirinin farklılığı buradan kaynaklanmaktadır. İlk şiiri 1951 yılında  Son Haber gazetesinde yayımlanmıştır. Şiir serüveni hala devam etmektedir.  Şiirleri gezdiği, gördüğü, yaşadığı Anadolu kentleri kadar çok sayıda dile çevrilmiştir. İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İtalyanca, Bulgarca, Arapça, Lehçe, İspanyolca, Fransızca ve İbranice’yle insana seslenmiştir.

O, Türk edebiyatının Gülten Akın’ıdır ama Mamak Cezaevi’nde yatan tutukluların Gülten Teyze’sidir. Oğlu Murat Cankoçak Ankara’da bir banka soygununa katıldığı gerekçesiyle tutuklanmış, dosyası Şentepe Devrimci Yol davasıyla birleştirilmiş, önce müebbet hapse mahkum edilmiş, daha sonra cezası Yargıtay tarafından bozulmuştur. Bütün bu zaman zarfında Murat Cankoçak’ın Mamak’ta, Gülten Akın, ‘Seyranla Mamak’ arasında yaşadıkları ömür törpüsü olmuştur. O günlerde yarattığı ürünler şiirine ayrı bir soluk katmakla kalmamış, içerdekileri gerçek şiirle tanıştırmıştır.

Murat Cankoçak Mamak’ın en belalı günlerini yaşamıştır. Gülten Akın oğlunu kıran, döken bu belaya dışardan tanıklık yapmış, görüş yerlerinde görevliler tarafından itilip kakılmış, belaya şiirle direnmeye, meydan okumaya çalışmıştır. Maruz kaldığı her bir hakaret, şiddet, küfür unutulmaz dizeler olarak geri dönmüştür. Bu yüzden şiirlerine görüş yerindeki annelerin, babaların, eşlerin, çocukların gözyaşı, umut ve umutsuzluk halleri ile Murat’ın ve Murat’ın yüzlerce arkadaşının işkence altındaki çığlığı karışmıştır.

Gülten Akın’ı unutmamamız lazım. Evet biliyorum; 0, şiirde öyle bir  yer edindi ki kendisine, ‘unutmama’ çağrısının tuhaf kaçtığına eminim. Ama Gülten Akın bizler için yalnızca şair değildir. Geçmişimizin anlamlı ve çok nadide bir parçasıdır. Gülten Akın’ı unutmak, Mamak’ta yaşanan onca acıyı unutmak olacaktır. Gülten Akın bizler açısından, okunduğunda türlü hayallere daldığımız bir şair değil, her dizesinde kendi hayatımıza dair ‘ince şeylerle’ karşılaştığımız şiirlerin yazarıdır. Gülten Akın’ı yeniden okumak, o ‘ince şeyleri’ hissettiğimizi göstermek hem kendimize hem de O’na  teşekkür sayılacaktır. Bir annenin duygularının şairane ifadesi olan “İlahiler” ve 12 Eylül sonrasında cezaevlerinde yaşanan ilk ve en uzun ölüm orucunu anlattığı “42 Gün” Mamak’ın resmi olmayan tarihinin tutanaklarıdır.

"Şarkıları şarkı yapan" dizeler

Pek çok şiir, şiir olsun diye yazılmıştır. Gülten Akın’ın yazdıkları ise şarkıları şarkı yapmakla yükümlüdür sanki. Şarkılar, O’nun dizeleri üzerine kurulmamışsa eğer, sıradan olma tehlikesi taşımaktadır. Gülten Akın, hayatı ve şarkıları sıradan olmaktan kurtarmıştır.

8 Haziran 1977’de ODTÜ girişinde jandarma tarafından kurşunlanarak öldürülen Ertuğrul Karakaya’nın, pek çok arkadaşımızın adı, sanı unutulurken, hala aynı sıcaklıkta anılıyor olmasının,  “Ertuğrul Ağıtı” ile izahını yapmak sanıyorum ki isabetli olacaktır. Şiir, hem şarkıyı hem de Ertuğrul Karakaya’yı ebediyen hatırlanma mertebesine ulaştırmıştır. “Gökte bulut yan yan gider/ Yaralarımdan kan gider/ Töresi batası dünya/ Kahpe kalır şahan gider” dizelerinin gençlerin belleklerinde yer etmesi, Gülten Akın’ın isyanının bugünlere kadar ulaşmasıdır. Çünkü hala adaletsizlik devam etmektedir; kahpeler kalmakta, şahanlar gitmektedir.

“Ertuğrul Ağıtı”nı Ali Asker’in hüzünlü ve tok sesinden dinlemiştik ilk kez. Tıpkı “Demirle Pas Arasında İlahi”yi dinlediğimiz gibi. “Nergisle güz arasında/beş yıldır beş uzun yıldır/ Yağmurla kar arasında/ Beş yıldır beş uzun yıldır/ Ayazla çiğ arasında/ Demirle pas arasında/ Seyranla Mamak/ Beş yıldır beş uzun yıldır/Tanıyorum sesini demirin/ Açılan sürgünün itilen kapının/ Eldeki omuzdakinin/ Aman dinlemez sesini/ Beş yıldır beş uzun yıldır…” Dikkat edilmelidir: Bu şiir “İlahiler”  kitabında yer almıştır. Kitabın yayın tarihi 1983’tür. 12 Eylül faşist darbesinden 3 yıl sonradır, yani. 12 Eylül bir karabasan gibi çökmüştür ülkenin üstüne. Hapisaneler tıklım tıklımdır. İnsanlar işkencededir. Umut azdır; yenilginin ruh hali çökmüştür herkesin omzuna. Gülten Akın “İlahiler”de umutsuzluğa karşı bayrak açmıştır. Sanki, umutsuzluğun kabullenilmemesi çağrısında bulunmaktadır. “Demirle Pas Arasında İlahi”nin son dizesinde,“Gelir bir gün gelir bir gün/ Bir gün siler parlatırım/ Bilirim susmayacak kalb-i viranımdaki kuş” demiştir. Belki de bu dizeler, 1983 Türkiye’sinde bir ilktir; bütün bir Türkiye’yi susturmaya niyet etmiş cuntacılara açıktan ‘bizi susturamayacaksınız’ demektir.

Bu isyanın arkasında bir annenin karşılıksız sevgisi vardır. Hangi cuntanın gücü, bir annenin cezaevinde yatan oğlunu sevmesini, onun için şiir yazmasını engelleyebilir ki? 1983’te yazılan şiir, Ali Asker’in kasetinde yer aldıktan sonra dilden dile yayıldı. Oğulları içerde onlarca annenin duygusuna tercüman olan Gülten Akın, “42 Gün”de yer verdiği “Büyü de baban sana” ilk dizeli şiirle de, babaları cezaevinde, kendileri kundakta bebelere, acı da olsa, gerçekleri anlatmaktan geri durmadı. “Büyü de baban sana/Büyü de/Acılar alacak/ Büyü de baban sana/ Büyü de/ Yokluklar alacak/ Büyü de baban sana büyü de/ Bitmez işsizlikler açlıklar alacak/ Büyü de/ Büyü de baban sana Baskılar işkenceler alacak/ Kelepçeler gözaltılar zındanlar alacak/ Büyü de/ Büyüyüp onyedine geldiğinde/ Büyü de baban sana idamlar alacak” Grup Yorum’un, o coşkulu bestesiyle dinlediğimizde bu güzelim dizeleri, hangimizin aklına 17 yaşında idam edilerek öldürülen Erdal Eren gelmedi ki?

“Ah, kimselerin vakti yok/ durup ince şeyleri anlamaya” diye yazdı Gülten Akın. Elbette bu bir serzenişti. Oysa biliyordu ki; biz, yani hem Gülten Akın’ı okuyanlar hem de Gülten Teyze’yi tanıyanlar, hayata, şiire, yufka yürekliliğe dair ne kadar ‘ince şey’ varsa, epey büyük bir kısmını ondan öğrendik.

Eller İlahisi

Ellerini görsem oğlumun
Uzun esmer parmaklı ellerini
Onları özlüyorum
Üç yaşına yağan karda
Kızarmış, ısıttım öpe hohlaya
Ozanda el-ücra çağrışımı yapan
Alucra kışları
Bir elim elinde sabaha dek
Öteki yorganının üstünde
Üşümezdi artık örttüm sardım ya

Görsem ellerini oğlumun
Ardında bağlı durmasa
Kalmasa Alucra sisler içinde
Gevaş'a kurtlar inmese
Cano kızak yap oğluma
Uçar gider göle doğru
Çığ düşer, Artos'a salma

Ellerini görsem oğlumun
Dizgini tutarken atının üstünde
Sağrısı yelesi al ürpermede
Ferhan usul usul titrese

Ellerini görsem oğlumun
Yeşil söğüt dalını incelikle
Kuş sesleriyle değiştiğinde
Beş yaşında çalışkan ellerini
Uçtu gitti kitapların ardında
Uçtu gitti kalemlerin ardında




Not: Yayım tarihini hatırlamıyorum. Birgün gazetesinde yazarken, o günkü köşeyi bu yazıyla şiirin Gülten Akın'ına, bizim ise Gülten Teyzemize ayırmıştım.

3 Kasım 2015 Salı

“Sağa kesen” memlekette solculuk yapmak!

Seçim sonuçları gayet normal. Normal olmayan biziz.

Seçim pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde sonuçlandı. Şaşırtıcı olan devrimcilerin iddialarının gereğini yerine getirememesidir.

“Seçim kapıya gelip dayandığında solcular gerçekliğini yitiriyor” demiştim de bir keresinde, epey azar işitmiştim bizim mahallede.

Ne bekliyorduk? Anlamak mümkün değil. Emekliye iki ikramiye vaadiyle CHP, geleneksel sağ oylardan hatırı sayılır bir parçayı koparıp oranını yüzde 30’lara mı çıkaracaktı?

Ya HDP’nin, 7 Haziran’daki oyunu daha da artıracağına dair beklentiye ne demeli. Sen zaten, Kürt nüfus içerisinde AKP’yi neredeyse sıfırlamışsın. Daha da genişlemeni sağlayacak sosyal gerçekliğin bulunmuyor. O halde bu beklenti neden?

Dediğim gibi, seçim sathı mailine girildiğinde gerçekliği yitiriyoruz.

Bizim sık sık yitirdiğimiz gerçeklik, her seçimde şamar gibi suratımıza çarpıyor ancak biz hayal kurmaktan öte bir şey yapmıyoruz. Vahiy inecek ve geleneksel Anadolu sağı sola oy verecek; bunun başka türlü gerçekleşme şansı yok çünkü.  Çünkü sağın egemenliği altında bulunan geniş kitlelerle bağ kurmuyoruz; böyle bir derdimiz yok. Sosyal medyada, AKP’ye oy veren Somalılara, Rizelilere, Reyhanlılara vb. çemkiriyoruz; bir görünüp bir yok olmak dışında oralardaki varlığımızı, hayatlarına değip değmediğimizi sorgulamıyoruz.

Zaten kaç zamandır, gerçekliğin kendisi ile değil, bizzat kendimiz tarafından oluşturulan imajla ilgiliyiz. Bunu sadece sandık sonuçlarına bakarak söylemiyorum. Bütün hayatımızı bu imaj üzerinden kurguluyoruz; imajı sabitleme kaygısı görevlerimizi yerine getirme sorumluluğumuza baskın çıkıyor. Açıkçası bu “yeni tarz” solculuk işimize de gelmiyor değil.

“Yeni tarz” solculuğu başka türlü de ifade edebiliriz: “Egemen sol” anlayış diyebiliriz örneğin. Ya da  “örgütlü örgütsüzlük” olarak da adlandırabiliriz.

Hangisini tercih edersek edelim, bu solculuğun birkaç ayırt edici özelliği bulunmaktadır. Etrafınıza bakın, aşağıda sıralanan yedi benzeri bulursanız, “tamam işte bu bize uyuyor” deyin; samimi olmanın, dürüst olmanın kimseye bir zararı olmaz.

İlki örgütlü olmaktan bilerek isteyerek kaçınmaktır. Örgütlü olma gerekliğine dair yapılan vurguyu “illegalite fetişizmi”yle karıştırmayın lütfen!

İkincisi, örgütsüzlüğün neredeyse iyi bir şey olduğuna inanmaktır. Özellikle Gezi İsyanı döneminde, kitlelerin örgütsüz oluşuna methiye düzülmesini hatırlayın lütfen!

Üçüncüsü, az buçuk örgütlü olanların küçümsenmesi, örgütlü davranma refleksini gösterenlere dudak bükülmesidir. Burada fazla vakit kaybetmeyelim lütfen, ne de olsa “reklam kokan hareketler” olarak değerlendirilir bütün bunlar!

Dördüncüsü, “konjonktür”, “somut durumun somut tahlili”, “taktiksel hamle” gibi kavramları dilinden düşürmemek, lakin ortaya çıkan yeni duruma uygun siyaset geliştirememektir. 7 Haziran seçimlerini, 400 vekil tartışmasını ve “seni başkan yaptırmayacağız” iddiasını hatırlayın lütfen!

Beşincisi yeni dönemin gerekleri ve sorumlulukları üzerine sayfalarca tahlil yapmak lakin bu doğrultuda en küçük adım atmamaktır. Yani nasıl bir ülkede yaşıyoruz ve bu gerçek karşısında nasıl konumlanacağız, bu soruları kendine dert etmemektir. Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarını ve geçen aylarda ağırlıkla HDP’ye dönük faşist kalkışmayı hatırlayın lütfen!

Altıncısı geçmiş güzellemeleri, nostaljik öykünmeler, süslü ve iddialı sözler dışında mevcudiyetini gösterememe, bunu başaramama, başka bir ifadeyle solun temel kabulleriyle birlikte mücadeleci, militan, fedakar yönünün terk edilmesidir. Neyi mi hatırlayacağız? Son yirmi senemize bakmak yeterlidir, memleketteki sola dair algının oluşmasında katkımız var mı yok mu, bakın lütfen!

Yedincisi eleştiri kabul etmezliktir; dokunulmazlığını ilan etmektir, tabuculuktur. Neyi mi hatırlayalım? Bakın sola dair tartışmalara, verin kararınızı!

Sübjektif şartlar

15 Haziran 2011 tarihinde sendika.org’da yayımlanan “Seçim sonuçları bir kez daha tescil etti: Tek yol sokak” başlıklı yazıda AKP’nin yine yüzde elli oy aldığı 2011 seçimlerini değerlendirmiş, popüler ifadeyle, “enseyi karartmamak” gerektiğini belirtmiş, hatta merkeze oturmuş ve merkezi gericileştirmiş bir sağ partinin daha fazla oy almasının şaşırtıcı olmayacağı öngörüsünde bulunmuştum.

Ülkenin genel eğilimi değişmedi. Şu veya bu nedenle MHP-AKP ve AKP-Kürt oyları arasındaki geçişkenlik, savaş siyaseti, HDP’ye dönük saldırılar şu bu, hile hurda derken AKP, yine aynı oranı yakaladı.

Dikkat edilmeli. IŞİD’i, AKP’yi, iktidarı şunu bunu tartışmaktan, kendimizi tartışamıyoruz. Hatta ihtiyacımız olan tartışmanın başladığını hissetsek tepesine biniyor, bastırıyoruz.

Hayatımız değişmiyor, bunu görmüyoruz. Kendimizi aldatıyoruz, lakin hayatı aldatamadığımızı fark edemiyoruz. Pek çok örnek bulmak mümkün. Örneğin Ankara katliamının, yol açtığı acı ve politik sonuçlarıyla birlikte, gerçeğin yüzümüze vurulmasından ibaret olduğunu kendimize dahi itiraf edemiyoruz.

Anadolu sağının birleşmesi karşısında paniğe kapılmaktan, katliamlara, saldırılara, yasaklamalara rağmen HDP’nin barajı geçmesinin ve CHP’nin az biraz olsa da oyunu artırmasının değerini hissedemiyoruz.

Aynı yazıda, “Türkiye devrimci hareketi ‘sağa kesen’ bu memlekette Fatsa’yı, Tuzluçayır’ı, ÖTK’yı, Yeniçeltek’i, Hopa’yı, Dikmen Vadisi’ni yaratmayı başarmıştır” denilerek, hayatın nasıl kavranması, hayata nasıl müdahale edilmesi gerektiği de vurgulanmıştı. Denilmişti ki, “tek yol sokak”ın tarifi, devrimci hareketin tarihinin manidar bir özetidir.

Karamsarlığa, kasvete kapılmaya gerek yok. Tepeden tırnağa sağa kesen bu memlekette, son sözü kimin söyleyeceği önemlidir, ancak bu önem etnik, dini, mezhepsel temelde farklılaştırılan yoksulların devrim ve sosyalizm hedefiyle kucaklaşmasını sağlayacak gerçekliği yaratarak dayanaklı kılınabilir.

Vakti zamanında abilerimiz bu gerçekliğe “sübjektif şart” diyordu. Sadece nasıl bir ülkede yaşadığımız değil, bizi biz yapan temel tespit ve sorumluluklarımız da unutulmuş gibi.

1970’li yıllarda birer iç savaş organizasyonu olan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin kitle desteği bundan az değildi, hatırlayın.

Şimdi dönüp kendimizi, yani sübjektif şartları konuşmanın vaktidir. Çünkü hiçbir şey olmamış, gerçek böyle değilmiş gibi davranmak, kendi yarattığımız ve en başta da kendimizi inandırdığımız algıyı siyasetin merkezine yerleştirmek sola yapılacak en büyük kötülüktür.

Unutmayalım, geleceği hak edenler, gerçeği görenler ve kendilerine karşı acımasız olanlardır.


inonualpat@gmail.com