23 Şubat 2016 Salı

“Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” ya da Merasim katliamını kim yaptı?

Başlıktaki soruyu cevaplamadan, bir başka soru soralım. “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” dedi, Mustafa Kemal Atatürk, vakti zamanında. Sorumuz şu: Olursa, ne olur? Cevap net: Bugünkü gibi olur.

Uzun, derin analizlere gerek yok; ne iktidarın emperyalistlerin bölgeye dönük kurgusunda üstlendiği rol önemlidir ne de Türkiye’nin bölgesel dengelerin neresinde yer tuttuğu. Ne Yeni Osmanlıcılık tartışmaları sonucu değiştirebilir ne de Türkiye’nin olası bir Kürt devletinden duyduğu rahatsızlık.

Sadeleştirelim:  Bu ülke artık, şeyhler, şıhlar ve bilcümle gericilerin hükümranlığındadır. Aynı anlayışla yönetilen ve dolayısıyla da her türlü emperyalist oyuna sahne olan bölge ülkelerinde şimdiye kadar ne yaşanmışsa, ülkemizde aynılarının yaşanmaya başlaması, iktidar sahiplerinin aynılaşmasından kaynaklanmaktadır.

Bırakalım demokrasi, insan hakları, özgürlükler vb.’lerini, savaş hukukuna bile riayet edilmiyor, savaş ahlakı bile hiçe sayılıyor, asker-sivil, çoluk-çocuk, masum-günahkâr, kadın-erkek, yaşlı-genç ayrımı gözetilmeksizin kitlesel katliamlar tercih ediliyorsa; uluorta, hedefli-hedefsiz, hesapsız-kitapsız bombalar patlatılıyorsa, “canlı bomba” ve “bombalı araç”  kavramları (!) toplum hafızasına kazınıyorsa, toplumsal hayat etnik, dini ve hatta mezhepsel farklılıklar temelinde ve daha çok hasmane duygularla belirleniyorsa ortada faşizmin kötülüğünü kat be kat aşan bir başka sosyal gerçeklik var demektir.

Bu, Türkiye’nin artık bir Ortadoğu ülkesi olduğunun ilan edilmesidir.

Rehyanlı’da, Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da, Sultanahmet’te, Çınar’da, Merasim’de patlayan bombalar ya doğrudan sivilleri hedef almış ya da sivillerin zarar görme ihtimali durumu değiştirmemiştir. Çünkü artık eylemler, asli amacıyla beraber, zaten hasmane duygular beslenen siyasi, dini, etnik toplulukların yok edilmesi, cezalandırılması amacıyla gerçekleştirilmektedir.

Ülkemizde “faşizmin kol gezdiği” zaman zarfında bile, bir başka ifadeyle, 70’li yıllardaki iç savaş günlerinde, Maraş, Çorum gibi Alevilere, 1 Mayıs 1977 gibi sola dönük hedefli katliamlar dışında, faşistler tarafından birkaç kahvehanenin taranması sayılmazsa, kitlesel imhaya dönük eylem hemen hemen yoktur.

Bu, sosyo-psikolojik halin değişimine işaret etmektedir. Çünkü kitlesel imhaya karar vermek, verilen kararı uygulamak nihayetinde insan faktörüyle alakalıdır.

Burada bir başka soru devreye girer. İntihar bombacısı, canlı bomba hangi toplumlarda, hangi kültürlerde görülmektedir?

“Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” şiarının işaret ettiği aydınlanmacı cumhuriyetin yenilgisiyle, bugün, ne yazık ki acı olaylarla varlığını hissetmeye başladığımız yeni Türkiye’yle karşı karşıya kaldığımızı söylemek durumundayız.

Birinci Dünya Savaşı’nda yüzde 10 sivil, yüzde 90 asker ölümü, İkinci Dünya Savaşı’nda yüzde 50 sivil, yüzde 50 asker ölümü gerçekleşmiştir. Zamane savaşlarında ise yüzde 10 asker, yüzde 90 sivil öldürülmektedir.

Silah teknolojisi gelişmiştir, uçaklar kentleri bombalamaktadır, tanklar sokak aralarında cirit atmaktadır; sıcak savaş bölgelerindeki şeyhler, şıhlar, müritlerin egemenliğindeki devletler ya da devlet dışı organizasyonlar, savaşı hayatın içine sokmakta tereddüt göstermemektedir.

Bu resim Ortadoğu’ya aittir ve ne yazık ki ülkeyi yönetenler aydınlanmacılığa son darbeyi yüzünü Ortadoğu’ya dönerek vurmak istemektedir. Reyhanlı’dan bu yana yaşadıklarımızın özeti budur ve yanı başımızda patlayan bombalar bunun ilan edilmesidir.

İlanın tescil edilip edilmeyeceği ise aydınlanmacıların, tıpkı Gezi İsyanı’ndaki gibi, duruma el koymasına bağlıdır.

Ankara “çok bilinmeyenli bir bilmece değil”

Başlıkta sorunun cevabının ne önemi var. Dün gece babalarının, annelerinin, çocuklarının eve dönmesini bekleyen, ancak gelen haberle dünyaları yıkılan eşler, çocuklar için bombayı kimin patlattığının bir önemi olabilir mi? Ne yani acıları mı hafifleyecek, kimin yaptığının açığa çıkmasıyla?

Katliamı kimin yaptığı, daha çok doğrudan canı yanmayanların, evlerine ateş düşmeyenlerin derdidir. Onlar için, politik iddiayı dayanaklı kılıp kılmadığı, asli hedefe ulaşmak için uygun şartlar oluşturup oluşturmadığı, politik duruşa zarar veren sonuçlar doğurup doğurmadığı önemlidir.

Kimse kendini kandırmasın. Katliam haberi ajanslara düştüğü andan itibaren, eylemi politik, etnik, dini muarızının yapmış olması temennisinde bulundu. IŞİD, Nusra, Suriye, PKK, PYD şu bu…

PYD’nin ısrarla “eylemin bizimle ilgisi yok” demesine rağmen, Hükümetin ısrarla PYD’yi işaret etmesi başka türlü açıklanamaz çünkü.

Çünkü, Cemil Bayık’ın,

“Ankara’da militarizmin merkezinde yapılan eylem de halkımıza karşı yürütülen insanlık dışı vahşi soykırımcı katliamlara karşı misilleme eylemi olabilir. Bu eylemi kimler yapmıştır bilemiyoruz. Ama daha önce Kürdistan'daki katliamlara misilleme olarak bu tür tepki eylemleri yapanların olduğunu biliyoruz. Herhalde eylemi yapanlar yakında niye yaptıklarını açıklarlar.”

şeklindeki sözlerini kimsenin dikkate almaması başka türlü açıklanamaz.

Cihat Mervan’ın ANF’de yayımlanan yazısındaki,

“(…) eylemin Kuzey Kürdistan’da son birkaç ayda devletin uyguladığı vahşet politikasının sonucu olma ihtimali çok kuvvetlidir.  (…) 24 Temmuz 2015’ten bu yana Kürdistan’ı onlarca uçakla bombalayan, Kürdistan’da şehir ve kasabaları yakıp yıkan, daha bir hafta önce Cizre’de 150 aşkın kişiyi diri diri yakan, insanların cenazelerini daha sokaktan almasına müsaade etmeyen bir devlet ne bekliyor ki? Ortada çok bilinmeyenli bir denklem söz konusu değil. (…) Ankara’daki saldırının çok bilinmez bir denklem olduğunu düşünenler ve zor denklemi çözmek isteyenlere de şunu hatırlatmakta yarar var. Lütfen dönün Erdoğan-Davutoğlu-Ergenekon-JİTEM-İŞİD çetelerinin Kürdistan’da yaptıklarına bir bakın. Ektikleri öfkeye bir bakın. Ortada bir bilmece yok, Erdoğan’ın başlattığı ‘kıyamete kadar savaş’ var. Ve bunun yol açtığı sonuçlarla karşı karşıyayız. Yani ekilen rüzgarın ne yazık ki fırtınaya dönüşme hali var.”

şeklindeki satırların, katliamı kimin yaptığının açık seçik ifadesi olduğunun dikkatlerden kaçması mümkün müdür? Kaçıyor (!) ama. Çünkü “eylemi üstlenen” bu satırlar, asıl olarak Suriye’deki PYD hedeflerine yönelen siyasi iktidarın işine gelmiyor. Bir de tabi, bazı sol çevreler bu tür konuları tartışmaktan, kendine dert edinmekten nedense imtina ediyor. Hem de son zamanlarda falan değil, epeydir, başka başka gerekçelerle bütün bunlar yokmuş gibi davranılıyor.

Nihayetinde, Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirenler ve bu süreci hızlandırıp kolaylaştıran unsurlar kendi hikâyelerini yazıyor; hem yazılıyor hem de sahneleniyor aslında.

Ne yapalım. ‘Aslanlar kendi hikâyelerini yazana kadar, avcıları dinlemeye’ devam edeceğiz; Bülent Ecevit’in dediği gibi, ‘tribünde oturmaya devam eder ve sahaya inmezsek’ bu adamları seyretmeyi sürdüreceğiz. Ta ki bir gün yanı başımızda bir bomba patlayıncaya dek.

Hiçbir “ulvi” amaç, katliamları haklı çıkarmaz

Ankara Merasim’deki katliamı, TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) üstlendi. Böyle bir örgüt var mı, yok mu ya da üstlenmesi ne kadar gerçeği yansıtıyor bilemiyorum.

Bildiğim şu:  Karşıtına benzemek, karşıta dönük eleştirileri dayanaksız kılmakla kalmaz, sizin inandırıcılığınızı da ortadan kaldırır. Eylemin kime yarayacağı tartışması konjonktürle alakalıdır ancak eylem tarzınız, sizin ideolojik-politik çizginizin ve insani yönünüzün emarelerini taşır.

Sivillere ya da bilfiil savaşta yer almayanlara dönük saldırıların, her hangi bir gerekçeyle savunulması, karşıtınızın gerçekleştirdiği kitle katliamlarına karşı söz söyleme şansınızı elinizden alır.

10 Ekim Ankara katliamını yapanların da “ulvi” bir amacının olmadığını kim iddia edebilir? Ulvi amaçların arkasına sığınarak, intikamcı bir yaklaşımla bu tür eylemleri kabul edilebilir kılmaya çalışmak, gaflettir.

90’lı yıllarda, Türkiye kamuoyunun Kürt sorununa yaklaşımını olumsuz yönde etkileyen pek çok eylem olmuştur. Mavi Çarşı, Tuzla, terhise giden 33 askerin öldürülmesi ilk akla gelenlerden.

Merasim katliamı da, tıpkı o eylemler gibi kırılma yaratacak önemdedir.

Asıl tehlike, karşıtlar arasındaki çizginin, dışarıdan görülemeyecek oranda silikleşmesidir. Ortadoğululaşmak denilen şey tam da budur.



Not:  Bu yazı Merasim katliamından hemen sonra yazılmıştır. Eylemi TAK üstlendikten sonra “Hiçbir ulvi amaç, katliamı haklı çıkarmaz” başlıklı son bölüm eklenmiştir.



Bu yazı, 20 Şubat 2016 tarihinde sendika9.org'da yayınlandı.






6 Şubat 2016 Cumartesi

Emine Ayna’yla empati yapmak

Emine Ayna’yla empati yapmak gerçekten zor. Kendimizi Cizre’de bir evin bodrumunda ölümü bekleyenlerin yerine koymak da zor.

Ne Suriçi’ndekilerle duygudaşlık yaratabiliriz ne de yaşadıklarını anlayabiliriz.

Bizler, yani savaşı, katliamları uzaktan seyretmek durumunda kalanlar, Silopi’ye destek niyetine basın açıklaması yapmak, Yüksekova’daki çocuklara oyuncak göndermekle sınırlı bir şeyler yapar, işin doğrusu içimizi rahatlatabiliriz. Bunların değersiz olduğu söylenemez ama tarifsiz şekilde acı çekenlerin, ölümün soluğunu hissedenlerin, ölenlerin, günlerdir sokağa çıkamayanların, ambulans bekleyenlerin ellerine dokunamaz, gözlerine bakamayız.

Gözler ve eller birbirine değemiyorsa, ruhların birleşmesi de mümkün değildir. Ne derler, “herkes kendi acısını yaşamaktadır”; ne yazık ki böyledir.

Söylemek lazım ki, kimsenin suçu değildir bu hal. Ülkenin kaderi böyle yazılmıştır; nedenleri üzerine herkes kendi yorumunu yapabilir. Ne derler, “herkes kendi yorumunun celladıdır.”

Emine Ayna’yla empati yapamayabiliriz ancak Emine Ayna’nın sözlerini tartışmaktan bizi alıkoyan ne?

Herkes farkındadır, bunu bile yapmıyoruz.

İlginç bir solumuz var. Aleni hiçbir şey tartışmıyoruz. Yazmak ve yazılanlar üzerinden yazanlara küfür etmek veya övmekle sınırlı bir ilişkiye kendimizi hapsetmiş bulunuyoruz. Bunun doğal sonucu da yerimizde sayıyor, patinaj yapıyoruz; gerilediğimizi fark etmiyoruz.

İlginç bir solumuz var. Tartışılması gereken konular ve sorunlarla dolaylı-dolaysız karşı karşıya kaldığımızda ya kulağımızın üstüne yatıyor ya da bir iki çatlak sesi bastırıyoruz. Yok sayarak yol almaya çalışıyoruz. Ne derler, yoldan çıkanlar, yoldan çıktığını fark edemeyenlerdir.

Vakti zamanında Tarik Ali,  KESK’in davetlisi olarak ülkemize gelmiş ve Türkiye solunu şu cümlelerle tanımlamıştı: “Türk solu, Avrupa’daki en sert, en şiddet sever soldan biridir. Birbirleriyle çatıştılar, öldürdüler.”

Yüzümüze tokat gibi inen bu cümleleri bile yok saydık. Üzerine düşündük mü bilmem ama bunu dışarıya belli etmedik. Ne itiraz sesi duyuldu ne de hak verenimiz çıktı. Burada bireylerden söz etmediğim anlaşılmıştır umarım. Kastım politik kümelenmelerin konuyu kendine dert edip etmediğidir.

Oysa Tarık Ali’yi okur, önemser ve severiz.

İlginç bir solumuz var. Sahici sorunlardan ısrarla uzak durmaya çalışıyor, statükonun, ezberin bozulma ihtimaline karşı direniyoruz.

Örneğin, Suruç ve Ankara katliamlarının ifade ettiği gerçeklerden bu yolla uzak durmaya mı çalışıyoruz?  İçimizi mi rahatlatıyoruz? Gerçekliğimizin yapılması gerekenleri yerine getirmekten uzak olduğunu biliyor ve o nedenle mi görmezden geliyoruz, anlamak çok zor.

Emine Ayna’ya “dokunamıyor” olabiliriz ama yazdıklarını, ne demek istediğini anlayabilecek akla, zekâya sahibiz.

Emine Ayna, “siyasetten” çekildiğini bildirdiği metinde, parlamentonun işlevsizleştirildiğini, sivil siyasetin yok sayıldığını, parlamenter demokrasinin bile anlamsızlaştırıldığını, belediyelerin elinin kolunun bağlandığını, siyasi partiler aracılığıyla siyaset yapma olanağının ortadan kalktığını söyledi.

Bu özeti, bir durum tespiti sayarsak, aşağıdaki satırları, son üç yılın, bir başka ifadeyle “barış” ve “müzakere” sürecinin bir özeleştirisi gibi algılayabiliriz.

“Her gün tek dil-tek millet söylemiyle, Kürt halkının dilini ve kimliğini inkâr eden, Cumhuriyet tarihi boyunca mücadele ederek yarattığı kültürel ve siyasi değerlerine her fırsatta hakaret eden, insani anlamda hiç kimsenin kabul edemeyeceği şekilde ölüsüne de dirisini de işkence yapan, mezarını da evini de yakıp yıkan bir anlayışla siyasi çözüm gelişebileceğine inanmıyorum.”

Evet, Emine Ayna özeleştiri yapmıştır.

Kürtlerin on yıllardır yaşadığı büyük mezalim, hem empati yapmanın mümkün olmadığını göstermekle kalmadı, aynı zamanda, ne yazık ki, mezalim altında tutulanları eleştirme kanallarını da kapattı.

Emine Ayna, özeleştirisiyle, tarif etmeye çalıştığı ideolojik-politik odaktan, yani bir başka ifadeyle, Türkiye sağının hassasiyetleriyle örgütünün tahkimatını sağlayan, seçmenini ırkçı-gerici-faşizan anlayışla konsolide eden bir partinin, demokratikleşmenin önemli sacayağı olarak görülen Kürt sorununu barışçı temelde çözebileceğine dair beklentinin oluşmasına yol açan ve açık ki kendi saflarını da etkisi altına alan yaklaşımı mahkum etmiştir.

Bunun toplumsal-siyasal karşılığı nedir, bundan sonra süreç nereye evrilir bilinmez ama özeleştiri bir yönüyle, mevcudiyetini solculara, laiklere, Alevilere ve Kürtlere düşmanlıkla gösteren Türkiye sağıyla barışmanın mümkün olmadığını yazıp çizen insanların gördüğü muameleden, yani üzerlerinde oluşturulan “mahalle baskısından” duyulan pişmanlığı göstermektedir.

“Barış olmasın” demekle, “bu adamlarla barış olmaz” demek ayrıdır; “bu adamlarla barış olmaz” diyenlerin, Kürtlerin empati bile kurulmasının mümkün olamayacağı derecede büyük acı çekmesi pahasına haklı oldukları açığa çıkmıştır.

Keşke çıkmasaydı.

Türkiye sağının ciğerini bilen ve dolayısıyla dili döndüğünce görüşlerini açıklayan solcuların karşı karşıya kaldığı “mahalle baskısının” en samimi ve en naif halini Ahmet Türk, “Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.” sözlerinde bulmak mümkünken, en kaba halinin örneğini ise Sırrı Süreyya Önder’in, “Hakan Fidan'ın Dışişleri Bakanı olmasını isterim. Belirli bir mesafe yürüttük kendisiyle. Büyük bir barışı kuruyoruz. Görüşmeler yürütüyoruz. Yakın mesaiye girince de bir güven temelinde bu ilişkiyi götürüyoruz.” şeklindeki sözleri oluşturur.

Emine Ayna’nın çektiği bayrak, yıllardır sosyalistlerin elinde dalgalanıyordu. Dün eleştiri kanallarının açılması için zorlamamak nasıl hata ise, bugün de Cizre’deki sesleri duymamak aynı derecede hatadır.

Faşizm, parlamentonun duvarları arasında hafifletilemeyecek oranda ağır bir şeydir. Bu ağırlık olanca gücüyle ülkenin üzerindedir. Emine Ayna, içinde özeleştiri bulunan, solcuların hakkını teslim eden ve mücadele doğrultusunu netleştiren satırlarla bunu ifade etmiştir.

Bari bu sefer, Emine Ayna’nın başlattığı tartışmayı “es” geçmeyelim. Ve açık açık söyleyelim: Barış ancak antifaşist, antikapitalist, antiemperyalist ve gericilik karşıtı bir siyasetle beslendiğinde mümkün olabilir.

Yani bir kez daha: Bu adamlarla barış olmaz. Olursa da bu barış olmaz.



Not: Bu yazı 2 Şubat 2016'da sendika9.org'da yayımlandı.

2 Şubat 2016 Salı

Devrimci Yol güzellemesi

Devrimci Hareket dergisi internet sitesinde, benim “Fatsa sadece Fatsa değildi; Suriçi de sadece Suriçi değildir” başlıklı yazıma, “Cehaletin böylesi Sur’a zarar Fatsa’ya da” başlıklı bir yazıyla yanıt verilmiş. Site yazarı bununla da yetinmemiş, yazısında 10 Ekim Ankara katliamından sonra kaleme aldığım “Ölülerimizi burada bırakıp nereye gidelim” başlıklı yazımı da hatırlatarak, “akıl ve yürek çarpılmasına” uğradığım tespitinde bulunmuş. İki konudaki yazdıklarım yan yana getirildiğinde ruh halime dair psikiyatr edasıyla teşhis konulmuş: Cahil ve şımarığım.

Fatsa’ya yakın, Sur’a uzak duran, Fatsa’ya methiye düzüp Sur’u nasıl olumsuzlarım derdini kendine dert eden solculara karşı yazdığım bir yazıdan yola çıkarak, Fatsa tartışması açmaya kalkışarak yazının asıl amacını görmezden gelmek ancak, “Fatsa’ya yakın, Sur’a uzak” duruşun getirdiği mahcubiyetle açıklanabilir.

Niye cahil olduğuma bakalım önce. Anladığım kadarıyla Fatsa ile Sur arasında benzerlikten söz ettiğim için cahilim. Çünkü vakti zamanındaki Fatsa’nın, bugünkü Sur gibi “özyönetim” deneyimi olduğunu yazmışım.

Keşke yazmayıp doğrudan alıntılarla işi halletseydim. Dolayısıyla da site yazarının muhatabı ben değil Devrimci Yol savunmasını kaleme alanlar olurdu. Böyle dedim ama site yazarının şu sıralar böyle bir işe kalkışmayacağını bilmem lazımdı!

Bakın Devrimci Yol Ana Davası savunmasında Fatsa nasıl anlatılıyor: “Fatsa’da gerçek bir demokrasinin, gerçek bir halk yönetiminin çekirdekleri atılmış, halk binlerce yıldır kendilerini yönettiğini söyleyen sömürücülere-asalaklara ihtiyacı bulunmadığını, kendi kendisini pekâlâ daha iyi yöneteceğini fark etmeye başlamıştı. Bu küçük ilçe halkının kendi elleriyle yarattıkları güzellikler öylesine etkileyiciydi ki…”

PKK liderlerinden Duran Kalkan kendisiyle yapılan röportajda “özyönetim”le ilgili olarak şunları söylemiş: “O halde bizde sorunlarımızı çözecek meclislerimizi oluştururuz. Özyönetimlerimizi çıkartır ve kendi sorunlarımızı çözeriz.”

Cahil olabilirim, sakıncası yok. Ancak Fatsa’yı doğuran koşullar ve Fatsa’nın arkasındaki politik irade ile Sur’u yaratan koşullar ve arkasındaki politik iradenin farklı olduğunu söylemeye hacet duymam. Bu okuyanın aklıyla dalga geçmektir. Site yazarı da bunu düşünebilseydi fena olmazdı.

Kaldı ki yazımda,  “Bildiğim, bu toprakların ilk özyönetim deneyiminin Fatsa’da gerçekleştiğidir. Bu, Fatsa’yla Sur’un benzerliğidir. Fatsa yenilmiştir, “Suriçi” direnmektedir. Bu da Fatsa’yla Sur’un farkıdır.” demekle yetinmiş, Fatsa ve Sur deneyimlerinin özüne dair kelam etmemiştim.

Anlaşılması açısından tekrar edeyim. Fatsa o gün devrimci hareketin yarattığı bir değerdi. Sur da bugün, yaratanlar açısından aynı öneme sahip. Buradaki fark, Devrimci Yol kendi yarattığı değerin devamlılığını sağlayamadı; Sur ise direniyor.

Konu bu kadar açık ve nettir.

1970’li yılların ikinci yarısında yükselen antifaşist halk direnişinin simge yerlerindendi Fatsa. 12 Eylülcüler, devrimci hareketin askeri darbeye karşı vereceği tepkiyi Fatsa’ya saldırarak test etmiş, ne yazık ki test, kendileri açısından olumlu sonuç vermişti.

Şu bir varsayım mıdır, hiç sanmam: Fatsa’da, yaratılan algıya uygun bir direniş sergilenseydi, tarih farklı yazılacaktı.

İddia edilen nedir, site yazısından anlayabilmiş değilim.

Fatsa yenilmemiş midir? Nokta Operasyonu ve devamındaki 12 Eylül operasyonları başarılı olmamış mıdır?

Birbirimizi kandırmayalım arkadaşlar. Şu veya bu nedenle Fatsa direnmemiştir. Fatsalı devrimciler kenti terk ederek kırsal alana çekilmiştir. Devamında 12 Eylül’ün devreye soktuğu aygıtlar karşısında kırdaki direniş de nihayete ermiştir. Bu zaman zarfında devrimci hareket çok sayıda insanını yitirmiştir.

Yine alıntı yapayım da, site yazarı kime ne diyecekse desin!

Oğuzhan Müftüoğlu, “Bitmeyen Yolculuk” kitabında Nokta Operasyonunu söyle anlatıyor: “İstanbul’da ‘Nokta Operasyonu’ için askeri sevkiyatı ve kuşatmayı haber aldığımız zaman, ne yapmalıyız meselesini yeniden konuştuk. Sedat (Göçmen), Karadeniz’deki arkadaşların kıra çekilme kararı ve askerin ilçeye girişini engellememe görüşünde olduklarını anlattı. O şekilde karar almışlar. (…) hayır diyebilirdik belki. Ama öyle bir şey söylemedik. Bizim kararımız da bu doğrultuda oldu. Bölgedeki arkadaşların, tabii Fikri (Sönmez) ile birlikte aldıkları karara karşı bizim farklı bir karar dikte etmemiz doğru olmazdı.”

Aynı konuda “Fırtınalı Denizin Yolcuları” kitabında Sedat Göçmen ise şu ifadeleri kullanmış: “Bazı sol gruplar, Devrimci Yol’un Fatsa’da direnmediğini, direnemediğini söyler. Karadan, havadan ve denizden kuşatılmış bir Fatsa’da onların ifade ettiği türden bir direniş, katliam nedeni olurdu ve biz buna fırsat tanımadık. En az kayıpla bu saldırıyı atlatmaya çalıştık.”

Şimdi bugünden geriye bakarak, insanların hayatı üzerinden ahkâm kesmek çok ahlaki değil ancak hatırlatılmalıdır ki sadece Devrimci Yol değil, bütün devrimci hareketler 12 Eylül’de büyük kayıplar verdi. Fatsa’daki “az kayıp”, Fatsalı devrimcileri de içerecek şekilde büyük kayıplara yol açtı.

Şimdi bir hatırlatma daha yapalım ki Fatsa ile Sur’un benzerliklerinden sonra farklılığı da anlaşılır olsun. Sur tıpkı Fatsa gibi denizden olmasa da karadan ve havadan kuşatılmış durumda; büyük kayıplara rağmen yarattığına sahip çıkıyor.

Bu “şımarıklık” devam ederse canımız daha yanar

Sanırım “şımarıklık” konusu 10 Ekim katliamı sonrası kaleme aldığım yazıda site yazarının söz ettiği, “o kanlı meydanda bulunan devrimcileri, yaralılara yardım vb. konularda önem sırasına sokmam”dan kaynaklı.

Site yazarının anlaması açısından 10 Ekim yazısındaki vurguyu bir kez daha tekrarlamakta fayda bulunuyor.

Kim alınırsa alınsın, kim ne sonuç çıkarırsa çıkarsın; Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç katliamlarından, HDP bürolarına yapılan saldırılardan sonra,  seçime 20 gün kala ve AKP-seçim ilişkisi üzerine yapılan onlarca değerlendirmeye ve İŞİD gerçeğine rağmen, öyle bir mitingi düzenlemek, karar verildikten sonra en küçük bir güvenlik önlemi almamak, “alalım” diyenleri susturmak, derecesi ve şekli ne olursa olsun mitinge bir saldırı olabileceği öngörüsünde bulunmamak, öngörü olmadığı için saldırı anı ve sonrasına dair herhangi bir plan yapma gereği duymamak kelimenin tam anlamıyla halt etmektir. Ve bu halt edilmiştir.

İşin vahametinin farkında değiliz sanıyorum. Katliamın politik sonuçları bir tarafa, yüz arkadaşımızı katlettiler; onlarca arkadaşımız yaralandı.

Bir Allahın kulu da çıkıp özür dilemedi; mitingin düzenleyicisi olmadığı halde bir tek Selahattin Demirtaş özür diledi.

Saflarımızı fena halde etkisi altına alan bireysellik (bunu liberal eğilim diye de okuyabiliriz) böyle bir şey sanıyorum: “Ben de oradaydım, yaralı taşıdım”, “doktorum, yaralılara müdahale ettim”, “birey olarak incindim” falan.

Bu ruh halini geçemezsek, daha çok öleceğimizin bilinmesi gerekir. Evet, site yazarının dediği doğru. Yalnızca dediği gibi katliam alanında kalan devrimcileri sıralamadım ama haklarını teslim ettim. Çünkü bu hak teslimi, örgütlü mücadeleye, devrimcilerin sorumluluklarına ve ülke gerçeğine yapılan vurgudan ibaretti. Tek tek bireylerin üzülmesi, canının yanması, canhıraş koşturmasını yok saymak değil.

Turuncu önlüklü gençlerin katliamdan sonra alanda hakimiyet kurması, polisle cebelleşmeden yaralıları taşımaya kadar, alandaki işleri kotarmaya çalışması, asgari örgütlü hali gösteriyordu ki, Halkevleri kortejinde yüzlerce genç kortej güvenliğini almak üzere görevlendirilmişti. Alandan görüntü veren TV’lerin ekranlarında çok sayıda turuncu önlüklü genç görünmesinin nedeni buydu. Keşke miting düzenleyicileri o gençlerin, toplanma alanında önlem almasını isteseydi; keşke.

Birbirimizi bir konuda daha kandırmayalım. Diğer illeri bilmem ama Ankara’da en küçük ortak basın açıklamasından ortak büyük mitinglere kadar hemen her etkinliğin öncesinde tek belirleyici olan siyasi iradenin öngörüsüzlüğü ve patlamadan sonra alanı terk etmesi üzerine bir çift söz söyleyemeyeceksek, yıkılsın bu ortaklık!

Yüz arkadaşımız öldü. Yüz eve ateş düştü. Biz hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. Örnek mi? Örnek o kadar çok ki. İşin tuhafı, asgari düzeyde önlem alınmasını ısrarla savunan ve bunu hayata geçirmeye çalışanların hakir görülmesi. Demek değişen bir şey yok; egemen sol anlayış belirleyici olduğu sürece de değişen bir şey olmayacak.

Demek devrimcileri “sıralamaya soktum”. Büyük bir acıyla karşı karşıya bırakılan solu polemik konusu yaptım.

Bildiğim kadarıyla site, Devrimci Yol geleneğindendir. O halde, Devrimci Yol dergisinin 1 Mayıs 1977 katliamından sonra, 15 Mayıs 1977 tarihli 2. sayısında yer alan ve daha önce başka bir yazı vesilesiyle aktardığım bölümü bir kez de buraya alayım.

“Şimdi, Bir Mayıs katliamının, kanlı faşist terörün ve diğer faşist saldırı ve cinayetlerin yaratabileceği teslimiyet ve yılgınlık eğilimlerine karşı mücadele edilmelidir. Şehitlerimizin mücadele anılarından alacağımız bir taze hınç ve inançla, emekçi yığınlara yeniden faşizme karşı devrimci mücadele azmini taşımalıyız. Bir Mayıs üzerine yürütülen faşist demagojiyi kitleler içinde geçersiz hale getirmeliyiz. Provokasyona alet olan Marksizm dışı akımları ağır tarihi sorumlulukları ile teşhir etmeli, olay karşısında oligarşinin dilini kullanan ve onların tavrını takınan sözde solcuları mahkum etmeliyiz.”

Yaşadığımız günler bu oranda net olmayı gerektirmektedir. Devrimci Yol, egemenlerin katliam yapmak için ihtiyaç duyduğu provokasyona alet olan solcuların yakasına yapışmıştır.

Biz birbirimizin yakasına yapışmaz ve aynı zamanda gereğini yerine getirmezsek, canımız daha çok yanacaktır.

Küçük iktidarlarımızı sağlamlaştırmak, yapıştığımız koltukları bırakmamak, en küçük muhalif sese tahammül edememek, eleştirileri bastırmak… Tercihimiz buysa ki böyle olduğu anlaşılıyor, yıkılsın bu düzen!

Başlık Devrimci Yol davasında Melih Pekdemir’in son sözlerinden alıntıdır. Pekdemir, “Devrimci Yol güzellemesi” kavramını, felsefi anlamda kullanmıştır. Ancak bu kullanımın anlaşılmadığı görülmektedir. Site yazarı, hemen her anını ezbere bildiğimiz Fatsa ile ilgili gerçeklikten uzak “güzelleme” yapmaktadır.

Tekrar ederek yazıyı sonlandırayım: Fatsa yenildiği için 12 Eylül başarılı olmuştur. Sur henüz teslim olmadığı için sonrasına ilişkin varsayımda bulunmak yanlış olacaktır.