21 Temmuz 2016 Perşembe

Korkmayın, yılmayın, vazgeçmeyin; bu memleket bizim!

Çünkü onlar bunu bekliyor. Korkmamızı, yılmamızı, vazgeçmemizi; “bu memleket sizin” diyerek, terk-i diyar etmemizi.

Bu tarih de, bu memleket de bizim. Başka kimsenin olmadığı kadar hem de.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de katledildiğinden bu yana, 1954 TKP tutuklamalarından bu yana, “Biz ikinci milli kurtuluş savaşçılarıyız” diyen Deniz Gezmiş’ten, “Erleri çekin, rütbeliler gelsin” diyen Mahir Çayan’dan bu yana, yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’den, darağacında “Arkadaşlara selam söyleyin” diyen Necdet Adalı’dan bu yana bu tarih de, bu memleket de bizim.

Direnişlerinde biz varız bu memleketin, hüznünde biz. Bu memlekette ne kadar acı yaşatılmışsa, bu memlekette ne kadar direniş olduysa bizle başladı, bizle bitti; acıyı da zaferi de biz bahşettik kendimize. Kızıldere’den Nurhak’a, Mamak’tan Diyarbakır’a, Maraş’tan Madımak’a, 10 Ekim’den Güvenpark’a, Fatsa’dan Gezi’ye...

Ne tankımız, topumuz, uçağımız vardı bizim ne cemaati, sermayeyi, polisi, orduyu arkasına alarak efelenecek kadar zavallıydık ne de uluslararası güç savaşlarının arasında kendimize yer arayacak kadar bağımlıydık.

Azdık biliyoruz. Şimdi daha da azız. Lakin her ırkçı-gerici kalkışmada sokaklara dökülenlerin yollarının Tuzluçayır’dan, Armutlu’dan, Hopa’dan, Gazi’den, Alevi mahallelerden geçmesini tesadüf olarak görmüyoruz. Çünkü, cemaate, sermayeye, polise, orduya yaslananlar bu azlıktan bile korkuyor.

Tarih denilen şey bu işte. Nazım bu nedenle “Bu memleket bizim” demedi mi? “Dörtnala gelip uzak Asya’dan” demesini nasıl bildiyse, “Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere/ Koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere” demesini de bildi. Tarih böyle yazılıyor işte.

Acıdan, hüzünden, korkudan azade bir tarih değil bu. Umuttan, çareden, direnmeden azade hiç değil.

Açın bakın tarih sayfalarına, korkanlarla korkulanlar arasındaki çatışmadan ibaret olduğunu göreceksiniz. Az olduğu halde korkulan olmakla, az olandan korkmak nasıl bir duygudur?

15 Temmuz gecesi çatışanların, gözlerini kırpmadan birbirlerini öldürenlerin, sivillere ateş edenlerin, gariban askerin kafasını kesenlerin tarihte yerleri olmadığına emin olalım diye yazıyorum.

Emin olalım, insanlıktan nasibini almayanlar kazanamayacak.

Daha şimdiden kazananlar ve kaybedenler belli oldu. İçinizi rahat tutun; korkmayın, yılmayın, vazgeçmeyin.

Türkiye’ye bunu yapanlar kazanamayacak.

Darbeye ve diktatörlüğe el pençe durmayanlar şimdiden kazandı bile: Tuzluçayır, Armutlu, Gazi ve diğerleri...

Ne tankların paleti ne de hilafet bayraklarının gölgesi bağımsız, demokratik ve laik Türkiye özlemini bastıramayacak, emin olalım.

Bir Tuzluçayır daha, bir Armutlu daha, bir Hopa daha eklersek tarihe, emin olalım onlar kazanamayacak.

Yeter ki emin olalım ve yeter ki emin olmakla yetinmeyelim.



Not: Bu yazı darbeden sonra, OHAL ilan edilmesinden önce yazıldı.








7 Temmuz 2016 Perşembe

Solun haline bakıp efkârlanmak ya da devrimciliğin gereğini yapmak

Memleketin ve solun haldeki durumuna bakıp efkârlanıyoruz. Memleket bu kadar ateşe düşmemiş, sol bu denli çaresiz kalmamıştı. Efkârlanmamak elde değil. Yaşananlar canımızı acıtıyor; acıya katlanmaya çalışıyoruz sadece. Sadece ölenlerimizin peşinden ağıtlar yakıyor, kendimizin bile inanmadığı sözler veriyoruz.

Efkârlıyız. Çünkü arkadaşlarımızı, insanlarımızı birer ikişer-onar yüzer kaybediyoruz. Bir mitingde toplanıyoruz, bir otobüs durağında birikiyoruz, birileri gelip öldürüyor bizi; işe giderken, işten dönerken, servis aracı beklerken, Taksim’de aylak aylak gezerken birilerinin bizi öldürmeye karar verdiğini, fünyeyi çektiğinde anlıyoruz.

Efkârlıyız. Çünkü ne zaman, kimin tarafından öldürüleceğimizi bilmiyoruz; buna başkaları karar veriyor.

Efkârlıyız. “Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin” diyebilecek politik irademiz yok çünkü. Birileri tetiğe basıyor iş bitiyor, birileri bomba patlatıyor iş bitiyor.

Bakmayın basın açıklamalarındaki, sosyal medyadaki caka satmalara, aleni korkuyoruz. Siyasilere, katliamları kınamakla yetiniyorlar diye çemkiriyoruz ama farkımızın olmadığını akla dahi getirmiyoruz. Biz kınamaktan başka bir şey yapıyor muyuz ki?

Ali İsmail’i öldürdüler, Hasan Ferit Gedik’i öldürdüler, Nuh Köklü’yü öldürdüler, Bahadır Grammeşin’i öldürdüler; oruç tutmadığımız için sokaklarda linçe uğruyoruz, sokaklarda polis şiddetine maruz kalıyoruz; Aleviler, laikler uluorta yerde dayak yiyor; yalanın, sahtekârlığın bini bir paraya satılıyor, alıcı da buluyor. Biz kınamaktan, adliye önlerine birikmekten, basın açıklaması yapıp dağılmaktan, geceleri de sosyal medyada birbirimize caka satmaktan, “tt” olmaya çalışmaktan, olduktan sonra da huzur içerisinde yastığa başımızı koyup hülyalara dalmaktan başka ne yapıyoruz? Kapalı salon toplantılarından, devşirme kalabalıklardan, “ordusuz general”lerden, açıkçası kendimizi kandırmaktan bıkmadık mı?

Diğer yanağını dönen İsa gibi olduğumuzun farkına varmanın yarattığı güven kaybının, “saflarımızdaki hatalı eğilimler”den daha ağır sonuçlara yol açtığını göremiyoruz. Görüyoruz belki de, belli etmiyoruz. Belli etsek, “hadi o zaman, gereğini yerine getirmek için ne duruyorsun” demelerinden çekiniyoruz. Aleni maçamız yetmiyor.

Birileri burun mu kıvıracak, dudak mı bükecek, küçümseyecek mi, hakir mi görecek varsın görsün diyemiyoruz; diyenlere ise mahallenin delisi muamelesi yapmakta beis görmüyoruz. Hata yapmak istememenin bir şey yapmamaya tercih edilmesi, derin çaresizlik ve güven kaybından mı kaynaklanıyor? Yoksa yıllardır, düzen içi sınırlara hapsolmuş solculuk oynamaktan mı?

Bakmayın aklıselim durduğumuza, aleni aklımızı yitirecek noktaya sürükleniyoruz. Ölüm korkusunun paranoya halini alması an meselesidir; çizgiyi ne zaman geçtiğinin farkında bile olamaz insan.  

Efkârlıyız. Çünkü kendi kaderimizi kendimiz tayin etmiyoruz. Hayatımızı belirledikleri gibi şimdi de nasıl, nerede, ne şekilde öleceğimize karar veriyorlar.

Bu kadar efkâr yeter. Dizlerimizi döverek yaşamayı beceremeyiz, ah çekerek kötülükleri başımızdan savamayız. Biz dizlerimizi dövdükçe kafamıza inen sopaların şiddeti artıyor, biz ah çektikçe kötülükler etrafımızı daha bir kuşatıyor.

Ama bu kadar efkâr yeter hakikaten de. Efkâr ettiğimiz memleketin değil sadece, solun da halidir; solun efkârını dağıtmak memleketin de huzura ermesini sağlayacaktır. Sağlamayacağını düşünen varsa fena halde yanıldığını söylemeliyim.  70’li yıllarda, iç savaş ortamında, faşist terörün kol gezdiği, günde 10-15 kişinin öldürüldüğü, faşistlerin kitle katliamlarına kalkıştığı zaman diliminde yaratılan bir başka huzuru hatırlatmalıyım.

Huzuru ancak devrimciler sağlayabilir. Çünkü devrimcilik nasıl yaşayacağına ve nasıl öleceğine insanın kendisinin karar vermesidir. Çünkü devrimcilik dönemin gereğini yerine getirmekten ibarettir. Çünkü devrimcilik karşı devrimin saldırısına anladığı dilden yanıt verecek örgütlenmeyi yaratmak kadar sade ve anlaşılabilir bir şeydir.

Yapılan değerlendirmeler, politik analizler, öngörülü yaklaşımlar su götürmezdir. Her biri doğru ve değerlidir. Ama düşmanın kapıya dayanmasına kadardır, ondan sonrası yoktur.

Düşman kapıya dayanmıştır. Uyuyan, harekete geçen İslamcı terör gruplarının bir sonraki hedefinin ne olacağını bilemiyorsak ve ancak hedef vurulduğunda anlayacaksak, şimdi, şu an, hemen kapıdaki düşmanı bertaraf edecek politik-örgütsel bir hamle gerçekleştirilmelidir.

Buna muktedir olmadığımız sır değil. Yıllardır egemen sol zihniyetin tahakkümü altında, edilgen bir sol inşa edildiği de çok açık. Durum tespiti yapmak, durumu değiştirme iradesi gösterilmeyeceği anlamına gelmemeli. Yoksa çok öleceğiz, bu kesin.

Düşman kapıda; bırakalım yol açtığı acıları, yeni bir Suruç’u, yeni bir 10 Ekim’i Türkiye solunun kaldırabilmesi mümkün değildir. Tahkimatı buraya kuracağız o zaman; kendimize ve kitlelerin sola güvenini tesis edeceğiz öncelikle. Beceremezsek bunu, devşirme kalabalıkları, sosyal medya kahramanlarını bile bulamayacağımız bilinmelidir.

Hayata dönelim, ölmek ve efkârlanmak istemiyorsak hayata dönelim.

Hayat bize, ‘öz savunma hattını oluşturun’ diye emrediyor. Anadolu topraklarında, öz savunma hattının ne anlama geldiğini bilen sol bir damar mevcuttur; Devrimci Yol’dan mirastır bu bize.



Not: Bu yazı, 2 Temmuz 2016'da sendika10.org'da yayımlanmıştır.

24 Haziran 2016 Cuma

Berkin’in arkadaşları, Metin Lokumcu’nun talebeleri öğretiyor!

Berkin’in arkadaşlarının, Metin Lokumcu’nun talebelerinin sesine kulak vermezsek işimiz zor.

Gencecik delikanlılar ve genç kızlar laiklik istiyor. Lamı cimi yok; abuk sabuk tartışmaları ellerinin tersiyle iterek, olanca sahiciliği ve yalınlığıyla dertlerini anlatıyorlar. “Türkiye laik değil laik olacak”, “özgürlükçü laiklik” gibi sokaktaki insana değmeyen derin analizlere takılmadan, sosyalistlerin pek sevdiği ifadeyle, “somut durumun somut tahlilini” yaparak, gericiliğe sırtlarını, ilericiliğe, aydınlığa yani devrimciliğe yüzlerini dönüyorlar.

Ve kelimenin gerçek anlamıyla laiklik istiyorlar.

Somut durum şudur: Türkiye adım adım gericilik bataklığına çekilmektedir. Sosyo-kültürel ortam muhafazakarlığa, siyasal ortam ise Ortadoğululuğa teslim edilmek isteniyor; hem de faşizm marifetiyle.

Liseliler buna isyan ediyor; isyan nedeni simgesel ve tılsımlı bir kavramla özetleniyor: Laiklik.

Hani şu, Gökhan Bulut’un sendika10.org’daki yazısında “Devrim sorunundan, devrimin konusuna” dediği laiklik. Hatta memleket o hale geldi ki, “devrimin kendisi” diyebileceğimiz derecede önem arz eden laiklik.

Evet, liseliler, gerici eğitime ve istibdatçı okul yönetimlerine, yandaş müdürlere, eli sopalı öğretmenlere, ensarcılara baş kaldırıyor. Ayaklarını bastıkları zeminin sağlam olduğundan kuşku yok. Çünkü karşı karşıya kaldıkları sorunun kaynağının farkındalar ve çözümün tılsımlı kavramanı huzur içerisinde dile getiriyorlar: Laiklik.

Hani şu, Gezi’de yüz binleri sokağa döken laiklik.

Epeydir, mücadele programı oluşturmada ve hayata geçirmede hayli sıkıntılar içerisinde bulunan kesimlere, Gezi’nin öğretemediğini sanki bir kez daha öğretmek istiyor gibiler.

Tumturaklı sözlere, ağdalı yorumlara ihtiyaç yok. Gezi’de sokağa çıkan yüz binleri, yani Gezi Parkı direnişini, Gezi İsyanına çevirenleri getirin gözünüzün önüne; ellerindeki bayrakları, dillerindeki şarkıları, hemen herkesin katıldığı birleştirici sloganları,  kendilerine dert ettikleri konuları hatırlayın.

2013’teki “devrimin üç ayı”nda yaşananları unutmaya yüz tutmuş olanlar varsa aranızda ya da Gezi gerçeğini ısrarla yok saymaya çalışanlar, İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinin “Karanlığı yok etmek için okuduk” başlıklı bildirisini okusun.

Gürlek Nakipoğlu Anadolu Lisesi öğrencilerinin, “AKP'nin gerici-yandaş ve niteliksiz eğitim politikalarını reddediyoruz” diyen bildirisine göz atsın.

Ankara Atatürk Anadolu Lisesi öğrencilerinin,  “Gençliğin hiçbir zaman karanlığa teslim olmayacağını, eşit, bilimsel ve laik bir eğitim talebini her zaman yükselteceğini” ifade eden metnini ellerinin altında bulundursun.

Haydarpaşa lisesi öğrencilerinin, liselerinin tarihine atıfta bulunan metnini, sol tarih çalışmalarında referans alsın: “Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi değerlerin, aydınlıklara koşan devrimcilerin çıktığı bu okulda bize sadece karanlığa sırtımızı dönmek yetmez; borçtur aydınlık için savaşmak. Biz öğrenciyken, öğretmenken, işçiyken, avukatken, doktorken, mühendisken; bu ülkeyi sınıfsız, sınırsız, özgür bir yere dönüştürme gayesi ve bilinciyle yaşayacağız.”

Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi öğrencilerinin, “Bizler, ülkemizin geleceği, yarınların umudu olan liseliler, etrafımızı saran karanlığı önce okullarımızda yeneceğiz, daha sonra da ülkemizde” diyen kararlılığının nedenlerini anlamaya çalışsın.

Kurtuluş Lisesi öğrencilerinin, “Geçtiğimiz günler içerisinde okulumuzun ikinci katında bulunan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı panosunda yer alan “Yaşasın Laiklik” yazısı okul idaresi tarafından sendikaların sloganı olduğu gerekçesi ile kaldırıldı. Bizler gericiliğe karşı laikliği savunan liseliler olarak bu gerekçenin göstermelik olduğunun asıl kaldırılma sebebinin o malum partinin laiklik karşıtı eylemleri olduğunu ve okul idaresinin o malum partinin birer fertleri olduğunu biliyoruz” şeklindeki metinlerine tarihsel belge muamelesi yapsın.

Bakırköy Anadolu Lisesi öğrencilerinin, ‘karanlık zihniyetlere karşı aydınlık mücadelesini sürdüren yol arkadaşlarına’ yolladıkları selamı alacak birilerinin olduğunu bilsin.

Hacı Ömer Tarhan Anadolu Lisesi öğrencilerinin anti-emperyalist çağrına kulak kabartsın: “Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımızda, Sarıkamış’ta, Galatasaray Lisesi’nde biz yaşlardaki gençlerin- çocukların dişiyle, tırnağıyla, kanıyla emperyalistlere karşı verdiği mücadeleyle kurduğu bu ülke, AKP İktidarı tarafından emperyalistlere parsel parsel satılıyor ve ortaçağ bataklığına sürükleniyor.”

Gazi Anadolu Lisesi öğrencilerinin, “Farklı şehirlerde, farklı okullarda, farklı sıralarda okusak da yaşadıklarımız ortak. İşte bu nedenle çıkaracağımız ses de ortak olmalı. Selam olsun karanlığa arkasını dönüp güneşli yarınlara yürüyen bütün liselilere” satırlarındaki dayanışma çağrısına kulak versin.

Bornova Anadolu Lisesi öğrencilerinin “Gelin padişah yalakalarına hep birlikte sırtımızı dönelim.” deyişine bakarak safını belirlesin.

Demem o ki, herkes elindeki kitabı bıraksın. Herkes yeni bir okuma listesi ve mücadele programı çıkartsın.

Son olarak da Hopa Anadolu Lisesi öğrencilerinin, yani Metin Lokumcu öğretmenin talebelerinin yazdıklarını baksın. Çünkü demişler ki, “Cerattepe gibi doğanın yağmasına, geleceğine ve onuruna sahip çıkmayacak nesiller yetiştirmek istiyorlar. (…) Sizin yetiştirmek istediğiniz nesil değil sorgulayan, düşünen, biat etmeyen, gericiliğin karşısında bilimi ve laikliği savunan, bu ülkenin geleceğini bugünün liselerinden kuran nesil olacağız. Size ve gericiliğe her zaman sırtımızı dönüp, yüzümüzü Metin Lokumcu öğretmene çevirip aydınlığa ve özgürlüğe koşacağız.”

Lokumcu öğretmenin faşizme isyanı, Artvinlilerin, neoliberal yıkıma karşı sergilediği Cerattepe direnişi, “Karadeniz uşağı Amerikan uşağı olmayacak” sloganında simgeleşen antiemperyalizm, “liseli isyanının” politik dayanağını oluştur ki, laiklik olmadan Cerattepe direnişinin başarılamayacağı, Cerattepe direnişi başarılmadan laikliğin kazanılmayacağı ve laiklikle antiemperyalizmin kardeş olduğu tescil edilmiş olur.

Henüz ikna olmayan varsa, Hisar Okulları öğrencilerinin “Safları sıklaştırın çocuklar/ bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır” cümlesiyle sona eren bildirilerini okumasını ve tıpkı yasak bildiriler gibi kapı altlarından atmaya başlamasını salık veririm; laikliği militanca savunma zamanı gelmiştir çünkü.

Türkiyeli devrimciler, gericilik karşıtı ve laikliği savunan çığlığı duymazlıktan gelir ve liselilerin hassasiyet noktasında tahkimatını sağlamazsa, tıpkı Gezi İsyanındaki gibi büyük kalabalıkların dertlerini kendi derdi saymaz ve başka kulvarlara savrulursa, ittifak siyasetinde ve 20 yıldır sürdürdüğü hayatta köklü değişikliklere gitmezse, devrimin temel kabullerini etnik ve dinÎ saflaşmalara heba etmeye devam ederse, yeni bir Gezi İsyanı beklentisi, “Mehdi’yi bekleme” ruh halinden öteye geçemeyecektir.

Gezi İsyanına kalkışanların gericilikle sorunu vardı; liselilerin gericilikle dertleri var. Gezi İsyanının odak noktasında laiklik bulunuyordu; liseliler laiklik talebiyle yanıp tutuşuyor.

Gezi İsyancıları, sırtlarını gericilere dönmüş, göğsünü barikatlara yaslanmıştı. Liseliler sırtlarını gericilere döndü, yüzlerini aydınlığa, laikliğe çevirdi. İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerinin yaktığı ateş, binlerce liseliyi yakmaya başladı.

Sosyalistlerin yüzünü nereye döneceği, hangi ateşi harlayacağı açık değil mi?




Not: Bu yazı, 21 Haziran 2016 tarihinde sendika10.org'da yayımlanmıştır.






29 Mayıs 2016 Pazar

Diyarbakır Cezaevi’nde bir Devrimci Yolcu

Bitirirken yazarım mutlaka. Ama başlarken de yazmak istiyorum. Aslında yazının olur olmaz yerine serpiştirebilirim. “Saygısızlık sayılmaz, kafana göre takıl” diyen olsa, hiç durmaz yazıyı tek satıra indiririm.

Hani Diyarbakır Cezaevi’nde, hani şu 5 No’lu dedikleri cehennemde, cehennem zebanilerine direnmenin yolu olarak gördüğü için ölmeyi seçen arkadaşımız var ya, Orhan Keskin.

“Ölmeyi seçmek” ne tuhaf bir cümle. “Ölmeye yatmak” denebilir mi? Ya gülmeye yatmak, sevişmeye yatmak?

Gülmek ve sevişmek çağındaki bir delikanlı neden öldürür kendini?

Ölmeden az önce neden, “Bana beyaz bir at getirin” diye sayıklar?

Şimdi şunu anlamak lazım o zaman: Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı’nda “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler” diye yazarken, hissetmiş olabilir mi, ölmek üzere olan iyi bir insanın düşünde, kendini ata binerken gördüğünü? Kendi de son nefesinde, aynı düşe dalmış olabilir mi? Mevzu bahis, Yaşar Kemal’se, neden olmasın?

Ya da, hani şu 12 Eylül faşizminin insanlık dışı işkenceleri uyguladığı Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ndeki ölüm orucunda hayatını kaybeden Devrimci Yolcu Orhan Keskin’in, ölüme an kala, Demirciler Çarşısı’nı aklına getirmesi, o güzelim atların hayalini kurması, aralarındaki beyaz ata bindiğini görmesi ihtimal dahilinde midir? Söz konusu, Orhan Keskin’se, neden olmasın?

Gerçek hangisi acaba? Belki ikisi de.

Şimdi serpiştirme vakti yazıya, o müthiş gerçeği: Orhan Keskin beyaz bir ata binip gitti, biz, demirin tuncuna insanın puştuna, kaldık. Sözün aslının böyle olmadığını biliyorum ama başka türlü içimdeki öfkeyi bastıramıyorum. Tekrar yazayım o zaman: “insanın puştuna kaldık.”

Nasıl öfkelenmez insan. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılan zulmü okudukça.

“Yaşamı ölecek kadar çok seviyorduk” cümlesi karşısında öfkelenmemek mümkün mü?

Bir anne, “Kaç mevsim, kaç yaz, kaç bahar eskittim. Ne acılarım dindi ne de sensizlik tükendi. Senden sonra dağıldığımız yerden toparlanamadık.” diyorsa, hangi duyguya teslim olur insan?

Sahi Diyarbakır 5 No’lu’da kaç arkadaşımız öldü, kaçı kendini yaktı, kaçı ölüm orucundan çıkamadı, kaçı sakat kaldı, kaçı kalıcı hastalığa yakalandı, kaçı psikolojik yıkıma uğradı?

Hangi birini sayacağız, hangi birini hatırlayacağız?

İnsan bu kadar acıyı, ağrıyı, hüznü kaldırabilir mi?

İyiler kaldıramadı işte. Öldüler, sakat kaldılar, unutamıyorlar.

Orhan Keskin iyi bir insan. Sadece insan olmanın gereğini yerine getirdiği için değil, aynı zamanda, Devrimci Yol’un onurunu korumak için direnmeyi seçtiği için. Orhan Keskin iyi bir insan, iyi bir Devrimci Yolcu.

Birlikte ölüm orucuna başladıkları ve ölene kadar her anına tanık Recep Maraşlı kitapta diyor ki, ‘Mamak Cezaevi’nde yaşananlara pek içerliyordu, ağrına gidiyordu’.

Zulüm ağrına gidiyorsa insanın, hayal kırıklığı belirleyici duygu haline gelmişse, işkenceler karşısında “yaşatır ölüm” kararına varmışsa; tıpkı Orhan Keskin gibi hayata, insana, devrimci harekete aşkla bağlıysa, bedeninden vazgeçilebilir.

Ah bir de, anne yüreği, kardeş yüreği, arkadaş yüreği olmasa! Ama var işte. Çocuğunun ölümünden sonra ‘hayal kuramaz, umut besleyemez’ bir anne, var işte.

Anne var, arkadaşlar var, devrimci hareket var;  yaşamak ve yaşatmak var. Şimdi kim itiraz edebilir, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde Orhan Keskin ve arkadaşları ölmeseydi, diğerleri yaşayabilir miydi?

“Bana Beyaz Bir At Getirin” kitabını okuyanlara sorun, Orhan Keskin “nasıl biriydi” diye. Yanıt tek olacaktır: Ölerek, yaşam armağan edecek kadar nezaket sahibiydi, ince fikirliydi, yufka yürekliydi.

Bir kitap düşünün, kitabın içinde yüzlerce kitap olsun, bir öykünün içinde yüzlerce öykü olsun. Orhan Keskin’in hayatını öğrenmek için elinize aldığınızda kitabı, O’nu anlatanların öykülerini de merak edin. Bir kitap düşünün, daha ilk sayfada kitap değil, yaşamakla karşı karşıya bulunduğunuzu fark edin.

Bir kitap düşünün, Devrimci Yol’un Kürt sorununa, o günkü ifadeyle; Milli Mesele’ye yaklaşımını, Devrimci Yol’un Kürt coğrafyasında örgütlenme düzeyini, bölgede kayda değer bir güç haline nasıl geldiğini öğrenmek, bilinmeyen bir tarihe hakim olmak, Devrimci Yol’un ismi bilinmedik fedakar, cefakar, inançlı kadrolarını tanımak için çevirdiğinizde sayfalarını, bir başka dünyaya alıp götürsün sizi.

Benden bu kadar, kitap üzerine daha fazla bir şey yazamam. Öfkeliyim çünkü.

Çünkü Orhan Keskin, beyaz bir ata binip gitti, biz, demirin tuncuna, insanın puştuna kaldık.



*Orhan Keskin/ Bana Beyaz Bir At Getirin. Azad Sağnıç/ Notebene Yayınları



Not: Bu yazı,23 Mayıs 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.









22 Mayıs 2016 Pazar

İzmir’in Terzi Fikri’si: Aydın Erten

Aslında başlık cahilliğimizin eseri. Çünkü Aydın Erten’i fazlaca tanımıyoruz. Terzi Fikri’ye kalplerimizin en yüksek mertebesinde yer açtığımız açık;Aydın Erten’i neden ihmal ettiğimiz ise ancak cahilliğimizle açıklanır.

Aydın Erten’in 1973 yılında İzmir Gültepe Belediye Başkanı olduğu düşünüldüğünde, 1979 yılında Fatsa Belediye Başkanı seçilen Fikri Sönmez’e ilham verdiği söylenebilir.

“İlham”, bilerek isteyerek tercih edilmiştir. Halka tutkuyla bağlı, hayatını şiir gibi naif ve kararlı yaşayan biri ancak ilham verebilir. Çünkü siyaset literatürü, bu bağı açıklamakta kifayetsiz kalabilir.

O halde, başlığı değiştirmek boynumuzun borcu olsun.

Fatsa’nın Aydın Erten’i:  Terzi Fikri!

Yeni başlığımız bu.

Şimdi başlığın altını doldurmaya geldi sıra. İşin zor kısmı da bu olsa gerek. Çünkü nasıl anlatılabilir, 1973 seçimlerinde sağın kalesi olarak bilinen Gültepe’de, Adalet Partisi’ne meydan okumak. Meydan okumanın, 68 kuşağı devrimci gençlerinin düzene meydan okuduğu o yılların ruh halinden, kendine güvenden, kazanma azminden ve hiç olmazsa “yolunda ölürüm” inanmışlığından bağımsız olmadığı aşikar. Çünkü O, devrimci 68’in tedrisatından geçmiş bir “aydınlanmacı” olarak, “6. Filo Defol” eylemlerine katılarak ABD emperyalizmine meydan okumuş, ABD askerlerini denize dökmüş, polis kurşunuyla katledilen Taylan Özgür’ün cenazesinde saf tutarak, gençlerin içindeki devrim ateşinin polis şiddetiyle söndürülemeyeceğini ilan etmiştir.

Gültepe’de, Adalet Partisi’nde simgeleşen Anadolu sağına meydan okumak da ne ki! O’nun için, deyim yerindeyse vaka-i adiye sayılır bir iş. Yoksul Gültepe halkına iki şeyi hissettirdi: Birincisi boğazından haram lokma geçmeyecek, ikincisi tıpkı Terzi Fikri’den yıllar sonra duyacağımız üzere, her şeyi halkı için yapacaktı. 1973 seçimlerinde Gültepe’ye bu iki tılsım değdi ve sağın kalesi zapt edildi.

Dürüstlük ve halkçılık yol göstericimiz ve AKP kalesini nasıl fethedeceğimize dair kafa yoran bizlerin kulağına küpe olsun!

Çünkü Aydın Erten’in kulağına küpe olan, yoksul Gültepe halkının sorunlarıydı. Sorunlar kulağına fısıldadı ve belediye başkanı olarak ön safa geçti. Türkiye Elektrik Kurumu Gültepe’ye elektrik direği bağlanması yönündeki talepleri duymazdan geliyordu. Zamane iktidarı, hep karanlıkta yaşasınlar istiyordu demek. “Aydınlanmacı” başkan, emretmiyor, emri yerine getirmekle mükellef sayıyordu kendini. Halk emretmiş, belediye başkanı ve işçiler sabaha kadar çalışarak elektrik direklerini dikmişti.

Tam da bu noktada, şair Cengiz Bektaş’ın “Kimin Bu Sokaklar, Alanlar, Kentler” kitabında anlattığı Londralı heykeltıraşın öyküsü geliyor akla. Hani, sokağına, mahalleliden habersiz elektrik direği dikilmesini protesto için, aynı direğe kendini zincirleyen heykeltıraşın öyküsü.

Kendini direğe zincirleyen heykeltıraşla, mahallesine elektrik direği diken belediye başkanı arasındaki bağ, sokağa, mahalleye, kente, yani hayata sahip çıkma duygusudur. Bu duygu halkçılığın ta kendisidir. Aydın Erten’in, halkın barınma sorununu çözmek için sosyal konutlar üretilmesi amacıyla halka karşılıksız arsa dağıtması, tefeciliğe, stokçuluğa karşı bayrak açması, bugün daha çok AKP’li belediyelerin sanki “icat” kendilerininmiş gibi caka sattığı halk ekmek uygulamasını başlatması, halkla kader birliği yapmanın ötesinde, devrim programının başköşesine oturtulacak değerdedir.

Bir belediye başkanı düşünün. Kendini bölgenin yoksul halkının sorunlarının çözümüne adamakla kalmıyor, Ege köylülerinin toprak işgallerine, Aliağa işçi direnişine katılıyor. Yetmiyor, Tariş direnişi günlerinde, işçilere kumanya dağıtıyor, Gültepe’de kurulan barikatlarda saf tutuyor.

Bugün, “nasıl bir sola ihtiyaç var” başlıklı tartışmalar, bir bakıma Aydın Erten’in, Terzi Fikri’nin o güzelim hatıralarına hakaret değil de, nedir?

“Boşuna mı çekildi bunca acılar?” Yani, her ikisi de boşuna mı yattı içerde? Sorunun yaralayıcı olduğu açık. Ama gerçek bu. 12 Eylülcüler, Aydın Erten’i hapse atmakta tereddüt göstermediler, peki bizim tereddütlü halimiz niye? Aydın Erten olmak için bizi ne tutuyor? Zaman mı değişti yoksa hani şu zamanın ruhu denilen “nane ruhu” farkında olmasak da bizi esir mi aldı? Gültepe hâlâ yoksul değil mi, barınma ve ekmek sorunu hâlâ yakıcılığını hissettirmiyor mu? Yoksulları siyasal İslam’ın girdabından kurtarmak, yani kendi ekmeğini yapar, kendi direğini diker hale getirmek için, bizim yapabileceğimiz şeyler yok mu? Çok mu zor Aydın Erten olmak, Terzi Fikri olmak?

Zor evet. Çünkü Aydın Erten’i, Terzi Fikri’yi yaratan politik atmosferin tersine bugün halkçılık, kadim yılların bir değeri olarak görülüyor. Bakın Karaoğlan Ecevit’li yıllara, bakın Devrimci Yol’lu yıllara, politik iradenin sonuç değiştirici etkisini görün.

Ne Aydın Erten ne de Fikri Sönmez kahramandı. Onlar sadece, solun o günlerdeki politik yönelimine uygun yaşadılar, sol için fedakârlık yapmaktan asla geri durmadılar. İyi, yufka yürekli, mütevazı, kalender, isyankâr olmaları ise halkçılığın, hangi politik kadroların marifetiyle hayata geçebileceğinin emaresiydi.

Şimdi, Aydın Erten’in adı, Konak Belediyesi’nin Çınartepe’de düzenlediği yeşil alanda yaşıyor. Tepeden sadece İzmir Körfezi’ne bakmıyor, “arkadaşlarımız bize bakıyor”daki gibi ruhi, vicdani, siyasi, felsefi nazar altında tutuyor bizi. Biz biliyoruz, “Gültepe semti burası/ İzmir’e tepeden bakar/ Ama İzmir uzakta/ En az masallar kadar.”

Masalı gerçek yapmak için; Aydın olunmalı, halkçı olunmalı!



Not: Bu yazı, 17 Mayıs 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.




8 Mayıs 2016 Pazar

Fatsa-Sur tartışması ve Deli Gaffar’ın nezaketi!

Seveni sevmeyeni vardır elbette. Hangimizin yok ki? Şahsına münhasırdır; görüşlerine katılmayanlarda bile merak uyandırması bu nedenledir. Uzun süre cemalini halktan gizlemiş, kim olduğuna dair tevatüre yol açmıştır. Bildiğim, ilk kez Halk TV’de görünmüş, yazılarıyla cemali arasında bağ kurmamızı kolaylaştırmıştır. Yine de denebilir ki, yazılardan karakter tahlili yapmanın hem yapan hem de yazan için yol açacağı hoş sürprizlerden bizi ve kendini mahrum bırakmıştır.

Kalemi sivridir, görüşleri serttir, her satırında kararlı olduğunu hissettirmektedir. Lakin bunları yaparken, nezaketinden asla vazgeçmemektedir. Bu daha çok “halkın dostları” için geçerlidir doğal olarak, özellikle hassasiyeti dahilindeki konulardaki muarızlarına karşı tavizsiz bir tavır sergilemekte, adeta dilin kemiği olmadığını kanıtlamaktadır. Zekasını ve nezaketini kullanma yeteneği, iyi yazar olduğunu göstermektedir.

Fatsa Belediye Başkanı Terzi Fikri’nin ölüm yıldönümü için kaleme aldığı, “Fatsa, Devrimci Yol, Özyönetim PKK…”* başlıklı yazısı bütün özelliklerinin toplamını resmetmektedir. Sadece yazısına değil, yazısına gelen tepkilerle ilgili beni haberdar edip şahsıma yönelik küfür ve hakaretler için özür dileme inceliğini göstermesinin taşıdığı değere bakarak söylüyorum bunu. Oldukça galiz küfürlere maruz kalan bir yazar olarak, kendinin dahli olmamasına rağmen, bir başkasının aynı muameleyle karşı kalmasının yarattığı mahcubiyeti paylaşması, benim açımdan yazısındaki yanlışlar ve doğrulardan daha değerlidir, hiç kuşkusuz.

Bu nedenle yazıyı, Deli Gaffar’ın yazısına yanıt niteliğinde değil, kamuya açık alanda, selam çakmak için kaleme alıyorum. Zekasına, nezaketine selam olsun!

Konuyla ilgili iki yazı yazdım peş peşe. İlkini “Fatsa sadece Fatsa değildi; Suriçi de sadece Suriçi  değildir” başlığıyla yayımladım. Deli Gaffar’ın temas ettiği gibi,  “kimi art niyetli kişilerin istismar malzemesi haline geldiği” için, “Devrimci Yol Güzellemesi” başlıklı ikinci bir yazı daha yazdım. Kimi politik yapıların konuyla ilgili polemiği devam ettirme girişimlerini görmezden geldim. Çünkü politik bir yapının bireylerle muhataplık ilişkisi kurmasını ve hatta devam ettirme ısrarını yadırgarım.

Deli Gaffar’ın yazısını ise yok saymam mümkün değil. Çünkü tartışmaya açtığı konunun muhatabı ilan edilmeyi adil bulmuyorum. Kaldı ki, benim temas ettiğim kadarıyla, konunun, Fatsa-Sur/Devrimci Yol-PKK karşılaştırmasına kadar genişletilmesinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Başkaları ne yazdı bilemiyorum, lakin tıpkı Deli Gafffar’ın, “Devrimci Yol’un Fatsa’sı ile PKK’nin özyönetim ilanları arasında kimi benzerlikler kurulabilir. Ancak bağlamdan ve zamandan bağımsız olarak kurulmaya çalışılan her bağlantı isabetsiz bir niyet bildiriminden öteye geçemez.” şeklindeki satırların yakın anlamlısına yazısında yer vermiş biri olarak, konuyla ilgili yazılar listesinde zorunlu yer almış olmak dışında, Deli Gaffar’ı hiddetlendirenler arasında bulunmama yol açan algıyı, Deli Gaffar’da da görmüş olmanın derin üzüntüsü dışında, kendimi tartışmaya oldukça uzak hissediyorum.

Neydi yakın anlamlısı? Şu satırlardı: “Fatsa’yı doğuran koşullar ve Fatsa’nın arkasındaki politik irade ile Sur’u yaratan koşullar ve arkasındaki politik iradenin farklı olduğunu söylemeye hacet duymam.”Yani Deli Gaffar’dan önce, “bağlamına” ve “zamanına” dikkat çekmiş olmak, kendime dert ettiğim konuyu bir kez daha hatırlatma hakkını doğurmaktadır.

Dert ettiğim konu şudur: Adınız, sanınınız ne olursa olsun; ister Devrimci Yol, ister PKK, ister Tamil Kaplanları, ister Aydınlık Yol, ister Hamas hiç fark etmez, yarattığınız değerlerin ne pahasına olursa olsun korunması ve yaşatılması asli hedefiniz olmalıdır. Bu, bir başkasının yaratılanın içeriğine dair itiraz ve eleştirilerinden bağımsızdır. Aynı şekilde, “hendek siyasetinin” bir süre sonra PKK tarafından, “devletin bu kadar sert saldıracağını tahmin etmemiştik” diyerek bir çeşit özeleştiriye tabi tutulması da bu gerçeği değiştirmez. PKK bir karar almış ve büyük bedeller ödeyerek hayata geçirmiştir. Devrimci Yol bu bedeli göze alamamıştır. Durum bu açıklıktadır.

Yani tartışma, Devrimci Yol ile PKK arasındaki ideolojik-politik yaklaşımların benzerliği ve farklılığı noktasında çıkmamış, yaratılan değere sahip çıkma niyet ve kararlılığına dikkat çekilmiştir. Deli Gaffar’ın, bu tartışmayı, Devrimci Yol ile PKK arasında, “devletle ilişkiler”, “şiddet kullanımı”, “sermayeyle ilişkiler” vb. konulara taşıması ve yazısını Fatsa-Sur karşılaştırması yapanları, sanki Sur’un arkasındaki siyasi iradenin taşıdığı özelliklere katılıyormuş algısı yaratacak şekilde kurgulaması pek doğru olmamış kanımca.

Şu nokta açıktır: Fatsa yenilmeseydi, 12 Eylülcüler elini kolunu sallayarak gelemezdi. Bu gerçek, Deli Gaffar’ın, “Fatsa, fiziksel olarak yenilmesine rağmen tarihsel olarak kazandı” şeklindeki sözlerine ne yazık ki ağır basmaktadır. Biri gerçek, diğeri biz solcuların tarihsel temennisidir.

Bizleri derinden üzen nokta şudur: Türkiye sol hareketi 12 Eylül’e karşı, o zamana kadarki iddiasına uygun bir direniş sergileyememiş, işkence ve cezaevi süreçlerinden pek hoş ayrılmamıştır. Farklı örnekler elbette yaşanmıştır, lakin burada vurgulanan ortalamadır.

12 Eylül sonrası solun yeniden ayağa kalkma girişimlerini ve bugün soldaki egemen anlayışı, bu gerçekten bağımsız ele alamamanın yarattığı iç sıkıntısını, “tarihsel zafere” atıfta bulunarak hafifletmek mümkün olsaydı keşke.


*deligaffar.com





27 Nisan 2016 Çarşamba

Devrimci Yol neydi; biz neyiz?

Yakın zaman önce Muhalefet.org sitesinde, 1977-1978 yıllarındaki Devrimci Yol mitinglerinin görüntüleri yayınlandı. Yaklaşık 40 sene olmuş, dile kolay. O görüntülerin bu zaman zarfında saklanması bile başlı başına bir iş. Saklayanlara da, yayınlayanlara da teşekkür etmeli.

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”den başka ne söylenebilir? Aslında var söylenmesi gereken bir şey daha. Necip Celal Andel'e ait bu şarkı sözünün sonraki dizeleri dökülebilir dudaklardan: “Bir an acı duyar insan belki/ Sevmişse eğer”

Sözcüklerle oynamaya gerek yok: Sevdik! Yoksa hasret, bu kadar acı verir mi insana? “Hasreti” çıkarın bu cümleden, yerine “yenilgi”yi koyun. Sonra yenilginin ağırlığını ölçün. Kaldı ki, 17-18 yaşlarında bir delikanlıya ağır gelen ayrılığın, aşkı yaratanların omuzlarına nasıl çöktüğünü de hissetmeye çalışın.

Zaman zaman “yeniden denemenin” gerekliliğini vurgulu hale getirmek için kullanılan “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” özlü sözüne kulaklarınızı kapatın. Biten her aşkın aslında yenilgi olduğunu, her yenilginin hayattan büyük bir parça koparttığını bilin.

Karşımızdaki, yani yüz yüze olduğumuz, yenilgiye uğrayan her devrimin, hayatın ne kadar eksildiğini resmetmesinden başka nedir ki? Bu yüzdendir biten aşkın, acı vermesi. Bu cümleden “aşk”ı çıkarın, “yenilgi”yi koyun. Sonra yenilginin ne menem bir şey olduğunu görün.

Kopan neydi hayatımızdan? Siyasal iktidarın kitlelerin zoruyla el değiştirmesi durumundan uzaklaşmak mıydı sadece? Sadece “beyaz orduların” ilelebet mağlup edilmesini ertelemek durumunda kalmak mıydı?

Sahi devrim neydi?

Sözcüklerle oynamaya gerek yok. Halk var o görüntülerde; yoksullar var, öfkeliler var, işçiler var, kadınlar var, gözünü budaktan sakınmayan militanlar var. “Devrime yürüyüş nasıl bir şeydir” sorusunun yanıtı var. Devrim böyle bir şeydir zaten.

Sahi yenilgi neye denir?

Sözcüklerle oynamaya gerek yok. Acımasız olacağız ve aynanın karşısına geçeceğiz; sorunun yanıtı oradadır.

Tam da şimdi, başlıktaki soruyu soracağız: Devrimci Yol neydi; biz neyiz?

Devrimci Yol, düzen dışı bir hareketti; biz, düzen içi kanallarda boğuşup duruyoruz.

Devrimci Yol, sistemin taşıyıcı ayaklarına yıkıcı darbe vurmaya hazırlanan bir hareketti; biz, temenniden öte geçemiyoruz.

Devrimci Yol, sistem kurumlarına meydan okuduğu için Devrimci Yol oldu; biz, sistem kurumlarından nemalanmayı tercih ediyoruz.

Devrimci Yol, egemen kültürle hesaplaşmanın bir ürünüydü; biz, egemen kültürü nam-ı hesabımızın kazanç hanesine yazıyoruz.

Devrimci Yol, egemenlik ilişkilerine rest çekmenin ifadesiydi; biz, “iktidar” olduğumuz kurumlarda “sıradan faşizmi” kendimize hak görüyoruz.

Devrimci Yol,  gelecek tasavvuruna uygun bir hayat tanzim etmişti kendine; biz, gelecek tasavvuruyla gerçek hayat arasında boğuluyoruz.

Devrimci Yol, boğazından haram lokma geçmeyenlerin yarattığı bir hareketti; biz, ne yazık ki bu konuda inandırıcılıktan hayli uzağız.

Devrimci Yol iç savaş günlerinde fedakâr, cefakâr militan kadroların omuzlarında yükseldi; biz,  pek de bedel istemeyen günlerin çocuklarıyız.

Devrimci Yol, yoksulların dayanışması ve yardımlaşmasıyla hayat buldu; biz, dayanışma duygumuzu çoktan yitirdik. Merak mı ediyorsunuz bunun ne anlama geldiğini? Birlikte hapis yattığınız, birlikte dayak yediğiniz eski bir yoldaşınıza işiniz düşsün de görün, yenilginin nasıl bir şey olduğunu.

Devrimci Yol ihtiyacı olanlara el uzattığı, yoksulların Hızır’ı olduğu için büyüdü; biz kendimiz haricinde birine faydamız olacak diye köşe bucak saklanıyoruz.

Devrimci Yol, dara düşenleri güldüren bir hareketti; biz, dara düşenleri hayal kırıklığına uğratıyoruz.

Devrimci Yol, illegalite fetişizmine düşmeden ama legalite batağına da saplanmadan bir hayat sürdü; biz, legalitenin esiri olduğumuz halde, sanki başka bir gerçek varmış gibi davranıyoruz.

Devrimci Yol, seçim-sandık ilişkisinin reddiyesiyle nam saldı; çünkü “halkın iktidarının kendi güçlü kollarında olduğuna” inandı; biz, seçim-sandık ilişkisinin kıskacına kendimizi hapsetmiş, halkın sandıkta teveccüh göstereceği günü bekliyoruz.

Devrimci Yol’un ideolojik-politik çerçevesiyle, bugünü karşılaştırma ihtiyacı dahi duymuyorum. Çünkü bilinir ki, eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Çünkü bir hareketin ideolojik-politik zemininin, her durum ve şart altında topyekûn yanlış ya da doğru olması mümkün değildir. Asıl iş, ruh halimizi değiştirmek, zaaflı yönlerimizi gidermek, arınmayı gerçekleştirmektir. “İhtiyaç duyduğumuz kudret”, o görüntülerde saklıdır; geleneğimiz yol göstermektedir. Devrimci Yol’un tarzını ve ruhunu içselleştirdikten sonra, umut da peşi sıra gelecektir. O zaman bir kez daha denememek için neden kalmayacaktır.

Acı mı duyuyoruz bütün bunlardan dolayı? Acı, hayallere dalmamıza baskın mı çıkıyor bazen? Bazen “hayali cihana değer” bile diyemiyor muyuz? Şarkıdaki gibi, “Anlar ki, geçenlerin/ Rüyaymış hepsi meğer” deyip susuyor muyuz?

Susmayalım. O müthiş tarihimize bakıp bir kez daha hatırlayalım: Devrim için tek yol, Devrimci Yol’dur çünkü.


 Not: Bu yazı, 18 Nisan 2016'da sendika10.org'da yayımlanmıştır.


























13 Nisan 2016 Çarşamba

Tariş’i, Gültepe’yi, Hıdır’ı ve İlyas’ı unutmadan İzmir’i anlamak!

İzmir’i anlamak isteyenler Tariş’i, Gültepe’yi, İskender Gül’ü, Hıdır Aslan’ı ve İlyas Has’ı unutmadan yapmalı bunu.  Yoksa kocaman bir kenti yorumlamak ve memleketin adım adım gericileştirildiği günümüzde, İzmir direnişinin kaynağına inmek mümkün olmaktan çıkabilir.

“Gavur İzmir” söylemiyle yüzünü gösteren gericiliği, “Özgür İzmir”le karşılama cesaretinin kökenine inmek, “Özgür İzmir”in kimseye bahşedilmediğinin farkına varmak olacaktır ki, bu gerçek bizleri “İzmir’in kurtarılması” yolunda bedel ödeyenlerin öyküsüne götürecektir.

68 kuşağının simge isimlerinden Deniz Gezmiş’in aranır duruma düştüğü günlerde İzmir’e sığınmasını, İzmir’in Deniz’e kucak açmasını tesadüf olarak mı göreceğiz? Tesadüf olarak görürsek, İzmir ile deniz ilişkisini nasıl açıklarız? Çünkü İzmir denize kucak açmış bir kenttir; deniz İzmir’in içine girmiştir.

Şimdi İzmir kordon boyunda teneffüs edilen havanın ilk zerreciklerinin, antiemperyalist bir gösteri için İzmir’e gelen Mahir Çayan’ın, Hüseyin Cevahir’in, Âşık İhsani’nin soluklarından oluştuğunu da bilmeliyiz.

O Âşık İhsani ki, tarihe “Bahriyeli avı” olarak geçen olaylar sırasında kordon boyunda ABD’li askerleri kovalayanlar arasındadır; gözaltına alınmış, tabutluk tabir edilen hücrelere atılmıştır. İşte, “İzmir bura Kordon boyu/Üç kişi bir tabuttayız” şarkısını burada yazmıştır.

Türkiye İşçi Partisi’nin 1967’nin 10 Kasım’ında yayınladığı bildiride, antiemperyalist mücadelenin fitilini ateşleyen gençliğin önemini teslim eden ifadeler yer alıyor, İzmir olaylarına da atıfta bulunuluyordu: “Atatürk’ü saygı ve sevgiyle anmanın, ona en yaraşır şekli, Amerika’ya karşı yürütülen ikinci Mil¬li Kurtuluş mücadelemize hız vermek¬tir. Aziz Atatürk, Cumhuriyeti genç¬liğe emanet etmekle ne kadar isabet etmişsin. İzmir’in kordon boyunda ve Dolmabahçe’de, körpecik göğüslerini düşmana siper edenler, senin genç ev¬latlarındır. Onlar sana ihanet etmedi¬ler. Biz sana ihanet etmedik.”

O gün bu gündür İzmir, faşizme, gericiliğe ve emperyalizme hiç aman vermedi; hiç ihanet etmedi.

70’li yıllarda sivil faşist hareketin İzmir’de kitle tabanı bulamamasını tesadüfle açıklamak mümkün müdür?

Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin İzmir’i ele geçirmek amacıyla, Tariş’in faşistleştirilmesi için düğmeye basmasına karşı bütün bir kentin direnişe geçmesi ve faşistlerin hevesinin kursağında kalması tesadüf müdür?

Tesadüf dersek eğer, Gültepe’nin Tariş direnişi için sokağa dökülmesini, öğretmen İskender Gül’ün Gültepe’yi savunurken katledilmesini nasıl açıklarız?

Tesadüf dersek eğer, Tariş direnişinin önde gelen isimlerinden Hıdır Aslan ve İlyas Has’ın, 12 Eylülcüler tarafından darağacına çıkarılmasının nedenini anlayamayız.

Hıdırları darağacına çıkaran, sendikaları kapatan, grevleri yasaklayan 12 Eylülcüler, bir taraftan da cemaat örgütlenmelerinin elini rahatlatmış, solun panzehiri olarak düşündükleri gericiliğin önünü açmış, imam hatipleri cazibe merkezi haline getirecek mevzuat düzenlemeleri gerçekleştirmiş, din dersini zorunlu hale getirmiştir. AKP’nin yükselişinin nedenini anlayamayanlar, devrimcilerin kıyıma uğradı yıllara bakabilirler. İlyas Has, İzmir’den koparılırsa, İzmir’in başına Binali Yıldırım musallat olur; kaçınılmaz son budur.

Belki de İzmir’in, Binali Yıldırım şahsında gericiliğe karşı gösterdiği direnişi, İlyas Has’tan küçük bir özür dileme olarak anlamalı.

Belki de, İzmir’in pek çok noktasına 8 Mart vesilesiyle asılan “İstediğim zaman kahkaha atarım; sana ne”, “gece yarısı sokakta dolaşır, gezerim; sana ne” afişlerini, kadın hayatı üzerinden toplumu gericileştirme operasyonuna İzmir’in direneceğine işaret saymalı.

Tariş direnişine ev sahipliği yapan, İskender Gül’ün, Hıdır Aslan’ın ve İlyas Has’ın yaşadığı bir kentte faşizmin hüküm sürmesi mümkün müdür?

Bunu mümkün kılmak isteyenlere karşı direnenlere selam olsun; İskender’in, İlyas’ın, Hıdır’ın kardeşlerine ve çocuklarına Tariş işçilerinin!


Not: Bu yazı, İzmir’de yaşamaya başladığım üç aydır, defalarca gözaltına alınan ancak sokağa çıkmaktan geri durmayan İzmir’deki Halkevcilere ithaf edilmiştir.


Bu yazı, 9 Nisan 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.






2 Nisan 2016 Cumartesi

Kürt dostlarımız kusurumuza bakmasın!

'90’lı yıllarda Kürt sorunu sosyalistlerin gündemini iki konuyla meşgul ediyordu. Birincisi sorunun “doğal ve otantik” temsilcileriyle nasıl bir ilişki kurulacağıydı. İkincisi ise PKK’nin eylem tarzıydı. O günden bu yana, Kürt hareketiyle kurulacak ilişki sıcaklığını hiç yitirmedi. Ancak denilebilir ki ikinci gündem, PKK’nin son dönemde gerçekleştirdiği bazı eylemlerle yeniden tartışılmaya başladı.

Aslında ‘90’lı yıllarda PKK’nin eylem tarzı, kurulacak ilişkiyi doğrudan etkiliyor, eylem tarzını kabul edilemez görenler, ilişki kurmaktan da imtina ediyordu.

Bu tartışmaların, solun birlik projesi olarak ortaya çıkan ÖDP’de bölünmelere yol açtığı düşünülürse, tartışmanın tarafları açısından sorunun taşıdığı önem idrak edilebilir.  Nihayetinde 12 Eylül sonrası “birleşik solun” siyaset sahnesine çıkma girişimi, Kürt sorunu merkezli tartışmalar nedeniyle heba ediliyordu. Elbette ÖDP bileşenleri arasındaki tek sorun ya da ÖDP’nin yaşadığı tek sıkıntı bu değildi ama bu iki gündemin birleşik hayata son verilme sürecini tetiklediği, hızlandırdığı ifade edilebilir.

İşin ilginç tarafı ÖDP zeminindeki tartışmaların Kürt sorununun özüne değil sonuçlarına odaklanmış olmasıydı. O günkü PKK’nin taşıdığı özellikler ve sosyalistlerin temel kabullerinden sayılan “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” gibi kavramlar tartışmanın minvalini değiştiriyordu. Çünkü Kürt hareketi, solun varlık nedeni olarak görülen antiemperyalizm, gericiliğe karşı mücadele ve benzeri konularda kabul edilemez bir uzaklıkta değildi.

Zaman içerisinde, programından kongre kararlarına kadar hemen bütün metinlerinde görüleceği gibi kayda değer değişim geçiren PKK, sol-sosyalist argümanlardan uzaklaşmış,  uluslararası güç odaklarının bölgeye dönük projelerine bağlı pozisyon almaya başlamış, bölgesel gerilimler ve savaşların neden olduğu çatlaklardan güç toplamaya çalışmış, bölgesel güç olma hedefi antiemperyalizme tercih edilmiştir.

Şu bir gerçektir ve samimi bir sosyalistin asla kabul edemeyeceği bir noktaya işaret etmektedir: Bölgenin en büyük silahlı gücü olarak PKK, Birinci Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve Suriye iç savaşı süresince, Ortadoğu’daki bütün kötülüklerin müsebbibi emperyalizmle tek bir gerginlik, çatışma yaşamamıştır. Kendileri açısından kabul edilebilir bu gerçekliğin sosyalistler nezdinde izahını yapabilmek, doğal olarak mümkün değildir.

Sosyalistler açısından kabul edilmesinin mümkün olmadığı bir başka gerçeklik ise şudur: Kürt hareketi İslam’ı “keşfetmiş”, buna paralel olarak söylemi değişmiş, en yetkili ağızlar halkı “İslam bayrağı ve fikri”  altında toplanmaya çağırmış, türban kadın özgürlüğü,  eğitimin gericileştirilmesi amacıyla çıkarılan 4+4+4’ yasasının bazı maddeleri ise çocukların dini öğrenmesi bağlamında değerlendirilip desteklenmiş, Demokratik İslam Kongresi gibi etkinliklerle kamuoyuna doğrudan mesaj verilmiştir.

Müzakere süreciyle beraber Kürt hareketinin bir bütün olarak içine girdiği ruh hali, buna konjonktürel yönelim de diyebiliriz, sadece sosyalistler değil, Kürtler için de kabul edilemez sonuçlar doğurmuş, Anadolu gericiliğine yaslanan bir partiyle bırakalım barış gibi ulvi hedefe ulaşmayı, küçücük insani bir değerin bile mevzu bahis edilemeyeceği, savaş siyasetinin bütün bir ülkeyi yakıp yıkmasıyla açığa çıkmıştır.

Kitaplaştırılarak kamuoyu ile paylaşılan “İmralı Notları”nda okuduğumuz üzere; 7 Haziran’dan sonra egemenliğini ilan eden savaş siyasetinin simge isimleriyle ilgili övgü ve güven dolu satırların, sosyalistler tarafından asla kabul görmeyecek olmasının kavranamaması, “Türkiye siyasetini yalnızca Suriye basıncı altında belirlemenin” olası sonuçlarının öngörülememesi izah edilmesi zor bir durum olarak tarihe yazılacaktır.

İki çizgi mücadelesi

Müzakere sürecinin başlangıcında, Kürt hareketi ile sosyalistler arasındaki ilişki,  Ahmet Türk’ün,  “Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.” şeklindeki naif cümlesi ile yeni bir seyre oturmuş, hatta buna rağmen AKP’nin parlamentoda geriletilmesi,  büyük acılar çeken Kürtlerle dayanışmanın önemine binaen pek çok sosyalist kişi ve kurum HDP’ye oy vermişti.

Hakkını teslim etmeliyiz ki, bu taktiksel ve insani hamle, Kürt hareketinin yukarıda sıralanan yeni yönelimlerine rağmen, cesurca hayata geçirilmişti.

7 Haziran’dan sonra neler yaşandığını uzun uzadıya konu etmeye gerek yok. Sadece hatırlatılmalı ki, yakın tarihimizde bu kadar çok sivilin katledildiğine tanık olunmamıştır.

Ankara’da TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) tarafından gerçekleştirilen ve PKK önderliğinin de kabul edilebilir ilan ettiği Merasim ve Güvenpark katliamları, Türkiye sosyalistlerini ister istemez, ‘90’lı yıllardaki tartışmanın içine çekiverdi. O yıllarda Tuzla, Mavi Çarşı, Çetinkaya, Başbağlar, Bingöl gibi sivillerin ya da doğrudan savaşa taraf olmayanların hedef alınması Kürt hareketi ile sosyalistler arasında kopuşa neden olmuş, ayrıca belki de daha da önemlisi ülke kamuoyunda Kürt hareketine dönük olumsuzluğu pekiştirmişti.

Son iki katliamdan sonra sosyalistlerle Kürt hareketi arasında yeni bir dönem başlıyor diyebiliriz; hatta başladı bile. Eğer bu iki katliam açıktan mahkûm edilmez ve katliamları savunanlarla araya sağlam bir hat örülmezse, konuya tereddütlü yaklaşan herkesi yok edeceği, sadece sosyalistleri değil, aynı zamanda HDP’yi de bitiren bir kötülükle karşı karşıya kalınacağı bilinmelidir. “HDP solu Güvenpark’ta bitmiştir” tespiti bu nedenle hem doğru hem eksiktir. Çünkü Güvenpark, eğer aksi bir tavır geliştirilemez ve bu noktada kamuoyu ikna edilemezse hem solu hem de HDP’yi bitirecek vahamettedir.

Vahameti ağırlaştıran gerçek şudur: Güvenpark’ta patlatılan bomba devrimcilerle doğrudan-dolaylı ilişkili 16 Dikmenlinin ölümüne yol açmıştır.

Vahametin doğurduğu soru ise şudur: Her ölümü yüreklerinde hisseden ancak komşularını, dostlarını, mücadele arkadaşlarını kaybeden Dikmenli devrimcilerin insani ve siyasi düzlemde yaşadığı kopuşu ve kırılmayı durmaya kimin gücü yetecektir?

Açıkçası Kürt hareketinin temel kabul ve yönelimleri, “bizim” mahallenin çok uzağındadır. Antiemperyalizm, gericilik, radikal demokrasi gibi konuların toplamıyla oluşan ideolojik-politik uzaklık, son katliamla daha da açılmıştır.

‘90’lı yıllardaki mesafe, sivillere dönük eylemlerin kesilmesiyle kapanma ihtimali taşıyordu; bugün bu ihtimal tasavvur edilemeyecek kadar uzaktır.

Önümüzdeki günler Türkiye solunda iki çizgi mücadelesi görünür hale geçecektir. İlkinde yer alanlar, “PKK bir halt yese de, üstünde tepinsek, ama başka da bir iş yapmasak”cılardan oluşmaktadır. İkinci çizgide ise Türkiye devriminin yükünü bir başkasına; hele de etnik temelde mevcudiyet sağlayanlara, sivil katliamlarından medet umanlara, intikamcılara havale etmeden omuzlayanlar yer almaktadır. İkinci çizginin sahibi devrimcilerin mücadeleden galip çıkması, her şey bir yana yaşam hakkının kazanması anlamına gelecektir.

“Kürt dostlarımız kusurumuza bakmasın” başlığı, Ahmet Türk’ün sözlerine atıftır. Tek bir farkla; devrimciler, dün olduğu gibi bugün de ırkçı, gerici kalkışmaya set olacak, zulüm altındaki Kürtleri, mazlum halkları asla yalnız bırakmayacaktır.



Not: Bu yazı, 31 Mart 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.

18 Mart 2016 Cuma

Doğru eylem nedir?

Bu konuda ahkâm kesecek halimiz yok. Çünkü doğru eylemin, her dönem ve şart altında geçerli değişmezleri bulunması gerektiği, eylemi gerçekleştirenlerin kendi doğrularıyla örtüşüyor. “Ben yapıyorsam doğrudur”, anlayışının karşısında “doğru eylem nedir” tartışmasını açmak, korkarım nafile bir çaba olacak.

Kaldı ki, birilerini eleştirmeye takatimiz kaldığını da sanmıyorum. En azından benim takatim yok.
Herkesin kendi doğrularını değişmez ilan ettiği, eleştirinin kırıntısına bile tahammül göstermediği, kutsalların büyük kıskançlıkla koruma altına alındığı, herkesin bir diğerine had bildirdiği zamanları yaşıyoruz.

Ne haddimize anlı şanlı örgütleri/partileri/politik yapıları eleştirmek! Hem haddimize değil, hem de eleştirinin kıymeti yok. “Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok” hallerindeyiz. Çaresizlik midir bu, ne bileyim belki de öyledir.

54 yıllık ömrü hayatımda, bu duyguyu yaşadığım dönemler sınırlıdır. Ne günde ortalama 10-15 insanın öldürüldüğü ve benim de saf tuttuğum 1975-80 arası iç savaş ortamında ne 12 Eylül sonrası işkence ve cezaevi günlerinde çaresizlik duygusunu yaşadığımı hatırlıyorum. Nihayetinde düzene başkaldırmış isyankârlardık, devlet de isyanı bastırmakla mükellefti. Yani her şey kendi doğallığında yürüyordu. En zor şartlarda, “işte katiller, işte biz, büyüyor aramızdaki uçurum” diyebilecek netliğe ve belki de huzura sahiptik.

Daha eskilere gitmeye gerek duymuyor, dönem dönem çaresizliğe gark olduğum 90’lı yılları örnek vermeden geçiyorum.

Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç katliamlarının yaşanmasına, IŞİD gerçeğine, 7 Haziran seçimlerinden sonra yeniden başlayan çatışmalara rağmen, küçücük bir öngörüde dahi bulunma kabiliyeti göstermeyen, en küçük güvenlik önlemi dahi almayı akıllarının ucundan geçirmeyenlerin varlığı ve “mahallemizdeki” hâkimiyetleri, kabul edelim ki bizi çaresizlikle baş başa bırakacak önemdedir.

Ne zaman öleceğimizin bir başkasının kararına bağlı olması, hangi duyguya yol açarsa, hissiyat budur.

Bir eylem, yapanlar tarafından “resmen” üstlenene kadar kimin yaptığına dair tahminler havada uçuşuyorsa, yani eylemin kendisi, kimin yaptığına dair emare taşımıyorsa, tahminlerde adı geçen örgütlerin sıkıştırdığı bir ortamda yaşıyoruz demektir. Bunun açılımı nettir: Devrimcilerin kendi “mevzusunu” yaratma ve kitlelerden karşılık bulma olanakları yoktur. Bu durum, kabul etmeyenler elbette çıkabilir, solu, ha bire Orhan Veli’nin şiirini okumak mecburiyetinde bırakacaktır: “Sol elim/acemi elim/zavallı elim”.

Eylemi kimin yaptığının anlaşılamadığı, hatta önemini yitirdiği kaotik bir ortamdan devrimci sonuçlar çıkarmak mümkün diyorsak, Güvenpark’ta patlayan bombanın failini aramayı sürdürelim. Bulur bulmaz ya da yapan üstlenir üstlenmez, kendi politik durumumuzu güçlendirecek argümanlarla “yola devam” edelim; politik muarızımız yaptıysa eleştirilerimizi sertleştirelim, aksi çıkarsa gerçeği görmezden gelelim, bilinen ifadeyle, kulağımızın üstüne yatalım.

Etnik, dinî, mezhepsel farklılıklar nedeniyle insanların birbirini boğazlamaya başladığı, Kürtlerin bodrum katında, Türklerin Güvenpark’ta katledildiği bir ülkede, siyaseten ne yapacağınız ayrı bir konu olmak şartıyla, insanın sahipsiz kalması başlı başına çaresizlik değil de nedir.

“Suruç’ta bayram var” diyenlerle, “Güvenpark’ta bayram var” diyenleri reddeden, bu anlayışları temsil edenlerle arasında siyasi, insani ve vicdani uçurumlar oluşturan bir sol açığa çıkmadığı ve kendisini hayatın her alanında görünür kılmadığı sürece “bizim büyük çaresizliğimiz” devam edecektir.

Gecenin bu saatinde hangi yazıya atıfta bulunduğumu hatırlamıyorum ama dikkat çektiğim nokta şuydu: 70’li yıllarda devrimci hareketlerin sabıkasında tek bir kitle katliamı yoktur; ne bir otobüs taranması ne bir kahvehaneye saldırılması. Eylemin kendisi, kimin yaptığının doğrudan işaretiydi. O yıllarda bir kez bile yanıldığımızı hatırlamıyorum. Şimdi ise yanılmadığımız tek konu, masumların, pırıl pırıl insanların katledilmiş olmasıdır.

“Eşyayı adıyla çağıralım.” Katliamcıya, katliamcı diyelim. Eğer bunu yapılmazsa, hemen herkes Güvenpark katliamının altında kalacaktır.

Yazıya “doğru eylem nedir” sorusuyla başlamıştık. Öyle de bitirelim.

Doğru eylem nedir?


Not: 15 Mart 2016’da sendika10.org’da yayımlanan bu yazı, Güvenpark katliamından birkaç saat sonra kaleme alındı; o saatlerde eylemi kimin yaptığına dair tahminler havada uçuşuyordu. Dün ise eylemi TAK üstlendi. “Eşyayı adıyla çağırmak” durumundayız, hatta mecburiyetindeyiz. Örneğin, IŞİD’in yaptığı bir katliam sonrası nasıl ki “eşya adıyla çağrılıyorsa”, Güvenpark katliamını TAK’ın yaptığı, PKK’nin lider kadrolarının da eylemi desteklediği, hatta mazur göstermeye çalıştıklarını görmeli ve açıktan mahkûm etmeliyiz. Yoksa hayli yıpranmış durumda bulunan inandırıcılığımızdan eser kalmayacak.








7 Mart 2016 Pazartesi

Ayağa kalkın efendiler!

Nazım Hikmet, “Ayağa kalkın efendiler” dedi.  Ne anlamalı bu şiirden?

Nazım, “kaburgalarında ateş yerine idare lambası taşıyan”lara karşı efendileri mi ayağa kalkmaya çağırdı, yoksa “ateşimizle yağlı saçlarından tutuşturarak bir türbe mumu gibi damla damla eriteceğimiz” efendilere mi seslendi?

Her ikisi de kabulümüz.

Efendiler ayağa kalksın. Buna kim itiraz edebilir?

Hanımefendiler de ayağa kalksın. Bu çoğaltır; çoğalmaya kim itiraz edebilir? Namzettir ayağa kalkmaya erkekler ve kadınlar.

Ve çocuklar kalksın ayağa. Çünkü asıl çoğaltan çocuklardır. Buna itiraz eden çıkmaz da, çocuk ölümlerinin hayatı azalttığını kimseler fark etmez.

Bilelim: Tetiğe dokunanlar, çocuk öldürmenin taşıdığı anlamı fark edenlerdir.

Fark edelim: Barışı armağan edemezsek çocuklara, birileri tetiğe dokunmaktan imtina etmeyecektir.

Çünkü hayatı azalta azalta, hayattan çala çala, hayatı küstüre bıktıra; hayatı hayatından bezdirmeye yemin etmiş birileri.

Biz de ekmeğe el basalım, “sözünde durmayan taş olsun” diyelim, kalbimizin en korunaklı yerinde çocuklara yer açalım; kurdun, kuşun gazabından onları koruyalım.

Ayağa kalkalım; çünkü birileri öldürdüğü kadınları, erkekleri ve çocukları kâr hanesine yazıyor. Bu yükü, bu ülke daha fazla taşıyamaz diyenler ayağa kalksın o vakit. Bu kadar acı bu ülkeye bile, evet bu ülkeye bile fazla.

Bilelim: Biz ayağa kalkmazsak, lanet yağmaya devam edecek bu ülkeye. Suruç’tan, Ankara’dan, Merasim’den öte lanet var mı? Lanet yağmuru kesilsin diye ayağa kalkacağız, başka çare var mı?

Gözünü kırpmadan masumları katledenlere, ‘kimsenin ettiği kâr yanına kalmaz’ demekten başka söz var mı?

İşine gidenleri, işinden çıkanları, ekmek alanları, yemek yiyenleri, sokakta oynayanları öldüren mahlûkatları ne yapıp ne edip durdurmak gerekiyor.

Çünkü bu ölüm iklimi, narı dalında karartacak.

Bakalım etrafımıza: Omuzlarında bu kadar çok ölüm taşıyan hangi ülke iflah olmuştur?

Bakalım etrafımıza: Bağrında bu kadar çok bomba patlayan hangi toplum çürümekten kurtarmıştır kendini?

İnsandan uzaklaşan çürümeye başlar, değişmemiştir bu hiç. İdeolojik çürümeden daha ağırdır sonuçları.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, “etkisiz hale getirildi” der.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, “bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız” der.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, genç ömürler üzerinden savaş naraları atar.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, “misliyle karşılık verildi” der.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o,  öldürdüklerinin sayısı ile övünür.

Sen “insan” demeye kalkarsan, yerine oturman mümkün olmaktan çıkar.

“Artvin” der ayağa kalkarsın, “kentsel yağma” der ayağa kalkarsın, “baz istasyonu” der ayağa kalkarsın.

“Kadın cinayetleri”, “kuzey ormanları”, “iş cinayetleri”, “ulaşım zamları”, “barınma hakkı”, “güvencesizlik” der ayağa kalkarsın.

“Gericilik” der, bırakalım ayağa kalkmayı, gözünü bir an bile kırpma vakti bulamazsın.

Faşizmin esip gürlediği bir ülkede oturmak ne kadar mümkünse, o kadar işte.

Var olun. Sağ olun!


Not: “Ayağa kalk” kampanyasının ilk gününden bu yana yerine oturmayan Halkevcilere ithaf edilen bu yazı 4 Mart 2016’da sendika9.org’da yayımlanmıştır.










1 Mart 2016 Salı

Devrim hâlâ mümkün ve şarttır

Fotoğrafa iyi bakın. İyi bakın çocukların gözlerine. Ne gördüğünüzü bu fotoğrafta, yanınızda kim varsa söyleyin. Öyle fısıldar gibi değil, ikinizden başkasının duymayacağı dudak hareketleriyle hiç değil. Öyle avazınız çıktığı kadar değil, sesinizi bozan, çatallaştıran sertlikte hiç değil. Fotoğraftaki çocuklar nasıl yaşadılar ve nasıl öldülerse öyle anlatın. Devrim gibi duru ve kararlı olun.

İyi bakın çocukların neşesine. İyi bakın ve mutluluğun asıl olarak devrimci olmaktan geçtiğine kanaat getirin. Bakın ve inanın; neşeli olmayanların devrim yapamayacağı ve insanı neşelendirmeyen devrimin, devrimden sayılmayacağı, olsa olsa iktidarın el değiştirmesinden ibaret bir sığlıkla karşı karşıya kalacağınızı bilin.

İyi bakın bu çocuklara. İyi bakın ve birbirlerine nasıl da sarıldıklarını görün. Sarılmak dediğimiz, sevgiyi, sıcaklığı, samimiyeti gerektirir. Ellerine çocukların, omuzlarına, birbirlerini süzen muzip bakışlarına dikkat edin. İyi bakın ve anlayın. Sarılmanın, birlikte ölüme gitme kararının ilan edilmesi olduğunu hissedin. Devrimin hayat kadar ölümü de eşitlediğini kavrayın. Eskiler “hayat memat meselesi” derdi ya, devrimin hayat memat meselesi olduğunu, hiç olmazsa bu çocuklar kadar içselleştirin.

İyi bakın gözlerine. Ulaş’ınkine bakın, Yusuf’unkine bakın, Taylan’ınkine bakın. Gördüğünüz şeyin, Türkiye devriminin rehberi olduğunu bilin. O gözler ki, genç ömrünü ülkenin bağımsızlığına adamış olmanın ölümsüzlüğünü, emperyalizme aman dilememe kararlılığını, arkadaşlarını yitirmenin hüznünü anlatmaktadır.

Gözlerini çocukların, unutmayın ve en büyük aşkın, yani devrimin taşlarını, Ulaş’ın gözleriyle aydınlattığı yola titizlikle döşeyin. Ne mi anlatıyor Ulaş’ın, Yusuf’un, Taylan’ın gözleri bize? Çıkarın bu fotoğraftan çocukların gözlerini, ne kalırsa geriye, çıkarın devrimden emperyalizm karşıtlığını aynısının kalacağını görün. Bir hiç kalacaktır, emin olun.

Devrim bir hiç değil, her şeydir. Gözler bize bunu anlatıyor.

Niye mi? Çünkü Taylan ve Yusuf, ABD Büyükelçisi olarak ülkemize atanan ve “Vietnam Kasabı” olarak nam salan Komer’in arabasını yakan grup içindedir. Çünkü emperyalizm, Komer’e dünyayı dar eden çocukları katletmiştir; Yusuf’u darağacında, Taylan’ı polis kurşunuyla….

Başkaları da vardır. Sinan Cemgil de Komer’in arabasını tepetakla edenlerdendir. Bu yüzden Nurhak’ta katledilmiştir. Özeti şudur: Komer’in arabasının yakılmasını ABD affetmemiş, o gün orada bulunan devrimcileri öldürmüştür.

Sadece bu mu? Değil elbette. CIA kayıtlarında “nahoş bir olay” olarak geçen ancak bizim indimizde antiemperyalist mücadelede simgesel değeri bulunan 6. Filo askerlerinin denize dökülmesi eyleminde yer alanları da ABD affetmemiş, izlerini sürmüş ve katletmiştir.

Emperyalizmin Yusuf’un Deniz’ini unutması bu nedenle mümkün olmamıştır. 6. filo askerlerinin denize dökülmesinde, Komer’in İstanbul’a gelişini protesto eylemlerinde, ABD’nin Kıbrıs politikasını kınamak için ABD bayrağının yakılmasında hep önde, ön saftadır. O nedenle darağacına çıkartılmıştır.

İyi bakın bu çocukların gözlerine. Utanacaksanız da utanın. Antiemperyalist hassasiyeti bir kenara bırakmanın ne anlama geldiğini boş verin, gerekçeleri elinizin tersiyle itin, kemiklerinin sızlamış olabileceğini aklınıza getirin ve utanacaksanız utanın.

İyi bakın bu çocuklara. Mütevazılığın nasıl bir şey olduğunu görün. Sıradan olmanın gücünü, sıra dışına çıkarak hissettirdiklerini anlayın. Sıra dışına çıktıkları için, arkalarından binlerin yürüyeceğinin, birbirlerine sarılarak objektiflerin karşısına geçtikleri günden beri farkında olduklarını bilin.

Utanacaksanız utanın. Reel siyaset denen garabetin,  akılcı davranmak denen gafletin, sonuç almak için her şeyi mubah gören ihanetin “zamane erlerini” nasıl da sarıp sarmaladığını görün ve yapacak bir şey kalmadıysa eğer kederlere gark olun.

Ulaş’ın Mahir’ini hatırlamaktan asla vazgeçmeyin. “Biz buraya ölmeye geldik” deyişini unutmayın ki, yaşamak için bütün değerlerini gözünü kırpmadan geride bırakan ve buna da politik gerekçeler bulmak ve etrafını ikna etmekte zorlanmayan el değmez müthiş egolarla aranıza kalbi mesafeler koyabilesiniz. Ulaş’ın Mahir’i sizin için ferahlık ve huzur getirecek, ego sahipleri ise kasvete neden olacaktır. Tercih sizindir.

İyi bakın çocuklara. Sanmayın ki hepsi aynı fikirdedir. Sanmayın ki a’dan z’ye memleket meselelerinde, yani devrimin nasıl kotarılacağı konusunda anlaşmış bir topluluktur. Birbirleriyle amansız tartıştıklarına bile şahit olunmuştur. Ama bakın bu çocuklara, fikren ayrı düşseler de, toprağa ayrı düşmemeye ant içmiştir her biri. Kızıldere’nin, 6 Mayıs’ı önlemek için yaratılmış olmasının nasıl bir ruh haline işaret ettiğini fotoğrafa bakın ve anlayın.

Utanacaksanız da, utanın, mahsuru yok. Değil mi ki, iktidarı korumak uğruna, kırıp dökmeyi, farklı düşünenleri linç etmeyi, farklı olana yaşam hakkı tanımamayı, küçücük bir eleştiriye bile tahammül göstermemeyi seçtiniz; utanacaksınız da, utanın.

Bizi soracak olursanız, solun temel kabullerini yok sayanlardan, gericilik ve emperyalizme karşı mücadeleyi hasıraltı edenlerden, emperyalizmin koçbaşlarıyla uzlaşı arayanlardan, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’cılardan, sıradan olmayı solculuk diye yutturanlardan, başkasının acısını görmezden gelenlerden, akıllı, uslu solculuğu icat edenlerden bunalmış durumdayız; göğsümüz sıkışıyor aleni.

Yürek sıkışması denen şeyin bitmesini beklerken, fotoğrafa bakıyoruz. Fotoğrafta devrim hâlâ mümkün ve şart yazıyor çünkü.


Not: Bu yazı, 27 Şubat 2016'da sendika9.org'da yayımlandı.









23 Şubat 2016 Salı

“Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” ya da Merasim katliamını kim yaptı?

Başlıktaki soruyu cevaplamadan, bir başka soru soralım. “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” dedi, Mustafa Kemal Atatürk, vakti zamanında. Sorumuz şu: Olursa, ne olur? Cevap net: Bugünkü gibi olur.

Uzun, derin analizlere gerek yok; ne iktidarın emperyalistlerin bölgeye dönük kurgusunda üstlendiği rol önemlidir ne de Türkiye’nin bölgesel dengelerin neresinde yer tuttuğu. Ne Yeni Osmanlıcılık tartışmaları sonucu değiştirebilir ne de Türkiye’nin olası bir Kürt devletinden duyduğu rahatsızlık.

Sadeleştirelim:  Bu ülke artık, şeyhler, şıhlar ve bilcümle gericilerin hükümranlığındadır. Aynı anlayışla yönetilen ve dolayısıyla da her türlü emperyalist oyuna sahne olan bölge ülkelerinde şimdiye kadar ne yaşanmışsa, ülkemizde aynılarının yaşanmaya başlaması, iktidar sahiplerinin aynılaşmasından kaynaklanmaktadır.

Bırakalım demokrasi, insan hakları, özgürlükler vb.’lerini, savaş hukukuna bile riayet edilmiyor, savaş ahlakı bile hiçe sayılıyor, asker-sivil, çoluk-çocuk, masum-günahkâr, kadın-erkek, yaşlı-genç ayrımı gözetilmeksizin kitlesel katliamlar tercih ediliyorsa; uluorta, hedefli-hedefsiz, hesapsız-kitapsız bombalar patlatılıyorsa, “canlı bomba” ve “bombalı araç”  kavramları (!) toplum hafızasına kazınıyorsa, toplumsal hayat etnik, dini ve hatta mezhepsel farklılıklar temelinde ve daha çok hasmane duygularla belirleniyorsa ortada faşizmin kötülüğünü kat be kat aşan bir başka sosyal gerçeklik var demektir.

Bu, Türkiye’nin artık bir Ortadoğu ülkesi olduğunun ilan edilmesidir.

Rehyanlı’da, Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da, Sultanahmet’te, Çınar’da, Merasim’de patlayan bombalar ya doğrudan sivilleri hedef almış ya da sivillerin zarar görme ihtimali durumu değiştirmemiştir. Çünkü artık eylemler, asli amacıyla beraber, zaten hasmane duygular beslenen siyasi, dini, etnik toplulukların yok edilmesi, cezalandırılması amacıyla gerçekleştirilmektedir.

Ülkemizde “faşizmin kol gezdiği” zaman zarfında bile, bir başka ifadeyle, 70’li yıllardaki iç savaş günlerinde, Maraş, Çorum gibi Alevilere, 1 Mayıs 1977 gibi sola dönük hedefli katliamlar dışında, faşistler tarafından birkaç kahvehanenin taranması sayılmazsa, kitlesel imhaya dönük eylem hemen hemen yoktur.

Bu, sosyo-psikolojik halin değişimine işaret etmektedir. Çünkü kitlesel imhaya karar vermek, verilen kararı uygulamak nihayetinde insan faktörüyle alakalıdır.

Burada bir başka soru devreye girer. İntihar bombacısı, canlı bomba hangi toplumlarda, hangi kültürlerde görülmektedir?

“Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” şiarının işaret ettiği aydınlanmacı cumhuriyetin yenilgisiyle, bugün, ne yazık ki acı olaylarla varlığını hissetmeye başladığımız yeni Türkiye’yle karşı karşıya kaldığımızı söylemek durumundayız.

Birinci Dünya Savaşı’nda yüzde 10 sivil, yüzde 90 asker ölümü, İkinci Dünya Savaşı’nda yüzde 50 sivil, yüzde 50 asker ölümü gerçekleşmiştir. Zamane savaşlarında ise yüzde 10 asker, yüzde 90 sivil öldürülmektedir.

Silah teknolojisi gelişmiştir, uçaklar kentleri bombalamaktadır, tanklar sokak aralarında cirit atmaktadır; sıcak savaş bölgelerindeki şeyhler, şıhlar, müritlerin egemenliğindeki devletler ya da devlet dışı organizasyonlar, savaşı hayatın içine sokmakta tereddüt göstermemektedir.

Bu resim Ortadoğu’ya aittir ve ne yazık ki ülkeyi yönetenler aydınlanmacılığa son darbeyi yüzünü Ortadoğu’ya dönerek vurmak istemektedir. Reyhanlı’dan bu yana yaşadıklarımızın özeti budur ve yanı başımızda patlayan bombalar bunun ilan edilmesidir.

İlanın tescil edilip edilmeyeceği ise aydınlanmacıların, tıpkı Gezi İsyanı’ndaki gibi, duruma el koymasına bağlıdır.

Ankara “çok bilinmeyenli bir bilmece değil”

Başlıkta sorunun cevabının ne önemi var. Dün gece babalarının, annelerinin, çocuklarının eve dönmesini bekleyen, ancak gelen haberle dünyaları yıkılan eşler, çocuklar için bombayı kimin patlattığının bir önemi olabilir mi? Ne yani acıları mı hafifleyecek, kimin yaptığının açığa çıkmasıyla?

Katliamı kimin yaptığı, daha çok doğrudan canı yanmayanların, evlerine ateş düşmeyenlerin derdidir. Onlar için, politik iddiayı dayanaklı kılıp kılmadığı, asli hedefe ulaşmak için uygun şartlar oluşturup oluşturmadığı, politik duruşa zarar veren sonuçlar doğurup doğurmadığı önemlidir.

Kimse kendini kandırmasın. Katliam haberi ajanslara düştüğü andan itibaren, eylemi politik, etnik, dini muarızının yapmış olması temennisinde bulundu. IŞİD, Nusra, Suriye, PKK, PYD şu bu…

PYD’nin ısrarla “eylemin bizimle ilgisi yok” demesine rağmen, Hükümetin ısrarla PYD’yi işaret etmesi başka türlü açıklanamaz çünkü.

Çünkü, Cemil Bayık’ın,

“Ankara’da militarizmin merkezinde yapılan eylem de halkımıza karşı yürütülen insanlık dışı vahşi soykırımcı katliamlara karşı misilleme eylemi olabilir. Bu eylemi kimler yapmıştır bilemiyoruz. Ama daha önce Kürdistan'daki katliamlara misilleme olarak bu tür tepki eylemleri yapanların olduğunu biliyoruz. Herhalde eylemi yapanlar yakında niye yaptıklarını açıklarlar.”

şeklindeki sözlerini kimsenin dikkate almaması başka türlü açıklanamaz.

Cihat Mervan’ın ANF’de yayımlanan yazısındaki,

“(…) eylemin Kuzey Kürdistan’da son birkaç ayda devletin uyguladığı vahşet politikasının sonucu olma ihtimali çok kuvvetlidir.  (…) 24 Temmuz 2015’ten bu yana Kürdistan’ı onlarca uçakla bombalayan, Kürdistan’da şehir ve kasabaları yakıp yıkan, daha bir hafta önce Cizre’de 150 aşkın kişiyi diri diri yakan, insanların cenazelerini daha sokaktan almasına müsaade etmeyen bir devlet ne bekliyor ki? Ortada çok bilinmeyenli bir denklem söz konusu değil. (…) Ankara’daki saldırının çok bilinmez bir denklem olduğunu düşünenler ve zor denklemi çözmek isteyenlere de şunu hatırlatmakta yarar var. Lütfen dönün Erdoğan-Davutoğlu-Ergenekon-JİTEM-İŞİD çetelerinin Kürdistan’da yaptıklarına bir bakın. Ektikleri öfkeye bir bakın. Ortada bir bilmece yok, Erdoğan’ın başlattığı ‘kıyamete kadar savaş’ var. Ve bunun yol açtığı sonuçlarla karşı karşıyayız. Yani ekilen rüzgarın ne yazık ki fırtınaya dönüşme hali var.”

şeklindeki satırların, katliamı kimin yaptığının açık seçik ifadesi olduğunun dikkatlerden kaçması mümkün müdür? Kaçıyor (!) ama. Çünkü “eylemi üstlenen” bu satırlar, asıl olarak Suriye’deki PYD hedeflerine yönelen siyasi iktidarın işine gelmiyor. Bir de tabi, bazı sol çevreler bu tür konuları tartışmaktan, kendine dert edinmekten nedense imtina ediyor. Hem de son zamanlarda falan değil, epeydir, başka başka gerekçelerle bütün bunlar yokmuş gibi davranılıyor.

Nihayetinde, Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirenler ve bu süreci hızlandırıp kolaylaştıran unsurlar kendi hikâyelerini yazıyor; hem yazılıyor hem de sahneleniyor aslında.

Ne yapalım. ‘Aslanlar kendi hikâyelerini yazana kadar, avcıları dinlemeye’ devam edeceğiz; Bülent Ecevit’in dediği gibi, ‘tribünde oturmaya devam eder ve sahaya inmezsek’ bu adamları seyretmeyi sürdüreceğiz. Ta ki bir gün yanı başımızda bir bomba patlayıncaya dek.

Hiçbir “ulvi” amaç, katliamları haklı çıkarmaz

Ankara Merasim’deki katliamı, TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) üstlendi. Böyle bir örgüt var mı, yok mu ya da üstlenmesi ne kadar gerçeği yansıtıyor bilemiyorum.

Bildiğim şu:  Karşıtına benzemek, karşıta dönük eleştirileri dayanaksız kılmakla kalmaz, sizin inandırıcılığınızı da ortadan kaldırır. Eylemin kime yarayacağı tartışması konjonktürle alakalıdır ancak eylem tarzınız, sizin ideolojik-politik çizginizin ve insani yönünüzün emarelerini taşır.

Sivillere ya da bilfiil savaşta yer almayanlara dönük saldırıların, her hangi bir gerekçeyle savunulması, karşıtınızın gerçekleştirdiği kitle katliamlarına karşı söz söyleme şansınızı elinizden alır.

10 Ekim Ankara katliamını yapanların da “ulvi” bir amacının olmadığını kim iddia edebilir? Ulvi amaçların arkasına sığınarak, intikamcı bir yaklaşımla bu tür eylemleri kabul edilebilir kılmaya çalışmak, gaflettir.

90’lı yıllarda, Türkiye kamuoyunun Kürt sorununa yaklaşımını olumsuz yönde etkileyen pek çok eylem olmuştur. Mavi Çarşı, Tuzla, terhise giden 33 askerin öldürülmesi ilk akla gelenlerden.

Merasim katliamı da, tıpkı o eylemler gibi kırılma yaratacak önemdedir.

Asıl tehlike, karşıtlar arasındaki çizginin, dışarıdan görülemeyecek oranda silikleşmesidir. Ortadoğululaşmak denilen şey tam da budur.



Not:  Bu yazı Merasim katliamından hemen sonra yazılmıştır. Eylemi TAK üstlendikten sonra “Hiçbir ulvi amaç, katliamı haklı çıkarmaz” başlıklı son bölüm eklenmiştir.



Bu yazı, 20 Şubat 2016 tarihinde sendika9.org'da yayınlandı.






6 Şubat 2016 Cumartesi

Emine Ayna’yla empati yapmak

Emine Ayna’yla empati yapmak gerçekten zor. Kendimizi Cizre’de bir evin bodrumunda ölümü bekleyenlerin yerine koymak da zor.

Ne Suriçi’ndekilerle duygudaşlık yaratabiliriz ne de yaşadıklarını anlayabiliriz.

Bizler, yani savaşı, katliamları uzaktan seyretmek durumunda kalanlar, Silopi’ye destek niyetine basın açıklaması yapmak, Yüksekova’daki çocuklara oyuncak göndermekle sınırlı bir şeyler yapar, işin doğrusu içimizi rahatlatabiliriz. Bunların değersiz olduğu söylenemez ama tarifsiz şekilde acı çekenlerin, ölümün soluğunu hissedenlerin, ölenlerin, günlerdir sokağa çıkamayanların, ambulans bekleyenlerin ellerine dokunamaz, gözlerine bakamayız.

Gözler ve eller birbirine değemiyorsa, ruhların birleşmesi de mümkün değildir. Ne derler, “herkes kendi acısını yaşamaktadır”; ne yazık ki böyledir.

Söylemek lazım ki, kimsenin suçu değildir bu hal. Ülkenin kaderi böyle yazılmıştır; nedenleri üzerine herkes kendi yorumunu yapabilir. Ne derler, “herkes kendi yorumunun celladıdır.”

Emine Ayna’yla empati yapamayabiliriz ancak Emine Ayna’nın sözlerini tartışmaktan bizi alıkoyan ne?

Herkes farkındadır, bunu bile yapmıyoruz.

İlginç bir solumuz var. Aleni hiçbir şey tartışmıyoruz. Yazmak ve yazılanlar üzerinden yazanlara küfür etmek veya övmekle sınırlı bir ilişkiye kendimizi hapsetmiş bulunuyoruz. Bunun doğal sonucu da yerimizde sayıyor, patinaj yapıyoruz; gerilediğimizi fark etmiyoruz.

İlginç bir solumuz var. Tartışılması gereken konular ve sorunlarla dolaylı-dolaysız karşı karşıya kaldığımızda ya kulağımızın üstüne yatıyor ya da bir iki çatlak sesi bastırıyoruz. Yok sayarak yol almaya çalışıyoruz. Ne derler, yoldan çıkanlar, yoldan çıktığını fark edemeyenlerdir.

Vakti zamanında Tarik Ali,  KESK’in davetlisi olarak ülkemize gelmiş ve Türkiye solunu şu cümlelerle tanımlamıştı: “Türk solu, Avrupa’daki en sert, en şiddet sever soldan biridir. Birbirleriyle çatıştılar, öldürdüler.”

Yüzümüze tokat gibi inen bu cümleleri bile yok saydık. Üzerine düşündük mü bilmem ama bunu dışarıya belli etmedik. Ne itiraz sesi duyuldu ne de hak verenimiz çıktı. Burada bireylerden söz etmediğim anlaşılmıştır umarım. Kastım politik kümelenmelerin konuyu kendine dert edip etmediğidir.

Oysa Tarık Ali’yi okur, önemser ve severiz.

İlginç bir solumuz var. Sahici sorunlardan ısrarla uzak durmaya çalışıyor, statükonun, ezberin bozulma ihtimaline karşı direniyoruz.

Örneğin, Suruç ve Ankara katliamlarının ifade ettiği gerçeklerden bu yolla uzak durmaya mı çalışıyoruz?  İçimizi mi rahatlatıyoruz? Gerçekliğimizin yapılması gerekenleri yerine getirmekten uzak olduğunu biliyor ve o nedenle mi görmezden geliyoruz, anlamak çok zor.

Emine Ayna’ya “dokunamıyor” olabiliriz ama yazdıklarını, ne demek istediğini anlayabilecek akla, zekâya sahibiz.

Emine Ayna, “siyasetten” çekildiğini bildirdiği metinde, parlamentonun işlevsizleştirildiğini, sivil siyasetin yok sayıldığını, parlamenter demokrasinin bile anlamsızlaştırıldığını, belediyelerin elinin kolunun bağlandığını, siyasi partiler aracılığıyla siyaset yapma olanağının ortadan kalktığını söyledi.

Bu özeti, bir durum tespiti sayarsak, aşağıdaki satırları, son üç yılın, bir başka ifadeyle “barış” ve “müzakere” sürecinin bir özeleştirisi gibi algılayabiliriz.

“Her gün tek dil-tek millet söylemiyle, Kürt halkının dilini ve kimliğini inkâr eden, Cumhuriyet tarihi boyunca mücadele ederek yarattığı kültürel ve siyasi değerlerine her fırsatta hakaret eden, insani anlamda hiç kimsenin kabul edemeyeceği şekilde ölüsüne de dirisini de işkence yapan, mezarını da evini de yakıp yıkan bir anlayışla siyasi çözüm gelişebileceğine inanmıyorum.”

Evet, Emine Ayna özeleştiri yapmıştır.

Kürtlerin on yıllardır yaşadığı büyük mezalim, hem empati yapmanın mümkün olmadığını göstermekle kalmadı, aynı zamanda, ne yazık ki, mezalim altında tutulanları eleştirme kanallarını da kapattı.

Emine Ayna, özeleştirisiyle, tarif etmeye çalıştığı ideolojik-politik odaktan, yani bir başka ifadeyle, Türkiye sağının hassasiyetleriyle örgütünün tahkimatını sağlayan, seçmenini ırkçı-gerici-faşizan anlayışla konsolide eden bir partinin, demokratikleşmenin önemli sacayağı olarak görülen Kürt sorununu barışçı temelde çözebileceğine dair beklentinin oluşmasına yol açan ve açık ki kendi saflarını da etkisi altına alan yaklaşımı mahkum etmiştir.

Bunun toplumsal-siyasal karşılığı nedir, bundan sonra süreç nereye evrilir bilinmez ama özeleştiri bir yönüyle, mevcudiyetini solculara, laiklere, Alevilere ve Kürtlere düşmanlıkla gösteren Türkiye sağıyla barışmanın mümkün olmadığını yazıp çizen insanların gördüğü muameleden, yani üzerlerinde oluşturulan “mahalle baskısından” duyulan pişmanlığı göstermektedir.

“Barış olmasın” demekle, “bu adamlarla barış olmaz” demek ayrıdır; “bu adamlarla barış olmaz” diyenlerin, Kürtlerin empati bile kurulmasının mümkün olamayacağı derecede büyük acı çekmesi pahasına haklı oldukları açığa çıkmıştır.

Keşke çıkmasaydı.

Türkiye sağının ciğerini bilen ve dolayısıyla dili döndüğünce görüşlerini açıklayan solcuların karşı karşıya kaldığı “mahalle baskısının” en samimi ve en naif halini Ahmet Türk, “Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.” sözlerinde bulmak mümkünken, en kaba halinin örneğini ise Sırrı Süreyya Önder’in, “Hakan Fidan'ın Dışişleri Bakanı olmasını isterim. Belirli bir mesafe yürüttük kendisiyle. Büyük bir barışı kuruyoruz. Görüşmeler yürütüyoruz. Yakın mesaiye girince de bir güven temelinde bu ilişkiyi götürüyoruz.” şeklindeki sözleri oluşturur.

Emine Ayna’nın çektiği bayrak, yıllardır sosyalistlerin elinde dalgalanıyordu. Dün eleştiri kanallarının açılması için zorlamamak nasıl hata ise, bugün de Cizre’deki sesleri duymamak aynı derecede hatadır.

Faşizm, parlamentonun duvarları arasında hafifletilemeyecek oranda ağır bir şeydir. Bu ağırlık olanca gücüyle ülkenin üzerindedir. Emine Ayna, içinde özeleştiri bulunan, solcuların hakkını teslim eden ve mücadele doğrultusunu netleştiren satırlarla bunu ifade etmiştir.

Bari bu sefer, Emine Ayna’nın başlattığı tartışmayı “es” geçmeyelim. Ve açık açık söyleyelim: Barış ancak antifaşist, antikapitalist, antiemperyalist ve gericilik karşıtı bir siyasetle beslendiğinde mümkün olabilir.

Yani bir kez daha: Bu adamlarla barış olmaz. Olursa da bu barış olmaz.



Not: Bu yazı 2 Şubat 2016'da sendika9.org'da yayımlandı.

2 Şubat 2016 Salı

Devrimci Yol güzellemesi

Devrimci Hareket dergisi internet sitesinde, benim “Fatsa sadece Fatsa değildi; Suriçi de sadece Suriçi değildir” başlıklı yazıma, “Cehaletin böylesi Sur’a zarar Fatsa’ya da” başlıklı bir yazıyla yanıt verilmiş. Site yazarı bununla da yetinmemiş, yazısında 10 Ekim Ankara katliamından sonra kaleme aldığım “Ölülerimizi burada bırakıp nereye gidelim” başlıklı yazımı da hatırlatarak, “akıl ve yürek çarpılmasına” uğradığım tespitinde bulunmuş. İki konudaki yazdıklarım yan yana getirildiğinde ruh halime dair psikiyatr edasıyla teşhis konulmuş: Cahil ve şımarığım.

Fatsa’ya yakın, Sur’a uzak duran, Fatsa’ya methiye düzüp Sur’u nasıl olumsuzlarım derdini kendine dert eden solculara karşı yazdığım bir yazıdan yola çıkarak, Fatsa tartışması açmaya kalkışarak yazının asıl amacını görmezden gelmek ancak, “Fatsa’ya yakın, Sur’a uzak” duruşun getirdiği mahcubiyetle açıklanabilir.

Niye cahil olduğuma bakalım önce. Anladığım kadarıyla Fatsa ile Sur arasında benzerlikten söz ettiğim için cahilim. Çünkü vakti zamanındaki Fatsa’nın, bugünkü Sur gibi “özyönetim” deneyimi olduğunu yazmışım.

Keşke yazmayıp doğrudan alıntılarla işi halletseydim. Dolayısıyla da site yazarının muhatabı ben değil Devrimci Yol savunmasını kaleme alanlar olurdu. Böyle dedim ama site yazarının şu sıralar böyle bir işe kalkışmayacağını bilmem lazımdı!

Bakın Devrimci Yol Ana Davası savunmasında Fatsa nasıl anlatılıyor: “Fatsa’da gerçek bir demokrasinin, gerçek bir halk yönetiminin çekirdekleri atılmış, halk binlerce yıldır kendilerini yönettiğini söyleyen sömürücülere-asalaklara ihtiyacı bulunmadığını, kendi kendisini pekâlâ daha iyi yöneteceğini fark etmeye başlamıştı. Bu küçük ilçe halkının kendi elleriyle yarattıkları güzellikler öylesine etkileyiciydi ki…”

PKK liderlerinden Duran Kalkan kendisiyle yapılan röportajda “özyönetim”le ilgili olarak şunları söylemiş: “O halde bizde sorunlarımızı çözecek meclislerimizi oluştururuz. Özyönetimlerimizi çıkartır ve kendi sorunlarımızı çözeriz.”

Cahil olabilirim, sakıncası yok. Ancak Fatsa’yı doğuran koşullar ve Fatsa’nın arkasındaki politik irade ile Sur’u yaratan koşullar ve arkasındaki politik iradenin farklı olduğunu söylemeye hacet duymam. Bu okuyanın aklıyla dalga geçmektir. Site yazarı da bunu düşünebilseydi fena olmazdı.

Kaldı ki yazımda,  “Bildiğim, bu toprakların ilk özyönetim deneyiminin Fatsa’da gerçekleştiğidir. Bu, Fatsa’yla Sur’un benzerliğidir. Fatsa yenilmiştir, “Suriçi” direnmektedir. Bu da Fatsa’yla Sur’un farkıdır.” demekle yetinmiş, Fatsa ve Sur deneyimlerinin özüne dair kelam etmemiştim.

Anlaşılması açısından tekrar edeyim. Fatsa o gün devrimci hareketin yarattığı bir değerdi. Sur da bugün, yaratanlar açısından aynı öneme sahip. Buradaki fark, Devrimci Yol kendi yarattığı değerin devamlılığını sağlayamadı; Sur ise direniyor.

Konu bu kadar açık ve nettir.

1970’li yılların ikinci yarısında yükselen antifaşist halk direnişinin simge yerlerindendi Fatsa. 12 Eylülcüler, devrimci hareketin askeri darbeye karşı vereceği tepkiyi Fatsa’ya saldırarak test etmiş, ne yazık ki test, kendileri açısından olumlu sonuç vermişti.

Şu bir varsayım mıdır, hiç sanmam: Fatsa’da, yaratılan algıya uygun bir direniş sergilenseydi, tarih farklı yazılacaktı.

İddia edilen nedir, site yazısından anlayabilmiş değilim.

Fatsa yenilmemiş midir? Nokta Operasyonu ve devamındaki 12 Eylül operasyonları başarılı olmamış mıdır?

Birbirimizi kandırmayalım arkadaşlar. Şu veya bu nedenle Fatsa direnmemiştir. Fatsalı devrimciler kenti terk ederek kırsal alana çekilmiştir. Devamında 12 Eylül’ün devreye soktuğu aygıtlar karşısında kırdaki direniş de nihayete ermiştir. Bu zaman zarfında devrimci hareket çok sayıda insanını yitirmiştir.

Yine alıntı yapayım da, site yazarı kime ne diyecekse desin!

Oğuzhan Müftüoğlu, “Bitmeyen Yolculuk” kitabında Nokta Operasyonunu söyle anlatıyor: “İstanbul’da ‘Nokta Operasyonu’ için askeri sevkiyatı ve kuşatmayı haber aldığımız zaman, ne yapmalıyız meselesini yeniden konuştuk. Sedat (Göçmen), Karadeniz’deki arkadaşların kıra çekilme kararı ve askerin ilçeye girişini engellememe görüşünde olduklarını anlattı. O şekilde karar almışlar. (…) hayır diyebilirdik belki. Ama öyle bir şey söylemedik. Bizim kararımız da bu doğrultuda oldu. Bölgedeki arkadaşların, tabii Fikri (Sönmez) ile birlikte aldıkları karara karşı bizim farklı bir karar dikte etmemiz doğru olmazdı.”

Aynı konuda “Fırtınalı Denizin Yolcuları” kitabında Sedat Göçmen ise şu ifadeleri kullanmış: “Bazı sol gruplar, Devrimci Yol’un Fatsa’da direnmediğini, direnemediğini söyler. Karadan, havadan ve denizden kuşatılmış bir Fatsa’da onların ifade ettiği türden bir direniş, katliam nedeni olurdu ve biz buna fırsat tanımadık. En az kayıpla bu saldırıyı atlatmaya çalıştık.”

Şimdi bugünden geriye bakarak, insanların hayatı üzerinden ahkâm kesmek çok ahlaki değil ancak hatırlatılmalıdır ki sadece Devrimci Yol değil, bütün devrimci hareketler 12 Eylül’de büyük kayıplar verdi. Fatsa’daki “az kayıp”, Fatsalı devrimcileri de içerecek şekilde büyük kayıplara yol açtı.

Şimdi bir hatırlatma daha yapalım ki Fatsa ile Sur’un benzerliklerinden sonra farklılığı da anlaşılır olsun. Sur tıpkı Fatsa gibi denizden olmasa da karadan ve havadan kuşatılmış durumda; büyük kayıplara rağmen yarattığına sahip çıkıyor.

Bu “şımarıklık” devam ederse canımız daha yanar

Sanırım “şımarıklık” konusu 10 Ekim katliamı sonrası kaleme aldığım yazıda site yazarının söz ettiği, “o kanlı meydanda bulunan devrimcileri, yaralılara yardım vb. konularda önem sırasına sokmam”dan kaynaklı.

Site yazarının anlaması açısından 10 Ekim yazısındaki vurguyu bir kez daha tekrarlamakta fayda bulunuyor.

Kim alınırsa alınsın, kim ne sonuç çıkarırsa çıkarsın; Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç katliamlarından, HDP bürolarına yapılan saldırılardan sonra,  seçime 20 gün kala ve AKP-seçim ilişkisi üzerine yapılan onlarca değerlendirmeye ve İŞİD gerçeğine rağmen, öyle bir mitingi düzenlemek, karar verildikten sonra en küçük bir güvenlik önlemi almamak, “alalım” diyenleri susturmak, derecesi ve şekli ne olursa olsun mitinge bir saldırı olabileceği öngörüsünde bulunmamak, öngörü olmadığı için saldırı anı ve sonrasına dair herhangi bir plan yapma gereği duymamak kelimenin tam anlamıyla halt etmektir. Ve bu halt edilmiştir.

İşin vahametinin farkında değiliz sanıyorum. Katliamın politik sonuçları bir tarafa, yüz arkadaşımızı katlettiler; onlarca arkadaşımız yaralandı.

Bir Allahın kulu da çıkıp özür dilemedi; mitingin düzenleyicisi olmadığı halde bir tek Selahattin Demirtaş özür diledi.

Saflarımızı fena halde etkisi altına alan bireysellik (bunu liberal eğilim diye de okuyabiliriz) böyle bir şey sanıyorum: “Ben de oradaydım, yaralı taşıdım”, “doktorum, yaralılara müdahale ettim”, “birey olarak incindim” falan.

Bu ruh halini geçemezsek, daha çok öleceğimizin bilinmesi gerekir. Evet, site yazarının dediği doğru. Yalnızca dediği gibi katliam alanında kalan devrimcileri sıralamadım ama haklarını teslim ettim. Çünkü bu hak teslimi, örgütlü mücadeleye, devrimcilerin sorumluluklarına ve ülke gerçeğine yapılan vurgudan ibaretti. Tek tek bireylerin üzülmesi, canının yanması, canhıraş koşturmasını yok saymak değil.

Turuncu önlüklü gençlerin katliamdan sonra alanda hakimiyet kurması, polisle cebelleşmeden yaralıları taşımaya kadar, alandaki işleri kotarmaya çalışması, asgari örgütlü hali gösteriyordu ki, Halkevleri kortejinde yüzlerce genç kortej güvenliğini almak üzere görevlendirilmişti. Alandan görüntü veren TV’lerin ekranlarında çok sayıda turuncu önlüklü genç görünmesinin nedeni buydu. Keşke miting düzenleyicileri o gençlerin, toplanma alanında önlem almasını isteseydi; keşke.

Birbirimizi bir konuda daha kandırmayalım. Diğer illeri bilmem ama Ankara’da en küçük ortak basın açıklamasından ortak büyük mitinglere kadar hemen her etkinliğin öncesinde tek belirleyici olan siyasi iradenin öngörüsüzlüğü ve patlamadan sonra alanı terk etmesi üzerine bir çift söz söyleyemeyeceksek, yıkılsın bu ortaklık!

Yüz arkadaşımız öldü. Yüz eve ateş düştü. Biz hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. Örnek mi? Örnek o kadar çok ki. İşin tuhafı, asgari düzeyde önlem alınmasını ısrarla savunan ve bunu hayata geçirmeye çalışanların hakir görülmesi. Demek değişen bir şey yok; egemen sol anlayış belirleyici olduğu sürece de değişen bir şey olmayacak.

Demek devrimcileri “sıralamaya soktum”. Büyük bir acıyla karşı karşıya bırakılan solu polemik konusu yaptım.

Bildiğim kadarıyla site, Devrimci Yol geleneğindendir. O halde, Devrimci Yol dergisinin 1 Mayıs 1977 katliamından sonra, 15 Mayıs 1977 tarihli 2. sayısında yer alan ve daha önce başka bir yazı vesilesiyle aktardığım bölümü bir kez de buraya alayım.

“Şimdi, Bir Mayıs katliamının, kanlı faşist terörün ve diğer faşist saldırı ve cinayetlerin yaratabileceği teslimiyet ve yılgınlık eğilimlerine karşı mücadele edilmelidir. Şehitlerimizin mücadele anılarından alacağımız bir taze hınç ve inançla, emekçi yığınlara yeniden faşizme karşı devrimci mücadele azmini taşımalıyız. Bir Mayıs üzerine yürütülen faşist demagojiyi kitleler içinde geçersiz hale getirmeliyiz. Provokasyona alet olan Marksizm dışı akımları ağır tarihi sorumlulukları ile teşhir etmeli, olay karşısında oligarşinin dilini kullanan ve onların tavrını takınan sözde solcuları mahkum etmeliyiz.”

Yaşadığımız günler bu oranda net olmayı gerektirmektedir. Devrimci Yol, egemenlerin katliam yapmak için ihtiyaç duyduğu provokasyona alet olan solcuların yakasına yapışmıştır.

Biz birbirimizin yakasına yapışmaz ve aynı zamanda gereğini yerine getirmezsek, canımız daha çok yanacaktır.

Küçük iktidarlarımızı sağlamlaştırmak, yapıştığımız koltukları bırakmamak, en küçük muhalif sese tahammül edememek, eleştirileri bastırmak… Tercihimiz buysa ki böyle olduğu anlaşılıyor, yıkılsın bu düzen!

Başlık Devrimci Yol davasında Melih Pekdemir’in son sözlerinden alıntıdır. Pekdemir, “Devrimci Yol güzellemesi” kavramını, felsefi anlamda kullanmıştır. Ancak bu kullanımın anlaşılmadığı görülmektedir. Site yazarı, hemen her anını ezbere bildiğimiz Fatsa ile ilgili gerçeklikten uzak “güzelleme” yapmaktadır.

Tekrar ederek yazıyı sonlandırayım: Fatsa yenildiği için 12 Eylül başarılı olmuştur. Sur henüz teslim olmadığı için sonrasına ilişkin varsayımda bulunmak yanlış olacaktır.





28 Ocak 2016 Perşembe

Ölürken bile asaletinden kaybetmeyenlere

Geçen hafta bıraktığım yerden devam etmek gerekiyor. Çünkü Ömer Yazgan’ın hayatı öyle bir yazının arasına sıkıştırılacak, küçücük bir paragrafla geçiştirilecek gibi değil. Adını zikrettikten sonra devam etmemek olmaz. Devam etmeli ki, geçen yazıda, öldürülmesi ile soldaki asaletin ortadan kalkması arasında kurduğumuz rabıta anlam kazansın.

Polatlı’da geçirdiği okul yıllarında arkadaşları arasındaki lakabı “ekmek kafaydı”. Kafasının şekli ekmeği mi andırıyordu yoksa bu lakabı alacak özel bir olay olmuş muydu şimdi hatırlamak zor. 1957 yılında doğdu Ömer Yazgan. Babası Polatlı PTT’sinde müdürdü. İlçenin bürokrat aileleri arasında sayılırlardı. Tanışıklığımızın nedeni bu muydu yoksa sadece abimin okul arkadaşı olmasından mı kaynaklanıyordu, bilemiyorum. Ama bilinen bir şey var; bizim eve sık gelir giderlerdi,  askeri öğrenci olması nedeniyle Polatlı’dan ayrılması ilişkimizin kesilmesine yol açmadı,  hatta diyebilirim ki, bizim 1973 yılında Ankara’ya taşınmamızla daha bir yoğunlaştı.

Onların delikanlılığa adım atmaya hazırlandığı yıllarda ben ilkokul öğrencisiydim. O yaştaki bir çocuk için eve gidip gelen “abilerin” önemi malumunuzdur. O yıllarda Ömer Yazgan bende ne tür izler bıraktı, işin doğrusu çok ayırt edici değil. Dolayısıyla iz bıraktığı asıl yıllara, anılara geçiş yapmak gerekiyor.

Ömer Yazgan ve arkadaşları Kızılay Ataç Sokak’taki evimizin hafta sonları misafiri olurlardı çoğu zaman. Bazen iki üç kişi gelirdi, bazen tek başına Ömer abi. Her çocuğun subay  olmaya özendiği bir dönem olmuştur. Benimki, subay kıyafetleriyle Ömer abi ve arkadaşlarını evde misafir ettiğimiz günlere rastlar. Gözlerimi kapattığımda kendimi subay üniformasında düşlediğim çok anlar olmuştur. Ömer abi ve arkadaşları gibi olacaktım ama; filinta gibi, yakışıklı, kibar, sevecen ve mutlaka asi… Gelir, hal hatırdan ve annemin yaptığı o güzelim yemeklerden  sonra odaya çekilir, saatlerce okuyup tartışırlardı. Açıkçası, subay olduğumu düşlerdim ama onlar gibi kalın kalın kitaplar arasında hiç düşünmezdim kendimi. Mola için boşalttıkları sırada odada gördüğüm yastık altına hafiften itelenmiş tabanca mı etkiledi beni yoksa Lenin’in “Materyalizm ve Ampriyokritisizm” kitabı mı? Tartışılmaz ilki. Söz silahlardan açılmışken, bir haylazlığımı yazmadan geçemeyeceğim. Okuldan eve döndüğümde odamda bir valiz gördüm. Annem, “Ömer bıraktı, gelip alacak.” dedi. Ben de bir merak, hiç sormayın. Epey bir mücadele ettim ama engelleyemedim kendimi. Valiz içinde gördüğüm onca alet edevat nasıl da heyecanlandırmıştı beni. Ama bir taraftan Ömer abiye karşı ayıp ettiğimi düşünüyordum, diğer taraftan açıkçası ürkmüştüm.

Bizim evle kurdukları trafik yavaş yavaş seyrekleşiyordu. Belli ki, işlerin mecrası değişmeye başlamıştı. Emek mahallesinde bir ev tuttu abim onlara. Ondan sonra gelip gitmediler pek ama uzaktan da olsa haberlerini alıyorduk. THKP-C Üçüncü Yol olarak bilinen örgütlenmeyi yaratmışlardı. Ordu içinde epey bir taraftar buldukları, sert silahlı eylemler gerçekleştirdikleri duyuluyordu. Orduyla ilişkilerini kopartmışlar, aranır konuma düşmüşlerdi. Onu son görüşüm de bu dönemde oldu. İstanbul’da uyuşturucu işlerinin organize edildiği ileri sürülen Arjantin isimli pavyonu basmışlar, pavyon fedaileri ve silah seslerine gelen güvenlik güçleriyle çatışmışlardı. Hatırladığım kadarıyla olay sırasında, bir arkadaşları yaralı yakalanmış, bir asker de hayatını kaybetmişti. Babasıyla bizim evde buluşması o olaydan bir süre sonra gerçekleşmişti. Aranıyordu, babasının niyeti oğlunu teslim olması için ikna etmekti.

Yadırgayan çıkar mı aranızda bu duygusu için bir babayı? O gün, babanın çaresizce ağlamasına tanık oldum, Ömer abinin duygusallığına ve inanmışlığına.

Sonra, o meşhur Akyazı soygunun detaylarını öğrendik; soygundan öte cesaret ve arkadaşlık öyküsünün. Akyazı’da kuyumcu soygununu gerçekleştirdikleri sırada esnaf ve kolluk kuvvetleriyle büyük bir çatışmaya giriyorlar. Çemberi yarıp kaçıyorlar. Uzaklaşıyorlar ama bir arkadaşlarının arabada olmadığını fark ediyorlar. Yüzlerce polisin, askerin ve silahlı esnafın olduğu sokağa yeniden dönüyorlar. Çatışma yeniden alevleniyor. Yaralı arkadaşlarını alıyor ve tekrar uzaklaşıyorlar. Filmlerde görebileceğimiz sahneler yaşanıyor, Akyazı sokaklarında. Ancak benzin depoları delindiği için fazla kaçamıyor ve yakalanıyorlar.

Bildik hikaye değil sonrası, yakalanmalarından başlayarak idam edildikleri ana kadar, deyim yerindeyse, kök söktürüyorlar. Ne konuldukları cezaevinde ‘dirlik düzenlik’ kalıyor ne de tutuklulara giydirmeye çalıştıkları tek tip elbise. Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan, Ramazan Yukarıgöz ve Mehmet Kambur, hani şimdi, Marmaris’te keyif çatan paşanın başkanlığındaki konseyin 28 Ocak 1983 tarihindeki “asılsınlar” kararından bir gün sonra İzmit Cezaevinde darağacına çıkartılıyorlar.

Geçen hafta Ömer Yazgan için sarf ettiğimiz satırları bir kez daha hatırlayalım: “Ömer Yazgan’ı asarak, onu yalnızca ortadan kaldırmak istemediler, soldaki asaleti yok etmeyi hedeflediler. Siyah beyaz dalgalar halinde önümüzden geçenlerden biri de oydu; hal hatır sorulduğunda bile yanakları al al olan, her haliyle sessizliğin ve kibarlığın erdem olduğunu hissettiren, ölürken bile asaletinden hiçbir şey kaybetmeyen…”

Ne diyelim, yüreğin kan ağlamasının ötesinde duygular yaşıyor insan, düşündükçe. Bir Ömer abinin yüzünü aklıma getiriyorum bir de onu darağacına gönderenlerin. Ömer Yazgan için ne yazılsa kafi gelmeyeceğine eminim. Tıpkı, ölümünden sonra yazdığım bu şiir gibi, tıpkı bu yazı gibi…


Gün ağarır, gün ağlar ardından
genç kızlar sana sunar çeyizlerini
alnından ayazla öptüğüm yiğidim,
körpe boyunlara geçirilir mi
şafağın ilmiği

Gün o ki, yeni sevgililer yaratıyor
yeniden ayrılıklara yaralı kuşlar gibi, dönüp dolaşıp
omzuma konuyor arkadaşlar
vurgunum, yanı başında  ayaktayım işte
can verebilmek için sana

Mektuplar alıyorum uzak şehirlerden
yüreğimin kabzasına işleyip  yırtıyorum
bıçak darbeleriyle uyanıyorum uykudan
beraber yattıklarımızı düşündükçe

Bıyıklarından kan damlıyor
bir çocuk doğuyor gözleri eşkıya kıvılcımı,
kıvırcık saçlı adı senin adın
sancılı kuşum benim, kanlım
yüreğim yeni kuşatmalara  hazırlıyor kendini



Not: Bu yazı 23 eylül 2005 tarihinde Birgün'de yayımlandı.