28 Ocak 2016 Perşembe

Ölürken bile asaletinden kaybetmeyenlere

Geçen hafta bıraktığım yerden devam etmek gerekiyor. Çünkü Ömer Yazgan’ın hayatı öyle bir yazının arasına sıkıştırılacak, küçücük bir paragrafla geçiştirilecek gibi değil. Adını zikrettikten sonra devam etmemek olmaz. Devam etmeli ki, geçen yazıda, öldürülmesi ile soldaki asaletin ortadan kalkması arasında kurduğumuz rabıta anlam kazansın.

Polatlı’da geçirdiği okul yıllarında arkadaşları arasındaki lakabı “ekmek kafaydı”. Kafasının şekli ekmeği mi andırıyordu yoksa bu lakabı alacak özel bir olay olmuş muydu şimdi hatırlamak zor. 1957 yılında doğdu Ömer Yazgan. Babası Polatlı PTT’sinde müdürdü. İlçenin bürokrat aileleri arasında sayılırlardı. Tanışıklığımızın nedeni bu muydu yoksa sadece abimin okul arkadaşı olmasından mı kaynaklanıyordu, bilemiyorum. Ama bilinen bir şey var; bizim eve sık gelir giderlerdi,  askeri öğrenci olması nedeniyle Polatlı’dan ayrılması ilişkimizin kesilmesine yol açmadı,  hatta diyebilirim ki, bizim 1973 yılında Ankara’ya taşınmamızla daha bir yoğunlaştı.

Onların delikanlılığa adım atmaya hazırlandığı yıllarda ben ilkokul öğrencisiydim. O yaştaki bir çocuk için eve gidip gelen “abilerin” önemi malumunuzdur. O yıllarda Ömer Yazgan bende ne tür izler bıraktı, işin doğrusu çok ayırt edici değil. Dolayısıyla iz bıraktığı asıl yıllara, anılara geçiş yapmak gerekiyor.

Ömer Yazgan ve arkadaşları Kızılay Ataç Sokak’taki evimizin hafta sonları misafiri olurlardı çoğu zaman. Bazen iki üç kişi gelirdi, bazen tek başına Ömer abi. Her çocuğun subay  olmaya özendiği bir dönem olmuştur. Benimki, subay kıyafetleriyle Ömer abi ve arkadaşlarını evde misafir ettiğimiz günlere rastlar. Gözlerimi kapattığımda kendimi subay üniformasında düşlediğim çok anlar olmuştur. Ömer abi ve arkadaşları gibi olacaktım ama; filinta gibi, yakışıklı, kibar, sevecen ve mutlaka asi… Gelir, hal hatırdan ve annemin yaptığı o güzelim yemeklerden  sonra odaya çekilir, saatlerce okuyup tartışırlardı. Açıkçası, subay olduğumu düşlerdim ama onlar gibi kalın kalın kitaplar arasında hiç düşünmezdim kendimi. Mola için boşalttıkları sırada odada gördüğüm yastık altına hafiften itelenmiş tabanca mı etkiledi beni yoksa Lenin’in “Materyalizm ve Ampriyokritisizm” kitabı mı? Tartışılmaz ilki. Söz silahlardan açılmışken, bir haylazlığımı yazmadan geçemeyeceğim. Okuldan eve döndüğümde odamda bir valiz gördüm. Annem, “Ömer bıraktı, gelip alacak.” dedi. Ben de bir merak, hiç sormayın. Epey bir mücadele ettim ama engelleyemedim kendimi. Valiz içinde gördüğüm onca alet edevat nasıl da heyecanlandırmıştı beni. Ama bir taraftan Ömer abiye karşı ayıp ettiğimi düşünüyordum, diğer taraftan açıkçası ürkmüştüm.

Bizim evle kurdukları trafik yavaş yavaş seyrekleşiyordu. Belli ki, işlerin mecrası değişmeye başlamıştı. Emek mahallesinde bir ev tuttu abim onlara. Ondan sonra gelip gitmediler pek ama uzaktan da olsa haberlerini alıyorduk. THKP-C Üçüncü Yol olarak bilinen örgütlenmeyi yaratmışlardı. Ordu içinde epey bir taraftar buldukları, sert silahlı eylemler gerçekleştirdikleri duyuluyordu. Orduyla ilişkilerini kopartmışlar, aranır konuma düşmüşlerdi. Onu son görüşüm de bu dönemde oldu. İstanbul’da uyuşturucu işlerinin organize edildiği ileri sürülen Arjantin isimli pavyonu basmışlar, pavyon fedaileri ve silah seslerine gelen güvenlik güçleriyle çatışmışlardı. Hatırladığım kadarıyla olay sırasında, bir arkadaşları yaralı yakalanmış, bir asker de hayatını kaybetmişti. Babasıyla bizim evde buluşması o olaydan bir süre sonra gerçekleşmişti. Aranıyordu, babasının niyeti oğlunu teslim olması için ikna etmekti.

Yadırgayan çıkar mı aranızda bu duygusu için bir babayı? O gün, babanın çaresizce ağlamasına tanık oldum, Ömer abinin duygusallığına ve inanmışlığına.

Sonra, o meşhur Akyazı soygunun detaylarını öğrendik; soygundan öte cesaret ve arkadaşlık öyküsünün. Akyazı’da kuyumcu soygununu gerçekleştirdikleri sırada esnaf ve kolluk kuvvetleriyle büyük bir çatışmaya giriyorlar. Çemberi yarıp kaçıyorlar. Uzaklaşıyorlar ama bir arkadaşlarının arabada olmadığını fark ediyorlar. Yüzlerce polisin, askerin ve silahlı esnafın olduğu sokağa yeniden dönüyorlar. Çatışma yeniden alevleniyor. Yaralı arkadaşlarını alıyor ve tekrar uzaklaşıyorlar. Filmlerde görebileceğimiz sahneler yaşanıyor, Akyazı sokaklarında. Ancak benzin depoları delindiği için fazla kaçamıyor ve yakalanıyorlar.

Bildik hikaye değil sonrası, yakalanmalarından başlayarak idam edildikleri ana kadar, deyim yerindeyse, kök söktürüyorlar. Ne konuldukları cezaevinde ‘dirlik düzenlik’ kalıyor ne de tutuklulara giydirmeye çalıştıkları tek tip elbise. Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan, Ramazan Yukarıgöz ve Mehmet Kambur, hani şimdi, Marmaris’te keyif çatan paşanın başkanlığındaki konseyin 28 Ocak 1983 tarihindeki “asılsınlar” kararından bir gün sonra İzmit Cezaevinde darağacına çıkartılıyorlar.

Geçen hafta Ömer Yazgan için sarf ettiğimiz satırları bir kez daha hatırlayalım: “Ömer Yazgan’ı asarak, onu yalnızca ortadan kaldırmak istemediler, soldaki asaleti yok etmeyi hedeflediler. Siyah beyaz dalgalar halinde önümüzden geçenlerden biri de oydu; hal hatır sorulduğunda bile yanakları al al olan, her haliyle sessizliğin ve kibarlığın erdem olduğunu hissettiren, ölürken bile asaletinden hiçbir şey kaybetmeyen…”

Ne diyelim, yüreğin kan ağlamasının ötesinde duygular yaşıyor insan, düşündükçe. Bir Ömer abinin yüzünü aklıma getiriyorum bir de onu darağacına gönderenlerin. Ömer Yazgan için ne yazılsa kafi gelmeyeceğine eminim. Tıpkı, ölümünden sonra yazdığım bu şiir gibi, tıpkı bu yazı gibi…


Gün ağarır, gün ağlar ardından
genç kızlar sana sunar çeyizlerini
alnından ayazla öptüğüm yiğidim,
körpe boyunlara geçirilir mi
şafağın ilmiği

Gün o ki, yeni sevgililer yaratıyor
yeniden ayrılıklara yaralı kuşlar gibi, dönüp dolaşıp
omzuma konuyor arkadaşlar
vurgunum, yanı başında  ayaktayım işte
can verebilmek için sana

Mektuplar alıyorum uzak şehirlerden
yüreğimin kabzasına işleyip  yırtıyorum
bıçak darbeleriyle uyanıyorum uykudan
beraber yattıklarımızı düşündükçe

Bıyıklarından kan damlıyor
bir çocuk doğuyor gözleri eşkıya kıvılcımı,
kıvırcık saçlı adı senin adın
sancılı kuşum benim, kanlım
yüreğim yeni kuşatmalara  hazırlıyor kendini



Not: Bu yazı 23 eylül 2005 tarihinde Birgün'de yayımlandı.

19 Ocak 2016 Salı

Sol/Sosyalist partilerin laiklik programlarını kim yazdı?

Aslında kimin, kimlerin yazdığı, nasıl bir aklın eseri olduğu biliniyor ama yine de insan sormadan edemiyor.

Sol/sosyalist partilerin programlarındaki laiklikle ilgili satırları kim yazdı?

Çünkü sorunun cevabı, mesai saatlerinin Cuma namazına göre düzenlenmesine karşı solcuların ses çıkarmamasının nedenini açık edecektir.

Kimsenin dikkatinden kaçtığını sanmam: Zaten ancak kırıntısı kalan laikliğin “ruhuna fatiha” anlamı taşıyan uygulamayla ilgili anlı şanlı sol/sosyalist partiler derin bir sessizliğe büründü. Uygulamanın üniversitelere de sıçradığı bilindiğine göre, anlı şanlı gençlik örgütlerinin adeta kulaklarının üstüne yatması pek hayra alamet olmasa gerek.

Takip edebildiğim kadarıyla sadece Komünist Partisi (KP) bir şeyler yapmaya çalıştı, dava açtı, tepkisini kamuoyuyla paylaştı. Eğitim Sen de bir basın açıklaması yaptı.

Bırakalım karşı çıkmayı, Halkların Demokratik Partisi (HDP)’den ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’den mahcup destek açıklaması geldi.

Oysa açık ki uygulamayla, toplumsal yaşamın dini kurallara göre düzenlenmesinin en etkili adımlarından biri atılmıştı ve gericiliğe karşı hassasiyet taşıyan sol/sosyalist parti ve çevrelerin tabiri caizse yeri göğü inletmesi beklenirdi.

Cuma düzenlemesi görmezden gelindikten sonra, şimdiye kadar yapılanların “dostlar alış verişte görsün” faslına takıldığı açıktır.

Lamı cimi yoktur ve bu bizi derin bir kasvete sevk etmektedir: Mesai saatlerinin Cuma namazına göre düzenlenmesini sağlayan genelge, solun laiklikle ilgili refleksini büyük ölçüde yitirdiğini açığa çıkartmıştır.

Neden böyle peki? Nedeni açık. Açıp bakalım sol/sosyalist partilerin programlarında yazılı olan laiklikle ilgili bölüme. Laiklikle ilgili tereddütlü yaklaşımların, ancak akıl tutulması olarak tanımlanabilecek tavırsızlığın nedenini anlayabiliriz.

Çünkü pek çok programda karşımıza şu “tılsımlı” tanım çıkmaktadır: “Özgürlükçü laiklik.”

Laikliği “özgürlükçü” ön ekiyle politik kabullerinize dahil ederseniz, göreceli bir kavrama yol vermiş, laikliğin özünü dağıtmış,  İslamilerin elini rahatlatan bir çerçeveye oturtmuş olursunuz ki, özellikle “özgürlükçülüğün” son yıllarda gerçekleştirilen İslami düzenlemelerin, türbandan din eğitimine kadar, toplumsal meşruiyetini sağlamada önemli bir dayanak olduğu gerçeğini de görmek durumundasınız.

Türkiye soluna “özgürlükçü laiklik” illeti nasıl bulaştı peki?

Bildiğim ilk kez Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) programında karşımıza çıktığı, sonra dalga dalga yayıldığı, özellikle ÖDP’den ayrılarak başka oluşumlara gidenlerin, beraberlerinde “özgürlükçü laiklik” tanımını da götürdüğüdür.

İlginç tarafı, örneğin ÖDP söyleminde daha sonraları laiklikle ilgili vurguların değişmesine rağmen, parti programında ilgili bölümün korunmuş olmasıdır.

Bir başka ilginçlik ise ÖDP programı ile ÖDP’den ayrılanların kurduğu Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) programının (sonra Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adını aldı) sözcük sözcük aynı olmasıdır. Bu birebir örtüşmenin ne anlama geldiği, muhataplarının sorunudur, deyip bu iki partinin programlarına bakalım.

ÖDP: “Özgürlükçü laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına aykırı olmayacak her tür inanç ve vicdan özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.

Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulması özenle korunmalıdır.”

YSGP: “Özgürlükçü bir laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına aykırı olmayacak her tür inanç, vicdan ve inanmama özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.

Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından eşitsiz ve özel teşvikte bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulması özenle korunmalıdır.”

Günün acil ihtiyacı: Militan bir laiklik savunusu

Özgürlükçü laiklik tanımı sadece bu iki partiyle sınırlı değil. Başta HDP olmak üzere, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Birleşik Devrimci Parti (BDP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) gibi partiler, aralarında kısmi farklı vurgular olsa da, konuya “özgürlükçülük” çerçevesinde yaklaşmaktadır. Sonuç malum: Türban özgürlüktür, din eğitimi özgürlüktür; kamu hizmeti alan veren gibi tuhaf tartışmalar yapılmaktadır.

Başka sol/sosyalist partiler de bulunuyor muhakkak. CHP, TKP, Halkın Kurtuluş partisi (HKP) gibi partilerin programlarında yeni moda laiklik tanımlarına itibar edilmediği görülmektedir. Bu partilerin laiklik ilkesini daha net savunduğu söylenebilir.

Ülkemizde gericiliğin, İslami kalkışmanın ve bölgemizdeki İslamlaşmanın geldiği yer ortada; en çarpıcı sonucu IŞİD gerçeğiyle yaşıyoruz. İdeolojik-politik hattımızda laikliğe “azalım, geçelim” kıvamında yer açar, toplumsal tasavvurumuzda laikliği temel kabul haline getirmez, militan bir laiklik pratiğini hayata geçiremezsek, yani Türkiye toplumunun hayli büyük bir kesiminin sorununu görmezden gelirsek, gelecek kuşakların yüzüne bakamayız.

Dinî gericiliğin bu denli sosyal gerçekliğe sahip olmadığı 1960’lı yılların devrimci partisi Türkiye İşçi Partisi (TİP)  programındaki laiklik hassasiyetine sahip olmak bile bugün başlı başına ileri bir adım sayılabilir. Bakar mısınız şu netliğe: “Gericilik ile savaşta lâiklik, yeni Türkiye’nin vazgeçilmez bir ilkesidir. Türkiye İşçi Partisi gericilik ile mücadeleyi asla din ile mücadele seklinde anlamaz; bununla beraber devleti din temellerine dayanan geri bir toplumun, çağdaş uygarlığa ulaşmak için gerekli düşünce ve hukuk sistemine kavuşamayacağı da bir gerçektir. Bu sebeple dinin, devlet işlerinin temeli olmaktan çıkarılmış ve kişilerin vicdanında kutsal ve gerçek yerini bulmuş olması Cumhuriyetimizin dayandığı temel bir devrimdir. Kimse, devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma, politik veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Ülkemizin aydınlanmacı, ilerici, devrimci damarı kıymetli bir mirastır. Mirasın pek çok kıymetini heder ettik ne yazık ki, bari buna sahip çıkalım.

Bari bir parti çıksın ve programının başköşesine “Laikliği amasız, fakatsız savunuruz. Laiklik, kamusal alanın tek ve gerçek korunağıdır." diye yazsın ve mesele kapansın. Buna ihtiyacımız var çünkü.

15 Ocak 2016 Cuma

“Emri veren beceriksiz ve duygusuz bir hayvandır”

Tekrar olacak farkındayım. Varsın olsun. Ölümlerin ve acıların tekrara bindiği günlerden geçiyoruz çünkü. Savaşta sivil kayıpların ardı arkası kesilmiyor; çocuklar, kadınlar, yaşlılar, gençler öldürülüyor.

Kör bir şiddete doğru hızla yol alıyoruz. Yaşadığımız acılar omuzlarımıza çöküyor. Akan kanda boğulacağız böyle giderse.

Böyle giderse ülkemiz gibi kalbimiz de harabeye dönecek. Kimsenin olmayacak bu topraklar; olsa bile bir işe yaramayacak. Acıya ve kana boğulan bir ülke, hangi duygudaşlığı sağlayabilir, kucak açacak kimi bulabilir?

35 günlük bir bebeği bile savaşa kurban verdik geçenlerde. İsmi Muhammet Tahir Yaramış’tı.

Bundan ötesi olmaz dedik. Lakin oldu.

Gitgide şiddetleniyor savaş, gitgide en acımasız savaşta bile görülmeyecek kötülükler yaşanıyor.

Muhammet’in ölümü belki tarafları kendine getirir diye umutlanmıştık. Safça bir umut işte.

Umut yerini hızla karamsarlığa bıraktı. Bu sefer de beş aylık Mevlüde bebek öldürüldü. Diyarbakır Çınar Polis karakolu ve lojmanlarına yapıldı saldırı. Üç çocuk can verdi orada. Nasıl bir akıl bu emri verir, kim uygular?

Cizre, Silopi, Suriçi’ndeki çocuk ölümlerinden sonra dudaklarımızdan çıkan iki sözcüklü cümleyi Çınar katliamından sonra yineleyelim: Savaşınız batsın!

Bu savaşın galibi olmayacak. Çocuk öldürenler, bile isteye sivillerin olduğu evlere, lojmanlara ateş açanlar kazanamayacak.

Çocukların savaşta öldürüldüğü bir ülke iflah olmaz; tıpkı kalbimiz gibi. Kalbimiz iflah olmayacak.

Çınar katliamından sonra Selahattin Demirtaş, “Orada katledilen sivil, bebek, çocuklar için bunu yapanların çıkıp, açıkça kamuoyundan özür dilemesi lazım" dedi.

Çınar’da, Cizre’de, Yüksekova’da çocuk öldürenlerin bizlere bir özür borcu var. Bizlere var ama, yani yaşayanlara, yani kalbi iflah olmayanlara; Muhammet ve Mevlüde özrü kabul edemeyecek kadar bebek çünkü.

Türkiye etnik ve dini gerginlik ve çatışmalara teslim edildikten masumların katledilmesine alıştırdılar bizi.  Ankara’dan Çınar’a, Suruç’tan Reyhanlı’ya…

Hatırlayalım: 1970’li yıllardaki iç savaş günlerinde kitle katliamlarını kimlerin gerçekleştirdiğini, hamile kadınları, çocukları kimlerin öldürdüğünü.

Hatırlayalım: O günlerin hâkim gücü Devrimci Yol’la ilgili açılan davalarda bir tek bir kahvehane tarama, yani “sivil” vatandaşların öldürülme eylemi yoktur. Kahvehaneleri, mahalle otobüslerini, okul servislerini faşistler taramıştır, Çorum’da, Sivas’ta, Maraş’ta faşistler kadın, çoluk, çocuk katliamını onlar yapmıştır.

Hatırlayalım ve sessiz kalmayalım. Çifte standarda, yani ölümlere, kimin yaptığına bakarak ses çıkarma duygusuzluğundan kendimizi kurtaralım.

Devrimciler bu ülkenin vicdanıdır çünkü.

Sadece bu topraklarda değil, devrimcilerin nefes aldığı her ülkede, asli amacı insanı ve hayatı savunmak olanların sivil ölümlere, çocuk ölümlerine verdiği tepkiyi rehberimiz kabul edelim.

22 Haziran 2010 tarihinde sendika.org sitesinde yayımlanan “Vicdan sahibini arıyor” başlıklı yazımda Latin Amerika’dan aktardığım iki örneği tekrarlamak istiyorum. Bu iki örneğin sayfalarca yazıdan daha değerli olduğuna inanıyorum.

“İlk öykü Uruguay’da yaşanmıştır. Uruguay'da Tupamaro gerillalarının kullandığı sığınak yaşlı bir adam tarafından görülür. Sığınaktaki gerillalar ya yaşlı adamı öldürecektir ya da sığınağın yerini değiştirecektir. Gerillalar adamı öldürmeyi tercih eder. Olayın duyulması hem ülkede hem de gerilla örgütü içinde infiale yol açar. Tupamaro olayı lanetler, halktan özür diler. Tupamaro’nun şanlı tarihine düşen bir kara leke olarak kabul edilir yaşlı adamın öldürülmesi.

İkinci öykü daha dramatiktir. Arjantin'de Devrimci İşçi Partisi’ne bağlı Halkın Devrimci Ordusu gerillaları işkenceci bir subaya (Subay Viola) suikast düzenler. Eylem sırasında subayın bir kızı ölür, diğeri yaralanır. Olayın yankılarının ulaştığı boyutu anlatmaya gerek var mı? Büyük bir tepki açığa çıkar. Tepki ülke kamuoyuyla sınırlı kalmaz. Örgüt aleni sarsılır; kabul edilemez, altından kalkılamaz bir olaydır gerilla hareketi için. O günün gerilla önderi daha sonra bu olayı sert bir dille eleştirir. Subayın ailesiyle geldiğinin görülmesine rağmen saldırı emrini veren yoldaşına “hayvan” bile der. Hem de ‘beceriksiz ve duygusuz bir hayvan’.”

Sol tarihte pek çok benzer örneği bulmak mümkün.

Ancak sol tarih yazılmıyor artık. Dini ve etnik “kapışmanın” tarihi yazılıyor.

Türkiye, sadece patlayan bombalar nedeniyle değil, toplumsal yaşamın dini ve etnik kabullerin belirleyiciliği altına girmesi nedeniyle de ne yazık ki artık bir Ortadoğu ülkesidir.

Anlayamayacak olsalar da Muhammet ve Mevlüde bebeğe bir özür borcumuz var: Sizi etnik ve dinî kör şiddetten koruyamadık.




8 Ocak 2016 Cuma

"Hudutsuz ve Allahsız" bir baş olabilmek

Bazı şiirler, ideolojik-politik yaklaşımınızı özetler. Nazım’ın TKP Genel Sekreteri İsmail Bilen için yazdığı şiir bunlardandır. Bir dizede toplumsal yaşamın nasıl düzenlenmesi gerektiği resmedilmiştir.

Resmi alıp bugüne taşırsak, bizlere dayatılan sorunların çözümüne rahatlıkla ulaşabilir, etnik ve dini hassasiyetler temelinde yaratılan saflaşma ve gerginliği, sahici bir bölünmeye, yani zengin yoksul-sömüren sömürülen çatışmasına tahvil ederek köklü çözüme kavuşturabiliriz.

Bunun adı devrimdir.

Devrim, Nazım’ın tılsımlı dizesiyle bize göz kırpmaktadır: “Hudutsuz ve Allahsız bir baştı o/ yoldaştı o.”

Eğer devrimimizi “ihmal” edersek, yani etnik ve dini hassasiyet ve taleplerden oluşan zemini, neredeyse tek mevzu haline getirme gafletinde bulunursak ki maalesef genel durumumuz budur, mevcut güçsüzlüğümüzü ve etkisizliğimizi, etnik ve dini safların doğal bileşeni olmadığımız gerçeği ile kolaylıkla izah edebiliriz.

Bu durumu kolay izah edebiliriz lakin kör gözün parmağına misali, toplumsal hayatın dini kurallara göre düzenlenmesine karşı tepkisizliğimizi kendimize dahi açıklamakta zorlanırız.

Bakalım son yıllardaki düzenlemelere: toplumsal hayatın muhafazakârlaştırılması, eğitimin gericileştirilmesi, okulların imam hatibe dönüştürülmesi, okullarda ve kamuda türbanın serbest bırakılması derken iş, mesai saatlerinin cuma namazına göre ayarlanmasına gelip dayandı.

Laiklik lime lime edilirken biz ne yaptık peki? Cılız bir iki gösteri, birkaç basın açıklaması dışında kocaman bir hiç.

Türbanı “özgürlük” olarak görenlerimiz, eğitim müfredatının İslamileştirilmesine parmak kaldıranlarımız, cuma namazı düzenlemesine destek verenlerimiz derken iş, hiç oralı olmama noktasına gelip dayandı.

Yani laiklik mevzu bahis olduğunda kulağımızın üstüne yatıyoruz.

“Cuma namazı düzenlemesi” ve diğer İslami uygulamalar, inanç özgürlüğü bağlamında gerekçelendirildiği için olabilir mi bu akıl tutulması?

Olabilir. Neden olmasın ki? Sola “özgürlükçü laiklik” garabeti bulaştığından bu yana, “özgürlük”, dendiğinde akan sular duruyor nasıl olsa!

Açık olmakta yarar var. Siz kalkıp parti programına “özgürlükçü laiklik” diye not düşerseniz, cuma namazı düzenlemesine itiraz edemezsiniz, “adet yerini bulsun” diye ederseniz de inandırıcı olmanız ve harekete geçirmeniz mümkün olamaz. Ne de olsa “özgürlükçü laiklik”, insanların ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliği içermektedir; serbestlik “tanındıktan” sonra türban, dini eğitim, cuma namazı edası vb. taleplerin önünde engel kalmayacaktır.

Açık olmakta yarar var. Devrimin “kurucu ilkesi” olan laikliğe açıktan saldırılmaktadır. Kamusal alanın korunmasının garantisi olarak laiklik parça parça ortadan kaldırılmaktadır.

Bugün “ama”sız, “fakat”sız, “lakin”siz, tumturaklı tartışmalara boğulmadan ve illa devrimci bir tarzda laikliği savunma görevi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bunu bugün yapamazsak, yarın yapma şansımız kalmayacaktır.

“Hudutsuz ve Allahsız”lar görev başına!



Not: İsmail Bilen'in öldüğüne dair cezaevine gelen telgraf üzerine Nazım "Gece gelen telgraf" şiirini yazmış, lakin bir süre sonra haberin yanlış olduğu anlaşılmıştır.