18 Mart 2016 Cuma

Doğru eylem nedir?

Bu konuda ahkâm kesecek halimiz yok. Çünkü doğru eylemin, her dönem ve şart altında geçerli değişmezleri bulunması gerektiği, eylemi gerçekleştirenlerin kendi doğrularıyla örtüşüyor. “Ben yapıyorsam doğrudur”, anlayışının karşısında “doğru eylem nedir” tartışmasını açmak, korkarım nafile bir çaba olacak.

Kaldı ki, birilerini eleştirmeye takatimiz kaldığını da sanmıyorum. En azından benim takatim yok.
Herkesin kendi doğrularını değişmez ilan ettiği, eleştirinin kırıntısına bile tahammül göstermediği, kutsalların büyük kıskançlıkla koruma altına alındığı, herkesin bir diğerine had bildirdiği zamanları yaşıyoruz.

Ne haddimize anlı şanlı örgütleri/partileri/politik yapıları eleştirmek! Hem haddimize değil, hem de eleştirinin kıymeti yok. “Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok” hallerindeyiz. Çaresizlik midir bu, ne bileyim belki de öyledir.

54 yıllık ömrü hayatımda, bu duyguyu yaşadığım dönemler sınırlıdır. Ne günde ortalama 10-15 insanın öldürüldüğü ve benim de saf tuttuğum 1975-80 arası iç savaş ortamında ne 12 Eylül sonrası işkence ve cezaevi günlerinde çaresizlik duygusunu yaşadığımı hatırlıyorum. Nihayetinde düzene başkaldırmış isyankârlardık, devlet de isyanı bastırmakla mükellefti. Yani her şey kendi doğallığında yürüyordu. En zor şartlarda, “işte katiller, işte biz, büyüyor aramızdaki uçurum” diyebilecek netliğe ve belki de huzura sahiptik.

Daha eskilere gitmeye gerek duymuyor, dönem dönem çaresizliğe gark olduğum 90’lı yılları örnek vermeden geçiyorum.

Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç katliamlarının yaşanmasına, IŞİD gerçeğine, 7 Haziran seçimlerinden sonra yeniden başlayan çatışmalara rağmen, küçücük bir öngörüde dahi bulunma kabiliyeti göstermeyen, en küçük güvenlik önlemi dahi almayı akıllarının ucundan geçirmeyenlerin varlığı ve “mahallemizdeki” hâkimiyetleri, kabul edelim ki bizi çaresizlikle baş başa bırakacak önemdedir.

Ne zaman öleceğimizin bir başkasının kararına bağlı olması, hangi duyguya yol açarsa, hissiyat budur.

Bir eylem, yapanlar tarafından “resmen” üstlenene kadar kimin yaptığına dair tahminler havada uçuşuyorsa, yani eylemin kendisi, kimin yaptığına dair emare taşımıyorsa, tahminlerde adı geçen örgütlerin sıkıştırdığı bir ortamda yaşıyoruz demektir. Bunun açılımı nettir: Devrimcilerin kendi “mevzusunu” yaratma ve kitlelerden karşılık bulma olanakları yoktur. Bu durum, kabul etmeyenler elbette çıkabilir, solu, ha bire Orhan Veli’nin şiirini okumak mecburiyetinde bırakacaktır: “Sol elim/acemi elim/zavallı elim”.

Eylemi kimin yaptığının anlaşılamadığı, hatta önemini yitirdiği kaotik bir ortamdan devrimci sonuçlar çıkarmak mümkün diyorsak, Güvenpark’ta patlayan bombanın failini aramayı sürdürelim. Bulur bulmaz ya da yapan üstlenir üstlenmez, kendi politik durumumuzu güçlendirecek argümanlarla “yola devam” edelim; politik muarızımız yaptıysa eleştirilerimizi sertleştirelim, aksi çıkarsa gerçeği görmezden gelelim, bilinen ifadeyle, kulağımızın üstüne yatalım.

Etnik, dinî, mezhepsel farklılıklar nedeniyle insanların birbirini boğazlamaya başladığı, Kürtlerin bodrum katında, Türklerin Güvenpark’ta katledildiği bir ülkede, siyaseten ne yapacağınız ayrı bir konu olmak şartıyla, insanın sahipsiz kalması başlı başına çaresizlik değil de nedir.

“Suruç’ta bayram var” diyenlerle, “Güvenpark’ta bayram var” diyenleri reddeden, bu anlayışları temsil edenlerle arasında siyasi, insani ve vicdani uçurumlar oluşturan bir sol açığa çıkmadığı ve kendisini hayatın her alanında görünür kılmadığı sürece “bizim büyük çaresizliğimiz” devam edecektir.

Gecenin bu saatinde hangi yazıya atıfta bulunduğumu hatırlamıyorum ama dikkat çektiğim nokta şuydu: 70’li yıllarda devrimci hareketlerin sabıkasında tek bir kitle katliamı yoktur; ne bir otobüs taranması ne bir kahvehaneye saldırılması. Eylemin kendisi, kimin yaptığının doğrudan işaretiydi. O yıllarda bir kez bile yanıldığımızı hatırlamıyorum. Şimdi ise yanılmadığımız tek konu, masumların, pırıl pırıl insanların katledilmiş olmasıdır.

“Eşyayı adıyla çağıralım.” Katliamcıya, katliamcı diyelim. Eğer bunu yapılmazsa, hemen herkes Güvenpark katliamının altında kalacaktır.

Yazıya “doğru eylem nedir” sorusuyla başlamıştık. Öyle de bitirelim.

Doğru eylem nedir?


Not: 15 Mart 2016’da sendika10.org’da yayımlanan bu yazı, Güvenpark katliamından birkaç saat sonra kaleme alındı; o saatlerde eylemi kimin yaptığına dair tahminler havada uçuşuyordu. Dün ise eylemi TAK üstlendi. “Eşyayı adıyla çağırmak” durumundayız, hatta mecburiyetindeyiz. Örneğin, IŞİD’in yaptığı bir katliam sonrası nasıl ki “eşya adıyla çağrılıyorsa”, Güvenpark katliamını TAK’ın yaptığı, PKK’nin lider kadrolarının da eylemi desteklediği, hatta mazur göstermeye çalıştıklarını görmeli ve açıktan mahkûm etmeliyiz. Yoksa hayli yıpranmış durumda bulunan inandırıcılığımızdan eser kalmayacak.








7 Mart 2016 Pazartesi

Ayağa kalkın efendiler!

Nazım Hikmet, “Ayağa kalkın efendiler” dedi.  Ne anlamalı bu şiirden?

Nazım, “kaburgalarında ateş yerine idare lambası taşıyan”lara karşı efendileri mi ayağa kalkmaya çağırdı, yoksa “ateşimizle yağlı saçlarından tutuşturarak bir türbe mumu gibi damla damla eriteceğimiz” efendilere mi seslendi?

Her ikisi de kabulümüz.

Efendiler ayağa kalksın. Buna kim itiraz edebilir?

Hanımefendiler de ayağa kalksın. Bu çoğaltır; çoğalmaya kim itiraz edebilir? Namzettir ayağa kalkmaya erkekler ve kadınlar.

Ve çocuklar kalksın ayağa. Çünkü asıl çoğaltan çocuklardır. Buna itiraz eden çıkmaz da, çocuk ölümlerinin hayatı azalttığını kimseler fark etmez.

Bilelim: Tetiğe dokunanlar, çocuk öldürmenin taşıdığı anlamı fark edenlerdir.

Fark edelim: Barışı armağan edemezsek çocuklara, birileri tetiğe dokunmaktan imtina etmeyecektir.

Çünkü hayatı azalta azalta, hayattan çala çala, hayatı küstüre bıktıra; hayatı hayatından bezdirmeye yemin etmiş birileri.

Biz de ekmeğe el basalım, “sözünde durmayan taş olsun” diyelim, kalbimizin en korunaklı yerinde çocuklara yer açalım; kurdun, kuşun gazabından onları koruyalım.

Ayağa kalkalım; çünkü birileri öldürdüğü kadınları, erkekleri ve çocukları kâr hanesine yazıyor. Bu yükü, bu ülke daha fazla taşıyamaz diyenler ayağa kalksın o vakit. Bu kadar acı bu ülkeye bile, evet bu ülkeye bile fazla.

Bilelim: Biz ayağa kalkmazsak, lanet yağmaya devam edecek bu ülkeye. Suruç’tan, Ankara’dan, Merasim’den öte lanet var mı? Lanet yağmuru kesilsin diye ayağa kalkacağız, başka çare var mı?

Gözünü kırpmadan masumları katledenlere, ‘kimsenin ettiği kâr yanına kalmaz’ demekten başka söz var mı?

İşine gidenleri, işinden çıkanları, ekmek alanları, yemek yiyenleri, sokakta oynayanları öldüren mahlûkatları ne yapıp ne edip durdurmak gerekiyor.

Çünkü bu ölüm iklimi, narı dalında karartacak.

Bakalım etrafımıza: Omuzlarında bu kadar çok ölüm taşıyan hangi ülke iflah olmuştur?

Bakalım etrafımıza: Bağrında bu kadar çok bomba patlayan hangi toplum çürümekten kurtarmıştır kendini?

İnsandan uzaklaşan çürümeye başlar, değişmemiştir bu hiç. İdeolojik çürümeden daha ağırdır sonuçları.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, “etkisiz hale getirildi” der.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, “bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; yanılmışız” der.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, genç ömürler üzerinden savaş naraları atar.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o, “misliyle karşılık verildi” der.

Sen ayağa kalkar “insan” dersin, o,  öldürdüklerinin sayısı ile övünür.

Sen “insan” demeye kalkarsan, yerine oturman mümkün olmaktan çıkar.

“Artvin” der ayağa kalkarsın, “kentsel yağma” der ayağa kalkarsın, “baz istasyonu” der ayağa kalkarsın.

“Kadın cinayetleri”, “kuzey ormanları”, “iş cinayetleri”, “ulaşım zamları”, “barınma hakkı”, “güvencesizlik” der ayağa kalkarsın.

“Gericilik” der, bırakalım ayağa kalkmayı, gözünü bir an bile kırpma vakti bulamazsın.

Faşizmin esip gürlediği bir ülkede oturmak ne kadar mümkünse, o kadar işte.

Var olun. Sağ olun!


Not: “Ayağa kalk” kampanyasının ilk gününden bu yana yerine oturmayan Halkevcilere ithaf edilen bu yazı 4 Mart 2016’da sendika9.org’da yayımlanmıştır.










1 Mart 2016 Salı

Devrim hâlâ mümkün ve şarttır

Fotoğrafa iyi bakın. İyi bakın çocukların gözlerine. Ne gördüğünüzü bu fotoğrafta, yanınızda kim varsa söyleyin. Öyle fısıldar gibi değil, ikinizden başkasının duymayacağı dudak hareketleriyle hiç değil. Öyle avazınız çıktığı kadar değil, sesinizi bozan, çatallaştıran sertlikte hiç değil. Fotoğraftaki çocuklar nasıl yaşadılar ve nasıl öldülerse öyle anlatın. Devrim gibi duru ve kararlı olun.

İyi bakın çocukların neşesine. İyi bakın ve mutluluğun asıl olarak devrimci olmaktan geçtiğine kanaat getirin. Bakın ve inanın; neşeli olmayanların devrim yapamayacağı ve insanı neşelendirmeyen devrimin, devrimden sayılmayacağı, olsa olsa iktidarın el değiştirmesinden ibaret bir sığlıkla karşı karşıya kalacağınızı bilin.

İyi bakın bu çocuklara. İyi bakın ve birbirlerine nasıl da sarıldıklarını görün. Sarılmak dediğimiz, sevgiyi, sıcaklığı, samimiyeti gerektirir. Ellerine çocukların, omuzlarına, birbirlerini süzen muzip bakışlarına dikkat edin. İyi bakın ve anlayın. Sarılmanın, birlikte ölüme gitme kararının ilan edilmesi olduğunu hissedin. Devrimin hayat kadar ölümü de eşitlediğini kavrayın. Eskiler “hayat memat meselesi” derdi ya, devrimin hayat memat meselesi olduğunu, hiç olmazsa bu çocuklar kadar içselleştirin.

İyi bakın gözlerine. Ulaş’ınkine bakın, Yusuf’unkine bakın, Taylan’ınkine bakın. Gördüğünüz şeyin, Türkiye devriminin rehberi olduğunu bilin. O gözler ki, genç ömrünü ülkenin bağımsızlığına adamış olmanın ölümsüzlüğünü, emperyalizme aman dilememe kararlılığını, arkadaşlarını yitirmenin hüznünü anlatmaktadır.

Gözlerini çocukların, unutmayın ve en büyük aşkın, yani devrimin taşlarını, Ulaş’ın gözleriyle aydınlattığı yola titizlikle döşeyin. Ne mi anlatıyor Ulaş’ın, Yusuf’un, Taylan’ın gözleri bize? Çıkarın bu fotoğraftan çocukların gözlerini, ne kalırsa geriye, çıkarın devrimden emperyalizm karşıtlığını aynısının kalacağını görün. Bir hiç kalacaktır, emin olun.

Devrim bir hiç değil, her şeydir. Gözler bize bunu anlatıyor.

Niye mi? Çünkü Taylan ve Yusuf, ABD Büyükelçisi olarak ülkemize atanan ve “Vietnam Kasabı” olarak nam salan Komer’in arabasını yakan grup içindedir. Çünkü emperyalizm, Komer’e dünyayı dar eden çocukları katletmiştir; Yusuf’u darağacında, Taylan’ı polis kurşunuyla….

Başkaları da vardır. Sinan Cemgil de Komer’in arabasını tepetakla edenlerdendir. Bu yüzden Nurhak’ta katledilmiştir. Özeti şudur: Komer’in arabasının yakılmasını ABD affetmemiş, o gün orada bulunan devrimcileri öldürmüştür.

Sadece bu mu? Değil elbette. CIA kayıtlarında “nahoş bir olay” olarak geçen ancak bizim indimizde antiemperyalist mücadelede simgesel değeri bulunan 6. Filo askerlerinin denize dökülmesi eyleminde yer alanları da ABD affetmemiş, izlerini sürmüş ve katletmiştir.

Emperyalizmin Yusuf’un Deniz’ini unutması bu nedenle mümkün olmamıştır. 6. filo askerlerinin denize dökülmesinde, Komer’in İstanbul’a gelişini protesto eylemlerinde, ABD’nin Kıbrıs politikasını kınamak için ABD bayrağının yakılmasında hep önde, ön saftadır. O nedenle darağacına çıkartılmıştır.

İyi bakın bu çocukların gözlerine. Utanacaksanız da utanın. Antiemperyalist hassasiyeti bir kenara bırakmanın ne anlama geldiğini boş verin, gerekçeleri elinizin tersiyle itin, kemiklerinin sızlamış olabileceğini aklınıza getirin ve utanacaksanız utanın.

İyi bakın bu çocuklara. Mütevazılığın nasıl bir şey olduğunu görün. Sıradan olmanın gücünü, sıra dışına çıkarak hissettirdiklerini anlayın. Sıra dışına çıktıkları için, arkalarından binlerin yürüyeceğinin, birbirlerine sarılarak objektiflerin karşısına geçtikleri günden beri farkında olduklarını bilin.

Utanacaksanız utanın. Reel siyaset denen garabetin,  akılcı davranmak denen gafletin, sonuç almak için her şeyi mubah gören ihanetin “zamane erlerini” nasıl da sarıp sarmaladığını görün ve yapacak bir şey kalmadıysa eğer kederlere gark olun.

Ulaş’ın Mahir’ini hatırlamaktan asla vazgeçmeyin. “Biz buraya ölmeye geldik” deyişini unutmayın ki, yaşamak için bütün değerlerini gözünü kırpmadan geride bırakan ve buna da politik gerekçeler bulmak ve etrafını ikna etmekte zorlanmayan el değmez müthiş egolarla aranıza kalbi mesafeler koyabilesiniz. Ulaş’ın Mahir’i sizin için ferahlık ve huzur getirecek, ego sahipleri ise kasvete neden olacaktır. Tercih sizindir.

İyi bakın çocuklara. Sanmayın ki hepsi aynı fikirdedir. Sanmayın ki a’dan z’ye memleket meselelerinde, yani devrimin nasıl kotarılacağı konusunda anlaşmış bir topluluktur. Birbirleriyle amansız tartıştıklarına bile şahit olunmuştur. Ama bakın bu çocuklara, fikren ayrı düşseler de, toprağa ayrı düşmemeye ant içmiştir her biri. Kızıldere’nin, 6 Mayıs’ı önlemek için yaratılmış olmasının nasıl bir ruh haline işaret ettiğini fotoğrafa bakın ve anlayın.

Utanacaksanız da, utanın, mahsuru yok. Değil mi ki, iktidarı korumak uğruna, kırıp dökmeyi, farklı düşünenleri linç etmeyi, farklı olana yaşam hakkı tanımamayı, küçücük bir eleştiriye bile tahammül göstermemeyi seçtiniz; utanacaksınız da, utanın.

Bizi soracak olursanız, solun temel kabullerini yok sayanlardan, gericilik ve emperyalizme karşı mücadeleyi hasıraltı edenlerden, emperyalizmin koçbaşlarıyla uzlaşı arayanlardan, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’cılardan, sıradan olmayı solculuk diye yutturanlardan, başkasının acısını görmezden gelenlerden, akıllı, uslu solculuğu icat edenlerden bunalmış durumdayız; göğsümüz sıkışıyor aleni.

Yürek sıkışması denen şeyin bitmesini beklerken, fotoğrafa bakıyoruz. Fotoğrafta devrim hâlâ mümkün ve şart yazıyor çünkü.


Not: Bu yazı, 27 Şubat 2016'da sendika9.org'da yayımlandı.