24 Aralık 2015 Perşembe

Devrimciler kiraz işçileridir

“Deli miydik hepimiz? Bir aşiretin ya da cemaatin geleceği tehlikede olunca, kadınlarla erkeklerin hayatlarını hiçe saymalarına yol açan ne türden bir sır saklıydı insan genlerinde? Bir fikir uğruna, başkalarının özgürlüğü için canlarını vermelerini mümkün kılan nasıl bir dürtüydü? Kahramanlık güdüsü nasıl böylesine güçlü olabiliyordu? En çok hayret ettiğim ve olağanüstü bulduğum, adanmışlıkla birlikte gelen gerçek mutluluk ve doyumdu. Hayat, benzersiz bir anlam, amaç ve yön kazanıyordu. Dört başı mamur bir duygu, olağanüstü bir dayanışma, içten duygusal bir bağ, tanımadığın yüzlerce insanla, kalabalıklarla paylaşılan, yalnızlığın ya da tecrit edilmişliğin buharlaştığı bir yakınlık. Herkesin mutluluğu için verilen mücadelede, her şeyden önce insan kendi mutluluğunu buluyordu.”

Sanırım anlaşılmayan bu işte.

Sanırım, bu soruların muhatabı ve böylesine bir hayatın tarafı hiç olmamışlar. Duygularla bağlanmanın, aşkla sevmenin, tutkuda ısrar etmenin,  bir ömür boyu devrimci kalabilmenin hazzını hiç tatmamışlar.

Sanırım, deli olup olmadıklarını sorgulamaya hiç ihtiyaç duymamışlar. Devrimciliğin sadece akıllı, uslu insanlara bahşedildiğine inanmışlar.

Kadın ve erkeklerin, hayatlarını hiçe saymasına tanıklık etmemişler; o kadın ve erkeklerin arasında hiç bulunmamışlar; hiçbirini tanımamışlar. İşkencede, cezaevinde, gecenin içinde… Ne korkmuşlar, ne ağlamışlar, ne başlarını yaslayacak bir omuz aramışlar.

Bir fikir uğruna canlarını yok saymamışlar; canlarını yok sayanları anlamamışlar; bu duyguyu bir şeye benzetememişler, inandırıcı bulmamışlar. Arkadaşları yerine ölmek istememişler. Ölemedikleri için, af dilememişler tarih önünde.

Onların lügatinde kahramanlık sözcüğü “ucuz” önekiyle geçmiş hep. Kahramanlığa, fedakârlığa ihtiyaç duyacak bir hayat yaşamamışlar.

Aç kalmamışlar örneğin. Açlığı saklama çabasının nasıl bir baskılanma olduğunu, ‘açım, param’ yok demek durumda kalmanın kahrediciliğini bilmemişler.

Devrimci olmanın aslında ‘mutlu olma sanatını’ icra etmek olduğunu kavramamışlar. Hiç sanatçı olmamışlar; kendileri yapmasalar da icracılara saygı duymamışlar.

İnsanın bir başkası için, hadi biraz daha serbestini yazalım, toplumun kurtuluşu için değil, aslen kendisi, kendi mutluluğu, kendi huzuru için devrimci olmayı seçtiğini, devrimci olma ısrarının, mutluluğunun bir ömre yayılmasını sağladığını fark edememişler.

Devrimci olmanın bireylerle ilgili olmadığı gerçeğini atlamışlar. Aksi değerlendirmelerin nasıl da yaralayıcı olabileceğini kestirememişler.

Bireysel çıkarların, solcuların başına gelen bin musibeti akla getirince, devede kulak bile olamayacağını, olmaması gerektiğini ve zaten sola büyük kötülük anlamına geldiğini görememişler.

Devrim anı ile “kiraz mevsiminin” neden örtüştüğünü, neden devrimcilerin aslında kiraz toplayan işçiler sayılması gerektiğini, mayısta başlayıp haziranda tamamlanan zaman diliminde neden bu kadar çok kardeşimizi kaybettiğimizi akıllarına hiç getirmemişler.

Başlangıçta, Sandinist şair Gioconda’dan aktardığım pasajın ve benim ardından sıraladığım dağınık satırların kıssadan hissesi şudur: Kaderde ‘tarihin çöplüğüne’ gönderilmek varsa, unutulmasın kiraz mevsimi de yok edilmelidir. Kiraz mevsimi yok edilemezse, kiraz işçilerini yok etmek mümkün değildir.

Eğer “defterimiz dürülürken” yanı başımızda, “kiraz mevsiminde” yitirdiğimiz arkadaşlarımız olacaksa, “hazan mevsiminde” aramızdan ayrılanlar olacaksa, baharı yaza bağlayan gece kaybettiklerimiz olacaksa, hasatta bize veda edenler olacaksa, kar altındakiler olacaksa, çocukluğumuzdan kalma ifadeyle; çeşme başına ilk ben yetiştim; ilk kan benim.


Not: Bu yazım, 3 Haziran 2008 yılında Birgün gazetesinde yayımlandı.

22 Aralık 2015 Salı

Ölen çocuklar şiiri

Beytullah Aydın 11 yıl, Hasan Nerse 17 yıl
Mehmet Hıdır Tanboğa 15 yıl
Emrah Muhammed Aydemir 14 yıl
Orhan Aslan 16 yıl, Fırat Elma 16 yıl
Baran Çağlı 7 yıl, Emin Yanaş 10 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Adem İrtegün 16 yıl, Mazlum Turan 16 yıl
Fırat Simpil 13 yıl, Ali Kaval 18 yıl
H.B. 16 yıl, Barış İşçen 16 yıl, Axin Kanat 16 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Cemile Çağırga 13 yıl, Minlal Kerimi 10 yıl
Osman Çağlı 18 yıl, Ömer Magi 12 yıl
Sait Nayici 16 yıl, Zeynep Taşkın 18 yıl
Bünyamin İrci 14 yıl, Ruken Demir 18 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Tahsin Uray 9 yıl, Vedat Balık 18 yıl
Bilal Mengil 16 yıl, Elif Şimşek 8 yıl,
Berat Güzel 12 yıl, Vedat Akcanım 16 yıl
Deniz 17 yıl, Ömer Faruk Satılmış 16 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Hasan Yılmaz 9 yıl, Adem Sevinç 16 yıl
Veysel Atılgan 9 yıl, Helin Şen 9 yıl
Tevriz Dora 3 yıl, İdris Cebe 18 yıl
Azad Ertaş 16 yıl, Diyar Akın 12 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Mustafa Aşlığ 16 yıl, Çetin Dara 18 yıl
Ferhat Doğru 18 yıl, Mehmet Reşit Arıcı 18 yıl
Nasip Yeşil 18 yıl, Şiar Baran 16 yıl
Kadir Çakmak 16 yıl, Reşit Eren 17 yıl
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

Ezbere bildiğiniz bütün aşk şiirlerini unutun; hasret şiirlerini, direniş şiirlerini silin hafızanızdan.
Sevgilinizin sadece gözlerine bakmakla yetinin, boş verin aşk dizelerini.

Direnmeyi bilincinize yükleyin, hasreti sabırla göğüsleyin.

Bu şiirden başkasına yer açmayın havsalanızda.

Yoksa en korkulan şey olacak. Bu çocukların ismini unutacağız. Ölümlerine alıştık, ne acı; bari isimlerini unutmayalım, ne çaresizlik.

Çok görmeyelim bu çocuklara bari bunu. Ömürlerine ömür katmak şöyle dursun, hak ettikleri ömrü bile yaşatamadık onlara.

Hiçbirini unutmayın; ancak 3 yıl, 9 yıl, 12 yıl, 17 yıl yaşayabilen çocukları. Hele 35 günlük bebeği hiç unutmayın.

Şiirin nakaratı oldu 35 günlük bebeğin ismi, nakaratlar hep hatırlanır, ondan.

Ne zaman dara düşersek, ne zaman yaşama sevincimizi kaybedersek, ne zaman devrime olan inancımızın sarsıldığını hissedersek, nakaratı tekrarlayın.

Muhammet Tahir Yaramış 35 gün
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün
Muhammet Tahir Yaramış 35 gün

35 gün yaşatabildik onu. Ona sorarsanız koca bir ömür, bana sorarsanız denizde bir damla.

Siz bana sorun, ona soramazsınız çünkü. Çünkü cevap veremez. Çünkü 35 günlük daha.

Kundakta ölen çocuklar melek sayılır; bu ülkede terörist sayılıyor.

İnsan öldüren canidir; bu ülkede kahraman ilan ediliyor.

Bu ülkede, bırakalım kendilerini hayattan koparan savaşı anlamayı, yaşamanın dahi ne olduğunu bilemeden çocuklar öldürülüyor. 7 yaşında, 18 yaşında, 8 yaşında, 13 yaşında.

Biz kahretmekle, biz “ölen çocuklar” şiirine sığınmakla yetiniyoruz.

Vebalimiz büyük yani.



inonualpat@gmail.com

16 Aralık 2015 Çarşamba

Fatsa sadece Fatsa değildi; Suriçi de sadece Suriçi değildir

Az kişiyiz; kimin ne dediğini, kimin ne yaptığını biliyoruz. Kimin ne yapmadığından, kimin ne söylemediğinden hareketle, kafaların arkasında yatanı hissediyoruz.

Şurada biz bizeyiz. Yani söylenenlerin “bahane” olup olmadığını ayırt edecek yaşa, başa sahibiz.

Kırk kişiyiz; kırktan kaçının kafasının içinde kaç tilki dolanır, onca tilkinin kuyruğu nasıl olur da birbirine değmez biliriz

Maharetli olduğumuz kesindir.  Yasak savmanın, dostlar görsün diye alışverişte arz-ı endam etmenin üstadıyız.

Lakin bu defa, her zamanki cinlikle durumu idare etmenin çok ötesinde bir vahametle karşı karşıyayız. Bu defa korkarım, cin fikirli olmak, yapıyor gibi görünmek kafi gelmeyecek; öyle olduğuna kendimizi ve çevremizi ikna etsek bile, “Suriçi” direnişçilerini inandırmamız mümkün olmayacak.

Şart mı peki bu? “Suriçi” direnişi bizsiz kifayetsiz mi kalacak?

Evet şart. Gezi İsyanı’nda Kürtleri ikna etmemiz nasıl şarttıysa, “Suriçi” direnişinin bizleri ikna etmesi de o kadar şart.

Kürtleri ikna edememek nasıl bir kilitlenmeye yol açtıysa, “Suriçi” direnişini de aynı tehlike beklemektedir.

Bir farkla.

O fark, aslında Fatsa ile Sur arasındaki farka ve benzerliğe işaret etmektedir.

Bildiğim, bu toprakların ilk özyönetim deneyiminin Fatsa’da gerçekleştiğidir. Bu, Fatsa’yla Sur’un benzerliğidir.

Fatsa yenilmiştir, “Suriçi” direnmektedir. Bu da Fatsa’yla Sur’un farkıdır.

Fatsa’nın niye yenildiğine, Sur’un nasıl direndiğine ilişkin bir çift söylemek gerekirse, söz şudur: Fatsa’nın arkasındaki siyasi irade, o gün, “özyönetimin” arkasında duramamış, “mevcut koşullar”, “mevcut güçler dengesi”, “insan kaybı ihtimali” gibi gerekçelerle, gelecek güzel günlerin nüvesi ilan edilen Fatsa savunulamamıştır. Aylar öncesinden, bir askeri darbenin geleceğini kestirmek, lakin devletin Fatsa’da darbenin küçük bir provasını yapacağını görememek ya da görülse bile gereğini yerine getirememek açık ki 12 Eylül’ün cesaretlendiricisi olmuştur.

Fatsa’da dişe diş bir direnişle karşı karşıya kalan devletin yeni bir hesap-kitap işine gireceği müneccimliğe hacet bırakmayacak ölçüde berraktı.

Ne değişti peki? Hiçbir şey. Nokta Operasyonu ciddi bir direnişle karşılaşmadan başarıyla tamamlandı ve 12 Eylül’le başlayan o müthiş yenilginin ilk acısı Fatsa’da yaşanmaya başladı. Binlerce insan evlerinden sorgusuz-sualsiz gözaltına alındı, Nokta Operasyonu başladığında plansız-programsız dağa çıkan insanlar 12 Eylül’ü takip eden günlerde katledildi. Gerekçelerin dayanaklı olmadığı ve sonucu değiştirmediği acı bir yenilgiyle öğrenilmiş oldu.

Fatsa’yı teslim alabilecek kudrete sahip devlete, bir başka odağın direnmesi mümkün müydü? Darbecilerin Nokta Operasyonu ile test ettiği buydu.

Şu nokta açık ki, bugün Suriçi’nde test edilen de budur. Kürt hareketi özyönetim ilan etmiştir ve iktidar bunu bastırmak istemektedir. Kürtler Suriçi'ni canları pahasına savunmaktadır.

Ne kadar çok can gitti son birkaç aydır, yazmaya utanıyor insan.

Türkiye devriminin yönü

Özyönetim ilanına dair eleştiriler, bilelim ki, 70’li yıllarda Fatsa ve dahi Direniş Komiteleri için de yapılıyordu.

Bilelim ki, Direniş Komiteleri’nin içeriğine ve onu hayata geçiren devrimci harekete dair eleştiriler, ne yazık ki, burjuvazinin nihai zaferini Fatsa ve Devrimci Yol üzerinden ilan ettiği gerçeğinden daha yakıcı olmamıştır.

Bugün “Suriçi” direnişine ve dahi arkasındaki politik iradeye dönük eleştiriler, Suriçi’nin teslim alınmasından daha vahim sonuçlar doğurmayacaktır.

Fatsa yenildi, Türkiye düştü; “Suriçi” düşerse, Türkiye yenilecektir.

Çünkü Fatsa’dan sonra Türkiye’ye 12 Eylül gömleği giydirilmiştir. Suriçi’nden sonra Türkiye’yi neyin beklediği ise açıktır.

“Suriçi direnişi” bizleri iki soruyla baş başa bırakmıştır. İlki, Suriçi’nin arkasındaki politik iradeye dönük eleştirilerimiz, kıyıma uğrayan bir halkın görmezden gelinmesine yol açar mı? İkincisi, Türkiye solunun ses verecek mecali var mıdır? İlk sorunun cevabı, siyasi değil vicdani ve insanidir. İkinci sorunun cevabı ise Türkiye soluna egemen anlayışta aranmalıdır.

Türkiye solunun salt “Suriçi hassasiyetiyle” büyümeyeceği, hatta yerinde sayacağı, gerileyeceği gerçeği ortadadır.

Lakin ortada duran bir başka gerçek daha vardır: Türkiye solunun, egemen sol anlayışın zincirlerinin kırıldığı, sınıfsal barikatların oluşturulduğu, büyüme, gelişme, kitleselleşme kanallarının açıldığı, Gezi’de sokağa çıkan milyonların hassasiyetlerini de içeren sosyalist bir programın militan bir tarzla hayata geçirildiği günleri çağırması gerekmektedir.

Bunun ruh çağırma seansına dönüşmesine izin vermemek elimizdedir. Çünkü Gezi İsyanı, Anadolu topraklarında ilerici, devrimci, laik bir damarın varlığını açığa çıkartmış, isyancılar, Lice’de katledilen Medeni Yıldırım’ın ismini kalbine yazarak, Türkiye devriminin yönünü tayin etmiştir.

Derdimiz “Fatsa pişmanlığının” “Suriçi pişmanlığına” dönüşmemesidir. Çünkü Fatsa o gün sadece Fatsa değildi, bugün de Suriçi sadece Suriçi değildir.



inonualpat@gmail.com


8 Aralık 2015 Salı

Türkiye soluyla, Kürt hareketinin mutsuz olma ihtimali!

Behzat Ç’nin efsanevi sahnelerindendir: Behzat Ç, evlenme teklifinin reddedilmesi üzerine kadına nedenini sorar. Kadın “Mutsuz oluruz” diye yanıtlar. Behzat Ç, “Hep mutlu olacağız diye bir kural yok ki, biz de mutsuz olalım” der. Kadının kararını belirleyen, ruhların ve dünyaların farklılığıdır; kadın gerçekçidir, Behzat Ç ise “Angara bebelerine” yakışır bir duygusallığa sahiptir, mutsuzluğu bile göze alacak kadar tutkuludur.

Türkiye soluyla Kürt hareketinin ilişkisini “mutsuzluk” metaforuyla açıklamak ne kadar isabetli olur bilemem ama ruhların ve dünyaların farklılığını, sorunların ve hedeflerin farklılığı diye okur ve Behzat Ç’nin tutkusunu, ezilenlerin yanında saf tutmanın devrimciler için vazgeçilmezi kabul edersek metaforu boşa düşürmeyiz.

Bezhat Ç. kadar tutkulu olursak eğer, gözümüzün önünde acı çeken bir halkı görmezden gelemeyiz.
Behzat Ç. kadar cesur olursak eğer, sorun ve hedef farklılığının yaratacağı “mutsuzluğu” kendimize dert etmeyiz.

“Biz de mutsuz olalım” diyebilecek bir özgüvene sahip olmak, sosyalist kabullere yeniden sıkı sıkıya sarılmamıza vesile olacaktır ki, buna ihtiyaç duymadığımızı kim iddia edebilir?

Kim iddia edebilir şimdiye kadar “enternasyonalizm” adı altında dayanışma ilişkisi gösterdiğimiz halkların doğal temsilcilerinin ideolojik-politik hassasiyetleriyle birebir örtüştüğümüzü?

Hep “mutlu” muyduk yani, dünyanın en ücra köşesinde zulüm altında bulunan ve zulme başkaldıran bir halk için sokağa döküldüğümüzde. Şah rejimi altındaki İranlılara, İsrail zulmü altındaki Filistinlilere, Somoza faşizmine direnen Nikaragualılara ve bilcümle sosyalist ve/veya ulusal kurtuluş hareketlerine ne kadar uzak ne kadar yakındık. Kaldı ki bu kez sınırları geçmeye, okyanusları aşmaya gerek yok.

Her kim, Kürt hareketinin günahlarını/sevaplarını, doğrularını/yanlışlarını tartışmaya açarak uzaklığını/yakınlığını belirlerse,  sokağa çıkma yasaklarına, katledilen bebelere, hamile kadınlara, buzlukta bekletilen cansız bedenlere karşı hesaplı-kitaplı yaklaşıyor demektir ki, siyaset bir yana, bu bizim insani yönümüzün zayıfladığını gösterir. “Öz savunma ilanı”, “hendek inatlaşması”, ilk kanı kimin akıttığı ve benzeri manasız tartışmalarla varılacak sonuçların hiçbiri, bir halkın acı çektiği ve onca acıya rağmen direndiği gerçeğinden daha değerli değildir.

Bu değer mutsuzluğa vesile olacaksa, sakıncası yok, varsın mutsuz olalım!

Kurumsal bürokrasinin sığ sularında veyahut küçük burjuva hareketlerin kendini tekrar eden çıkmazında mutluluk oynayacağımıza, böyle bir mutsuzluğa razı geliriz.

Gelelim metaforun diğer yönüne.

Ruhlar farklı, dünyalar farklıdır; ne bir erkeğin tutkusu ne de bir kadının gözyaşı uçurumun yok sayılmasına neden olabilir.

Sosyal-toplumsal gerçeklikler arasında benzerlik bir yana, derin uçurumlar vardır. Hedef kitle, harekete geçiren saik, dert edinilen sorunlar, hedef gösterilen toplumsal yaşam, karşılık bulan mücadele tarzı başkadır. İdeolojik-politik ve hatta kültürel hassasiyetler arasındaki uçurum, dayanışma ilişkisi sınırını zorlamaya meyledildiğinde, mutsuzluğu göze alacak cesaretin çok ötesinde yok olmaya sebebiyet verecek derinliktedir. O derinlik ki, Ortadoğu ülkelerinde var olmuş sol-sosyalist hareketleri zaman içerisinde adeta yutmuş, yok etmiştir.

Sırada Türkiye solu mu var? İlk soru budur.

Etnik, dini, mezhep farklılıkları üzerinden yürütülen toplumsal mücadeleler sonucunda açılan kanaldan kim, hangi güçler yürüyebilir? İkinci soru budur ve metaforumuzla ilgili nihai karar, ancak bu iki sorunun cevabına göre verilebilir.

Kimdir haklı olan? Behzat Ç. mi, yoksa kadın mı?

Peki, bir başka yol yok mu? Yok mu bu işin bir oluru?

Mutsuzluktan korkmakla, mutsuz kalmayı tercih etmek arasında bir yol açmak mümkün değil mi?

Bu sorunun cevabı, bir başka yazının konusu olmayı hak ediyor. Hak teslimine geçmeden diyebiliriz ki, Gezi isyanında sokağa dökülen milyonları “ihmal” ederek yürüyecek bir solun istikameti uçurum olacaktır. O uçurum ki, orada, metaforuna sığınacağımız bir Behzat Ç. bile olmayacaktır.


inonualpat@gmail.com