2 Nisan 2016 Cumartesi

Kürt dostlarımız kusurumuza bakmasın!

'90’lı yıllarda Kürt sorunu sosyalistlerin gündemini iki konuyla meşgul ediyordu. Birincisi sorunun “doğal ve otantik” temsilcileriyle nasıl bir ilişki kurulacağıydı. İkincisi ise PKK’nin eylem tarzıydı. O günden bu yana, Kürt hareketiyle kurulacak ilişki sıcaklığını hiç yitirmedi. Ancak denilebilir ki ikinci gündem, PKK’nin son dönemde gerçekleştirdiği bazı eylemlerle yeniden tartışılmaya başladı.

Aslında ‘90’lı yıllarda PKK’nin eylem tarzı, kurulacak ilişkiyi doğrudan etkiliyor, eylem tarzını kabul edilemez görenler, ilişki kurmaktan da imtina ediyordu.

Bu tartışmaların, solun birlik projesi olarak ortaya çıkan ÖDP’de bölünmelere yol açtığı düşünülürse, tartışmanın tarafları açısından sorunun taşıdığı önem idrak edilebilir.  Nihayetinde 12 Eylül sonrası “birleşik solun” siyaset sahnesine çıkma girişimi, Kürt sorunu merkezli tartışmalar nedeniyle heba ediliyordu. Elbette ÖDP bileşenleri arasındaki tek sorun ya da ÖDP’nin yaşadığı tek sıkıntı bu değildi ama bu iki gündemin birleşik hayata son verilme sürecini tetiklediği, hızlandırdığı ifade edilebilir.

İşin ilginç tarafı ÖDP zeminindeki tartışmaların Kürt sorununun özüne değil sonuçlarına odaklanmış olmasıydı. O günkü PKK’nin taşıdığı özellikler ve sosyalistlerin temel kabullerinden sayılan “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” gibi kavramlar tartışmanın minvalini değiştiriyordu. Çünkü Kürt hareketi, solun varlık nedeni olarak görülen antiemperyalizm, gericiliğe karşı mücadele ve benzeri konularda kabul edilemez bir uzaklıkta değildi.

Zaman içerisinde, programından kongre kararlarına kadar hemen bütün metinlerinde görüleceği gibi kayda değer değişim geçiren PKK, sol-sosyalist argümanlardan uzaklaşmış,  uluslararası güç odaklarının bölgeye dönük projelerine bağlı pozisyon almaya başlamış, bölgesel gerilimler ve savaşların neden olduğu çatlaklardan güç toplamaya çalışmış, bölgesel güç olma hedefi antiemperyalizme tercih edilmiştir.

Şu bir gerçektir ve samimi bir sosyalistin asla kabul edemeyeceği bir noktaya işaret etmektedir: Bölgenin en büyük silahlı gücü olarak PKK, Birinci Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve Suriye iç savaşı süresince, Ortadoğu’daki bütün kötülüklerin müsebbibi emperyalizmle tek bir gerginlik, çatışma yaşamamıştır. Kendileri açısından kabul edilebilir bu gerçekliğin sosyalistler nezdinde izahını yapabilmek, doğal olarak mümkün değildir.

Sosyalistler açısından kabul edilmesinin mümkün olmadığı bir başka gerçeklik ise şudur: Kürt hareketi İslam’ı “keşfetmiş”, buna paralel olarak söylemi değişmiş, en yetkili ağızlar halkı “İslam bayrağı ve fikri”  altında toplanmaya çağırmış, türban kadın özgürlüğü,  eğitimin gericileştirilmesi amacıyla çıkarılan 4+4+4’ yasasının bazı maddeleri ise çocukların dini öğrenmesi bağlamında değerlendirilip desteklenmiş, Demokratik İslam Kongresi gibi etkinliklerle kamuoyuna doğrudan mesaj verilmiştir.

Müzakere süreciyle beraber Kürt hareketinin bir bütün olarak içine girdiği ruh hali, buna konjonktürel yönelim de diyebiliriz, sadece sosyalistler değil, Kürtler için de kabul edilemez sonuçlar doğurmuş, Anadolu gericiliğine yaslanan bir partiyle bırakalım barış gibi ulvi hedefe ulaşmayı, küçücük insani bir değerin bile mevzu bahis edilemeyeceği, savaş siyasetinin bütün bir ülkeyi yakıp yıkmasıyla açığa çıkmıştır.

Kitaplaştırılarak kamuoyu ile paylaşılan “İmralı Notları”nda okuduğumuz üzere; 7 Haziran’dan sonra egemenliğini ilan eden savaş siyasetinin simge isimleriyle ilgili övgü ve güven dolu satırların, sosyalistler tarafından asla kabul görmeyecek olmasının kavranamaması, “Türkiye siyasetini yalnızca Suriye basıncı altında belirlemenin” olası sonuçlarının öngörülememesi izah edilmesi zor bir durum olarak tarihe yazılacaktır.

İki çizgi mücadelesi

Müzakere sürecinin başlangıcında, Kürt hareketi ile sosyalistler arasındaki ilişki,  Ahmet Türk’ün,  “Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.” şeklindeki naif cümlesi ile yeni bir seyre oturmuş, hatta buna rağmen AKP’nin parlamentoda geriletilmesi,  büyük acılar çeken Kürtlerle dayanışmanın önemine binaen pek çok sosyalist kişi ve kurum HDP’ye oy vermişti.

Hakkını teslim etmeliyiz ki, bu taktiksel ve insani hamle, Kürt hareketinin yukarıda sıralanan yeni yönelimlerine rağmen, cesurca hayata geçirilmişti.

7 Haziran’dan sonra neler yaşandığını uzun uzadıya konu etmeye gerek yok. Sadece hatırlatılmalı ki, yakın tarihimizde bu kadar çok sivilin katledildiğine tanık olunmamıştır.

Ankara’da TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) tarafından gerçekleştirilen ve PKK önderliğinin de kabul edilebilir ilan ettiği Merasim ve Güvenpark katliamları, Türkiye sosyalistlerini ister istemez, ‘90’lı yıllardaki tartışmanın içine çekiverdi. O yıllarda Tuzla, Mavi Çarşı, Çetinkaya, Başbağlar, Bingöl gibi sivillerin ya da doğrudan savaşa taraf olmayanların hedef alınması Kürt hareketi ile sosyalistler arasında kopuşa neden olmuş, ayrıca belki de daha da önemlisi ülke kamuoyunda Kürt hareketine dönük olumsuzluğu pekiştirmişti.

Son iki katliamdan sonra sosyalistlerle Kürt hareketi arasında yeni bir dönem başlıyor diyebiliriz; hatta başladı bile. Eğer bu iki katliam açıktan mahkûm edilmez ve katliamları savunanlarla araya sağlam bir hat örülmezse, konuya tereddütlü yaklaşan herkesi yok edeceği, sadece sosyalistleri değil, aynı zamanda HDP’yi de bitiren bir kötülükle karşı karşıya kalınacağı bilinmelidir. “HDP solu Güvenpark’ta bitmiştir” tespiti bu nedenle hem doğru hem eksiktir. Çünkü Güvenpark, eğer aksi bir tavır geliştirilemez ve bu noktada kamuoyu ikna edilemezse hem solu hem de HDP’yi bitirecek vahamettedir.

Vahameti ağırlaştıran gerçek şudur: Güvenpark’ta patlatılan bomba devrimcilerle doğrudan-dolaylı ilişkili 16 Dikmenlinin ölümüne yol açmıştır.

Vahametin doğurduğu soru ise şudur: Her ölümü yüreklerinde hisseden ancak komşularını, dostlarını, mücadele arkadaşlarını kaybeden Dikmenli devrimcilerin insani ve siyasi düzlemde yaşadığı kopuşu ve kırılmayı durmaya kimin gücü yetecektir?

Açıkçası Kürt hareketinin temel kabul ve yönelimleri, “bizim” mahallenin çok uzağındadır. Antiemperyalizm, gericilik, radikal demokrasi gibi konuların toplamıyla oluşan ideolojik-politik uzaklık, son katliamla daha da açılmıştır.

‘90’lı yıllardaki mesafe, sivillere dönük eylemlerin kesilmesiyle kapanma ihtimali taşıyordu; bugün bu ihtimal tasavvur edilemeyecek kadar uzaktır.

Önümüzdeki günler Türkiye solunda iki çizgi mücadelesi görünür hale geçecektir. İlkinde yer alanlar, “PKK bir halt yese de, üstünde tepinsek, ama başka da bir iş yapmasak”cılardan oluşmaktadır. İkinci çizgide ise Türkiye devriminin yükünü bir başkasına; hele de etnik temelde mevcudiyet sağlayanlara, sivil katliamlarından medet umanlara, intikamcılara havale etmeden omuzlayanlar yer almaktadır. İkinci çizginin sahibi devrimcilerin mücadeleden galip çıkması, her şey bir yana yaşam hakkının kazanması anlamına gelecektir.

“Kürt dostlarımız kusurumuza bakmasın” başlığı, Ahmet Türk’ün sözlerine atıftır. Tek bir farkla; devrimciler, dün olduğu gibi bugün de ırkçı, gerici kalkışmaya set olacak, zulüm altındaki Kürtleri, mazlum halkları asla yalnız bırakmayacaktır.



Not: Bu yazı, 31 Mart 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.