29 Mayıs 2016 Pazar

Diyarbakır Cezaevi’nde bir Devrimci Yolcu

Bitirirken yazarım mutlaka. Ama başlarken de yazmak istiyorum. Aslında yazının olur olmaz yerine serpiştirebilirim. “Saygısızlık sayılmaz, kafana göre takıl” diyen olsa, hiç durmaz yazıyı tek satıra indiririm.

Hani Diyarbakır Cezaevi’nde, hani şu 5 No’lu dedikleri cehennemde, cehennem zebanilerine direnmenin yolu olarak gördüğü için ölmeyi seçen arkadaşımız var ya, Orhan Keskin.

“Ölmeyi seçmek” ne tuhaf bir cümle. “Ölmeye yatmak” denebilir mi? Ya gülmeye yatmak, sevişmeye yatmak?

Gülmek ve sevişmek çağındaki bir delikanlı neden öldürür kendini?

Ölmeden az önce neden, “Bana beyaz bir at getirin” diye sayıklar?

Şimdi şunu anlamak lazım o zaman: Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı’nda “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler” diye yazarken, hissetmiş olabilir mi, ölmek üzere olan iyi bir insanın düşünde, kendini ata binerken gördüğünü? Kendi de son nefesinde, aynı düşe dalmış olabilir mi? Mevzu bahis, Yaşar Kemal’se, neden olmasın?

Ya da, hani şu 12 Eylül faşizminin insanlık dışı işkenceleri uyguladığı Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ndeki ölüm orucunda hayatını kaybeden Devrimci Yolcu Orhan Keskin’in, ölüme an kala, Demirciler Çarşısı’nı aklına getirmesi, o güzelim atların hayalini kurması, aralarındaki beyaz ata bindiğini görmesi ihtimal dahilinde midir? Söz konusu, Orhan Keskin’se, neden olmasın?

Gerçek hangisi acaba? Belki ikisi de.

Şimdi serpiştirme vakti yazıya, o müthiş gerçeği: Orhan Keskin beyaz bir ata binip gitti, biz, demirin tuncuna insanın puştuna, kaldık. Sözün aslının böyle olmadığını biliyorum ama başka türlü içimdeki öfkeyi bastıramıyorum. Tekrar yazayım o zaman: “insanın puştuna kaldık.”

Nasıl öfkelenmez insan. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılan zulmü okudukça.

“Yaşamı ölecek kadar çok seviyorduk” cümlesi karşısında öfkelenmemek mümkün mü?

Bir anne, “Kaç mevsim, kaç yaz, kaç bahar eskittim. Ne acılarım dindi ne de sensizlik tükendi. Senden sonra dağıldığımız yerden toparlanamadık.” diyorsa, hangi duyguya teslim olur insan?

Sahi Diyarbakır 5 No’lu’da kaç arkadaşımız öldü, kaçı kendini yaktı, kaçı ölüm orucundan çıkamadı, kaçı sakat kaldı, kaçı kalıcı hastalığa yakalandı, kaçı psikolojik yıkıma uğradı?

Hangi birini sayacağız, hangi birini hatırlayacağız?

İnsan bu kadar acıyı, ağrıyı, hüznü kaldırabilir mi?

İyiler kaldıramadı işte. Öldüler, sakat kaldılar, unutamıyorlar.

Orhan Keskin iyi bir insan. Sadece insan olmanın gereğini yerine getirdiği için değil, aynı zamanda, Devrimci Yol’un onurunu korumak için direnmeyi seçtiği için. Orhan Keskin iyi bir insan, iyi bir Devrimci Yolcu.

Birlikte ölüm orucuna başladıkları ve ölene kadar her anına tanık Recep Maraşlı kitapta diyor ki, ‘Mamak Cezaevi’nde yaşananlara pek içerliyordu, ağrına gidiyordu’.

Zulüm ağrına gidiyorsa insanın, hayal kırıklığı belirleyici duygu haline gelmişse, işkenceler karşısında “yaşatır ölüm” kararına varmışsa; tıpkı Orhan Keskin gibi hayata, insana, devrimci harekete aşkla bağlıysa, bedeninden vazgeçilebilir.

Ah bir de, anne yüreği, kardeş yüreği, arkadaş yüreği olmasa! Ama var işte. Çocuğunun ölümünden sonra ‘hayal kuramaz, umut besleyemez’ bir anne, var işte.

Anne var, arkadaşlar var, devrimci hareket var;  yaşamak ve yaşatmak var. Şimdi kim itiraz edebilir, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde Orhan Keskin ve arkadaşları ölmeseydi, diğerleri yaşayabilir miydi?

“Bana Beyaz Bir At Getirin” kitabını okuyanlara sorun, Orhan Keskin “nasıl biriydi” diye. Yanıt tek olacaktır: Ölerek, yaşam armağan edecek kadar nezaket sahibiydi, ince fikirliydi, yufka yürekliydi.

Bir kitap düşünün, kitabın içinde yüzlerce kitap olsun, bir öykünün içinde yüzlerce öykü olsun. Orhan Keskin’in hayatını öğrenmek için elinize aldığınızda kitabı, O’nu anlatanların öykülerini de merak edin. Bir kitap düşünün, daha ilk sayfada kitap değil, yaşamakla karşı karşıya bulunduğunuzu fark edin.

Bir kitap düşünün, Devrimci Yol’un Kürt sorununa, o günkü ifadeyle; Milli Mesele’ye yaklaşımını, Devrimci Yol’un Kürt coğrafyasında örgütlenme düzeyini, bölgede kayda değer bir güç haline nasıl geldiğini öğrenmek, bilinmeyen bir tarihe hakim olmak, Devrimci Yol’un ismi bilinmedik fedakar, cefakar, inançlı kadrolarını tanımak için çevirdiğinizde sayfalarını, bir başka dünyaya alıp götürsün sizi.

Benden bu kadar, kitap üzerine daha fazla bir şey yazamam. Öfkeliyim çünkü.

Çünkü Orhan Keskin, beyaz bir ata binip gitti, biz, demirin tuncuna, insanın puştuna kaldık.



*Orhan Keskin/ Bana Beyaz Bir At Getirin. Azad Sağnıç/ Notebene Yayınları



Not: Bu yazı,23 Mayıs 2016'da sendika10.org'da yayımlandı.