27 Nisan 2016 Çarşamba

Devrimci Yol neydi; biz neyiz?

Yakın zaman önce Muhalefet.org sitesinde, 1977-1978 yıllarındaki Devrimci Yol mitinglerinin görüntüleri yayınlandı. Yaklaşık 40 sene olmuş, dile kolay. O görüntülerin bu zaman zarfında saklanması bile başlı başına bir iş. Saklayanlara da, yayınlayanlara da teşekkür etmeli.

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”den başka ne söylenebilir? Aslında var söylenmesi gereken bir şey daha. Necip Celal Andel'e ait bu şarkı sözünün sonraki dizeleri dökülebilir dudaklardan: “Bir an acı duyar insan belki/ Sevmişse eğer”

Sözcüklerle oynamaya gerek yok: Sevdik! Yoksa hasret, bu kadar acı verir mi insana? “Hasreti” çıkarın bu cümleden, yerine “yenilgi”yi koyun. Sonra yenilginin ağırlığını ölçün. Kaldı ki, 17-18 yaşlarında bir delikanlıya ağır gelen ayrılığın, aşkı yaratanların omuzlarına nasıl çöktüğünü de hissetmeye çalışın.

Zaman zaman “yeniden denemenin” gerekliliğini vurgulu hale getirmek için kullanılan “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” özlü sözüne kulaklarınızı kapatın. Biten her aşkın aslında yenilgi olduğunu, her yenilginin hayattan büyük bir parça koparttığını bilin.

Karşımızdaki, yani yüz yüze olduğumuz, yenilgiye uğrayan her devrimin, hayatın ne kadar eksildiğini resmetmesinden başka nedir ki? Bu yüzdendir biten aşkın, acı vermesi. Bu cümleden “aşk”ı çıkarın, “yenilgi”yi koyun. Sonra yenilginin ne menem bir şey olduğunu görün.

Kopan neydi hayatımızdan? Siyasal iktidarın kitlelerin zoruyla el değiştirmesi durumundan uzaklaşmak mıydı sadece? Sadece “beyaz orduların” ilelebet mağlup edilmesini ertelemek durumunda kalmak mıydı?

Sahi devrim neydi?

Sözcüklerle oynamaya gerek yok. Halk var o görüntülerde; yoksullar var, öfkeliler var, işçiler var, kadınlar var, gözünü budaktan sakınmayan militanlar var. “Devrime yürüyüş nasıl bir şeydir” sorusunun yanıtı var. Devrim böyle bir şeydir zaten.

Sahi yenilgi neye denir?

Sözcüklerle oynamaya gerek yok. Acımasız olacağız ve aynanın karşısına geçeceğiz; sorunun yanıtı oradadır.

Tam da şimdi, başlıktaki soruyu soracağız: Devrimci Yol neydi; biz neyiz?

Devrimci Yol, düzen dışı bir hareketti; biz, düzen içi kanallarda boğuşup duruyoruz.

Devrimci Yol, sistemin taşıyıcı ayaklarına yıkıcı darbe vurmaya hazırlanan bir hareketti; biz, temenniden öte geçemiyoruz.

Devrimci Yol, sistem kurumlarına meydan okuduğu için Devrimci Yol oldu; biz, sistem kurumlarından nemalanmayı tercih ediyoruz.

Devrimci Yol, egemen kültürle hesaplaşmanın bir ürünüydü; biz, egemen kültürü nam-ı hesabımızın kazanç hanesine yazıyoruz.

Devrimci Yol, egemenlik ilişkilerine rest çekmenin ifadesiydi; biz, “iktidar” olduğumuz kurumlarda “sıradan faşizmi” kendimize hak görüyoruz.

Devrimci Yol,  gelecek tasavvuruna uygun bir hayat tanzim etmişti kendine; biz, gelecek tasavvuruyla gerçek hayat arasında boğuluyoruz.

Devrimci Yol, boğazından haram lokma geçmeyenlerin yarattığı bir hareketti; biz, ne yazık ki bu konuda inandırıcılıktan hayli uzağız.

Devrimci Yol iç savaş günlerinde fedakâr, cefakâr militan kadroların omuzlarında yükseldi; biz,  pek de bedel istemeyen günlerin çocuklarıyız.

Devrimci Yol, yoksulların dayanışması ve yardımlaşmasıyla hayat buldu; biz, dayanışma duygumuzu çoktan yitirdik. Merak mı ediyorsunuz bunun ne anlama geldiğini? Birlikte hapis yattığınız, birlikte dayak yediğiniz eski bir yoldaşınıza işiniz düşsün de görün, yenilginin nasıl bir şey olduğunu.

Devrimci Yol ihtiyacı olanlara el uzattığı, yoksulların Hızır’ı olduğu için büyüdü; biz kendimiz haricinde birine faydamız olacak diye köşe bucak saklanıyoruz.

Devrimci Yol, dara düşenleri güldüren bir hareketti; biz, dara düşenleri hayal kırıklığına uğratıyoruz.

Devrimci Yol, illegalite fetişizmine düşmeden ama legalite batağına da saplanmadan bir hayat sürdü; biz, legalitenin esiri olduğumuz halde, sanki başka bir gerçek varmış gibi davranıyoruz.

Devrimci Yol, seçim-sandık ilişkisinin reddiyesiyle nam saldı; çünkü “halkın iktidarının kendi güçlü kollarında olduğuna” inandı; biz, seçim-sandık ilişkisinin kıskacına kendimizi hapsetmiş, halkın sandıkta teveccüh göstereceği günü bekliyoruz.

Devrimci Yol’un ideolojik-politik çerçevesiyle, bugünü karşılaştırma ihtiyacı dahi duymuyorum. Çünkü bilinir ki, eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Çünkü bir hareketin ideolojik-politik zemininin, her durum ve şart altında topyekûn yanlış ya da doğru olması mümkün değildir. Asıl iş, ruh halimizi değiştirmek, zaaflı yönlerimizi gidermek, arınmayı gerçekleştirmektir. “İhtiyaç duyduğumuz kudret”, o görüntülerde saklıdır; geleneğimiz yol göstermektedir. Devrimci Yol’un tarzını ve ruhunu içselleştirdikten sonra, umut da peşi sıra gelecektir. O zaman bir kez daha denememek için neden kalmayacaktır.

Acı mı duyuyoruz bütün bunlardan dolayı? Acı, hayallere dalmamıza baskın mı çıkıyor bazen? Bazen “hayali cihana değer” bile diyemiyor muyuz? Şarkıdaki gibi, “Anlar ki, geçenlerin/ Rüyaymış hepsi meğer” deyip susuyor muyuz?

Susmayalım. O müthiş tarihimize bakıp bir kez daha hatırlayalım: Devrim için tek yol, Devrimci Yol’dur çünkü.


 Not: Bu yazı, 18 Nisan 2016'da sendika10.org'da yayımlanmıştır.


























13 Nisan 2016 Çarşamba

Tariş’i, Gültepe’yi, Hıdır’ı ve İlyas’ı unutmadan İzmir’i anlamak!

İzmir’i anlamak isteyenler Tariş’i, Gültepe’yi, İskender Gül’ü, Hıdır Aslan’ı ve İlyas Has’ı unutmadan yapmalı bunu.  Yoksa kocaman bir kenti yorumlamak ve memleketin adım adım gericileştirildiği günümüzde, İzmir direnişinin kaynağına inmek mümkün olmaktan çıkabilir.

“Gavur İzmir” söylemiyle yüzünü gösteren gericiliği, “Özgür İzmir”le karşılama cesaretinin kökenine inmek, “Özgür İzmir”in kimseye bahşedilmediğinin farkına varmak olacaktır ki, bu gerçek bizleri “İzmir’in kurtarılması” yolunda bedel ödeyenlerin öyküsüne götürecektir.

68 kuşağının simge isimlerinden Deniz Gezmiş’in aranır duruma düştüğü günlerde İzmir’e sığınmasını, İzmir’in Deniz’e kucak açmasını tesadüf olarak mı göreceğiz? Tesadüf olarak görürsek, İzmir ile deniz ilişkisini nasıl açıklarız? Çünkü İzmir denize kucak açmış bir kenttir; deniz İzmir’in içine girmiştir.

Şimdi İzmir kordon boyunda teneffüs edilen havanın ilk zerreciklerinin, antiemperyalist bir gösteri için İzmir’e gelen Mahir Çayan’ın, Hüseyin Cevahir’in, Âşık İhsani’nin soluklarından oluştuğunu da bilmeliyiz.

O Âşık İhsani ki, tarihe “Bahriyeli avı” olarak geçen olaylar sırasında kordon boyunda ABD’li askerleri kovalayanlar arasındadır; gözaltına alınmış, tabutluk tabir edilen hücrelere atılmıştır. İşte, “İzmir bura Kordon boyu/Üç kişi bir tabuttayız” şarkısını burada yazmıştır.

Türkiye İşçi Partisi’nin 1967’nin 10 Kasım’ında yayınladığı bildiride, antiemperyalist mücadelenin fitilini ateşleyen gençliğin önemini teslim eden ifadeler yer alıyor, İzmir olaylarına da atıfta bulunuluyordu: “Atatürk’ü saygı ve sevgiyle anmanın, ona en yaraşır şekli, Amerika’ya karşı yürütülen ikinci Mil¬li Kurtuluş mücadelemize hız vermek¬tir. Aziz Atatürk, Cumhuriyeti genç¬liğe emanet etmekle ne kadar isabet etmişsin. İzmir’in kordon boyunda ve Dolmabahçe’de, körpecik göğüslerini düşmana siper edenler, senin genç ev¬latlarındır. Onlar sana ihanet etmedi¬ler. Biz sana ihanet etmedik.”

O gün bu gündür İzmir, faşizme, gericiliğe ve emperyalizme hiç aman vermedi; hiç ihanet etmedi.

70’li yıllarda sivil faşist hareketin İzmir’de kitle tabanı bulamamasını tesadüfle açıklamak mümkün müdür?

Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin İzmir’i ele geçirmek amacıyla, Tariş’in faşistleştirilmesi için düğmeye basmasına karşı bütün bir kentin direnişe geçmesi ve faşistlerin hevesinin kursağında kalması tesadüf müdür?

Tesadüf dersek eğer, Gültepe’nin Tariş direnişi için sokağa dökülmesini, öğretmen İskender Gül’ün Gültepe’yi savunurken katledilmesini nasıl açıklarız?

Tesadüf dersek eğer, Tariş direnişinin önde gelen isimlerinden Hıdır Aslan ve İlyas Has’ın, 12 Eylülcüler tarafından darağacına çıkarılmasının nedenini anlayamayız.

Hıdırları darağacına çıkaran, sendikaları kapatan, grevleri yasaklayan 12 Eylülcüler, bir taraftan da cemaat örgütlenmelerinin elini rahatlatmış, solun panzehiri olarak düşündükleri gericiliğin önünü açmış, imam hatipleri cazibe merkezi haline getirecek mevzuat düzenlemeleri gerçekleştirmiş, din dersini zorunlu hale getirmiştir. AKP’nin yükselişinin nedenini anlayamayanlar, devrimcilerin kıyıma uğradı yıllara bakabilirler. İlyas Has, İzmir’den koparılırsa, İzmir’in başına Binali Yıldırım musallat olur; kaçınılmaz son budur.

Belki de İzmir’in, Binali Yıldırım şahsında gericiliğe karşı gösterdiği direnişi, İlyas Has’tan küçük bir özür dileme olarak anlamalı.

Belki de, İzmir’in pek çok noktasına 8 Mart vesilesiyle asılan “İstediğim zaman kahkaha atarım; sana ne”, “gece yarısı sokakta dolaşır, gezerim; sana ne” afişlerini, kadın hayatı üzerinden toplumu gericileştirme operasyonuna İzmir’in direneceğine işaret saymalı.

Tariş direnişine ev sahipliği yapan, İskender Gül’ün, Hıdır Aslan’ın ve İlyas Has’ın yaşadığı bir kentte faşizmin hüküm sürmesi mümkün müdür?

Bunu mümkün kılmak isteyenlere karşı direnenlere selam olsun; İskender’in, İlyas’ın, Hıdır’ın kardeşlerine ve çocuklarına Tariş işçilerinin!


Not: Bu yazı, İzmir’de yaşamaya başladığım üç aydır, defalarca gözaltına alınan ancak sokağa çıkmaktan geri durmayan İzmir’deki Halkevcilere ithaf edilmiştir.


Bu yazı, 9 Nisan 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.






2 Nisan 2016 Cumartesi

Kürt dostlarımız kusurumuza bakmasın!

'90’lı yıllarda Kürt sorunu sosyalistlerin gündemini iki konuyla meşgul ediyordu. Birincisi sorunun “doğal ve otantik” temsilcileriyle nasıl bir ilişki kurulacağıydı. İkincisi ise PKK’nin eylem tarzıydı. O günden bu yana, Kürt hareketiyle kurulacak ilişki sıcaklığını hiç yitirmedi. Ancak denilebilir ki ikinci gündem, PKK’nin son dönemde gerçekleştirdiği bazı eylemlerle yeniden tartışılmaya başladı.

Aslında ‘90’lı yıllarda PKK’nin eylem tarzı, kurulacak ilişkiyi doğrudan etkiliyor, eylem tarzını kabul edilemez görenler, ilişki kurmaktan da imtina ediyordu.

Bu tartışmaların, solun birlik projesi olarak ortaya çıkan ÖDP’de bölünmelere yol açtığı düşünülürse, tartışmanın tarafları açısından sorunun taşıdığı önem idrak edilebilir.  Nihayetinde 12 Eylül sonrası “birleşik solun” siyaset sahnesine çıkma girişimi, Kürt sorunu merkezli tartışmalar nedeniyle heba ediliyordu. Elbette ÖDP bileşenleri arasındaki tek sorun ya da ÖDP’nin yaşadığı tek sıkıntı bu değildi ama bu iki gündemin birleşik hayata son verilme sürecini tetiklediği, hızlandırdığı ifade edilebilir.

İşin ilginç tarafı ÖDP zeminindeki tartışmaların Kürt sorununun özüne değil sonuçlarına odaklanmış olmasıydı. O günkü PKK’nin taşıdığı özellikler ve sosyalistlerin temel kabullerinden sayılan “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” gibi kavramlar tartışmanın minvalini değiştiriyordu. Çünkü Kürt hareketi, solun varlık nedeni olarak görülen antiemperyalizm, gericiliğe karşı mücadele ve benzeri konularda kabul edilemez bir uzaklıkta değildi.

Zaman içerisinde, programından kongre kararlarına kadar hemen bütün metinlerinde görüleceği gibi kayda değer değişim geçiren PKK, sol-sosyalist argümanlardan uzaklaşmış,  uluslararası güç odaklarının bölgeye dönük projelerine bağlı pozisyon almaya başlamış, bölgesel gerilimler ve savaşların neden olduğu çatlaklardan güç toplamaya çalışmış, bölgesel güç olma hedefi antiemperyalizme tercih edilmiştir.

Şu bir gerçektir ve samimi bir sosyalistin asla kabul edemeyeceği bir noktaya işaret etmektedir: Bölgenin en büyük silahlı gücü olarak PKK, Birinci Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve Suriye iç savaşı süresince, Ortadoğu’daki bütün kötülüklerin müsebbibi emperyalizmle tek bir gerginlik, çatışma yaşamamıştır. Kendileri açısından kabul edilebilir bu gerçekliğin sosyalistler nezdinde izahını yapabilmek, doğal olarak mümkün değildir.

Sosyalistler açısından kabul edilmesinin mümkün olmadığı bir başka gerçeklik ise şudur: Kürt hareketi İslam’ı “keşfetmiş”, buna paralel olarak söylemi değişmiş, en yetkili ağızlar halkı “İslam bayrağı ve fikri”  altında toplanmaya çağırmış, türban kadın özgürlüğü,  eğitimin gericileştirilmesi amacıyla çıkarılan 4+4+4’ yasasının bazı maddeleri ise çocukların dini öğrenmesi bağlamında değerlendirilip desteklenmiş, Demokratik İslam Kongresi gibi etkinliklerle kamuoyuna doğrudan mesaj verilmiştir.

Müzakere süreciyle beraber Kürt hareketinin bir bütün olarak içine girdiği ruh hali, buna konjonktürel yönelim de diyebiliriz, sadece sosyalistler değil, Kürtler için de kabul edilemez sonuçlar doğurmuş, Anadolu gericiliğine yaslanan bir partiyle bırakalım barış gibi ulvi hedefe ulaşmayı, küçücük insani bir değerin bile mevzu bahis edilemeyeceği, savaş siyasetinin bütün bir ülkeyi yakıp yıkmasıyla açığa çıkmıştır.

Kitaplaştırılarak kamuoyu ile paylaşılan “İmralı Notları”nda okuduğumuz üzere; 7 Haziran’dan sonra egemenliğini ilan eden savaş siyasetinin simge isimleriyle ilgili övgü ve güven dolu satırların, sosyalistler tarafından asla kabul görmeyecek olmasının kavranamaması, “Türkiye siyasetini yalnızca Suriye basıncı altında belirlemenin” olası sonuçlarının öngörülememesi izah edilmesi zor bir durum olarak tarihe yazılacaktır.

İki çizgi mücadelesi

Müzakere sürecinin başlangıcında, Kürt hareketi ile sosyalistler arasındaki ilişki,  Ahmet Türk’ün,  “Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.” şeklindeki naif cümlesi ile yeni bir seyre oturmuş, hatta buna rağmen AKP’nin parlamentoda geriletilmesi,  büyük acılar çeken Kürtlerle dayanışmanın önemine binaen pek çok sosyalist kişi ve kurum HDP’ye oy vermişti.

Hakkını teslim etmeliyiz ki, bu taktiksel ve insani hamle, Kürt hareketinin yukarıda sıralanan yeni yönelimlerine rağmen, cesurca hayata geçirilmişti.

7 Haziran’dan sonra neler yaşandığını uzun uzadıya konu etmeye gerek yok. Sadece hatırlatılmalı ki, yakın tarihimizde bu kadar çok sivilin katledildiğine tanık olunmamıştır.

Ankara’da TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) tarafından gerçekleştirilen ve PKK önderliğinin de kabul edilebilir ilan ettiği Merasim ve Güvenpark katliamları, Türkiye sosyalistlerini ister istemez, ‘90’lı yıllardaki tartışmanın içine çekiverdi. O yıllarda Tuzla, Mavi Çarşı, Çetinkaya, Başbağlar, Bingöl gibi sivillerin ya da doğrudan savaşa taraf olmayanların hedef alınması Kürt hareketi ile sosyalistler arasında kopuşa neden olmuş, ayrıca belki de daha da önemlisi ülke kamuoyunda Kürt hareketine dönük olumsuzluğu pekiştirmişti.

Son iki katliamdan sonra sosyalistlerle Kürt hareketi arasında yeni bir dönem başlıyor diyebiliriz; hatta başladı bile. Eğer bu iki katliam açıktan mahkûm edilmez ve katliamları savunanlarla araya sağlam bir hat örülmezse, konuya tereddütlü yaklaşan herkesi yok edeceği, sadece sosyalistleri değil, aynı zamanda HDP’yi de bitiren bir kötülükle karşı karşıya kalınacağı bilinmelidir. “HDP solu Güvenpark’ta bitmiştir” tespiti bu nedenle hem doğru hem eksiktir. Çünkü Güvenpark, eğer aksi bir tavır geliştirilemez ve bu noktada kamuoyu ikna edilemezse hem solu hem de HDP’yi bitirecek vahamettedir.

Vahameti ağırlaştıran gerçek şudur: Güvenpark’ta patlatılan bomba devrimcilerle doğrudan-dolaylı ilişkili 16 Dikmenlinin ölümüne yol açmıştır.

Vahametin doğurduğu soru ise şudur: Her ölümü yüreklerinde hisseden ancak komşularını, dostlarını, mücadele arkadaşlarını kaybeden Dikmenli devrimcilerin insani ve siyasi düzlemde yaşadığı kopuşu ve kırılmayı durmaya kimin gücü yetecektir?

Açıkçası Kürt hareketinin temel kabul ve yönelimleri, “bizim” mahallenin çok uzağındadır. Antiemperyalizm, gericilik, radikal demokrasi gibi konuların toplamıyla oluşan ideolojik-politik uzaklık, son katliamla daha da açılmıştır.

‘90’lı yıllardaki mesafe, sivillere dönük eylemlerin kesilmesiyle kapanma ihtimali taşıyordu; bugün bu ihtimal tasavvur edilemeyecek kadar uzaktır.

Önümüzdeki günler Türkiye solunda iki çizgi mücadelesi görünür hale geçecektir. İlkinde yer alanlar, “PKK bir halt yese de, üstünde tepinsek, ama başka da bir iş yapmasak”cılardan oluşmaktadır. İkinci çizgide ise Türkiye devriminin yükünü bir başkasına; hele de etnik temelde mevcudiyet sağlayanlara, sivil katliamlarından medet umanlara, intikamcılara havale etmeden omuzlayanlar yer almaktadır. İkinci çizginin sahibi devrimcilerin mücadeleden galip çıkması, her şey bir yana yaşam hakkının kazanması anlamına gelecektir.

“Kürt dostlarımız kusurumuza bakmasın” başlığı, Ahmet Türk’ün sözlerine atıftır. Tek bir farkla; devrimciler, dün olduğu gibi bugün de ırkçı, gerici kalkışmaya set olacak, zulüm altındaki Kürtleri, mazlum halkları asla yalnız bırakmayacaktır.



Not: Bu yazı, 31 Mart 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.